6 Ekim 2009 Salı

baki ayhan t. - lale müldür şiiri

İZLEKLER AÇISINDAN LÂLE MÜLDÜR ŞİİRİ

Bir şairin bütün şiirlerini çeşitli açılardan ele almak mümkündür. İzlekler açısından, ses veya form açısından, gelenekle bağlantıları / bağlantısızlıkları açısından yapılacak çeşitli irdelemeler bizi, önceden hiç de hesaplamadığımız sonuçlara ulaştırabilir. Şairin gizli veya açık göndermeleri, kendini ele veren ipuçları bu yaklaşımlara zemin hazırlar kimi zaman.

Lâle Müldür'ün şiirlerini ve şiir üzerine söylediklerini bütüncü bir bakışla gözden geçirirken dikkatimi çeken birkaç nokta bende, daha geniş ve derinlikli çözümlemeler yapma, en azından, bunun için çaba gösterme düşüncesi uyandırdı. Seriler Kitabı'nı okurken "Bir dili anlamak için / Başka bir dile bakıyoruz / Bir şiiri anlamak için / Başka bir şiire" (s. 14) dizeleri, gözlerimi Lâle Müldür şiirindeki metinlerarası ilişkiye çevirmeme zemin hazırlamıştı. Gerçi onun alt-metinleri başka şiirler değil, kutsal metinlerdi daha çok. Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken, bence, onun metinlerarası bağlantıya ışık tutmuş olmasıydı. Kendisiyle yapılan bir söyleşide yer alan şu sözleri de dikkatimi yeniden aynı noktada toplamamı sağladı: "Bir metnin kaynağını aramak daima başka bir metne gönderir, bu böyle sürüp gider, bir sürü iz ortaya çıkar, bir zincir, bir izler sistemi yani metinselliğin (textuality) dışında bir şey yoktur; ancak 'mimesis' teorileri metinselliğin dışında bir nesne, bir gönderge ararlar." (1)

Buhurumeryem üzerine yazdığım bir yazıda "Lâle Müldür şiirinin kesin olarak tanımlanması, sınırlarının çizilmesi, tam olarak açıklanması (da) mümkün değildir. Çünkü onda, ulaşılması hemen hemen imkânsız bir imaj öznelliği, çok boyutlu bir metafizik eğilim ve paylaşılması çok zor bir uzaklık / zamansızlık / mekânsızlık duygusu vardır." (2) Aradan geçen iki yıla yakın zamanda Lâle Müldür'ün bütün şiirlerini tekrar okuyup çeşitli ipuçları yakalamaya ve bunları birleştirmeye çalışarak, bu şiirin kapılarını bir parça daha aralamayı istedim. Ulaştığımı sandığım sonuçların / bulguların doğruluğu elbette tartışılabilir. Benim yaptığım, şairin göndermelerini birbirine ekleyip bir zemin oluşturma ve Lâle Müldür şiirini bu zemin üzerinde okuma uğraşı sadece. Bu zemini oluşturmaya çalışırken asıl göndermeleri şiirlerden ve Lâle Müldür'ün kendisiyle yapılan söyleşilerdeki sözlerinden aldım.

"mistik-garaip"

Lâle Müldür, ilk kitabı Uzak Fırtına'dan son kitabı Buhurumeryem'e kadar belli izlekleri şiirlerinde tekrarlamış, bu tekrarlar vasıtasıyla da içerik bakımından yoğunlaştırılmış, özgün bir birikim sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığı zaman bu şiirin en başat eğilimi "mistisizm"dir. Buhurumeryem'de "mistik-garaip" şeklinde birleştirilmiş sözcük onun, mistisizmi kendine özgü bir yaklaşımla ele aldığını göstermektedir. Gerçekten de Lâle Müldür'ün mistisizmi bir tek dine veya belli bir inanca yönlenmiş, herhangi bir dinin / inancın sözcülüğünü üstlenmiş bir eğilim değildir. Kimi zaman dört kutsal kitaba, kimi zaman bunlara bağlı veya bunlardan bağımsız dinsel efsanelere, kimi zaman da hepsinin üzerinde salt "mistik duyuş"a yaslanıyor o. Kendi mistik denemelerine, rüyalarına, esinlerine dayanıyor.

Karl Malkoff, Charles Olson'ın bilinçaltı ile deneyimi "içeri doğru akan evren" diye tanımlamasından söz ederken bunu mistisizme eklemleyerek Beat şiiri hakkında ipuçları verir. Yine aynı yazıda (3), "bireyin derinliklerinde, bilincin (bedenin ya da bilinçaltının) ötelerinde bulunan şeylerin izdüşümüyle insan deneyiminin bir düzene sokulması"ndan bahseder; buradaki insan deneyimi elbette Beatniklerin uyuşturucu ve seks gibi deneyimleridir. Fakat bunun hemen ardından Beat şairlerinin belli mistik kaynakları gelecektir. İşte Lâle Müldür şiirini mistik kaynaklara yönelme bağlamında ele aldığımızda bu şiirin Beat şiiriyle akrabalığı olduğunu görüyoruz.

Orhan Kahyaoğlu da Lâle Müldür şiiri hakkındaki bir denemesinde onun kozmik evreninden,benzerine rastlanılmamış olmasından, kozmik duyarlılığından söz eder ve "Bence ortada olan yepyeni ama kolayca yakalanamayan bir içsel serüvendir. İşaretler ve kodlarla dış dünyayla buluşan bir şiir dili belirir. Kutsal metinlerle ilginç bir örtüşme yakalanabilir." (4) diyerek mistik eğilime ve bunu üstü örtülü olarak hissettiren 'örtüşme'ye dikkatimizi çekmektedir.

Bütün bu göndermeler ışığında bakıldığında Lâle Müldür'ün şiirlerinde, özellikle İncil kıssalarının ve motiflerinin çok sayıda yansıması olduğu görülüyor.

İncil'de şöyle bir kıssa vardır: "İlk ve son benim. Var olan, var olmuş ve var olacak olan, gücü her şeye yeten Rab Tanrı diyor ki, 'Alfa ve Omega' ben'im. (...) Bana sesleneni görmek için arkama döndüm. Döndüğümde yedi altın kandillik ve bunların ortasında, giysileri ayağına kadar uzanan, göğsüne altın kuşak sarınmış, 'insanoğluna benzer biri'ni gördüm. Başı ve saçı ak yapağı gibi beyaz, kar gibi bembeyazdı. Gözleri ise alev alev yanan bir ateşti sanki! (...) Sağ elinde yedi yıldız vardı ve ağzından dışarı iki ağızlı keskin bir kılıç uzanıyordu. Yüzü tüm gücüyle parlayan güneş gibiydi. Onu gördüğüm zaman, ayaklarının dibine ölü gibi yığıldım. O ise sağ elini üzerime koyup şöyle dedi: 'Korkma! İlk ve son ben'im. (...) Sağ elimde gördüğün yedi yıldızın ve yedi altın kandilliğin sırrına gelince, yedi yıldız yedi topluluğun melekleri, yedi kandillik ise yedi topluluktur..." (s. 547)

Voyıcır 2'de, Kuzey Defterleri'nde ve Buhurumeryem'de bu kıssanın yansımalarını yoğun olarak görüyoruz. Voyıcır 2'de "ya da kuzeyden gelen çift bıçaklı sevinç" (s. 13) ve "Kan / arya gül ve insan / Y, Z, A, alfa ve omega" (s. 51) dizelerinde; Kuzey Defterleri'nde "Yaz: beyazlardan Alfa ve Omega" (s. 115) dizesinde iki ağızlı keskin kılıç motifinin yanı sıra Alfa ve Omega aracılığıyla başlangıç ve son motifi yinelenmekte; Buhurumeryem 'de ise "benim gördüğüm bir vizyonda / Platin saçlı bir İsa vardı" (s. 67) dizelerinde İsa'nın beyaz başı ve saçları söz konusu edilmektedir.

Uzak Fırtına'daki "oda yedi safir mühürle lehimlendi" (s. 11), Voyıcır 2'deki "gönye: Genel Azizliğin Mührü / mühür: boğazlara saplanan kavuniçi güller" (s. 29) dizeleri de İncil'deki "Mühürlü tomar ve Kuzu" (s. 552-3) ile "Yedi Mühür" (s. 554-5) kıssalarına eklenir. Bu kıssada yedi mühürle mühürlenmiş bir yazılı kâğıt tomarını açan kuzu anlatılmaktadır. Kuzu, "Yuhanna İncili"nde "Tanrı Kuzusu" başlığı altında anlatılan kıssayla birleştirildiği zaman görülecektir ki kuzu=İsa'dır ve kurtarıcı rolü üstlenmiştir: "Yahya ertesi gün İsa'nın kendisine doğru geldiğini görünce şöyle dedi: 'İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!..." (s. 203) Mühür imgesinden yola çıkarak ulaştığımız "kuzu" da Lâle Müldür'ün şiirlerinde zaman zaman tekrarlanmakta böylece bu iki imge, kutsal metnin bir yansıması olarak onun şiirlerinde yer bulmaktadır.

Şairin, Kuzey Defterleri'nde "Yargılamayın yoldan çıkmış kuzuları. Yoldan çıkmış kuzular gibi O'na döndürüleceksiniz." (s. 115) şeklinde sözünü ettiği "yoldan çıkmış kuzu" imgesini, İncil 'deki "Sahte peygamberlerden sakının! Kuzu postuna bürünerek gelirler size, ama özde yırtıcı kurtlardır." (s. 18) sözleriyle birleştirebiliriz. Yine Kuzey Defterleri'ndeki "eşiğine kurumuş beyaz zambakların / yığıldığı o Dar Kapı'yı yaz" (s. 116) dizelerinde geçen "Dar Kapı", Gide'in roman formundaki göndermesiyle birleşerek İncil'deki "Dar Kapı" (s. 168) kıssasına bağlanmaktadır.

Lâle Müldür'ün şiirlerinde yer yer tekrarlanan "beyaz at" izleği de İncil'le aynı paralelde yer alan motifleri çağrıştırmaktadır. Kuzey Defterleri'nde "Beyaz bir at geçiyor" (s. 13) ve "Yaz: ne mutlu onlara! Beyaz atlının geçişini görmeye çağrılanlara!" (s. 115); Buhurumeryem'de "canlanmakta olan beyaz bir atın / tamamlanmamış parçası" (s. 124) dizelerinde İncil'deki "Yedi Mühür" (s. 554) kıssasında anılan beyaz atla aynı uzamda düşünmek gerekir. "Beyaz atın binicisi" kıssasında ise bu imaj daha açık şekilde yer almaktadır: "Bundan sonra göğün açılmış olduğunu ve orada beyaz bir atın durduğunu gördüm. Ata binmiş olanın adı Sadık ve Gerçek'tir." (s. 574)

Ayrıca İsa ve ona inananlar hep beyaz elbise giyerler: "Hepsi de beyaz kaftan giymişti ve ellerinde hurma dalları vardı." (s. 556), "Giymesi için ona temiz ve parlak, / ince keten giysiler verildi. / İnce keten, kutsalların adil işlerini simgeler." (s. 574) Lâle Müldür'ün şiirlerinde de beyaz giysi, beyaz gömlek izleği sık sık karşımıza çıkmaktadır. Seriler Kitabı 'ndan aldığım şu örnekte beyaz giysi ile hurma dalının yan yana anılmış olması dikkat çekicidir: "Sen Beyaz giysili / Elinde hurma dalı" (s. 13) Uzak Fırtına 'daki "ve ben beyazlar giyinmeliyim buzdan bir ağaç gibi" (s. 38), Buhurumeryem'deki "beyaz bol kanatlı gömleğinin..." (s. 103) sözlerini, kıssalardaki beyaz giysi motifiyle birleştirmek sanırım yanlış olmaz. Yine Buhurumeryem'de karşımıza çıkan "O ama beni hatırlayın, beni hatırlayın / Ayaklarınızı yıkardım sizin / Çamurlu, günahkâr ayaklarınızı..." (s. 114) dizeleri de İncil'de geçen bir başka kıssada İsa'nın, öğrencilerinin ayaklarını yıkaması olayını hatırlatmaktadır.

İbrani metinleriyle ilgili olarak da şairin gizemli bir yapılandırmayla oluşturduğu bir göndermeye değinmek istiyorum. Belki zorlama olarak nitelendirilecek olan bu saptama, kanımca, aslında Lâle Müldür'ün, kutsal metinleri şiirinde ne denli incelikle ve dolaylı olarak kullandığının bir göstergesidir. Burada, her gerçek şiirde olduğu gibi bir kodlama, bir gizli gönderme söz konusudur. Uzak Fırtına'da "Gece umarsız bir Y işaretiydi ve düşüyordu sana doğru" (s. 21); Voyıcır 2'de "senin (H) orada olduğunu biliyorum" (s. 41), bana çarpıp (O) na geri dönüyor..." (s. 41); Buhurumeryem'de "ve ben soyut bir [V] harfi çizebilir" (s. 106); Voyıcır 2'de "ve beni (H) beklediğini" (s. 41) şeklindeki dizelerde yer alan majüskülleri art arda sıraladığımız zaman YHOVH (Yehovah) sözcüğü çıkmaktadır ki bu özel ad belli çağrışımları da beraberinde getirmektedir. Lâle Müldür'ün şiirlerinde majüskülleri tek başına kullanma olayıyla fazla karşılaşmadığımız için böyle bir majüskül birleştirmesi yapmak ve ortaya böyle bir sonucu çıkarmak büsbütün de zorlama olmasa gerek. Biraz sonra majüsküllerle ilgili olarak aktaracağım saptamada bunun daha açık bir örneği görülecektir.

Lâle Müldür'ün kutsal metinlere bakışı giderek Kur'an'a da yönelmiş ve şair, Kuzey Defterleri'ndeki "arkanda yürüyen şeyin bir fil kafilesi olduğunu bilmiyordum tuhaf bir kum ışığında... // elinde neye yönelik olduğunu bilmediğim bir taş // o boşluğa bir kuş gravürü gömülmüş" (s. 99) dizelerinde "fil, taş, boşluk, kuş" sözcükleriyle "Fil Sûresi"ne göndermede bulunurken bu tip bağlantıları Buhurumeryem'de sayıca artırmış ve daha da dolaysızlaştırarak doğrudan bağlantılara / alıntılara yönelmiştir. Bunun yanı sıra "Meryem'in dedelerinin alnında / bir parola yazıyordu: MHMD" (s. 120) dizelerindeki majüsküllerde bu yönelme kendini açıkça göstermektedir.

Kutsal metinlerle Lâle Müldür şiiri arasında kurulmaya çalışılan bütün bu bağlantılar bize neyi göstermektedir? Bu bağlantılar bize şunu göstermektedir ki şair bu metinlere nüfuz etmiş ve yer yer simgesel olarak, yer yer de doğrudan alıntılar yoluyla bu metinleri geniş kapsamlı çağrışımlarıyla birlikte şiirine yedirmeyi bilmiştir. Lâle Müldür'ün bu göndermelerdeki payının her zaman bilinçli ve hesaplanmış bir çabanın sonucunda ortaya çıktığını söylemek elbette mümkün değildir. Çünkü o, şiir yazmaktadır sadece. Şiirini oluştururken de bu göndermeler bilinçli veya bilinçsiz olarak gündeme gelmektedir. Kutsal metinlerle kurduğu bu ilişki hem kültürel hem de duygusal / metafizik bir birliktelik ilişkisidir; çoğu zaman bilinçli olmaktan uzaktır. Yolunun uzunca bir kısmını bu izleklere bakarak yürüyen şairin bu yöneliminin Türk şiirinde büsbütün yeni bir tavır olduğunu söyleyemeyiz doğal olarak. Necati'den Nedim'e, Fuzuli ve Baki'den Şeyh Galib'e aşağı yukarı bütün Divan şairleri Hristiyanlık ve İslamlık'la ilgili unsurları sık sık ve çoğu zaman da bir arada kullanmıştır. Belki bunu sadece Hristiyanlık ve İslamlık şeklinde daraltmamak gerekir. Çünkü bunların yanı sıra Musevilik, paganizm ("büt-perestlik"), Budizm, "âteş-perestlik"... kültürüne ait unsurlar da klasik şiirimizde yer almaktadır. Bu yaklaşımın bir başka boyutu Asaf Halet Çelebi'de,yer yer de Ece Ayhan'da karşımıza çıkmaktadır. Lâle Müldür'de dikkat çeken, kutsal metinlerden aldığı izlekleri salt bir kültür öğesi olarak kullanmayıp mistik duyuşuyla birleştirmesidir. Böylece onun şiirinde bu yolla kurulan "telmih"ler, yapılan "iktibas"lar yapıştırma olmaktan kurtulup, bu şiiri besleyen, onun duyuşunu yansıtan pırıl pırıl "kaynak"lara dönüşmüştür. "İnanca çekilmek, bu bende hep vardı... Kendi yitişi üzerine yas tutan ve sonu gelmez bir tekilleşmeye doğru giden dünyanın kaotik özü ve dağınık çekişmeleri yerine kendini bir üst-anlamda bulan ve ancak onda derinleşen bir evrene çekilmek..." (6) sözleriyle birleştirilince, kutsal metin-şiir bağlantısı daha da anlam kazanmaktadır Lâle Müldür'de.

"yüzüğümü yeniden takana kadar

yüzüğümü yeniden takana kadar "

Onun şiirlerindeki metinlerarası ilişki sadece bu bağlamda ele alınabilecek bir ilişki değildir kuşkusuz. Çünkü Lâle Müldür, kendi şiirlerine de metiniçi göndermelerde bulunur ve tekrarlara başvurur zaman zaman. Seriler Kitabı 'nda "Destinasyon: Destina" (s.14) olarak geçen dize, Uzak Fırtına 'daki "Destina" şiirinin (s. 93) bir uzantısıdır. Yine Seriler Kitabı'ndaki ay-yıldız motifi de (s. 24) Buhurumeryem 'de (s. 101) yinelenir. Uzak Fırtına 'da yer alan "NOLİ ME TANGERE" (Bana bir şey söyleme) (s.38) sözünün de Kuzey Defterleri'nde (s. 60) aynen tekrarlandığını görüyoruz. Son kitabı Buhurumeryem'de alt alta yer alan "UZAK / fırtına" (s. 84) sözcükleri de ilk kitabının adıdır aynı zamanda. Dize tekrarlarına gelince, şair, bunu da bütün kitaplarında denemiştir. Voyıcır 2'de "Beyaz bir ülkeden çıkıp gelen ikiz!" (s. 24) dizesi, bir sonraki sayfada "o beyaz ülkeden çıkıp gelen ikizindi" (s. 25) şeklinde az bir değişiklikle tekrarlanırken, "Seninle geçirdiğim bütün beyaz anların toplamı bu sevgilim / Kendimi bütünlemeyi beklerken diktiğim." (s. 24) dizelerinin de şiirin sonunda "İkizinle geçirdiğim bütün beyaz anların toplamı bu sevgilim / kendini bütünlemeyi beklerken diktiğim." (s. 25) şeklinde yine küçük değişikliklerle yinelendiğini görüyoruz. Seriler Kitabı'nda "o sarıyıldız, o sarıyıldız, herşey mükemmel devam et" (s. 63) dizesi de şiirin sonunda küçük bir farklılıkla tekrarlanmıştır. Bu tip yinelemeler onun şiirinde sık sık karşımıza çıkmaktadır, başka örnekler sıralamayı gereksiz buluyorum.

Bu metiniçi göndermeler ve yinelemeler hem şairin bütün şiirleri arasında organik bir bağ kurmakta hem de yapı olarak kutsal metinlerin etkisini yansıtmaktadır. Kutsal metinlerde de kimi motif ve sözlerin sistematik / asistematik olarak tekrarlandığını biliyoruz. Bu, yerine göre, hem bir anımsatma işlevi görmekte hem de sözün etkisini güçlü kılmaktadır.

"ben gözlerimle yağmur yağıyorum "

Lâle Müldür şiirlerinde sık sık tekrarlanan izleklerden biri de "yağmur"dur. Yer yer "uzak fırtına"larla yer yer de "kar"la birleşen, çoğunlukla da yalnız başına kullanılan "yağmur" izleği özellikle Uzak Fırtına 'da, Kuzey Defterleri 'nde ve Buhurumeryem 'de karşımıza çıkmaktadır. Bu izleğin şiire girmesinde şüphesiz Kuzey coğrafyasının / ikliminin çok etkisi var. Şiirin geleneksel temalarından biri olan "yağmur", şairin Kuzey coğrafyası yaşantı deneyimleriyle de birleşince yoğun bir şekilde şiirlere "yağıyor". Bu izlek kimi şiirlerde doğrudan doğruya doğa olayını, kimi şiirlerde de farklı çağrışımları yansıtmaktadır. Doğrudan yağmuru yansıtan en güzel dizeler Uzak Fırtına ile Kuzey Defterleri 'nde yer alıyor kanımca. "sonra bir kadın / yağmurlara sarınmış bir kadın" (Uzak Fırtına, s. 70); "boynumda yağmurdan bir kolye" (Uzak Fırtına, s. 98) dizelerini ve "başka bir gün... başka bir yağmur... pencerelerde yağmur eğriciklerinin oluştuğunu görünce hemen yerimi alıyorum. yerim gene aynı... kedilerin de yağmuru izlediği doğru mu? çiçekler en çok bu eğik yağmurun önünde güzel... bir yağmur perdesinin ardında... insan başkalaştığını duyumsuyor, belki de zambak soyuna katıldığını..." (Kuzey Defterleri, s. 15) şeklindeki parçayı anmak yeter sanırım. Kuzey Defterleri'nden aldığım parçada "yağmur"un aynı zamanda "yalnızlık"la birleştiğini duyumsamamak da mümkün değil. "Ben gözlerimle yağmur yağıyorum" (Uzak Fırtına, s. 15); "bir frambuaz yağmuru yağıyor şimdi" (Buhurumeryem, s. 115) dizelerinde olduğu gibi "yağmur" izleği kimi zaman da doğa olayı dışında farklı çağrışımlara yol açacak şekilde kullanılıyor.

"yıldız yorumcuları biliyordu..."

"Yıldız" izleği de Lâle Müldür'ün şiirlerinde sıklıkla yer aldığını tespit ettiğim izleklerden biri oldu okumalarım sonunda. İlk dikkatimi çeken de, İncil 'deki şu cümlelerle doğrudan bir örtüşme oldu: "İsa, Kral Hirodes'in devrinde Yahudiye'nin Beytlehem kasabasında doğduktan sonra bazı yıldızbilimciler doğudan Kudüs'e gelip şöyle dediler: 'Yahudilerin kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O'nun yıldızını gördük ve O'na tapınmaya geldik." (MATTA, s. 6) Kuzey Defterleri'ndeki "yıldız yorumcuları biliyordu..." (s. 120) dizesi bu sözlerle birleştirilmelidir. Ayrıca İsa "parlak sabah yıldızı ben'im" (s. 579) demektedir. Bu birebir örtüşmeye rağmen Lâle Müldür'ün şiirlerindeki "yıldız" izleğinin tamamen kutsal metinlerle ilişkili olduğunu söylemek yanlış olur. Onun dizelerindeki "yıldız" izleğinin kutsal metinlerle birlikte veya onlardan ayrı olarak, kendi içinde bir organik bütünleştirmeye yönelik olduğunu düşünüyorum.

"yeryüzünde kaçak ve serseri olacaksın "

İlk kitaptan son kitaba kadar, şiirlerde sık sık "yalnızlık, uzaklık / uzaklaşma, yabancılık / yabancılaşma" ve bunlara bağlı olarak "intihar" izleklerinin de tekrarlandığını görüyoruz. "Seyahat" ve "kaçış" izlekleri de bu toplam içinde düşünülmelidir. Yerleşik geleneklerden, insanların sığlığından, iletişimsizlikten ve giderek de anlaşılmamaktan doğan "köşeye çekilerek yalnızlığı seçme" ve "kendi içine yağan ince yağmurların melodisini dinleme" hâli Lâle Müldür'ün şair olarak çokça tercih ettiği bir yol. Mistisizmle kurulan bağlantı da zaten bu "hâl"le birleşince daha anlamlı duruyor. Çok geniş bir coğrafyaya yayılan yer adları hem -zihinsel veya dinamik- sürekli bir yer değiştirmeyi işaret ediyor hem de "Yeryüzünde kaçak ve serseri olacaksın" düşüncesine eklemleniyor. Bu bağlamda Voyıcır 2 (voyager: seyyah, gezgin) kitabının bütün dokusunu ve "The Pure Traveler" (Seriler Kitabı, s. 107) şiirini unutmamak gerekir. "marko polo, sevgilim" (Voyıcır 2, s. 21), "Işık kararır / akıl yaralanır / seyahat eden hep yabancıdır" (Voyıcır 2, s. 33) dizeleri de kapıları yabancılaşmaya açılan seyahat duygusunu yansıtmaktadır. Gezgin, kendini belli bir mekânla özdeşleştiremeyen, belli bir yere bağlı kalamayan kişidir. Sürekli bir kaçış halindedir gezgin-şair, sürekli olarak bir yabancılığı yaşamaktadır: "Benim yabancılığım her şeye, bu dünyanın temsil ettiği her şeye bir yabancılık. Kendimi (...) kendime de yakın görmüyorum." (7) diyen insandır. Bu kaçış, yabancılaşma, anlaşılmama, uzaklaşma karmaşasında "bir kadındı ve gözleri intihar" (Uzak Fırtına, s. 56); "Boyun eğmek zorunda kaldığım herşeyi unutup, / Böyle çok sessiz ve huzurlu bir yerde dinlenmek istiyorum." (Seriler Kitabı, s. 88); "sokağa atılmış çocuklar gibi bir / yürek öylesine ıssız yapayalnız" (Voyıcır 2, s. 31); "uyu benim yalnızlığım hiç örtme kapıları." (Kuzey Defterleri, s. 122) gibi dizeler dizilecektir yaşamla ölüm arasındaki o ipince ipekten ipe.

Kaçış ve uzaklaşma; şairin aynı zamanda, duyuş tarzı bağlamında şiirsel ruh yakınlığı olduğunu da düşündüğüm (her şairin bir ruh-yakını vardır mutlaka) Rimbaud'ya gelip dayanıyor. Rimbaud'nun da sürekli bir arayış ve kaçışı yaşadığını, sonuçta pek de aydınlık olmayan nedenlerle "ilk ve sonsuz bilgelik" dediği Doğu'yu seçtiğini biliyoruz. Gezgin ruhlu bir şairdi Rimbaud da; o değil miydi bir mektubunda "Basitlik, rezillik, tekdüzelik içinde parça parça oluyorum. (...) oysa bin kez çekip gitmek isterdim. Başında şapkan, sırtında kaputun, ellerin cepte, ver elini sokaklar." (8) diyen; o değil miydi Harrar'da iken İslam metinlerine eğilen (9); o değil miydi esrik bir gemi gibi başka ufuklara doğru uzaklaşıp gitmek isteyen? Lâle Müldür'e göre Rimbaud, korku otobüsünün ne olduğunu bilmektedir. "Rimbaud sesli harflerin birer rengi olduğunu söylüyor / peki Rimbaud'nun bu renkleri gerçekten gördüğünü kim biliyor" (Seriler Kitabı, s. 41) diyerek bizi onun "Sesliler" (10) şiirine gönderen şair "bütün altın uçlu kalemle / yazanların gittiği bir yer / yürek kırgınlıklarıyla uçan / defneli şairlerin / buluştuğu bir yer varsa eğer / orada Rimbaud ile / sizi görmek istedim" (Seriler Kitabı, s. 67) diyerek de ortak şiir duyuşunun ipuçlarını verir ve "sonra altın suları içtik / ve rimbaud'dan konuştuk" (Seriler Kitabı, s. 67) der. Aynı anımsamayı birkaç sayfa sonra yineleyecektir. Kuzey Defterleri'nde "Rimbaud'nun sistematik anlam çarpıştırmaları dediği bir algılama biçimi"nden (s. 76) söz eder, "ağzında evirip çevirdiği gerçek tütün tadıyla Rimbaud'ya rastlamak" (s. 79) ister. Bütün bu, Rimbaud'yu anışlar elbette sebepsiz değildir; bir buluşma söz konusudur kanımca. İki şairin kaçış ufkunda, başka iklimlerde, yürek sızılarının dizelere gizliden gizliye sızdırıldığı şiirde, göksel duyuşun esrarlı metaforunda buluşmasıdır bu.

"Güzel söz ayakta kalır" (Seriler Kitabı, s. 59) diyen Lâle Müldür'ün şiirlerinde, poetikasının ipuçlarını veren göndermeler de yer alıyor. Hatta diyebilirim ki şiirin ve şairin en tutarlı tanımları onun şiirlerimizde karşımıza çıkmaktadır: "çocukluğun saydam derisini üzerinden atamayanlar som bir metalin damarlarını takip ederek belki bedeli oldukça ağır bir güzelliği taşımak zorunda kalıyorlar." (Kuzey Defterleri, s. 23) Şairi bu kadar iyi tanımlayan bir başka söz varsa, ben bilmiyorum. Yine Rimbaud'yu anımsatan "simyada olduğu gibi benzer bir elemanın benzer bir elemanla ilişkisi" (Kuzey Defterleri, s. 79) tanımlaması da şiirin özünü veriyor. Bence, modernist şiirin en oturmuş tanımı da -kendi şiirinden yola çıkarak- yine Lâle Müldür'den gelir. Bu tanımlamada, modernist şiirin en başat özelliklerinden birini, kapalılığı, zor anlaşılırlığı ortaya koyuyor: "Bizim şiirimizin kupasınınsa / dibi gözükmediği gibi / kimse elini oraya daldıramıyor. / Korkudan! Güzellikten! / Kimse bizden rahat rahat bahsedip / üzerimizden rahat zaferler kazanamayacak." (Buhurumeryem, s. 99)

Bu yazı, şiirini kendi içinde gezinerek oluşturan bir şairin imge dünyasına küçük bir yolculuktur sadece.

NOTLAR

1) Lâle MÜLDÜR, "Aklımdan Sadece Sıradanlıklar Geçiyor Ama..." (söyleşi), Sombahar, sayı:15, Ocak-Şubat 1993

2) Bâki ASİLTÜRK, "Buhurumeryem Çevresinde", Gösteri, sayı:165, Ağustos 1994

3) Karl Malkoff, "Nesnelci Şiirden Beat Şiirine", Sombahar, sayı:6, Temmuz-Ağustos 1991 (Çeviren: Duygu AKIN)

4) Orhan KAHYAO⁄LU, "Lâle Müldür Şiiri Üzerine Çizilen Bir Harita", Sombahar, sayı:21-22, Ocak-Nisan 1994 (Kadın Şairler Altarı, özel sayı)

5) İncil, Yeni Yaşam Yayınları, İst., 1995 (İncil'den yapılan alıntıların sayfa numaraları bu baskıdandır.)

6) Lâle MÜLDÜR, 1. nottaki söyleşisinden

7) Lâle MÜLDÜR, "Lâle Müldür ile 80'li Yıllar ve Şiiri Üstüne", Gösteri, sayı:115, Haziran 1990 (Söyleşiyi yapan: Cezmi ERSÖZ)

8) Rimbaud'nun Mektupları, Düşün Yayınevi, İst., 1985, s.18 (Çeviren: Tahsin SARAÇ)

9) Ayrıntı için bkz.: Erdoğan ALKAN, Ateş Hırsızı Arthur Rimbaud: Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri, Broy Yay., İst., 1993, s. 100

10) Arthur RIMBAUD, "Sesliler" (şiir), Seçme Şiirler, De Yay., İst., s. 61 ve "Söz Simyası" (düz-şiir), aynı kitap, s. 21, (Türkçesi: İlhan BERK)

Lâle MÜLDÜR'ün Yazıda Sözü Edilen Kitapları

5) Uzak Fırtına, Şiir Atı Yay., İst., 1988 (2. Bs., 1995)

2) Voyıcır 2, Metis Yay., İst., 1990 (Ahmet GÜNTAN’la ortak kitap)

3) Seriler Kitabı, Remzi Kitabevi, İst., 1991

4) Kuzey Defterleri, Metis Yay., İst., 1992

5) Buhurumeryem, Metis Yay., İst., 1994

Not: Metindeki alıntıların sayfa numaraları kitapların yukarıda belirtilen baskılarına aittir.

(Sombahar, sayı: 33, Ocak-Şubat 1996)


1. Baki Asiltürk, 1980 Kuşağı Türk Şiirinin Poetikası, Toroslu Kitaplığı Yayınları
2. Baki Asiltürk, Hilesiz Terazi: Şİir Yazıları, Yapı Kredi Yayınları

5 Ekim 2009 Pazartesi

konu - tema , konunun sınırlandırılması ve plan

1. Giriş
İnsanların birbirleri arasında, konuşarak yüz yüze başlattıkları iletişim git gide onlara
yetmedi; çünkü her zaman yüz yüze olmaları olanaksızdı. Bunun için duman
ile, davul v.s. sesi ile bu iletilerin ulaşabileceği uzaklıktaki yakınlarıyla haberleştiler.
Bu iletişim türü çok sınırlıdır ve kalıcı değildir. İnsanların, unutmamak ve gelecek
kuşaklara aktarmak için daha kalıcı bilgilere gereksinimi vardı. Bu nedenle mağara
duvarlarına çizilen resimlerle, düğümlü iplerle de bu bilgileri saklamaya çalıştılar.
Bilgileri geleceğe saklama düşüncesi git gide gelişerek bugün kullanılan yazı türlerini
oluşturdu.
İlk yazılı metinlerden biri Kadeş Antlaşması'dır. Antlaşmalarda iki tarafın savaş sonrası
barışı korumak için uyacağı kurallar belirlenir. Bu kuralların kuşaklar boyu kalıcı
olmasını sağlamak için antlaşma kurallarının yazılarak saklanması gereği vardır.
Yazılı anlatımın kullanılması gereklerinden biri de bu olabilir.
Bu çabalar sonunda yazıyı kullanmaya başlayan insanoğlu için sözlü anlatıma (konuşma
diline) benzeyen, türlü özellikleriyle de ondan ayrılan, yazılı anlatım dili ortaya
çıkmıştır. Konuşma dilinin çabukluğu, hareketliliği yanında yazılı anlatım dili
daha vakit alıcıdır, durağandır ama kalıcıdır.
2. Yazılı Anlatım
Bir duygunun, bir isteğin, bir hayalin yazıyla anlatılmasına yazılı anlatım denir.
• Sözlü anlatım seslidir, yazılı anlatım sessizdir, sözlü anlatımdaki seslerin yerini
yazılı anlatımda harf deniler işaretler almıştır.
• Sözlü anlatım toplumun değişik kesimlerine göre söyleyiş ayrılığı gösterir:İstanbullu
kız derken, Eskişehirli gız der. Yazılı anlatımda yöresel ayrılıklar kalkar.
• Sözlü anlatım daha kuralsız, daha gelişigüzeldir; yazılı anlatım kurallıdır.
Yazım kuralları ile yine yazıdan ayrılamaz durumdaki noktalama işaretleri
vardır. Bunlar da gelişigüzel kullanılamaz.
• Sözlü anlatımda yöresel ve kişisel kullanım esneklikleri doğaldır. Yazılı anlatım,
kuralcılığı ile biraz yapay kalır ama bundan yazılı anlatım dili uydurmadır
anlamı çıkmamalıdır.
• Sözlü anlatım yüz yüzedir; anlatım baş, el, kol, gövde hareketleriyle desteklenir;
anlaşmada dinleyicinin dil mantığı da büyük yardımcıdır. Yazılı anlatım
yüz yüze olmadığı için yazılan her söz, yazıldığı gibi işlem görür. Dil mantığı işe
yaramayabilir. Yazılı anlatım gücünü, yalnız yazarın dilini kullanmadaki ustalığından
ve eksiksiz uygulayacağı yazım kurallarından alır. Bu da dili olgunlaştırır;
kültür dili, edebiyat dili, sanat dili ortaya çıkar.
Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ 91
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
• Sözlü anlatım söylenir söylenmez unutulmaya başlar, çoğu kez aynı konuşmayı
aynı biçimde bir kez daha dinleme şansımız yoktur. Yazılı anlatım ürünleri
kalıcıdır. Yazıldığı günkü gibi yüzyıllarca kalır.
3. Yazara Bağlı Evreler
Yazmaya başlamadan önce yazarın gerek yazı konusu belli olduktan sonra, gerekse
daha önceki deneyimlerini değerlendirmesine yazara bağlı evreler denir. Bunlar;
yazarın gözlemleri, okudukları, konu üzerinde düşünmesi, bu düşünmeden doğan
buluşları, tasarladığı bir ana düşüncedir. Sonra yazar bunları düzene koyar, yani
plân yapar, yazmaya karar verir, yazma çalışmalarına başlar.
3.1. Gözlem Yapmak
Konuyla ilgili varlıkları, olayları gözleyerek ulaştığımız sonuca gözlem denir. Gözlem,
yazmaya başlamadan önce ilk yapılacak işlemlerdendir. Geçmişteki gözlemlerden
de yararlanılabilir. Günlük yaşam içinde birçok insan bakar kör gibi yaşamaktadır.
Gözlemek; bakmak değil, görmektir. Gözlem yapmakla doğru görme,
çevreyi ve insanları doğru tanıma öğrenilir. Çevredeki insanlar, eşyalar, doğa, doğa
olayları ve doğrudan kendimiz olmak üzere pek çok malzeme gözlenebilir. Bunlar
içinde en güç olanı iç gözlem denilen kişinin kendi kendini gözlemesidir. Gözlemle
ancak çevremizdeki varlıklarla, olaylarla ilgili bilgiye ulaşırız. Çevremizde ananas
meyvası yoksa ananası gözleyemeyiz. Gözlem yapma alışkanlığındaki kişilerde
kavrayışta çabukluk, ileri görüşlülük yetileri gelişir; onlar insan ilişkilerinde de
başarılıdırlar, çünkü kulaktan dolma sözlere değil de gördüklerine, gözlemlediklerine
inanırlar.
"Kimi insanlar kulaklarıyla görürler." sözü üzerinde düşünerek arkadaşlarınızla
tartışınız.
Dört türlü gözlem vardır: 1. Doğrudan doğruya gözlem, 2. Hayal kurma, 3. Düşünme, 4.
Geçmiş yaşantılarımızdan yararlanma. Gözlem yaparken başta göz olmak üzere beş
duyu organımız ile duygularımız; algılama, düşünme ve sezme merkezlerimiz yoğunlukla
iş başındadır.
3.2. Okumak
Başka birinin, harf dediğimiz birtakım işaretlerle kalıcı kıldığı duygu, bilgi, gözlem,
olay... gibi deneyimlerine bir tür şifre çözerek tanık olmaya okuma, bu eyleme okumak
denir. Kişinin bilgisi, duygusu, hayal gücü ve dünya görüşü okumakla da
zenginleşir. Okumakla dili zenginleşir, anlatım gücü artar.
92 Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Okumak da bir tür gözlem yapmaktır.
Okuyarak başkalarının gözlemlerinden yararlanılır. Düşünceleri sıralarken konuyla
ilgili tanımlamalar, karşılaştırmalar, örneklemeler, alıntılar, istatistik bilgiler ve
kanıt göstermelerle konu geliştirilip sonuca ulaştırılır. Kullanılan dilin cümle ve anlam
yapısının; dilin anlatım malzemeleri olan sözcük, deyim, terim, atasözlerinin iyi
bilinmesi konu anlatımında yararlı olur. Bütün bu anlatım zenginliğine okumakla
ulaşılır.
3.3. Düşünmek
Bir konuda, sonuca ulaşabilmek için belleğin karşılaştırma, ilgiler kurma, yeni sonuçlar
üretme... gibi yetilerinden yararlanmaya düşünmek denir. İnsanı düşünmeye
iten neden meraktır; bu merak çoğu kez dış dünyadan kaynaklanır. Düşünmek bizi
insan yapan en önemli niteliğimizdir. Anlatıma geçmeden önceki ilk adım düşünmektir.
Düşünmede sözcükler dünyasından soyut ya da somut nesnelere, nesneler
dünyasından sözcüklere geliş gidiş vardır. Düşünürken geçmiş deneyimlere, okuyarak
öğrenilenlere yeniden biçim verilir. Bu eylem işitilmeyen konuşmadır. Düşünme
sonucu düşünce üretilir. İnsanda düşünme yetisi doğuştan vardır, fakat
düşünce sonradan kişinin çevresi, eğitimi, kendi zekâsı ve bilgisi ile oluşur, doğuştan
getirilmez. Bu nedenle düşünce hem kişiden kişiye hem çevreden çevreye ayrılıklar
gösterir. Türkiye'de yaşayan biri ile Amerika'daki birinin ürettiği düşünceler
aynı değildir. Boileau "Yazmadan önce, düşünmeyi öğreniniz." der. Bir konu ile karşı
karşıya kalındığında verilen ilk tepki düşünmektir. Konu ile ilgili nelerin ne kadar
bilindiği; araştırılacak, incelenecek bilgiler bu evrede ortaya çıkar.
3.4. Buluş
Anlatılacakların bellekte bütün ayrıntılarıyla canlandırılması, düşüncelerin konu
üzerinde yoğunlaşmasıyla varılan özgün düşünce, herkesten ayrılan kendine özgü
anlatım buluş demektir. Buluşta kişinin kültüründen de izler vardır. Buluş, araştırma
ve incelemeler sonucunda anlatacaklarımızın, belleğimizde canlanması, konu
ile ilgili olanların ayıklanıp toplanması, ana düşüncenin belirlenmesidir. İyi buluş
yapabilmek için çok okumak, iyi gözlem yapabilmek ve sağlıklı düşünmek yeter;
çünkü her insan ayrı bir dünya olduğuna göre, anlatacakları zaten kendine özgü
olacaktır. Buluşun en önemli bir yönü de anlatacağı konu ile okuru arasındaki bağı
güçlü kurmaktaki özgünlüktür. Bunun için yazarın yazı bitimine kadar, yazacağı
ya da anlatacağı konuda yoğunlaşması gerekir. Önce konuyu anlamalı, özümlemeli;
sonra konuyla sanki bütünleşmelidir. Buluş ne kadar güzel ise anlatım o kadar
basmakalıplıktan kurtulur, yazara ve yazıya değer kazandırır. Buluşun gerçeğe uyması,
doğal ve inandırıcı olması, kanıtlanabilir olması gerekir.
Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ 93
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
3.5. Ana Düşünceye Ulaşma
Düşüncelerimizi iyi ve doğru yazmak yetenek işi midir?
Düşünceleri iyi ve doğru yazmak yetenek işi değildir. Kullanılan dili iyi bilmek,
yazma tekniğini bilmek, iyi düşünmek, konuyu kavramak, yazının amacını saptayarak
düşünceleri bu amacı destekleyecek sırayla dizmek gerekir. Bu nedenle yazıya
başlamadan ana düşünceyi belirlemek, bütün düşünceleri bu ana düşünceyi destekleyecek
biçimde işlemek gerekir.
3.6. Plânlama (Tasarlama)
Anlatımda altıncı adımdır. Tasarlama, bir yazıda neyin, ne kadar yazılacağının önceden
belirlenmesi ve sıraya konması için yapılan bir ön çalışmadır. Tasarlama, düşüncelerimizi
karmaşıklıktan kurtarır. Dinleyen ya da okuyanla aramızdaki bağın
daha sağlıklı ve tez kurulmasını sağlar.
3.7. Karar
Yukarıdaki çalışmalar sağlıklı yapılarak ana düşünceye ulaşıldı yazılacaklar tasarlandı
ise, kişi anlatım yollarından birini seçerek konu ile ilgili düşüncelerini bildirmeye
karar verir. Anlatımın en önemli adımıdır. Ancak karar olumlu ise güzel ve
kalıcı bir yazı doğacak demektir.
4. Yazmaya Bağlı Evreler (Anlatım Süreci)
Yazmaya başlandığında konunun anlatım kuralları çerçevesinde işlenme sürecidir.
4.1. Konu
Üzerinde söz söylenen, yazı yazılan, sanat eseri oluşturulan duygu, düşünce, olay,
sorun, ya da duruma konu denir. Konu olmadan yazı olmaz. Konu; yaşamın her
kesitinden, toplumun her kesiminden seçilebilir. Çevredeki varlıklar, olaylar, toplumun
sorunları, gözlemlerimiz, düşlerimiz ve her türlü düşünce konu olabilir. Konu
için önemli olan ilginç ve geliştirmeye elverişli olması, anlatım kurallarına uygun
yazılması ya da söylenmesidir.
Konunun kaç ögesi vardır?
Konunun ana maddesi, konunun bakış açısı, yazı türü.
94 Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ
?
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
• Konunun ana maddesi: Konuyu oluşturan varlık, olay, düşünce ya da sorundur.
• Konunun bakış açısı: Konunun ana maddesinin hangi yönden değerlendirileceğidir.
Kişisel, toplumsal, sanatsal... gibi.
• Yazı türü: Bir konu makale, fıkra, mektup, şiir, öykü, anı... gibi türlerden her
hangi biriyle anlatılabilir. Buna yazar karar verir.
4.1.1. Konu Türleri
Konu niteliğine göre türlere ayrılır:
• Toplumsallık Bakımından Konular: Bu bakış açısıyla öznel sorunlara
dayandırılmış konulara bireysel konular denir. Böyle yazılarda yazar kendi kişisel
özelliğini yazı ile dışa vurur. Toplumun tümünü ya da bir bölümünü ilgilendiren
konulara toplumsal konular denir. Böyle yazılarda yazar toplumun tümünün
ortak sorunlarıyla ilgilenir. "Türk Parasından Üç Sıfırın Atılması" ile ilgili bir
konu toplumsaldır.
• Yerellik Bakımından Konular: Bir bölgeyi ilgilendiren konulara yerel konular
denir. "İçanadolu Bölgesi Tarımında Verimliliğin Artırılması İçin Birkaç Öneri"
gibi bir yazı yereldir. Konu "Türkiye Tarımında Verimliliğin Artırılması İçin
Birkaç Öneri" olsaydı ulusal konu olurdu; çünkü evren içinde Türkiye'deki çiftçileri
ilgilendiren bir yazıdır. Bir yönüyle de Türkiye'nin ekonomisini yakından
ilgilendirdiği için yerelliği tüm Türkiye olarak düşünülmelidir. Bir konu bütün
dünyayı ilgilendiriyorsa böyle konulara evrensel konular denir. "AIDS'ten Korunma
Yolları" gibi bir yazı evrenseldir.
• Somutluk Bakımından Konular: Bir konu nesnelse, beş duyu organıyla
algılayabilecek nesneleri kapsıyorsa somuttur; bir konu nesnel değilse, beş
duyu organıyla algılanamayacak kavramları kapsıyorsa soyuttur.
Her konu bir yönüyle mutlaka insanla ilgili olduğuna göre konu türlerini birbirinden
kesin çizgilerle ayırmak güçtür, ancak ağırlıklı olarak bireysel, ağırlıklı olarak
evrensel ve soyuttan çok somut kavramlar işlenmiştir gibi bir yorum yapılabilir.
4.1.2. Konunun Seçimi
Biri tarafından önerilmiş konuyu yazmak çok güçtür. Bu nedenle yazmada başarılı
olmak için konuyu, yazacak kişinin kendisi seçmelidir. Yazarları yazmaya iten neden
genellikle gözlemleridir. Kimi zaman da kişi zorunlu olarak bir yazı türü seçer;
gelen bir mektuba karşılık yazması, işe başvurmak için bir dilekçe ya da özgeçmiş
yazması, görevlendirildiği bir konuda rapor yazması... gibi.
Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ 95
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
4.1.3. Konunun Sı nı rlandı rı lması
Konu seçiminde çoğu kez özgür olunamamakla birlikte, konuya bakış açısı seçme
ve sınırlandırma bütünüyle yazarın kendine kalmıştır.
Sınırlandırılmamış konularda yazmak çok güçtür.
Konu sınırlandırılmaz ise düşünceler her paragraf için ayrı ayrı yani dağınık olur,
toparlanamaz. Sınırlandırılmadan yazılmış yazıları anlamak da güçtür. Konu
sınırlandırıldıkça açıklık kazanır. Sözgelimi, çocuklar üzerine pek çok yazı
yazılabilir, fakat konu "çocuk" olarak verilirse hiç bir şey yazılamaz, çünkü çok
genel bir konudur. "çocuk"u önce ülke ile sınırlayalım: Türkiye'de çocuk. Sonra yaş
ile sınırlayalım: 13-15 yaş grubu. "13-15 yaş çocukları" da konu olamaz, konu hâlâ
sınırsız. "Sanayide çalışan çocuklar" diye çocuk sınırını çizelim. Üzerinde düşünülecek
sorun ne? Sorun "suç işleme nedenleri" olsun. Her nedenin bir ilişki kaynağı
vardır: Aile ilişkileri, mahalledeki arkadaşlık ilişkileri, konu komşu ilişkileri, iş çevresinde
usta-çırak ilişkisi, çıraklar arası ilişkiler... Bunlardan "çıraklar arası ilişkiler"i
seçelim. Şimdi konuyu toparlayalım. Üzerinde araştırma yapacağımız konu "Türkiye'de
Sanayide Çalışan 13-15 Yaş Grubu Çocukların, Çıraklar Arası İlişkilerinde Suça Dönüşen
Eylemleri". Artık yazı için hazırlığa başlayabiliriz. Gözleme bu çevreden
başlarız. Mahkeme kayıtlarından bu yaş grubuyla ilgili dosyaları inceleriz, suçları
sınıflandırırız... gibi.
Siz de seçtiğiniz konularda sınırlandırma çalışmaları yaparak bilgilerinizi pekiştiriniz.
4.1.4. Konunun Ana Düşüncesi
Yazarı yazmaya iten asıl neden, yazının yazılış amacıdır. Buna ana düşünce denir.
Yazarın amacı bu ana düşünceyi vermektir. Yazıyı araç olarak kullanmaktadır.
4.1.5. Bakı ş Açı sı
Bir konu üzerinde birden çok kişiye yazı yazdırılsa, her yazan kendine göre bir ana
düşünce geliştireceğinden, ortaya birden çok ana düşünce ve birden çok bakış açısı
çıkacaktır. Aynı olaya bir yazar olumlu bakarken, bir yazar olumsuz bakabilir.
Günümüzde "Türkiye'de Kesintisiz Sekiz Yıllık Eğitim" için herkesin söyleyecek birkaç
sözü var, fakat kimseninki bir diğerinin aynısı değildir.
4.1.6. Konu Başlı ğı
Başlık yazının adıdır. Yazıyı okutan nedenlerden biri yazı başlığıdır. İlginç bir
başlık okuyucuyu meraklandırır, okuyucu bu merak ile yazıyı okur. Onun için yazı
96 Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
yazarken içeriğinin iyi olmasına dikkat etmenin yanı sıra o yazıya iyi bir başlık bulmak
gerekir. Başlık, düşünce yazılarında ana düşünceden çıkartılır. Ana düşüncedeki
konunun maddesi (Ataç Dipdiri, Borsada Dalgalanma), vurgulanan amaç (Dünya
Barışı) ya da sanatlı bir yazımla (Zeytin Dalı) ya da onları çarpıcı bir biçimde vurgulamaya
yarayacak maddenin sıfatı, eylemin zarfı; konuyu vurgulayacak özlü bir
söz (Devletin Fotoğrafı), bir deyim... konu başlığı olabilir. Olay yazılarında başlık
bulmak için malzeme çoktur.
Başlık kısa olmalı fakat konuyu tam kapsamalıdır. Başlığın kısalığı yazının türüne
de bağlıdır. Bir düşünce yazısı, bir roman ile bir inceleme yazısının başlığı aynı kuralla
verilemez; örneğin, inceleme yazılarında başlık açıklayıcı bir iki sözcükle başlar,
gerçek başlık yazılır, tamamlayıcı bir iki sözcükle biter. Eskişehir İli Mihalıççık İlçesi
ve Yöresi Ağızları (Ses Bilgisi-Metinler-İndeks). Bu örnekte gerçek başlık: Mihalıççık
İlçesi ve Yöresi Ağızları'dır. Açıklayıcı bilgi: Eskişehir İli, tamamlayıcı bilgi: (Ses Bilgisi-
Metinler-İndeks).
Başlık yazının üstündeki sıraya, satır ortasına ya da satır başına yazılır. Ya her harfi
büyük harfle yazılır ya da her sözcüğün ilk harfi büyük harfle yazılır.
4.1.7. Konunun Anlatı mı nda Yardı mcı Olan Diğer Ögeler
Yazmaya başladıktan sonra; yazar gerek konuyu daha iyi anlatabilmek, gerek okuyucuyu
etkilemek için konu ile ilgili duygularını, hayallerini, düşüncelerini
toparlamalıdır. Bu düşüncelerini destekleyebilmek için kullandığı eşyaları, olayları
bir amaçta yani ana düşüncede birleştirmelidir. Sonra yazar bunları düzene koyar,
yani kâğıt üzerinde bir plân (tasar) yapar, yazacaklarını bu tasarıma göre yerleştirir
ve yazar.
● Duygu: Kişinin kendi eylem ve düşünceleri dışında kalan duyumların; dıştan
gelen eylemlerin, nesnel ve bireysel etkilerin kişinin iç dünyasında uyandırdığı
duyumların tümüne duygu denir. Duygulanmak canlı olmanın en ilk ve en
belirgin özelliğidir. İnsan birdenbire çok yüksek bir ses duysa önce korkar, sonra
nedenini merak eder. Merak insanı düşünmeye iter. Olasılıklar üzerinde durur,
bu hayal etmedir, eşya ve olayları araştırarak gerçeğe ulaşmaya çalışır.
Aynı sesi bir hayvan duysa o da korkar fakat yapacağı ilk ve son iş kaçmaktır.
Ancak ortalık sakinleştikten sonra yerine döner. Günümüzde kimi araştırmacılar
bitkilerin de duygulandıkların ileri sürerler. Demek ki duygu yalnız insanlara
özgü değildir.
Konuya bakış açılarından biri duygusal bakış açısıdır.
Kardeşlik, anne, baba, insanlık ve doğa sevgisi; sıla, yurt özlemleri ve yaşama
sevinci aklımıza hemen geliveren duygulardır. Bunları konu alan yazılara
duygusal yazılar denir. Anı, mektup, söyleşi, öykü, roman, oyun, masal gibi yazı
türlerinde duygusal ögeler çok kullanılır.
Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ 97
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bir kişide düşünce boyutunun oluşabilmesi için bir kültür birikimine gerek
olmasına karşın, duygu boyutunun oluşabilmesi için doğumundan sonraki ilk
irkilme, ilk gülümseme yeterlidir. Bir gülümsemeyle bebek; sevgi, memnuniyet,
beğenme, karşısındakine güven duygularını belirtiverir. Buna karşılık sıçrama
ile ağlama rahatsızlık, kaygı, korku, beğenmeme, öfke duygularının belirtisidir.
Bizi mutlu eden duygulara olumlu duygular, mutlu etmeyen duygulara
olumsuz duygular denir. Duyguların tepki halini almasına coşku, özlemin, isteğin
aşırılaşmasına tutku denir.
Duyguların anlatıldığı yazılar içten, canlı, etkileyici ve sürükleyicidirler; çünkü
her okuyucu onlarda kendinden bir şeyler bulur. Bu nedenle bakış açısı duygusal
olan yazıların okuyucu kitlesi daha çoktur. Buna bakarak duygusal
anlatımda duyguları, abartmak ve yapmacık duygular yazmak da doğru olmaz.
Her duygu türünün anlatış biçimi de önemlidir. Sevindirici bir duygunun
anlatış biçimi ile üzücü bir duygunun anlatış biçimi aynı olmaz. Üzüntü duygusu
anlatılırken anlatım daha ağırbaşlı olmalı, söylev türünde anlatım heyecan
yüklü olmalıdır. Sevinç duygusu anlatılırken okuyan ya da dinleyen de bu
sevinci içinde duymalıdır. Duygusal yazı türüne en iyi örnekler şiirde bulunur.
Gel Barışalım Artık
I. Yok mu; senin insafın yok mu? III. İki gözüm seneler geçiyor,
Bir güler yüzün çok mu? Gönül ektiğini biçiyor;
Dağ mısın, taş mısın? Bir selâm lûtfet, bu ne çok hasret,
Gel barışalım artık.
II. Uzak mı; bu eda, bu hâl tuzak mı? IV. Can özüm bahar geldi,
Hak mısın, bana yasak mı? Dalları kiraz bastı.
Dost musun, düşman mısın? Yedi kat eller yakınım oldu,
Gel kavuşalım artık.
Sezen AKSU
• Düşünce: Düşünmenin biçim almasıyla düşünce oluşur. Bir kişinin yazı yazarken;
gözlemleri, deneyimleri, okunanları değerlendirirken en büyük
yardımcısı düşünme yetisidir. Konu ile ilgili malzeme düşünsel düzene oturtulmazsa
yazıda bütünlük sağlanamaz.
• Eşya: İnsan; kemik ve etin deri ile örtülmesi; saç, kaş, tırnak ile bezenmesi ile
yaratılmış bir doğa harikasıdır. Bu bedenin dışında kalan soyut, somut tüm
varlıklar eşyadır. Bu geniş anlamıyla saçımızdaki tokadan, ayağımızdaki çoraptan
evimize, bahçemize, kullandığımız tabak, kaşık, kilim, koltuk, örtüye,
kitaba, çevremizdeki kuşlara, dağlara, denizlere, yıldızlara kadar, her varlık bir
eşyadır. Eşyalar bizi güzellikleriyle, iyi ya da kötü durumlarıyla etkilerler; fakat
98 Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
insanlara bu yetmez, eşyalar arası düzeni, ilgiyi, dengeyi bulup çıkarmak için
gözlemler yaparlar, deneyler yaparlar; bunları yazılarında malzeme olarak
kullanırlar.
• Olay: Eşyanın biçim ya da konum değiştirmesine olay denir, çocuğun büyümesi,
güneşin karanlığı aydınlatması, çiçeğin açması, trenin hereket etmesi... gibi.
Gözlem içine olayı da alır. İyi bir gözlemde olayların neden-sonuç ilişkisi ortaya
çıkarılır. Olayların akışı duygulara yer verilmeden aktarılırsa nesnel
anlatım vardır; duygulara yer verilerek aktarılırsa öznel anlatım vardır. Olayları
iyi gözlemleyebilmek yazı yazmayı kolaylaştırır.
• Hayal: İnsan duygulanır, düşünür, eşya ve olayları gözledikten sonra, belleğinde
bu gördüklerinin benzerini canlandırır, buna hayal denir. Hayal, bellekte
tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi istenen düştür. Hayal etme gücüne
muhayyile, tasarım; hayal etme eylemine tasavvur etme, tasarlama da denir.
İyi bir hayal örgüsü ile anlatılan soyut bir konu sanki görünecek kadar, resmi
yapılacak kadar somutluk kazanır. Bir hayal açıklanırken benzetmelerden,
yakıştırmalardan , eğretilemelerden yararlanılır. Böylece aslında olmamış bir
olay olmuş gibi, olmayan bir nesne varmış gibi bizi etkiler. Hayal etmek, düşünmekten
ayrı bir boyuttur. Düşünürken bakış açımızı gözlemlerimiz, bilim ve
teknoloji yönlendirir; hayal ederken bakış açımızı iç dünyamız ve
duygularımız yönlendirir. Bir insan ancak kendisi gibi hayal edebilir, hayaller
taklit edilemez. Bu nedenle yazarların iç dünyalarına, kişilik özelliklerine ancak
onların yazdıkları hayaller ile ulaşılır.
Hayallerimizi yazmanın yararlarını tartışınız.
Hayal etmek için bilgili, kültürlü olmak gerekmez, henüz dünyayı çok az
tanıyan çocukların bile çok zengin hayal dünyaları vardır. Hayal, bilim ve teknolojiyi
destekler, bilim ve teknoloji de hayallerin boyutunu genişletir. Hayallerimizi
yazmak yararlıdır. Bugün, bilim ve teknoloji bir zamanların hayallerini
gerçek yapmıştır. Jules Verne "Aya Seyahat" hayalini kurmasaydı ve de
yazmasaydı belki ay yolculuğu daha yüzyıllarca gerçekleşemeyecekti. Görülüyor
ki yazım ve anlatımın önemli ögelerinden biri hayaldir.
• Amaç: Yaşamımızda hayalden sonraki adım amaçtır. Amaç, erişilmek istenen
sonuçtur. Bir kere hayalledik mi artık onun gerçekleşmesi için çırpınırız. O
hayale ulaşana dek yaşantımızı hayalimiz, gerçekleşmesi yönünde plânlarız.
Yazma aşamaları da bu düzen üzerine kurulur. Konuyu belirleyip gerekli gözlem
yapıldıktan, malzeme hazırlandıktan sondaki iş, konunun sınırlarının çizilmesidir.
Bunun için de "Bu konuyu niçin yazıyorum?" sorusunu sorarak amaç belirlemek gerekir.
Amacı belirtilmiş yazı sınırlandırılmış da olur. Yazmanın öncelikle beş amacı
vardır: a. Öğretme, b. Haber verme, c. Savunma, d. Okuyanı kendi dünyamıza çekme. e.
Yazdıklarımızın kalıcı olmasını sağlama. Yazı yazmak için hazırlıklar bittikten sonraki
en vazgeçilmez amaç, o yazının bitirilip ortaya çıkarılması olmalıdır.
Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ 99
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
5. Plân (Tasar)
Çağımız bilgi çağıdır. Bilgi, düzenli, plânlı çalışmalar ve araştırmalar sonucu kazanılır.
Bir konuyla ilgili duygu, düşünce ve görüşlerimizi düzene koymaya plân
yapma denir. Yazar, yazmak istediği bir konuda ön hazırlıklarını yaptıktan sonra,
konu ile ilgili görüşünü destekleyecek düşüncelerini düzene koyar. Yazısını artık bu
plân çerçevesinde yazar. Plânlı bir yazıda gereksiz bir cümle, hatta sözcük bile yoktur,
konu bütünlüğü sağlandığı için okununca kolay anlaşılır. Plân, yazar için
yazmayı, okur için okumayı zevk haline getirir, belleği düzenli çalışmaya alıştırır.
Plân yapma gereğini çevremizden öğreniyoruz; çünkü biz çok düzenli, plânlı bir
doğanın içine doğuyoruz. Tüm doğa olaylarının bir düzeni vardır. Geceden sonra
gündüz, ilkbahardan sonra yaz gelir. Tohum ağaç olur, ağaç çiçek açar, meyva verir.
Meyva olgunlaşarak yine tohum verir. Bu düzen hiç değişmeden sonsuza dek bu sırayla
sürecek. Her söyleyeceğimizi ve yazacağımızı önceden plânlamamız bu yüzdendir.
Plânsız yazılarda duygu, düşünce karmaşası -belki de zıtlıklar- olur; en
önemli noktalar gözden kaçabilir, savunulan düşünce açık seçik savunulamayabilir,
hatta yazar savunduğu düşünceyle ters düşülebilir. Bu nedenlerden ötürü plânlı
yazmak çok önemlidir.
Plânlı yazmada düşünceler bir sıra ile ana düşünceye ulaşır. Bu da okuyucu ile aramızda
olan düşünce bağının tez kurulmasını ve kalıcı olmasını sağlar.
5.1. Plânın Bölümleri
Plân yapmanın amacı, yazıyı bölümlere ayırarak kolay anlaşılmasını sağlamaktır.
5.1.1. Giriş/Serim
Yazının konusunun belirtildiği paragrafa giriş denir. Okuyucu bu bölümde yazıya
çekilirse sonrasını daha istekli okur. Çoğu kez giriş bir paragraftır. Bazen iki, üç
paragraf olabilir.
Olaylı yazılardaki giriş paragrafı ya da paragraflarına serim denir.
5.1.2. Gelişme/Düğüm
Konunun gövdesi sayılabilen bölüm gelişme olduğu için bir yazıda en az iki üç paragraftır.
Bu paragraflar okuyucunun merakını artıracak, onu okumaya isteklendirecek
biçimde yazılmalıdır. Gelişme bölümü bitene kadar okuyucu yeni düşünce,
görüş ve örneklerle doyurulmalıdır.
100 Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Olay anlatan yazıların gelişme paragraflarına düğüm denir. Kimilerinde betimlemelere
yer verilir, kimilerinde çözümlemelere gidilir. Ana olay, ona bağlı yan olaylar
ile desteklenir. Karşılıklı konuşma ve dramatizasyonların bulunduğu paragraflar
da vardır. Olayların düğümlendiği yerlerde düğüm paragrafları vardır. Okuyucunun
merakı bu paragraflarda doruğa ulaşmalıdır.
5.1.3. Sonuç/Çözüm
Sonuç düşünce yazılarının son bölümüdür. Konu bu bölümde bir yargı ile biter.
Okuyucuyu asıl etkileyecek bölümdür. Onun için bu bölümün daha önceki giriş ve
gelişme paragraflarında anlatılanlara ters düşmemesi gerekir. Yeni bir düşünce öne
sürülmez. Önce söylenenler belleklerde yer edecek şekilde vurgulanır. Bir ya da birkaç
cümlelik paragraftır.
Olaya dayalı anlatımlardaki sonuç bölümüne çözüm denir. Yazının büyüklüğüne
göre birkaç paragraflık bölüm, birkaç sayfa dolduracak sayıdaki paragraftan da oluşabilir.
Okuduğunuz düşünce yazılarında giriş, gelişme, sonuç bölümlerini bulunuz;
aynı çalışmayı bir öyküde uygulayarak serim, düğüm, çözüm bölümlerini bulunuz.
5.2. Plân Türleri
Yazı yazarken üç türlü plândan biri uygulanır.
5.2.1. Düşünce Plânı
Makale, konferans, röportaj ve inceleme... gibi bütün düşünce değeri olan yazılarda
uygulanan plândır. Yapısı üç bölümdür; giriş, gelişme, sonuç.
5.2.2. Duygu Plânı
Konu; duygu, hayal ve heyecan olarak ele alınacaksa duyguya dayalı plân yapılır.
Sanat değeri olan yazıların; günlük, anı, gezi, röportaj gibi düşünce yazılarının; haber,
mektup, rapor... gibi kimi yazışmaların içindeki paragraflarda uygulanan
plândır. Duygu kimi zaman en doruk noktadan başlatılır, kimi zaman da duygunun
kıpırdanışı, yoğunlaşması, doruk noktaya ulaşması, arkasından yaşanan durgunluk
ile işlenir. Başarılı bir anlatımda yazarın ya da şairin duyguları ile okuyucu ya da
dinleyicinin duyguları örtüşür. Böyle yazıları okurken ya da dinlerken kimi zaman
kahkahalarla güleriz, kimi zaman ağlarız, kimi zaman durgunlaşırız.
Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ 101
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
5.2.3. Olay Plânı
Sanat değeri olan yazıların tümünde; günlük, anı, gezi, röportaj gibi düşünce
yazılarında; haber, mektup, rapor... gibi yazışmaların içindeki kimi bölümlerde uygulanan
plândır. Yapısı serim, düğüm, çözüm olmak üzere üç bölümden oluşur.
Özet
Yazılı anlatımın iki boyutu vardır. Bir yazar ile konu arasında, bir de yazmaya başladığında
konu ile anlatım kuralları arasında. Bunlardan ilkine yazara bağlı evreler, ikincisine yazmaya
bağlı evreler ya da anlatım süreci denir. Yazara bağlı evreler; yazarın gözlemleri,
okudukları, konu üzerinde düşünmesi, bu düşünmeden doğan buluşları, tasarladığı bir ana
düşüncedir.
Yazıda üzerinde durulan; yazı yazılan; sanat eseri oluşturulan duygu, düşünce, olay, sorun
ya da duruma konu denir. Başlık yazının adıdır.
Plân yapmanın amacı, yazıyı bölümlere ayırarak kolay anlaşılmasını sağlamaktır. Üç türlü
plân vardır: Düşünsel plân, duygusal plân ,olay plânları. Düşünce yazılarında giriş, gelişme.
sonuç; olay yazılarında serim, düğüm, çözüm bölümleri vardır.
Değerlendirme Soruları
Aşağıdaki soruların yanıtlarını seçenekler arasından bulunuz.
1. "Yazmaya başlamadan önce yazarın; gerek yazı konusu belli olduktan sonra,
gerekse daha önceki deneyimlerini değerlendirmesine ............. denir." cümlesindeki
boşluğa aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?
A. Yazara bağlı evreler,
B. Konuya bağlı evreler,
C. Yazmaya bağlı evreler,
D. Tasarıma bağlı evreler,
E. Söylemeye bağlı evreler.
2. Aşağıdakilerden hangisi gözlem yapma alışkanlığındaki kişilerin başarısı ile
ilgili değildir?
A. Kavrayışta çabukluk kazanır.
B. İleri görüşlülük yetileri gelişir.
C. Doğruyu göremez.
D. Çevreyi doğru tanır.
E. Güzeli, doğruyu görür.
102 Y A Z I L I A N L A T I M V E E V R E L E R İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
3. İnsanı düşünmeye iten neden aşağıdakilerden hangisidir?
A. Gözlem,
B. Düşünmek,
C. Anlatım,
D. Anlama,
E. Merak.
4. " Üzerinde söz söylenen, yazı yazılan, sanat eseri oluşturulan duygu, düşünce,
olay, sorun ya da duruma ......... denir." cümlesinde boş bırakılan yere aşağıdakilerden
hangisi gelmelidir?
A. Karar,
B. Konu,
C. Cümle,
D. Anlatım,
E. Ana düşünce.
5. Bir yazar için aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
A. Makale yazmak güçtür.
B. Söyleşi yazmak güçtür.
C. Somut konuları yazmak güçtür.
D. Sınırlandırılmamış konularda yazmak güçtür.
E. Fıkra yazmak güçtür.
6. Aşağıdaki cümlelerden hangisi bilgi yönünden yanlıştır?
A. Hayal, bilim ve teknolojiyi destekler, bilim ve teknoloji hayallerin boyutunu
genişletmez.
B. Hayal, bilim ve teknolojiyi destekler, bilim ve teknoloji hayallerin boyutunu
genişletir.
C. Hayal, bellekte tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi istenen düştür.
D. İyi bir hayal örgüsü ile anlatılan soyut bir konu görünecek kadar somutluk
kazanır.
E. Hayal etmek, düşünmekten ayrı bir boyuttur.

öğretici metin türleri

1. Giriş
İki türlü anlatımdan biri yazılı anlatımdır. Bir duygunun, bir düşüncenin, bir hayalin,
bir isteğin yazı ile anlatılmasına yazılı anlatım denir. Yazılı anlatım da kendi içinde
türlere ayrılır. Yazılı anlatım türleri, bir yazılı anlatımın biçim ve içerik özelliklerine
göre içine girdiği türlerden oluşur. Anlatım türlerinin çağın gereklerine göre
zamanla arttığını ya da kimi yazılı anlatım türlerinin artık kullanılmaz olduğunu biliyoruz.
Söz gelimi gazete ile kitle iletişimi bulunmadan önce makale, fıkra, röportaj...
gibi yazılı anlatım türleri de bilinmiyordu.
Yazılı anlatım kendi içinde üç kümeye ayrılır: Düşünce değeri olan yazılar, sanat değeri
olan yazılar, yazışmalar. Ayrıca her küme içinde-yazının amacı, yazının uzunluğukısalığı,
dilin kullanımı bakımından- belli kural ve ölçülere bağlı kalınan türler
vardır.
Bu üç kümedeki yazı türlerinden bildiklerinizin listesini yapınız
Bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kurallar:
• Yazar yapmacıklıktan uzak olmalı, halkın anlayacağı dil ile yazmalı, yazıyı
söz oyunlarıyla süslememelidir.
• Yazarın anlatımı açık olmalıdır. Bunun için de yazar, kullandığı dilde yetkin
olmalı, sözcükleri iyi seçmeli, dilbilgisi yanlışları ile anlatımı bozmamalıdır.
Cümleleri doğru kurmalı, gereksiz yere uzatmamalıdır.
• Anlatım kesik kesik, tutuk olmamalı. Akıcı bir anlatım yakalanmalıdır.
• Her yazıda, yazım kuralları doğru uygulanmalı, noktalama işaretleri doğru
kullanılmalıdır.
Toplumu, bilimsel, siyasal, sanatsal ya da sosyal bir konu üzerinde düşündürmeyi,
tartıştırmayı, bu yolla gerçeklere ulaştırmayı, amaçlayan yazı türlerine düşünce
yazıları denir. Topluma haber iletmeyi amaçlayan yazılar da bu kümede ele alınır.
Yazar ya da haberci, okuyucusunu bilgilendirmek ister. Düşünce yazıları duygusal
boyutlu yazılar değildir, bir gözlem ya da deneyime dayalı yazılardır. Yazarın
sanatlı anlatım kaygısı yoktur. Genellikle gazetelerden tanıdığımız yazı türleridir.
Birçoğu sonradan kitaplaşır.
Gazete haberleri düşünce yazılarından sayılabilir mi?
Gazete yazıları denilince akla ilk gelen haber yazılarıdır. Haber yazıları da bizi düşündürür.
Hem de diğer düşünce yazılarının yazılmasında katkısı büyüktür. Bu nedenle
düşünce yazılarını incelemeye haberden başlamak yerinde olur.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 107
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
2. Haber
İnsanlar arası ilk ilişkilerden biri haberleşmedir. Bugün hayvanlar dünyası gözlendiğinde
yine aynı gerçekle karşı karşıya kalırız. Leyleklerin göç katarlarının idaresi;
arılardaki, karıncalardaki iş bölümü; anaç tavuğun yavrularını büyütmesi başka
nasıl açıklanır? İlk insanlardan günümüze haberleşme dumandan, davuldan, kuştan,
atlı postalardan, motorlu postalardan; günlük gazetelere, sesli radyo haberlerine,
görüntülü televizyon haberlerine, bilgisayar ağlarına uzanan bir gelişme göstermiştir.
Günlük gazetelerde, belli aralıklarla yayınlanan dergilerde, meslek kuruluşlarının
belli aralıklarla yayınladığı bültenlerde; radyo ve televizyonlarda belli zaman
aralıklarıyla sunulan bültenlerde halka duyurulmak üzere yayımlanan yazılara haber
denir. Yayın organlarının en büyük desteği haberdir. Hiç bir yayın organı habersiz
düşünülemez. Bir haberin değeri okuyucu sayısıyla belirlenir. Bu nedenle her
olay haber olmayabilir. Belli bir okuyucu kitlesine ulaşabilecek olaylar haber sayılır.
Yayın ile yayım arasındaki farkları tartışınız!
Halka günlük olayları haber verme geleneğinin -şimdilik- Atina'da başladığı
sanılmaktadır. Eski Atina'da, halk günün belirli saatinde, bir meydanda toplanır,
hatip kendilerine o günün haberlerini yüksek sesle söylerdi. Eski Osmanlı'daki
"tellâl çağırmak", "tellâl çıkartmak" işi de, halka duyurulması gerekli haberleri
ulaştırmak için haberci göndermekten başka bir şey değildi. Tellâl mahalle aralarına
girer, sokak sokak gezer, böylece haberi vatandaşın ayağına götürürdü. Günümüzde
aynı işi belediyeler; acil durumlarda, haberin hemen iletilmesi için resmi daireler
en çok da pazarlamacılar uygarlığın teknik olanaklarını da kullanarak hâlâ
yapmaktadırlar.
Görülüyor ki, haber kaynağını yaşamdan alır. Genel olarak bu kaynaklar üçe ayrılır:
1. Resmi Haberler, 2. Özel Haberler, 3. Ajans Haberleri. Resmi haberler, resmi ve özel kuruluşlardaki
yetkili kişilerden alınan haberlerdir. Özel haberler, halk arasından
toplanır. Ajans, haber toplama ve yayma işleriyle uğraşan kuruluştur. Haberde;
yurtiçindeki, yurtdışındaki önemli ya da ilginç olaylar kısa ve özlü bir biçimde halka
sunulur, gerekirse resimle, fotoğrafla desteklenir. Haber yazıları, anlattığı olayın türüne
göre ad alır: Siyasal haberler, ekonomik haberler, bilimsel haberler, teknoloji
haberleri, sanat haberleri, spor haberleri, sosyal haberler... vb. Skandal ve dedikodu
haberleri... gibi halk arasında heyecan yaratan haberler vardır, böyle haberlere sansasyonel
haber denir. Haberin anlatımı çoğunlukla resmi olmak zorundadır. Haber
toplayana, haber yazana muhabir denir.
Gazeticilikte bir haberde aranan ilkeler nelerdir?
Gazete haberlerinde uyulması gereken ilkeler vardır. Bir haberde bunların eksiksiz
verilmesi gerekir:" Ne?/Kim?; Neyi?/Kimi?; Nasıl?; Niçin?; Nerede? ;Ne zaman?"
sorularının yanıtları haberde bulunmalıdır.
108 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
• Ne/Kim: Habere kaynak olan olayın kimin başından geçtiği ya da neyin bir
olay sonucunda etkilendiği bildirilmelidir. Örneğin: "Vezüv yanardağı patladı",
"Tarihi Zeus Heykeli kaçırıldı." "Atatürk Bütün Yurtta ve Dış Temsilciliklerimizde
Anıldı. "
• Neyi/Kimi: Habere kaynak olan olay kimi, neyi etkiledi. "Bakanlar Kurulu,
memur maaş katsayısını görüştü.", "Milli Eğitim Bakanı, resim çalışmalarıyla
uluslararası başarı kazanan beş öğrenciyi kutladı."...
• Nasıl: Habere kaynak olan olayın yapılış, meydana geliş sürecinin anlatıldığı
bölümdür.
• Niçin: Her olayın bir nedeni vardır. En kötü olayları gerçekleştirenler bile,
bir nedenin arkasına sığınırlar. Doğada nedeni çözülemeyen olaylarla bilim
adamları hâlâ uğraşmaktadır; kanserin oluş nedenleri, ozon tabakasının delinmesinin
nedenleri...
• Nerede: Yeryüzü bir yerdir. İnsan bir yerde doğar. Bütün olaylar bir yerde
geçer. Yer bilgisi haberlerde genelden, tikele doğru verilir; ülke, il (varsa ilçe, köy),
mahalle, semt, cadde, sokak, ev, mutfak...
• Ne zaman: Yine bütün olaylar bir zamanda meydana gelir. Zaman bilgisi de
haberlerde genelden, tikele doğru verilir; yıl, ay, gün, saat, dakika...
Haber yazmak çok önemlidir. Muhabir, bu ilkeleri uygularken okuyucu ile bağını
koparmamak zorundadır.
Haber yazısının belirleyici özellikleri nelerdir?
• Haber plânı tersine dönmüş pramit diye bilinir. Tersine dönmüş pramitte, haberin
giriş bölümünde olay birkaç cümle ile özetlenir. Gelişme bölümünde sözü
uzatmadan gerekli ayrıntılar verilir. Sonuç bölümünde ise olayın etkisi, olaya el
koyma anlatılır.
• Haber ilginç olmalıdır. Haberin başlığı da ilginç olmalı, başlığa gözü takılan
okuyucu, gerisini okumak için can atmalıdır.
• Haber duyulmamış olmalıdır. Okuyucu duyduğu bir olayı ikinci kez okumaz.
• Haber önemli olmalıdır. Haberin ilgilendirdiği okuyucu kitlesi çok olmalıdır.
• Haber doğru olmalıdır. Muhabir haberi tarafsız yazmalı, habere yorum
katmamalıdır. Yorum köşe yazarlarının işidir.
• Haber yazılarında, muhabir okuyucuyu haberle başbaşa bırakmalı, okuyucusuna
kendi varlığını hissettirmemelidir.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 109
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
3. Makale
Makale, temeli düşünce olan yazı türüdür. Makalede konu sınırlaması yoktur. Bir
düşünce, toplumsal bir olay, bilimsel bir gerçek, söz sanatları, plastik sanatlar, makalenin
konusu olur. Makaleler bir tezi savunma yazılarıdır. Bu nedenle yapısı, ortaya
atılan bir görüş ve bu görüşü destekleyecek düşüncelerle örülür.
Makalenin ülkemizde tanınması, gazetenin yayınlanmasıyla olmuştur. Makaleler
köşe yazılarındandır. Gazetelerin ilk sayfalarındaki makaleye başmakale denir. Gazetenin
başmakalesi genellikle aynı yazar tarafından yazılır. Gazetenin dünya görüşünü
ve olaylara bakış açısını belirler. Gazetenin okuyucu sayısı üzerinde de etkilidir.
Kimi insanlar, başyazar gazete değiştirdiğinde ya da beğendikleri makale
yazarı artık eskisi kadar etkili ve tutarlı yazmadığında gazetelerini değiştirirler. Bu
yüzden makale yazmak çok önemlidir. Makale yazarı, okuyucu ile bağını koparmamak
zorundadır.
Makalenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine
oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı
olmalıdır.
• Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma,
tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.
Küresel Çevre Kirlenmesi
Günümüzün dünyasında çevre kirliliği, tüm gezegeni kaplayan boyutlara ulaşmış durumda.
Dünyanın birçok bölgesinde insanlar, çevre felaketine karşı korumasız, nükleer tehdit ve
radyasyondan habersiz bir yaşam sürmektedir. Bilim adamları ise bu olumsuzlukların devamı
halinde dünyadaki tüm canlıların ciddi biçimde tehdit altında olduğunu vurguluyorlar.
Halbuki insanoğlunun gelişimi başlarda yaşam ve doğal çevre ile uyum içinde sürmüştür.
Ancak dünyadaki toplumsal ve teknolojik gelişmelerin hızla artışı karşısında ekolojik sistemin
bu hassas dengesi giderek bozulmuştur. Bu tehlikeli gelişmenin seyircisi durumunda
olan insanlık ise dünyada dengeli bir çevrenin korunamaması halinde tüm canlıların varlığının
sürmesinin olanaksızlığını acaba ne zaman anlayacak?
Bu yılın yaz başlarında başlayan yağmur dönemi dünyayı etkisi altına aldı. Barajları, setleri
ve köprüleri yıkan seller ölümcül sonuçlara yol açtı. Bir süre önce Trabzon'da yaklaşık üç saat
süren yağmur, Sürmene ilçesi ve haritadan silinen Beşköy beldesinde büyük mal ve can
kaybına neden oldu, ocakları söndürdü...
110 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Yağışların etkili olduğu bir başka ülke olan Çin'in birçok bölgesinde barajlar yıkıldı. Harekete
geçirilen askeri birlikler setleri yıkarak sel sularının kırsal kesime yayılmasını sağlamaya
çalıştılar. Sel, eylülün ortasında da Meksika'nın Chiapas eyaletinin Valdivia köyünü yok etti.
Dünyadaki benzer sel baskınlarının verdiği zararlar ürkütücü boyutlara ulaştı. 240 milyon
kişiyi etkilediği söylenen bu yazın selleri, resmi açıklamalara göre şimdiye kadar 2 binin üzerinde
insanın ve sayısı bilinmeyen diğer canlıların yaşamlarına mal oldu. Yaklaşık 14 milyon
kişi evini terk etmek zornuda kaldı. Bu durum, insana, Çinlilerin "Su ile şaka olmaz" özdeyişini
hatırlatıyor.
Gün geçmiyor ki çevre felaketi haberlerde yer almasın. Büyük Okyanus'ta 30 metreye kadar
yükselen dalgalar sahilleri yerle bir etti. Deniz dibindeki deprem ya da yanardağların patlamasından
meydana geldiği söylenen bu dev dalgalara karşı uyarı ağları da para etmiyor.
Hatırlanacağı gibu bu dev dalgalar, 1993'te Endonezya'da bir adanın tamamını kapladı ve 2
bin kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı. Yine Gine'de yaşamını yitirenlerin sayısı ise 3 bini
aştı.
Dev dalgalara yol açan depremin merkezi Büyük Okyonus'ta idi. Ama yer kabuğu, dünyanın
başka bölgelerinde harekete geçecek şekilde etki alanını genişletti. Örneğin haziran başında
başlayan depremlerin, dünyanın dört bir yanını salladığı ortaya çıktı. Ülkemiz de bundan
nasibini aldı.
Bu ve buna benzer felaketler bize, geleceğimizi bu günden tahmin etmenin olanaksızlığını
gösteriyor.
Ozondaki delinme ve hava kirliliğinin yaşamda olumsuzluklara neden olabileceği ve doğal
yaşamın temellerini dinamitleyeceğini küresel gözlükle niçin göremiyoruz?
Küresel çevre sorunlarının çözümü konusunda her ülkenin, çağdaş yöntemlerle halkını bilgilendirmesi
bir görev olmalıdır.
Sanayinin kent içinden uzaklaştırılmasına ve milli parkların gereği gibi korunup doğal hali
ile tutularak toplumun yararlandırılmasına öncelik verilmelidir.
Üçbinlinli yılların insanları için, doğayla çok daha büyük uyum içinde yaşanacak rüzgârgüneş
enerjisinden yararlanacak doğal konut yapımına geçilemez mi? Bu sahada yeni arayışlar
içinde olmalıyız.
Doğanın intikamının daha büyük olmaması ve acının yoksul ülkelere çektirilmemesi için insanların
bir an önce kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.
Ölümcül etkileri yıllardır sürmekte olan 'Çernobil' olayından kim sorumlu? Bugün 'Çernobil'den
on misli daha tehlikeli olacak, radyoaktif artıkların bulunduğu söylenen Sibirya'nın
batısındaki Karaçay Gölü, bir saatli bombadan farksızdır. Gölün altında, yaklaşık yüz metre
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 111
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
derinlikte beş milyon metreküp radyoaktif tozlardan oluşan kütlenin varlığı bilinmektedir.
İnsanların yazgıları ile ilgili dehşet dolu olası tehlikelere karşı evrensel yurttaş girişimlerinin
etkinliği attırılmalıdır.
Hepimizin paylaştığı bu dünyayı, bu gezegeni gelecek kuşaklara kirli ve çirkin bırakmaya
hakkımız var mı? Geleceğe bir borcumuz yok mu? Hatalarımızın bedelini henüz doğmamışlara
ödetmemeliyiz.
Doğa ananın yasalarına yeterince duyarlılık göstermeli ve doğal afetlerini ciddiye almalıyız.
Doğal zenginliklerle dolu olması gereken bir dünyadan daha fazla yoksun olmamalıyız.
(Şaban Ali Yaşaroğlu, Cumhuriyet, 3 Ekim 1998)
4. Fıkra
Bu yazı türünü, halk arasında anlatılan kısa, güldürücü, ders verici olay
anlatılarıyla karıştırmamak gerekir. Gazetelerdeki köşe yazılarındandır. Her gün
aynı köşe ya da sütunda yayınlanır. Siyasal, ekonomik, eğitim... gibi günlük toplumsal
konular ayrıntıya girilmeden kısaca işlenir.
Fıkranın belirleyici özellikleri nelerdir?
• Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.
• Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü
açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
• Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.
• Yazar, yapmacıklıktan uzaktır. Anlatım yalın ve sade bir dille yapılır.
• Anlatım yazarın kendine özgü olmalıdır.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
Kahraman Ebe
Maraş'ın Bertiz Bucağına bağlı köylerdeki 10 tifolu çocuğu tedavi ederken 20 yaşındaki genç
ve güzel köy ebesi aynı hastalığa yakalanarak ilaçsızlık yüzünden ölmüştür. Yolları, belleri
kar tutmuş, köyün şehirle bağlantısı kesilmiştir. Elinde ancak çocukları tedavi edecek kadar
ilaç bulunan Döndü Çomar adındaki genç ve güzel ebe çocukları kurtarmış, fakat kendini
kurtaramamıştır.
Döndü Çomar hatıra defterine şunları yazmıştır:
"Doktor yüzü görmeyen, senenin 6 ayında dış dünya ile her türlü bağlantısı kesik olan bu
masum insanlara elimden geldiğince yararlı olmaya çalışıyorum. Çevrede 10 tane tifolu yavru
var. Doktor olmadığı için aileleri ile birlikte bu yavrular hayat umutlarını bana bağlamış-
112 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
lar. Onların yüzüne baktıkça üzüntüden kahroluyorum. Elimde çok az sayıda ilaç var. Yollar
açılıncaya kadar bunlarla idare etmeme imkân yok. Güç bir görev yüklendiğimin farkındayım.
Ama kendimi çok kuvvetli hissediyorum."
Issız ve sahipsiz Anadolu... Aşağı yukarı bütün köyleri böyledir. Kış geldi mi, şehirlerle bağlantısı
kesilir, yalnızlığa ve kaderine bürünür. Bertiz bucağına bağlı köylere bir ebe gidebilmiş
nasıl gidebilmişse. Başkalarında ebe de, ilâç yoktur. İnsanlar, hayvanlar, kırılır da kimsenin
haberi bile olmaz.
Tuhaf bir raslantı, genç ebe Döndü Çomar'ın ölüm haberinin geldiği gün gazeteler Tıp Bayramını
yazıyordu. Ankara'da ve İstanbul'da kutlanan bayram sırasında köylerimizin sağlıktan
yoksun durumunu bildiren ölüm haberi de geldi. Bilmiyorum, doktorlarımızın yüreğini
bu kahraman genç ebenin hayat hikâyesi burkmuş mudur? Gözleri ağlamaklı okudum ben
haberi.
Ebe, çocukları tedavi ederken kendinin de hastalığa yakalandığını anlıyor. Elinde ilâç yoktur.
Çaresizdir. Çaresizliğini biliyor, fakat ne yapsın? Oturup hatıra defterine ölmeden şunları
yazıyor:
"Tanrıya binlerce teşekkür, 10 yavru yeniden hayata kavuştu. Bu arada elimde ilâç da kalmadı.
Üç gündür hastayım. Tifoya yakalandığımı sanıyorum. Yollar kapalı, şehre inemem. Ayrıca
çocukları uzaktan da olsa kontrol etmem gerekiyor. Her an, her dakika ölüme biraz daha
yaklaştığımı hissediyorum. Ölüm beni hiç, ama hiç korkutmuyor. Görevini yapan insanların
iç huzurunu duyuyorum. Bu arada bana inanan, beni seven insanların arasında rahatça ölebilirim."
Ne bilinçli, ne görev duygusu ile dolu bir ölüme gidiştir bu!... İnsanların kafasında bu bilinç
oldu mu, ölüme gidiş değil, ölümsüzlüğe gidiş oluyor. Bütün tarihe geçen kahraman hemşirelerin
şanlı destanları arasına bu da katılacaktır.
Bu köylerden birine, ikisine veya Bertiz bucağına bu kahraman ebenin adı konmalıdır. Bir de
heykeli dikilmelidir. başka bir türlü kahramana minnet borcumuzu ödeyemeyiz. Köylüler çok
sevdikleri bu ebenin anısına saygı örneği olarak İçişleri Bakanlığı'na başvurmalı, adının bucağa
konmasını ve heykelinin dikilmesini istemelidirler.
(Mehmed Kemal. Vatan Gazetesi. 1965)
5. Eleştiri
Eleştiri de temeli düşünce olan yazı türüdür. Konu sınırlaması yoktur. Sanat, edebiyat
ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz
yönlerini ortaya koyan bir yazı türüdür. Yazarın yazıyı kendine göre, yazıyı ilgilendiren
topluma göre, kendi alanındaki diğer çalışmalara göre değerlendirdiği
yazılardır.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 113
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Eleştirinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır.
Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere
dayandırılmalıdır.
• Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı,
"beğendim, hoşuma gitti"... gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun
yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü
konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki
üslûbudur.
• Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki
bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla
karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde
katamadıklarıyla ele alınmalıdır.
Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı
olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın
alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.
Yazınsal Yaratmada Bireyin İşlevini Nasıl Anlamalı?
Bir yapıtın açıklanmasında yazarın yaşamöyküsü, yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe değildir;
yazarın düşünce ve niyetlerinin bilinmesi de bu yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe
olamaz. Yapıt, önemli bir yapıt olduğu ölçüde, kendi gücüyle yaşar ve anlaşılır ve çeşitli toplumsal
sınıfların düşüncelerinin çözümlenmesiyle de doğrudan doğruya açıklanabilir.
Bir yazın ya da felsefe yapıtında bireyin işlevini yadsımak, yadsımak mı demektir? Kuşkusuz
hayır. Ne var ki, bütün gerçekler gibi bu işlev de eytişimseldir (diyalektiktir), dolayısıyla onu
neyse öyle anlayıp kavramaya çalışmak gerekir.
Yazın ya da felsefe ürünlerinin, yazarlarının yapıtları olduğunu yadsımayı kimse düşünemez;
ne ki bunların da kendi mantıkları vardır, dolayısıyle keyfe bağlı yaratmalar değillerdir
hiç de. Yazınsal bir yapıtta hem kavramsal bir dizgenin iç bağlantısı, hem de bir canlı varlıklar
dizgesinin iç bağlantısı vardır; bu bağlantı, bunların birtakım bütünler oluşturduğunu
gösterir; bu bütünlerin parçaları, birbirlerine göre, birbirlerinin yardımıyle, özellikle temel
özleri yardımıyle anlaşılıp kavrayabilirler. Böylece, bir yandan şu sonuç çıkar ortaya: Yapıt
ne denli büyük olursa o denli de kişisel olur; çünkü, ancak çok zengin ve güçlü bireylik, henüz
oluşmakta bulunan ve topluluğun bilincinde pek az belirlenmiş olan bir evreni düşünüp görebilir
ve son ayrıntılarına dek bunu yaşayabilir. ama bir yandan da şu sonuç çıkar ortaya:
Bir yapıt ne denli büyük bir düşünür ya da yazarın kaleminden çıkmışsa o denli de kendi gücüyle
kendini anlatabilir; dolayısıyle tarihçinin, yapıtı yaratanın yaşam öyküsü ya da düşüncelerine
baş vurmasına hiç gerek kalmaz. En güçlü kişilik, düşünsel yaşamla en iyi özdeşleşen
kişiliktir, toplumsal bilincin etken ve yaratıcı bütün temel güçleriyle en çok özdeşleşen
kişilik. Bir yapıtın güçsüz ve tutarsız yanlarını anlamak söz konusu olduğunda ancak, yazarın
kişiliğine ve yaşamının dış koşullarına baş vurmak zorunluluğu doğar çok kez.
114 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Böylece, Goethe'nin pek yazınsal bir değer taşımayan bir sürü benzetme oyunları, hatta
Faust'un birtakım cılız, güçsüz yanları, yazarın Weimar sarayında karşı karşıya bulunduğu
zorunluklarla açıklanabilmektedir. Ama Goethe artık kendine yaraşır düzeyde bulunmadığı
andadır ki Weimar bakanı yapıtta ön sıraya geçip varlığını duyurur.
Demek, toplumla bireyi, tinsel değerlerle toplumsal yaşamı birbirine karşıt görmek şöyle
dursun, gerçek, bunun tam tersidir. Toplumsal yaşam, yaratma gücünün en son noktasına
eriştiğinde, her ikisi de, en yüce biçimleri içinde birbirleriyle kaynaşmış olurlar; yazın alanında
bu böyledir, felsefede, siyasal alanında da böyle. Racine ya da Pascal'ı Port-Royal'dan
nasıl ayırabilirsiniz. Munzer'i Köylüler Savaşından, Luther'i din devriminden,
Napoléon'u imparatorluktan ve Fransız Devrimiyle eski rejim arasındaki sürekli kavgadan?
Tersine, topluluk ortaklığa dönüştüğünde, birey güçsüzleşip göze batar duruma geldiğinde
aradaki karşıtlık iyice derinleşir. Ama o zaman da, yazınsal yaratma tarihinde, derin
bilginleri çok ama yazınsal düşünce tarihçisini pek az ilgilendirebilecek olan yazılarla karşı
karşıya bulunuruz artık..
( Lucien Goldmann. Matérialisme dialectique et histoire de la littérature,
Çeviren: Tahsin SARAÇ, Türk Dili Dergisi, Eleştiri Özel Sayısı , Mart 1971)
6. Deneme
Denemeye özgü bir konu türü yoktur. Özgürce seçilen bir konuda, yazarın kendi
kendiyle konuşma havası içinde yazdığı yazı türüdür. Yazının konusu yazarın o anda
aklına geliveren bir konu görünümündedir. Öğretici ve düşünsel yanı da vardır.
Denemenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.
• Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü
açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
• Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.
7. Söyleşi
Makaleye benzer bir yazı türüdür. Konusu daha çok genel ya da günlük sanat olaylarıdır.
Fakat konu, tez ve savunma amacı güdülmeden ve karşılıklı konuşma havası
içinde, sıcak bir dille yazılır. İnsanlar karşılıklı konuşmayı sevdiklerinden, söyleşi
türündeki yazıları okumayı severler. İyi bildiği ve herkesin ilgilendiği bir konuda
çoğu kişi söyleşi yazabilir. Bunun için bir konuda, ne söyleneceğini bilmenin yanısıra,
nasıl söyleneceğini bilmek gerekir. Söylenecekler, küçük şakalarla daha çekici
duruma getirilebilir. İyi bir dinleyici olmak, iyi bir söyleşi yazmak için önemlidir.
Usta bir söyleşi yazarı çok ağır konuları bile herkesin okuyup anlayabileceği bir duruma
getirir.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 115
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Söyleşinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna, okuyucusu ile olan bağına güvenmeli,
anlattıklarını günlük konuşma havasıyla, fakat mantık çerçevesinden ayrılmadan
anlatabilmelidir.
• Kolay okunabilir bir uslup yakalayabilmelidir.
Sözden Söze
Mektuptan açılmış talihim, bir tane daha geldi. Öteki gibi değil bu. Bir kere yazan gizlemiyor
kendini, kim olduğunu söylüyor: İsmet Zeki Eyüboğlu adında bir genç. İstanbul Bilim-
Yurdunda yani Üniversitesinde okuyormuş. Sonra da benimle eğlenmiyor, alaya almıyor beni,
över gibi gözüküp alttan alta iğnelemeğe kalkmıyor. Çıkışıyor bana, çıkışıyor ya, haklı olarak
çıkışıyor. Eski yazılarımı, şu öz-Türkçe yazılarımı beğenirmiş, yenilerine sinirleniyor,
şöyle diyor:
"Geçen günkü Nokta dergisinde Ulus'tan aktarılmış bir yazınızı okudum. Ne çok üzüldüm
bilseniz! Yoksa sizi de mi elden kaçırdık? Nerde o eski güzelim öz-Türkçe sözler, nerde o yazınızdaki
edebiyat, ahlâk, hak, sanat, merak, şiir gibi tatsız-tutsuz Osmanlıca sözler.
Niçin şunun bunun sözüne bakıp da düşüncelerimizi değiştiriyorsunuz? O yeni sözleri beğenmeyenler
var diye mi yazmak istemiyorsunuz? Günün birinde bir kişi çıkıp size: "Beğenmedim
bu sesinizi" dese ona bakıp da sesinizi değiştirecek misiniz? Ne derse desin el gün.
Biz yolumuza bakalım.
Daha böyle çok şeyler söylüyor. O mektubu okurken tatlı bir duygu sardı içimi, "mektup" değil
de "beti" dediğim günleri andım. Doğru söylüyor, iyi söylüyor o genç. Utandım kendi
kendimden inandığım yoldan dönmenin yeri mi vardı? Bu çıkışmalarına karşılık ne diyeyim
de bağışlatayım suçu mu? Var benim de bir özrüm, gelgelelim gençler anlamaz, anlamamaları
daha da iyidir. Gene söyleyelim ben.
A çocuğum, ben yaşlandım, kocadım da onun için saptım yolumdan. Bilin ki sevinerek olmadı
bu. Gene durup durup o yola özlemle bakıyorum. Bir sevgilinin bir daha evine varamayacağınız
bir sevgilinin yoluna nasıl bakılırsa öyle bakıyorum. Biliyorum ki doğru oradadır;
güzel oradadır, ancak ben yoruldum, dizlerim kesildi. Bir de o işi başaramayacağımı anladım.
Yalnızdım, pek yalnız kaldım. Beni tutanlar, benim o yolda gitmemi dileyenler vardı, uzaktan
seslenmekle yetiniyorlardı. Beni özendirmek istemelerine ne denli sevinirsem sevineyim,
yanımda kimseyi görememek üzüyordu beni.
Doğrusu, büsbütün de bırakmadım o yolu. Böyle Arapça, Farsça tilcikleri kullandığım yazılarımda
gene o sevdiğim, kimini de kendim uydurduğum tilciklere yer veriyorum. Biliyorum,
yetmez bu, en doğrusu gene eskisi gibi öz-Türkçe yazmaktır. Onu yakında, bir dergide
gene deneyeceğim.
116 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Çok sevindim o mektuba. Birkaç yıl benim yürüdüğüm bir yolu bırakmak, istemeyenler olmasına
çok sevindim. Gençler unutsun benim emeklerimi, onları hiçe saysınlar, Arapça,
Farsça tilciklerden kaçınmadığım bir suda sevgiliden geliverecek bir esenleme gibi yüreğimi
aydınlatır, güneşler doğurur gönlümde.
İtalyan yazarı Luigi Pirandello'nun bir iki oyununu görmüşsünüzdür, hikâyelerini okudunuz
mu? Bay Feridun Timur onlardan otuz altısını dilimize çevirmiş, Millî Eğitim Bakanlığı
da bastırmış. Hepsini okumadımsa da okuduklarım çok hoşuma gitti, diyebilirim ki o
yazarın oyunlarından daha çok beğendim hikayelerini. Oyunlarında yüksekten atmayı andırır
bir hal vardır. Hikâyeleri öyle değil, Pirandello onlarda kişilerini daha iyi gösteriyor, canlandırıyor.
Oyunlarında hep bir görüşü savunmak, okuyanları, yahut seyircilerini düşündürmek
ister. Hem de çözümlenemeyeceğini söylediği meseleler üzerinde düşündürmek ister.
Bir gerginlik vardır oyunlarında, hikâyeleri ise öyle değil, onlardaki kişiler daha canlı,
okuyana daha yakın. Herhalde bana öyle geldi.
Bay Feridun Timur da iyi çevirmiş dilimize. Belli ki İtalyanca cümleye bağlı kalmak istememiş,
her yerde değilse bile çok yerde: "Bizim dilimizde nasıl söylemeli?" diye düşünmüş. Örneğin
bir yerde: "Don Lollo hiddetten küplere biniyordu." diyor. "Küplere binmek" deyimi
sanmam ki İtalyancada olsun. Daha böyle çok buluşlar var Bay Feridun Timur'un çevirisinde.
Ama belli ki daha genç bir yazar, o cesareti daima gösteremiyor, bazan acemiliklere düşüyor.
İşte bir örnek: "Don Lollo bu sözlere olmaz diyordu. Nafile; olan olmuştu; fakat nihayet kabul
etti ve ertesi sabah şafakla beraber, âlet ve edevat torbası sırtında olduğu halde, Zi Dima Locası
Primosole'ye geldi. Nihayet kabul etti." den önce bir "fakat" koymanın ne yeri var?
Hele: "avandanlığı sırtında" demek dururken "âlet ve edevat torbası sırtında olduğu halde"
demenin cümleye bir ağırlık verdiğini nasıl anlamıyor? Daha böyle kusurlar var Bay Feridun
Timur'un çevirisinde, "haykırmak" sözünü çok kullanıyor, hem de "bağırmak" yerine
kullanıyor. Gene o hikâyenin bir yerinde: "Küpten olmamak için ihtiyarı orada mevkuf mu
tutacaktı?" diyor. Burada "mevkuf" sözü hiç yakışıyor mu? "kendisi küpten olmasın diye
ihtiyarı hürriyetinden mi edecekti" diyemez miydi?
Bir de şunu söyleyelim. "Ciddi Bir Şey Değil" adlı hikâyede şöyle bir cümle var: "Her defasında
bir daha aynı hataya düşmeyeceğine dair yemin üstüne yemin ediyor, ahdü peyman
ediyor, yeniden âşık olmamak için kahraman bir deva araştıracağını söylüyordu." Bay Feridun
Timur böyle konuşmaz elbette "düşmeyeceğine yemin etti ."der. Düşmeyeceğine dair
yemin etti." demez. Belki İtalyanlar öyle der, biz demeyiz. "Kahraman deva" da ne oluyor?
belli, Fransızların "remède hèroique" dedikleri, İtalyancada tıpkısı olabilir, Türkçede öyle
denmez, başka bir şey arasın.
Luigi Pirandello'dan "Seçme Hikâyeler" de böyle ufak tefek kusurlar var, gene de o kitap tatlı
tatlı okunuyor, Bay Feridun Timur'u iyi çevirmenlerimizden, yani mütercimlerimizden sayabiliriz.
Hele bir şeye çok sevindim: ikinci ciltte dil birinci cilttekinden çok daha iyi. Demek
ki Bay Feridun Timur'un çevirileri günden güne iyileşecek. Ben adını yeni duyduğuma göre
kendisinin bir genç olduğunu sanıyorum, bundan sonraki çevirileri elbette daha kusursuz
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 117
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
olur. Siz de okuyun o hikâyeleri, eğlenirsiniz, hele ikinci cildin başındaki Donna Mimma'dan
başlarsanız, bütün kitabı okumak hevesi uyanır içinizde.
(Nurullah ATAÇ. Söyleşiler, TDK, 231, Ankara 1964 )
8. Röportaj
Gazete ve dergilerde yayımlanın yazı türlerinden biridir. Öğretici yazı türüdür. Bir
olay, bir durum; yerinde gezip görülerek, olayla ya da durumla ilgili değişik kişilerle
konuşularak, soruşturularak yazılır.Röportaj hem gezi yazılarının hem makalenin
özelliklerini taşır. Makale gibi dayandığı sağlam bir düşünceyi, bir tez vardır.
Yazar; sorunu yerinde inceleyerek, gezip görerek, halkla, varsa mağdurla ve yetkili
kişilerle konuşarak; fotoğraf, belge, istatistik bilgiler... gibi bilgilerle destekleyerek
okuyucunun bilgisine sunar. En çok kamuoyu toplayan gazete yazısıdır.
Çok yönlü anlatım olanakları vardır. Bu yönüyle diğer düşünce yazılarından zengindir.
Uzunluğu çoğu zaman makaleden çoktur. Bazen bir röportaj yazısı gazetenin
iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce yayınlanır. Okuyucunun
sıkılmadan, merakla, okuduğu bir yazı bir türüdür.
Röportaj yazmak çok önemlidir. Bu nedenle de röportaj yazarının toplumsal sorumluluğu
diğer yazarlardan daha çoktur. Röportaj yazarlığı ayrı bir ustalığı ve yan
alan becerilerini gerektirir. Yazar evindeki köşesine çekilip yazmaz yazdıklarını.
Röportaj yazarı eline ayağına çabuk olmak zorundadır. Yazar bir yandan evinde çalışırken
bir yandan kütüphanede, arşivde, devlet dairesinde, iş yerlerinde araştırma
yapacak; diğer yandan da olay yerinde incelemeler yapacaktır. Hem fotoğrafçı titizliği
ile çalışacak; hem de yerine göre kimi zaman sevecenlikle, kimi zaman ısrarlı
ama hiçbir zaman sırnaşık ve terbiyesiz olmadan, haddini bilerek, insan haklarını da
çiğnemeden soruşturma yapacaktır. Bütün bunların yanında röportaj yazarı, okuyucu
ile bağını koparmamak zorundadır.
Röportaj türünün belirleyici özellikleri nelerdir?
• Röportaj da düşünsel plânla yazılır.
• İşlenen konu; toplumsal, sanatsal olay ya da olgu olmalıdır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma, bilgi toplama ve fotoğraflarla
desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı,
önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• Röportaj yazarı; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım
ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Okuyucuya konunun
önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme
gibi nesnel verilerden de yararlanmalıdır.
• Röportaj yazıları zamanla tarihsel belge olabilir.
• Fotoğraf ya da belge kullanılabilir.
118 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
9. Gezi
Bir yazarın yurt içinde ve yurt dışında gezip gördüğü yerlerin ilgi çekici özelliklerini
anlattığı yazı türüdür. Gezi yazıları gezip görmenin, iyi bir gözlemin ürünüdürler.
Gezi yazılarının tarihi çok eskidir. İnsanlar hep uzak ülkeleri, uzak ülkelerin doğasını,
insanlarını, bu insanların yaşayış biçimlerini ve yarattıkları kültür eserlerini
merak etmişlerdir. Bir nedenle başka ülkelere giden kişilerle karşılaştığımızda,
onları soru yağmuruna tutmamız bundandır. Günümüzde televizyon görüntüleri
dünyanın birçok kültürünü yanıbaşımıza getirdiği halde, hâlâ gezi anılarını dinlemenin
ya da okumanın tadı başkadır.
Gezi yazılarının çok yönlü anlatım olanakları vardır. Uzunluğu çoğu zaman kitap
olacak kadardır. Gazetenin iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce
yayınlandığı da olur. Okuyucunun sıkılmadan, merakla okuduğu bir yazı türüdür.
Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık tutmak, okuyucuda okuduğu yerleri görme isteği
uyandırmak çok önemlidir. Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği
yerlerin ilginç özelliklerini hemen farkedecek kıvrak bir zekâya ve kültür birikimine
sahip olmalıdır.
Gezi yazısı ile röportaj arasındaki ayrılıklar nelerdir?
Gezi yazılarıyla röportaj birbirine karıştırılmamalıdır. Gezi yazısında ilgi çekici yerler
anlatılır. Röportajda olduğu gibi, sorunları deşmek, arkasındaki sorunları duyurmak,
kamuoyu oluşturmak amacı güdülmez. Gezi yazıları bir bakıma anıya ve
günlüğe de benzer, fakat onlardan ayrı bir yazı türüdür.
Gezi yazısının belirleyici özellikleri nelerdir?
• Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için
yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar;
varış, varıştaki ilk izlenimler...
• Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı
olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş,
yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki
farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu
ortaya koymaktadır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi toplama ve fotoğraflarla
desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her
anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• Gezi yazılarında yazar; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici
anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Ayrıca
okuyucuya değişikliği gösterebilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme
gibi nesnel verilerden de yararlanabilir.
• Resim kullanılmalıdır.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 119
?
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Kırıkkale'ye Giderken
Ankara kalesi, telsiz direkleri ve bir tünel... Yarım dakika karanlık. Ankara geride kaldı. Bu
yol, bütün bozkırı geçer, Karadeniz'e dek ulaşır.
İsmet Paşa yıllardır fikir döktü, ray döşedi. şimdi ben, bu ray üstünden fikir taşıyan kültür
savaşının zırhlı trenine yetişmek için kilometrelerin sekişini sayıyorum. Tren yolunda... Gezici
eğitim sergisi Kırıkkale istasyonunda...
Tren yolunda dediğim zaman dudaklarımızda yabansı bir kıvrıntı seziyor gibiyim. Sezmeye
de gerek yok gerçekten:
"Tren yolunda da laf mı a canım." diyebilirsiniz.
Eğer siz, bir zamanlar Yahşıhan'a dek böyle gidip gelen eski tren bozuntusunu anımsarsınız
hiç de böyle düşünmezsiniz.
Hele benim gibi Yahşıhan yolunda tuhaflıklara tanık olmuşsanız...
Size, istasyonların kimi bodurumsu, kimi kavaklar gibi birbirlerinin sırtından sırıtan uzun
dallı ağaçlarından, çeşmelerinden, bayrak direklerinden, makaslarından, telgraf direklerine
tünemiş güvercinlerinden, yol kenarında doygun doygun treni seyreden öküzlerden, özgür
ve neşeli sıpalardan söz edeceğimize bizim orta Anadolu'ya kültür ve yeninin aşkını taşıyan
trene rast gelinceye dek bugünkü güzel trenin yerindeki o eski tren ve ray bozuntusundan söz
edeyim, her halde canınız sıkılmaz.
Yıl 1921, İnönü ile Sakarya savaşının araları... Ankara'dan Kayseri'ye doğru bir akın var.
Kağnı, kağnı, kağnı..... Yollardan, dağlardan, taşlardan gıcırtıdan geçilmiyor.
Mumyalanmış bir eşeğe benzeyen cılız, sanki tenekeden yapılma bir lokomotif, ince, uzun
hörgücünü kaldırmış, bitkin develeri anımsatan vagonlar da bunların arasında Kayseri yolunu
tutuyor.
Her nedense o zaman burada işleyen dekovilde, sudan geçmeyen hayvanın inadına benzer bir
inat vardı. Zaman zaman tutarağı tutardı. Bakarsınız, tıpış tıpış giderken birdenbire zınk yerinde
sayar. Bir ses duyulur:
"Lokomotifin suyu tükendi. Allah'ını seven su getirsin!..."
Kovalarla, ibriklerle, testilerle bir sürü halk su aramaya çıkar, su bulunmayan bir yerde ise
herkes mataralarındaki, testilerindeki, teneke ya da toprak ibriklerindeki suları lokomotife boşaltırlar.
Mübarek, yürümeye başlar. Ama yürüyüş de ne yürüyüş!...
Trenin üstünde pinekleyen ihtiyarlar, kimi zaman şöyle konuşurlardı:
"Tren giderken indim, aptes bozdum, elimi yudum, trene bindim."
120 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
"Aptes tazeledim, yine geldim, yetiştim."
Yokuş bir yere gelindi mi bir ses yükselirdi:
"Allah'ını seven vagonları ardından itsin!"
Yüzlerce adam trenden iner, trenin durduğunu gören köylüler de gelir. Helesa yelesa ile treni
yürütürlerdi. Trenin kömürü tükenip yöreden çalı çırpı topladığımızı da ben bilirim.
Bunları söylerken sadece bir anıyı anlatıyorum. Dün süngüsünü tüfeğine çaputla bağlayıp
düşmana saldıran bir ulusun o günü böyle geçerdi.
Şimdi İsmet Paşa'nın döşediği raylar üstünde fikir gibi hızlı, düzenli ve rahat trenle Kırıkkale'ye
yaklaşıyoruz.
Makinenin, tekniğin dokunduğu yer, çölün ortasında bile olsa yepyeni bir uygarlığı fışkırtıveriyor.
Kırıkkale işte böyle bozkırın ortasında baca, fabrika, asfalt, geometri, boyalı ev,
sağlam tavan, iş gömleği giyen alın terli insan demektir. Kırıkkale bana, kopmuş bir film parçasının
sarı bakkal kâğıdına yapıştırılması etkisini yaptı. Kırıkkale, başlı başına minnacık bir
fabrika yuvasıdır. Sağı solu, önü arkası bozkırdır.
İstasyon kalabalık... Siyahlar giyinmiş öğretmenler, iş gömlekli işçiler, ustalar, mühendisler,
bereli kadınlar, irili ufaklı çocuklar vagonların çevresinde toplanıyorlar...
[Sadri Etem (Ertem). "Kırıkkale'ye Giderken",Türk Dili Dergisi, Gezi Özel Sayısı,
1 Mart 1973.]
10. Anı
Yazar kendi başından geçen olayları ya da kendi yaşadığı dönemde ortaya çıkan
kültürel, sosyal, siyasal ... olayları ve teknolojik gelişmeleri kendi gözlemlerine ve
görüşlerine bağlı kalarak anlatırsa anı dediğimiz bir yazı türü ortaya çıkar. Yazar bu
olaylar karşısındaki duygularını okuyucularıyla paylaşmak ister.
Anı türünde yazar kişisel öykülerinin yanısıra belli bir dönemi kişisel aynasından
yansıtır. Yazar, anılarını yazarken, anlattığı dönemle ilgili tüm yazılı kaynaklardan,
canlı kaynaklardan, fotoğraf... gibi belgelerden yararlanır. Bu nedenle anı türündeki
bir yazı tarih bilmine de kaynak olur; fakat yazar, yazdıklarını yüzde yüz belgelendirmek
zorunda değildir. Kimi anılarda yazar, geçmişi yönlendiren olayları, ünlü
sanatçı ya da politik kişileri anlatır. Önemli kişilerin anlatıldığı anılara anı portre
denir.
Anı türünün belirleyici özellikleri nelerdir?
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 121
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
• Anılar iddia ve ispat yazıları değildir.
• Anılarda yaşanmakta olan değil, yaşanmış olaylar anlatılır..
• Geçmişi anlattığı için tarihe ışık tutar. Kimi olaylar tarihi olaylardır.
Anı
Lisede Adnan'ı tanıyorum da, Orhan'ı tanımıyorum. Bizden çok büyük sınıfta okuduğu
için, fazla iz kalmamış hatırımda, Melih'le Oktay öyle değil. İkisinin de hatırımda kalan izleri
var. Melih tiyatro ile uğraşırdı. Oktay, Atatürk'ün önünde başarılı bir tarih sınavı vermişti.
Orhan'ı ilk Monno Vanna piyesini okul adına oynarken gördüm. Ercüment Behzat ona
önemli bir rol vermişti, ama neydi, şimdi bilemem. Başarılı oynadığını söylüyorlardı. Bir şairin
başarılı aktörlüğünü kavrayamamıştım, çocukluk. Bir adam ya şair olurdu, ya aktör benim
o zamanki anlayışıma göre... Şairlik çok büyüktü, gözümde. Başka işle paylaşamazdım.
Şimdi öyle değil tabiî...
Şiirlerim yayımlanmaya başladığı zaman, Orhan'la eşit konuştum. Bu eşitliği Orhan koydu.
Ben koyamazdım. Ne yalan söyleyeyim Orhan'ın ilk denemelerini ben anlayamadım.
Nurullah Ataç övmeye başladığı zaman da anladım. Nâzım bizim gözümüzde sevgiliydi.
Sevgiliydi ama, etkisinde kalmaktan da korkuyorduk. Orhan'ın bir çığır açtığının çok sonraları
farkına vardım. "Ağaca bir taş attım/ Düşmedi taşım/ Taşımı isterim/ Taşımı isterim" şiirini
ciddiye alamıyordum. Şiir benim için bir eylemdi. Tek başına bir uğraş değildi o yaşlarda.
Orhan da bu anlayışımı bildiğinden olacak üstüme varmazdı. Hatta ciddî bir tartışmaya
bile girmek istemezdi. Çocukluğuma mı verirdi, yoksa teşvik mi ederdi, hâlâ kestiremiyorum.
Bugünse, Orhan'ın yeri edebiyatımızda bellidir. Benim düşüncemde bir değişiklik olmamıştır.
Hâlâ aynı kanıdayım. Onun içindir ki, işi fıkracılığa döktüm. Başka eylemlerim ağır bastı.
Bugün Orhan olsa ne derdi, bilmem.
Anlayışlarımızın farklı oluşu dostluğumuza engel olmadı.
Bir gün Orhan, Sait Faik'in bir piyesinden söz etmişti. Sait mi okumuştu ona, anlatmış mıydı?
Geçmiş gün unuttum. Pencere kenarında, Kürt Mehmet'te oturmuş konuşuyorduk.
Yağmur yağıyordu. Orhan Tercüme Bürosundan, ben gazeteden ayrılmıştım. İkimiz de yarı
yarıya işsiz sayılırdık. Orhan, Doğan Kardeş Yayınlarına sattığı Nasrettin Hoca'nın telif
ücretini bekliyordu. Ben de bir gazeteden alacağım parayı. Sabahleyin uğramış, idare müdüründen:
"Yarın gel..." cevabını almıştım.
"Ben:
"Ah bir yarın olsa..." diyordum.
Orhan:
"Ah postacı havaleleri bir dağıtmaya başlasa...".diyordu.
Durup dururken birden:
"Sait'in bir piyesi var, bilir misin? dedi.
"Bilmiyorum, Sait piyes yazmış mı?
"Yazmış..."
122 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Aklım, fikrim parada:
"İyi..."
İlgilenmediğimi görünce anlatmaya başladı:
"Sait'in piyesinde hareket var, laf yok. Bir kelimelik konuşmayla da bitiyor. Böyle yağmurlu
bir günde kalabalık bir caddede insanlar koşuşuyor. Beyoğlu olacak... Taksiler, hususiler, bağıran,
çağıran, kadınlar, kızlar... deme gitsin... büyük bir kalabalık... İşte bu kalabalık arasından
bir adam çıkıyor. Omuzunda bir tek yorganı... Ondan başka göze batar bir şeyi yok. Vitrinlere
baka baka, sahnenin önüne doğru geliyor, sırtındaki yorganı indirip seyircilere doğru
uzatıyor, hüzünlü bir sesle:
- Satıyorum... diyor.
Piyes de bitiyor."
İstanbul'da idi. Bir gün haberini aldık. beyin kanamasından ölmüş. Cebinden para, pul, banka
cüzdanı değil, at yarışı dergisi çıkmış.
(Mehmed Kemal. Türk Dili Dergisi, Anı Özel Sayısı, 1 Mart 1972.)
11. Günlük
Yazarların kendi kendileriyle dertleşme, hesaplaşma, konuşma isteklerini kağıt
üzerinde yapmalarından doğmuş yazılardır. Bu nedenle yayımlanmak amacı güdülmez,
fakat yazarın ilerlemiş yaşlarında ya da yazar öldükten sonra bir şekilde yayımlanır.
Günümüzde kimi yazarlar günlüklerini yayımlamak için de yazarlar.
Günlüklerde yazarın kendisini buluruz. Yaşadığı günler içindeki sevincini, öfkesini,
kaygılarını, umutlarını içtenlikle anlatır. Günlükler, yazarın yaşadığı dönem için
önemli bir belgeseldir de aslında. Yazarın sözünü ettiği olaylar artık tarih olmuştur.
Günlüğün belirleyici özellikleri nelerdir?
• Günlükler iddia ve ispat yazıları değildir.
• Günlüklerde yaşanmakta olan anlatılır.
• Yayımlandığında, artık geçmişi anlattığı için bu yazılar da tarihe ışık tutar.
Kimi olaylar tarihi olaylardır.
12. İnceleme
İncelemenin kapsamı çok geniştir. Her yazı türünün inceleme ile bir bağlantısı
vardır. İnceleme bilgisi olmadan makale, fıkra, eleştiri, gezi, röportaj, anı gibi yazı
türleri yazılamayacağı gibi; öykü, roman, tiyatro gibi gözlem gücünün kullanıldığı
sanatlı yazı türlerinde de başarılı olunamaz; konferans, açıkoturum, panel, sempozyum,
açıklama (brifing) gibi sunuşlar yapılamaz; tutanak, rapor gibi yazışmalar
yazılamaz.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 123
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
İncelemeyi eser oluşturma yöntemi dışında, ayrı bir uğraşı alanı olarak da
kullanıyoruz. Bu alanda çalışanlar; olmuş olayları, oluşturulmuş eserleri değerlendirirler
ki, bu konuda verilmek istenen de budur. İncelemeye monografi de denir. İnceleme
sözlü ya da yazılı yapılabilir. Kalıcı olması için yazılı olması ve bir düzen
içinde verilmesi sağlıklıdır. İncelemenin biçimi eserin türüne göre de değişir. Bu anlamda
bir makale, bir şiir, bir roman, bir senaryo... incelenebilir, sonuç herbirinde
kendine özgü bir düzen içinde yazılır. İncelemeyi yapan kişi teknik olarak yer yer
makale gibi, yer yer söyleşi gibi yazma olanağına sahiptir.
İnceleme yazıları eleştiri yazılarıyla karıştırılmaktadır. Eleştiri yaparken inceleme
yöntemlerinden yararlanılır, fakat incelemede eleştirme amacı güdülmez. Yalnızca
incelemesi yapılan kişinin dünyaya ve olaylara bakış açısı yakalanmaya çalışılır. İncelemede
önemli bir kişinin, bir dönemin yalnız bir özelliği üzerinde durulur. Bir
sanatçıdaki hem yalnızlık duygusu, hem ilerici kişilik aynı incelemede ele alınamaz.
İncelemesi yapılan, her ne ise, bir bütün olarak ele alınmalı, sonuca öyle
varılmalıdır. Bir sanatçıdaki yalnızlık duygusu hakkındaki yargı, o sanatçının bütün
eserleri incelenmeden verilemez. Bir roman inceleniyorsa yarısı incelenip, yarısı
inceleme dışı bırakılamaz. İncelenen konu daha önce başkaları tarafından incelendi
ise, onların da gözden geçirilmesi gerekir.
İncelemede bir yöntem belirlemek gerekir. Bu yöntem incelenen eserin türüne göre
ayrılık gösterebilir. Bir makale ile bir romanın, bir roman ile bir şiirin incelenmesi
aynı sorularla olamaz. Söz gelimi; bir makale incelemesinde ana düşünce, yardımcı
düşünceler ele alınırken; romanda ana olay; ikinci derecedeki, üçüncü derecedeki
olaylar ve bu olayları yaşayan kahraman, ikinci derecedeki, üçüncü derecedeki kahramanlar;
olayın geçtiği yer, zaman... ele alınır. Şiir inceleniyorsa nazım türü, nazım
biçimi, ölçüsü, uyağı ele alınır. Fakat incelenecek yazının türü ne olursa olsun sözcük
bilgisi, cümle bilgisi gibi gramer incelemeleri yöntem olarak biraz daha birbirine
yakındır.
İncelemede eleştirme amacı güdülmez!
Kitap incelemesi için hazırlanmış bir plân şöyledir.
A: Dış Yapı İncelemesi
Yerleştirme:
• Eserin adı, bir eserden alındı ise kaynağının adı, kaynaktaki sayfa numaraları,
basıldığı yer, yıl; boyutları.
• Eserin yazarı, yazarın sanatı, sanat yaşamındaki evreler; varsa, çevirmeni.
• Eserin yazıldığı dönem, yazarı etkileyen, eserine yansıyan önemli olaylar.
• Eserin türü.
124 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
B: İç Yapı İncelemesi
• Eserin konusu
• Eserin teması
• Eserdeki dünya görüşü
• Eserdeki hayal örgüsü
• Eserin bölümleri
• Ana düşünce (olay), yardımcı düşünceler (olaylar)
• Eserde altı çizilecek diğer düşünce, olay, benzetme, sembol... vb.
• Eserin anlatım özellikleri
• Kullanılan sözcüklerdeki öznellik - nesnellik; sözcükler arası soyut - somut
ilişkiler; sıfatların, zarfların, bağlaçların kullanımı; kurduğu tamlamaların
özellikleri...
• Eserde sözdizimiyle sağlanan iç ahenk (Şiir için: ölçü, uyak, alliterasyon, asonans...)
İyi bir incelemede, incelenecek mataryele bol bol Kim/ Ne, Kimden/Neden, Niçin,
Nasıl, Nerede, Ne zaman... vb. sorular sormalıyız. İnceleme plânı, incelemeyi yapan
kişinin araştırma boyutuna ve isteğine bağlı olarak ufak tefek ayrılıklar göstermekle
birlikte, ortak ilkelere uymalıdır:
İnceleme yazılarında uyulacak ilkeler nelerdir?
• Düşünsel plân uygulanmalıdır.
• Bol döküman incelenerek sonuca ulaşılmalıdır.
• Nitelik olarak belirtilen her özellik örneklerle desteklenmelidir.
• Konu dışına çıkılmamalıdır.
• İnceleme sonucu elde edilen bilgileri herkese benimsetmek gibi bir amaç güdülmemelidir.
• İnceleme bittikten sonra yapılan değerlendirmede yazar, incelemeden elde
ettiği sonuçları belirtmelidir. Her incelemede ele alınan konunun bir yönü
aydınlatılmış olur. İnceleme yapmak, inceleme yazılarını okumak bizim de ufkumuzu
açar. Söz gelimi edebiyat eserlerini incelemek bizim edebiyat kültürümüzü
arttırır, edebiyat eserlerine, sanata bakış açımızı etkiler.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
13. Biyografi
Biyografi, ünlü sanatçıların, ülkesine ve insanlığa yararı dokunmuş kişilerin yaşam
öyküsünü anlatan eserdir. Bazen bir makale kadar kısa, bazen bir kitap olacak kadar
uzun çalışmalardır. Biyografiler sayesinde o kişinin sanatı, düşünceleri, yaptığı işler
hakkında bilgileniriz. Biyografiler aynı zamanda iyi bir belgeseldirler. Bu alanda
çalışacaklara ve yaşadığı dönemin özelliklerine kaynaklık eder.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 125
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Biyografileri okumak, kendi deneyimlerimize bir yaşam deneyimi daha katmak demektir.
Onların başarılarının nedenlerini çözeriz; düşünceleri uğruna, bilgi uğruna,
sanat uğruna, nelere göğüs gerdiklerine tanık oluruz. Kendi düşüncelerimiz, bilgimiz,
sanatımız için nasıl mücadele edeceğimize karar veririz. Biyografide yapılmış
yanlışları görürsek, aynı yanlışları tekrarlamamış oluruz.
Biyografinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Biyografi, belgelere dayanılarak yazılır. Rivayetlere ve tartışmalara yol açacak
bilgilere yer verilmez.
• Kaynak olarak, eğer yaşıyorsa, ünlü kişinin kendine ulaşılır; eserleri, anıları
incelenir; değilse onun yakınlarına, onu tanıyanlara ulaşılır. Varsa daha önce
yazılmış biyografi ve inceleme yazıları incelenir.
• Biyografi yazarı objektif olmak zorundadır. Kendi subjektif olamayacağı gibi,
derlediği bilgilerden de subjektif olanları ayıklar.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
14. Otobiyografi
Bir düşünürün, bir sanatçının kendi yaşam öyküsünü anlattığı eserdir. Kaynak olarak
kişi kendini ve aile büyüklerinden aldığı bilgileri kullanır. Otobiyografi yazmak
çok güçtür, çünkü insanın kendinden sözederken objektif olması zordur. Otobiyografiler
sayesinde o kişinin sanatı, düşünceleri, yaptığı işler hakkında bilgileniriz. Biyografiler
aynı zamanda iyi bir belgeseldirler. Bu alanda çalışacaklara ve yazarın
yaşadığı dönemin özelliklerine kaynaklık eder.
Otobiyografileri okumak, kendi deneyimlerimize bir yaşam deneyimini, yaşayanın
ağzından katmak demektir. Onların; başarılarının nedenlerini çözeriz.
Otobiyografinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Otobiyografi düşünsel plânla yazılır.
• Otobiyografi, belgelere dayanılarak yazılır. Rivayetlere ve tartışmalara yol
açacak bilgilere yer verilmez.
• Derlenen bilgiler bilimsel araştırma yöntemiyle bir araya getirilmelidir.
• Biyografi yazarı objektif olmak zorundadır.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
15. Bibliyografi
Günümüzde bilimde, teknolojide ve sanatta yaşanan gelişmeler sonucu basılı yayın
o kadar arttı ki artık bunların hepsini bir kitapta toplamak mümkün değildir. Günümüzde
her bilim kendi bibliyografisini hazırlamaktadır. Hatta bilimlerin alt
126 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
kollarının da bibliyografileri hazırlanmaktadır. Örneğin; Türkiye Türkçesi içinde
Anadolu Ağızları ayrı bir çalışma alanıdır. 1867 yılından beri çalışılan bu alandaki
basılı yayın adlarını toplama çalışmaları 1940'lardan beri sürmektedir. Böylece Anadolu
Ağızları Bibliyografisi oluşmuştur. Anadolu Ağızlarını araştıracaklar, bu bibliyografiler
yardımıyla alanlarındaki yazılı kaynaklara ulaşmakta güçlük çekmezler.
Ayrıca bir yazarın bütün eserlerinin bibliyografisi hazırlanabilir. Bu anlamda bütün
bilim ve sanat dalları, alt kolları, bilim adamları ve sanatçılar düşünüldüğünde bibliyografi
oluşturmak da ayrı bir bilim alanı olmuştur denilebilir.
Bibliyografide eserler yazarların soyadları gözönüne alınarak alfabe sırasıyla
yazılır. Kitap birden fazla yazarlı ise ilk yazarın soyadı dikkate alınır. Kitap tanıtımında
ise: Kitabın adı, yazarın adı, konusu, bölümleri (varsa), cilt sayısı, baskı
sayısı, basım yeri, basım yılı, sayfa sayısı, eserin boyutları, fiatı, resimli olup olmadığı,
kapak kompozisyonu, dizgi, baskı ve kâğıt nitelikleri verilir. Eğer eser bir makale
ise: Yazarın soyadı, ön adı, eserin adı, eserin yer aldığı dergi, kitap vs. adı, basım yeri,
basım yılı, eserin yer aldığı sayfalar, eserin boyutları verilir.
Son zamanlarda kitap boyutlarındaki standart ölçüler kalkmakla birlikte hâlâ kitap
boyutlarını; küçük boy, orta boy, büyük boy olmak üzere üç türde toplayabiliriz. Buna
göre roman ve öykü kitaplarının boyutu küçük, ders kitaplarının boyutu orta, ansiklopedilerin
boyutu büyüktür.
Bir Kitabın Bibliyografi Bilgisi:
Kitabın adı: Söylev (Nutuk)
Yazarın soyadı, ön adı: Kemal ATATÜRK
Konusu: Kurtuluş Savaşı
Cilt: I (1919 - 1920), II (1920 - 1927), III (Vesikalar)
Baskı sayısı: Yedinci Baskı
Basım yeri: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Devlet Kitapları Müdürlüğü, İstanbul, Milli
Eğitim Basımevi.
Basım yılı: 1967
Sayfa sayısı: IV+1280
Eserin boyutları: Küçük boy
Fiatı: 800 x 3 = 2400 kuruş
Resimli olup olmadığı: Bir Atatürk resmi var.
Kapak kompozisyonu: Resimsiz
Dizgi, baskı ve kâğıt nitelikleri:
Bir Makalenin Bibliyografi Bilgisi:
Yazarın soyadı, ön adı: AZMUN, Yusuf
Eserin (makalenin) adı: Türkmen Halk Edebiyatı Hakkında
Eserin yer aldığı kitap adı: Reşit Rahmeti Arat İçin
Basım yeri: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 19, seri:I, Sayı: A 2,
Ankara,
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 127
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Basım yılı: 1966
Eserin yer aldığı sayfalar: 32- 83
Eserin boyutları: Orta.
İnceleme yazı türünün belirleyici özellikleri nelerdir?
• Yerleştirme eksiksiz olmalı, konunun (eserin/kişi/olay/akım...) adı, bir eserden
alındı ise kaynağının adı, kaynaktaki sayfa numaraları, basıldığı yer, yılı,
boyutları eksiksiz olarak verilmelidir.
• Eserin konusu kısaca fakat içeriğini yansıtacak biçimde verilmelidir. Varsa
bölümleri yazılmalıdır.
• Yazarı objektif olmalı, subjektif bilgiler katmamalıdır.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
Özet
Bir duygunun, bir düşüncenin, bir hayalin, bir isteğin yazı ile anlatımasına yazılı anlatım
denir. Yazılı anlatım da kendi içinde türlere ayrılır. Gazetenin kitle iletişiminde kullanılmasıyla
birlikte yazılı anlatım türlerinde bir hayli artış olmuştur. Bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak
genel kurallar vardır, bunlar: Yazarın yapmacıklıktan uzak olması, halkın
anlayacağı dil ile yazması, yazıyı söz oyunlarıyla süslememesi, kullanılan dilde yetkin
olması, sözcükleri iyi seçmesi, dilbilgisi yanlışları ile anlatımı bozmaması, cümleleri doğru
kurması, yazıyı gereksiz yere uzatmaması, akıcı bir anlatımı yakalaması, yazım kurallarını
doğru uygulaması, noktalama işaretlerini doğru kullanmasıdır.
Toplumu, bilimsel, siyasal, sanatsal ya da sosyal bir konu üzerinde düşündürmeyi,
tartıştırmayı, bu yolla gerçeklere ulaştırmayı, heber vermeyi amaçlayan yazı türlerine düşünce
yazıları denir. Düşünce yazılarının çoğu duygusal boyutlu değildir, gözlem ya da deneyime
dayalı yazılardır. Yazarın sanatlı anlatım kaygısı yoktur. Genellikle gazetelerden
tanıdığımız yazı türleridir. Haber, makale, fıkra, eleştiri, deneme, şöyleşi, röportaj, gezi,
günlük, anı, incleme, biyografi, otobiyografi, bibliyografi... türündeki yazılar düşünce yazıları
arasında yer alırlar.
Değerlendirme Soruları
Aşağıdaki soruların yanıtlarını seçenekler arasından bulunuz.
1. Aşağıdakilerden hangisi yazılı anlatımın kurallarından değildir?
A. Yalın halk diliyle yazılmalı,
B. Anlatım açık olmalı,
C. Dilde yetkin olunmalı,
D. Yazı sanatlarla süslenmeli,
E. Anlatım tutuk olmamalı.
128 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
2. Aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?
A. Haber plânı tersine dönmüş pramit diye bilinir.
B. Haber önemli olmalıdır.
C. Hiç bir yayın organı habersiz düşünülemez.
D. Haber kaynağını yaşamdan alır.
E. Haber toplayana, haber yazana sanatçı denir.
3. Aşağıdakilerden hangisi makalenin özelliklerinden değildir?
A. Düşünsel plânla yazılmasa da olur.
B. Yazar anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir.
C. Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmelidir.
D. Her anlatılan önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
E. Karşılaştırmadan yararlanılmalıdır.
4. İyi bir eleştiri yazısında aşağıdakilerden hangisi bulunmaz?
A. Yalın bir dille anlatılmalıdır.
B. Taklit edilmiş olmamalıdır.
C. Anlatımı özentili olmalıdır.
D. Yergilerde sataşma olmamalıdır.
E. Yazar, bu alandaki terim niteliğindeki sözcükleri iyi bilmelidir.
5. Aşağıdakilerden hangisi denemenin özelliklerinden değildir?
A. Makaleden kısa yazılardır.
B. Kişisel görüş ağırlıklıdır.
C. Günü birlik yazılardır.
D. Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorundadır.
E. Okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
6. "Makaleye benzer bir yazı türüdür. Konusu daha çok genel ya da günlük sanat olaylarıdır.
Konu tez ve savunma amacı güdülmeden ve karşılıklı konuşma havası içinde, sıcak
bir dille yazılır." Bu cümleler hangi yazılı anlatımın tanımıdır?
A. Fıkra,
B. Günlük,
C. Röportaj,
D. Deneme,
E. Söyleşi.
7. İyi bir röportaj yazısında aşağıdakilerden hangisi bulunur?
A. Betimlemeli anlatım kullanılır.
B. Öykülemeli anlatım yolu kullanılmaz.
C. Süslü bir dil kullanılır.
D. Özentili bir dil kullanılır.
E. Anlatım yollarının birinden diğerine geçiş yapılmaz.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 129
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
8. Aşağıda verilen bilgilerden hangisi gezi yazısı ile ilgilidir?
A. Bir olay, bir durum; yerinde gezip görülerek yazılır.
B. Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır.
C. Özgürce seçilen bir konunun konuşma havası içinde yazılmasıyla oluşur.
D. Çok yönlü anlatım olanakları yoktur.
E. Perde arkasındaki sorunları duyurmak amacı güdülür.
9. Aşağıdaki bilgilerden hangisi anı türü yazılarla ilgilidir?
A. Yazdıklarını yüzde yüz belgelendirmek zorunda değildir.
B. Politik kişiler anlatılamaz.
C. Yaşanmakta olanlar anlatılır.
D. Yazar kendi gözlemlerine bağlı kalmaz.
E. Yazarın duyguları okuyucuları ilgilendirmez.
10. Aşağıdakilerden hangisi inceleme türünün bir özelliğidir?
A. İncelemenin biçimi eserin türüne göre değişmez.
B. İncelemenin biçimi eserin türüne göre değişebilir.
C. İncelemede önemli bir kişinin yalnız bir özelliği üzerinde durulmaz.
D. İnceleme düşünsel plânlı bir yazı değildir.
E. İncelemede bir yöntem belirlemek gerekmez.
11. " Ünlü sanatçıların, ülkesine ve insanlığa yararı dokunmuş kişilerin yaşam
öyküsünün bir araştırmacı tarafından yazıldığı yazı türü aşağıdakilerden hangisidir?
A. Otobiyografi,
B. Bibliyografi,
C. Biyografi,
D. Anı,
E. Özgeçmiş.
12. "Bir düşünürün, bir sanatçının kendi yaşam öyküsünü anlattığı esere .........
denir." Bu cümledeki boşluğa aşağıdaki sözcüklerden hangisi gelmelidir?
A. Biyografi,
B. Anı,
C. Özgeçmiş,
D. Otobiyografi,
E. Günlük.