7 Ekim 2009 Çarşamba
edebi sanatlar - söz sanatları
Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Türk dili ve edebiyatının bir zenginliği olan edebî sanatları öğreneceksiniz.
• Türk edebiyatçılarının, özellikle şairlerin edebî sanatlar yoluyla
Türkçeyi nasıl iyi, kıvrak, zengin ve güzel kullandıklarını göreceksiniz.
• Edebî sanatların, bir dili nasıl çarpıcı ve etkili bir anlatım aracı
hâline getirdiğini göreceksiniz.
İçindekiler
• Giriş 203
• Mecazlar 203
• Anlam Sanatları 209
• Söz Sanatları 219
• Özet 224
• Değerlendirme Soruları 224
• Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar 226
ÜNİTE 10
Edebî Sanatlar
Yazar
Yard. Doç. Dr. Nurullah ÇETİN
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Çalışma Önerisi
• Ünitedeki konuları öğrenirken, Türk edebiyatının seçkin metinlerinden
bu sanatlarla ilgili örnekleri görmeye ve bulmaya çalışınız.
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
1. Giriş
Genelde edebiyat, daha özelde ise şiir, sözü etkili, çarpıcı, yoğun anlamlı ve güzel
söyleme sanatıdır. İnsanlar yüzyıllar boyunca dili işleye işleye zenginleştirmişler,
ifade imkânlarını genişletmişler ve iletişimi daha güzel sağlayacak bir araç konumuna
getirmeye çalışmışlardır. Zaman içinde edebiyatçılar, dili işleye işleye tek boyutluluktan,
tek bir anlamın ya da şeklin karşılığı olmaktan çıkarıp, birden fazla anlamı
karşılayabilecek bir biçime sokmuşlardır. Böylece dil, kuru bir iletişim aracı olmak
yerine sesiyle ahenkli, anlamıyla derinlikli, zengin, yoğun içerikli ve görüntüsüyle
hoş bir kompozisyon hâline gelmiştir.
Edebî sanatlar, dilin gerçek ve sembolik her türlü anlamını karşılamak, az sözle çok
şey ifade etmek, anlam ve çağrışım ilgileri kurmak, harf ve sözcüklerin şekil olarak
görüntülerinden ve ses değerlerinden yararlanmak amacıyla üretilmiş söz söyleme
sanatlarıdır.
Edebî sanatlar, ince duyguların, keskin zekâların ve estetik duyarlığın ürünü olarak
doğmuştur.
Türk edebiyatında en eski dönemlerden günümüze kadar, özellikle Klâsik (Divan)
Türk edebiyatında edebî sanatlara büyük önem verilmiştir. Bu sanatları belli başlı
şu başlıklar altında topluyoruz : 1. Mecazlar, 2. Anlam Sanatları, 3. Söz Sanatları.
2. Mecazlar
Mecaz, yol, geçecek yer, gerçeğin zıddı gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise sözün,
sözcüğün asıl anlamıyla değil, benzerlikler kurma yoluyla başka anlamlarda
kullanılmasıdır.
Kaç tür mecaz vardır?
Mecazlar başlıca altı alt bölüme ayrılır :
2.1. Benzetme (Teşbih)
Sözcük anlamı : Benzetme.Terim anlamı : Aralarında bazı özellikleri açısından ilgi
kurulabilen iki unsurdan benzerlik bakımından güçsüz olanı güçlü niteliklere ve
özelliklere sahip olan diğer unsura benzetmektir. Benzetme (teşbih) sanatı dört benzetme
unsurundan oluşur :
Benzetilen : Aralarında benzerlik kurulan unsurlardan özelliği ve niteliği bakımından
zayıf olun unsur.
E D E B î S A N A T L A R 203
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Kendisine benzetilen : Benzerlik kurulan unsurlardan nitelik ve özelliği bakımından
üstün, güçlü olduğu için kendisine benzetme yapılan unsur.
Benzetme yönü : Benzerlik kurulan unsurlar arasındaki benzeşme ilgisi ve yönüdür.
Benzetme edatı : Unsurlar arasında benzerlik ilgisi kuran edat ya da edat görevini
yüklenmiş sözcükler, ekler. Bunların başlıcaları şunlardır : gibi, bigi, tek, andırır, benzer,
niteki, nitekim, sanki, çü, çün, mânend, gûyâ, gûne, gûnâ, sıfat, misâl, misl, kadar, -veş, -
âsâ, -vâr, âdetâ, nisbet, meğer ki, tıpkı.
Bu dört unsurundan birinin ya da birkaçının yer alıp almamasına göre benzetme
üçe ayrılır :
2.1.1. Ayrıntılı Benzetme
Her dört unsurun da bulunduğu benzetme.
Örnek :
Aktı gönlüm su gibi sen serv-i dil-cûdan yana
Sen de mâyil ol revân ey serv akar sudan yana
Zâtî
(Gönlüm, su gibi gönlü çeken servi boylu sen sevgiliden yana aktı. Ey servi boylu
güzel, sen de akar sudan yana akmaya eğilimli ol.)
Benzetilen : gönül
Kendisine benzetilen : su
Benzetme edatı : gibi
Benzetme yönü: Suyun akması ile sevenin sevilene eğilim, ilgi göstermesi, ona doğru
yönelmesi, arasındaki ilişki.
2.1.2. Kısaltılmış Benzetme
Teşbihin dört unsurundan benzetme yönünün söylenmediği benzetme.
Örnek :
Âb-gîne içinde mey gibidir
Leb-i la'lin hayâli dilde müdâm
Bâkî
(Devamlı olarak gönülde kırmızı dudağının hayali billûr kadeh içindeki şarap gibidir.)
204 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Benzetilen : leb-i la'l
Kendisine benzetilen : mey
Benzetme edatı : gibi
Benzetme yönü belirtilmemiş. Aşıkın gönlünde sevgilinin kırmızı dudağının hayali,
düşüncesi, tasavvuru, kırmızılığından ve zevk vericiliğinden dolayı billûr kadeh
içindeki şaraba benzetilir.
2.1.3. Pekiştirilmiş Benzetme
Benzetme edatına yer verilmeyen benzetme.
Örnek:
Aşk bir şem-i ilâhîdir benem pervânesi
Şevk bir zencîrdir gönlüm anın dîvânesi
Hayâlî
(Aşk, ilahî bir mumdur. Onun etrafında dönen pervanesi, kelebeği de benim. Şevk
bir zincirdir, gönlüm de onun delisidir.)
Burada aşk ilâhî bir muma , şevk de zincire benzetilmiş; ancak benzetme edatı kullanılmamıştır.
2.1.4. Uz Benzetme (Teşbih-i Beliğ)
Yalnız benzetilen ve kendisine benzetilen unsurlarıyla yapılan, benzetme edatı ve
benzetme yönüne yer verilmeyen benzetme.
Örnek :
Göz yaşı encümünü reh-ber edinmezse eğer
Şeb-i gamda eremez âşık-ı güm-râh sana
Necâtî
(Yolunu şaşırmış âşık, eğer gözyaşı yıldızlarını kılavuz edinmezse, gam gecesinde
sana ulaşamaz.)
Benzetilen : gözyaşı
Kendisine benzetilen : encüm (yıldızlar)
E D E B î S A N A T L A R 205
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
2.1.5. Yaygın Benzetme
Benzetilenle kendisine benzetilen arasındaki birden fazla özelliğin anlatıldığı benzetme.
Benzetilen ile kendisine benzetilen arasındaki benzerlikler aktarıldıktan
sonra, temel benzerlik unsuru belirtilir.
Örnek :
Nevha
I
Feminin rengi aks edip tenine
Yeni açmış güle misâl olmuş
İn'itâfile bak ne âl olmuş,
Serv-i sîmin safâlı gerdenine
O letâfetle ol nihâl-i revân
Giriyor göz yumunca rüyâma.
Benziyor, aynı kendi hülyâma
Bu tasavvur dokundu sevdâma.
Âh böyle gezer mi hiç cânân ?...
Gül değil arkasında kanlı kefen...
Sen misin, sen misin garîb vatan?...
(Namık Kemal - Vâveylâ)
(Ağzının rengi tenine yansıyıp yeni açmış güle benzemiş. Gümüş servinin safalı
boynuna dönüp bir bak, ne kırmızı olmuş. O güzellikle su gibi akıp giden o fidan, gözümü
yumunca rüyama giriyor. Aynı kendi hülyama benziyor. Bu düşünce sevdama
dokundu. Ah, sevgili hiç böyle gezer mi ? Gül değil arkasında, kanlı kefen sen
misin, sen misin garip vatan?)
Bu metinde "vatan" bir sevgiliye benzetilmiş. Şair vatana âşık oluşunu bir kadına
âşık olmayla özdeşleştiriyor. Sevilen kadınla vatan arasında benzerlikler kurup, sonunda
da benzetilen unsur olan "vatan"ı belirtiyor.
2.2. İğretileme (İstiare)
Sözcük anlamı : Ödünç, iğreti alma. Terim anlamı : Bir sözcüğün anlamını geçici olarak
başka bir sözcük hakkında kullanma. Bir şeyi gerçek anlamının dışında bazı bakımlardan
benzerlik kurulan başka bir şeyin ismiyle belirtmektir. İstiarede söz, kendi
gerçek anlamının dışında kullanılır ve benzetme amacı güdülür. İstiare sanatı,
benzetilen ile kendisine benzetilen unsurlarından sadece birinin belirtilmesiyle yapılır
ve ikiye ayrılır:
2.2.1. Açık İğretileme (Açık İstiare)
Kendisine benzetilen unsuruyla yapılan iğretileme.
206 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Örnek :
Aceb ne bezmde şeb-zindedâr-ı sohbet idin
Henüz nergis-i mestinde bûy-ı hâb kokar.
Nedim
(Acaba hangi dost meclisinde sabaha kadar sohbet ettin. Nergis[e benzeyen mahmur,
sarhoş gözün]den hâlâ uyku kokusu geliyor )
Burada "nergis" ile "göz" kastedilmiştir. Benzetilen "göz" söylenmemiş kendisine
benzetilen unsur olan "nergis" doğrudan göz anlamında kullanılmıştır. Beyitte geçen
"kokar" kelimesiyle de nergisin asıl anlamı arasında ilişki vardır.
2.2.2. Kapalı İğretileme (Kapalı İstiare)
Sadece benzetilen unsuruyla yapılan iğretileme.
Örnek :
Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan
Bâkî
(Bahçenin ağaçları tecrit hırkasına girdiler, tüm varlıklardan sıyrıldılar. Sonbahar
rüzgârı, çimenlikte, bahçede çınardan el aldı.)
Burada sonbaharda yapraklarını döken ağaçlar, dünya varlıklarından sıyrılan mutasavvıflara
benzetilmiş. Benzetilen unsur olan ağaç belirtilmiş, ancak kendisine
benzetilen unsur olan mutasavvıf söylenmemiştir.
2.3. Mecaz-ı Mürsel
Bir sözü, gerçek anlamından başka bir anlamda ve benzetme amacı gözetmeden
kullanma. Bu sanatta sözün kendi gerçek anlamının dışında olmasına ve gerçek anlamının
düşünülmesine engel bir şey bulunmasına dikkat edilir. Mecâz-ı mürsel
sanatı genellikle şu yollarla yapılır : Parça belirtilerek bütün, bütün belirtilerek parça
; durum söylenerek yer, yer belirtilerek durum ; sebep söylenerek sebep olan şey ,
sebep olan şey belirtilerek sebep ; genel vurgulanarak özel, özel vurgulanarak genel
kastedilir.
Örnek :
Aldın hezâr büt-gedeyi mescid eyledin
Nâkûs yerlerinde okuttun ezânları
Bâkî
E D E B î S A N A T L A R 207
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
(Binlerce puthaneyi alıp mescide dönüştürdün. Çan yerlerinde ezanları okuttun.)
Burada parça-bütün ilişkisi bağlamında, "nâkûs" parçasıyla Hristiyanlık dini ;
"ezan" parçasıyla da İslâm dini vurgulanmak istenmiştir.
2.4. Kinaye
Asıl maksadı dolaylı va kapalı bir şekilde ifade eden söze denir. Sözün gerçek anlamı
kastedilmiş olabilir; ancak asıl amaç mecazlı anlamı vermektir. Söz hem gerçek
hem de mecazî anlamıyla birlikte kullanılır. Türkçedeki deyimler genellikle kinayeli
sözlerdir.
Örnek :
Gönlüm gibi ey nâme gidip yârda kaldın
Baş üzre yerin var ham-ı destârda kaldın
Nâilî-i Kadîm
(Ey mektup, gönlüm gibi gidip sevgilide kaldın. Baş üzre yerin, var sarığın büklümlerinde,
kıvrımlarında kaldın)
Burada mektubun sarığın kıvrımları arasında kalması gerçek anlamıdır. Onun baş
üzre yeri olması da hem gerçek anlamıyladır, hem de saygı gördüğünü ifade eder.
2.5. Tariz
Sözcük anlamı : Dokundurma, dokunaklı söz söyleme, sataşma, ilişme, taşlama. Terim
anlamı : Sözün gerçek ya da mecazlı anlamıyla kullanılmayıp, tamamen bunların
zıddı bir anlamın kastedilmesidir. Amaç, sözü ters anlamıyla kullanmaktır. Bu
sanat iğnelemek, alaya almak ve taşlamak için kullanılır.
Örnek :
Ters Öğüt Destanı
Bir yetim görünce döktür dişini
Bozmağa çabala halkın işini
Günde yüz adamın vur kır dişini
Bir yaralı sarmak için yeltenme
Huzûrî
Şair burada aslında söylediklerinin tam tersini kastetmektedir ve bu türlü davrananları
taşlamaktadır.
208 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
2.6. Kişileştirme (Teşhis ve İntak)
Teşhis "kişileştirme", intak "konuşturma" demektir. İnsanın dışındaki canlıları,
hayvanları, bitkileri ve cansız varlıkları insan gibi düşündürüp konuşturmaya, insan
gibi davrandırmaya, kişileştirme ya da teşhis ve intak sanatı denir. Bu sanata en
çok masallarda, özellikle hayvan masallarında rastlanır.
Örnek :
Hârdur tahrîk-i bâd ile libâsın çâk eden
Yoktur ey hâce güle hergiz ziyânı bülbülün
Zâtî
(Elbisesini rüzgârın tahrikiyle yırtan dikendir ey hoca, bülbülün güle asla zararı
yoktur.)
Burada gül, bülbül ve diken kişileştirilmiştir.
3. Anlam Sanatları
Bu bölümde, bir edebî metinde sözlerin gerçek anlamlarıyla ilgili sanatlar yer alır.
3.1. İham
Sözcük anlamı : Vehme düşürme. Terim anlamı : İki ve daha fazla anlamı olan bir
sözcüğü tüm anlamlarıyla birlikte kullanma sanatıdır.
Örnek :
Şemîm-i kâkülün almış nesîm gülşende
Demiş ki sünbüle sende emânet olsun bu
Figânî
(Sabah esen hafif tatlı rüzgâr, gül bahçesinde senin kâkülünün güzel kokusunu almış
ve sünbüle demiş ki, sende emanet olsun bu -koku-.)
Bu beyitte "bu" sözcüğü, hem koku hem de işaret sıfatı anlamlarıyla birlikte kullanılmıştır.
E D E B î S A N A T L A R 209
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
3.1.1. İham-ı Tenasüp
Sözün söylenmemiş anlamıyla mısra ya da beyitteki öteki sözcükler arasında anlam
ilgisi kurulan ihamdır.
Örnek :
Sür sâkiyâ kümeyt-i sebük-seyr-i sâgarı
Gezdirmedir ilâcı su inmiş ayağına
Emrî
(Ey saki, kadehteki çabuk içiliveren şarabı ortaya sür; ayağına su inmiş, ilacı gezdirmedir.)
Bu beyitte "ayak" sözcüğünün hem organ ismi, hem de kadeh anlamı vardır. Birinci
anlamı vurgulanmış, ikinci anlamı olan "kadeh" in "kümeyt", "sakî" ve "sâgar" sözcükleriyle
ilgisi kurulmuştur.
3.1.2. İham-ı Tezat
Birden fazla anlamı olan bir sözcüğünün mısra ya da beyit içinde söylenmeyen anlamıyla
karşıt anlamı olan bir sözcük arasında ilgi kurularak yapılan iham sanatıdır.
Örnek :
Vakt-i iftâr kühen sözlere karnım toktur
Vehbiyâ aç elini hayr duâ eyle hemân
Seyyid Vehbî
(İftar vakti modası geçmiş sözlere karnım toktur. Ey Vehbi, elini aç ve hemen hayır
dua eyle.)
"Aç" sözcüğü hem "açmak" eyleminin emir şeklidir; hem de karnı acıkmış, yeme ihtiyacı
duyan kimse anlamındadır. Burada sözcüğün ilk anlamı kullanılmış, kullanılmayan
ikinci anlam ise "toktur" sözcüğüyle karşıtlık oluşturmuştur.
3.2. Tevriye
Sözcük anlamı : Meramını gizlemek, bir şeyi örtmek, arkaya gizlemek. Terim anlamı:
Birden fazla anlamı olan bir sözcüğün yakın anlamını vurgulayıp, uzak anlamını
kastetmektir.
Örnek :
210 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Bir bûse mi bir gül mü verirsin dedi gönlüm
Bir nîm tebessümle o âfet gülü verdi
Zâtî
(Gönlüm [o güzele] bir öpücük mü, bir gül mü verirsin diye sordu. O âfet sevgili ise
yarım bir tebessümle gülü verdi)
Burada "gülü verdi" sözcükleriyle "gül çiçeğini verdi" anlamı söylenmiş; fakat sevgilinin
tebessüm ettiği, bu teklif karşısında hafifçe gülümsediği anlatılmak istenmiştir.
3.3. İstihdam
Sözcük anlamı : Kullanma, hizmete kabul etme. Terim anlamı : Bir sözcük veya deyimi
gerçek ve mecazlı anlamlarının tümünü kastederek, işaret ettiği anlamları ayrı
ayrı kullanmak sanatıdır. Sözcüğün her anlamı için ayrı işaretler bulunmaktadır.
Örnek :
Zâhidâ sâgarı çekmek eğer olduysa günâh
Sen sevâb içre bulun biz bu günâhı çekelim
Hayâlî
(Ey Zahit, kadeh çekmek eğer günah olduysa, sen sevap içinde bulun, biz bu günahı
çekelim.)
"Çekmek" sözcüğünün gerçek anlamı tahammül etmek, katlanmak, üstlenmek, kabullenmektir.
Mecazî anlamı ise içki içmektir. Birinci mısrada içki içmek anlamına
işaret eden sözcük "sagar", ikinci mısrada üstlenmek anlamına işaret eden sözcük
ise "günah"tır.
3.4. Tenasüp
Sözcük anlamı : Uyma, uygunluk, birbirini tutma, yakışma. Terim anlamı : İçki ve içki
âlemi, peygamber ve mucizeleri, din ve ibadet, mitoloji, tarih ve mesnevi kahramanları,
dil ve edebiyat, müzik, kimya, tabiat gibi belli bir konuyla ilgili olarak aralarında
bazı bakımlardan ilgiler bulunan birden fazla sözcük, terim veya deyimi
mısra ya da beyit içinde bir arada kullanmaktır.
Örnek :
Sensin bizi muhlis yine gark-âb-ı fenâdan
Ne zevrak u ne Nûh u ne tûfân biliriz biz
Nâilî-i Kadîm
E D E B î S A N A T L A R 211
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
(Fânilik, yok olup gitme suyunda boğulmuş olan bizleri kurtaracak yine sensin. Biz
ne kayık, ne Nuh, ne de tufan biliriz.)
Bu beyitte Nuh peygamber, onun hayatı ve mucizeleriyle ilgili olarak "gark-âb",
"zevrak", "Nuh", "tufan" sözcükleri tenasüplü olarak bir arada kullanılmıştır.
3.5. Leff ü Neşr
Sözcük anlamı : Dürüp sarma ve yayıp dağıtma, toplama ve yayma. Terim anlamı :
Beyit içerisinde birinci mısrada bulunan birden fazla unsurla ikinci mısrada benzerlik
ya da karşıtlık kurmaktır.
Örnek :
Yanağın u dudağın u teninle sûretin olmuş
Biri rengîn biri şîrîn biri nâzük biri ra'nâ
Ahmedî
(Yanağın, dudağın ve teninle yüzün; biri renkli, biri tatlı, biri nazik, biri güzel
olmuş.)
"Yanağın" - "rengîn", "dudağın" - "şîrîn", "tenin" - "nâzük", suretin" - "ra'nâ" sözcükleri
birbiriyle ilintili ve paralel bir şekilde düzenli olarak verilmiş.
3.6. Tecahül-i Arif
Arif "bilen", tecahül "cahil gibi, bilmez gibi görünme" demektir. Terim anlamı,
kişinin bir durumu, gerçeği bildiği hâlde, nükte yaparak bilmezlikten gelmesi, bilmiyormuş
gibi davranmasıdır.
Örnek :
Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
Kurbânın olam var mı benim bunda günâhım
Nahîfî
(Göz gördü, gönül sevdi seni ey ay yüzlüm. Senin kurbanın olayım, bunda benim
bir günahım var mı ? )
212 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
3.7. Hüsn-i Talil
Sözcük anlamı : Güzel yorumlamak, güzel bir sebebe bağlamak. Terim anlamı : Gerçek
bir olayın meydana gelişini, gerçek sebepleriyle değil de söze güzellik katmak
için, şairin kendince bulduğu hayalî nitelikli güzel bir sebebe bağlamasıdır.
Örnek :
Seni seyr etmek için reh-güzer-i gülşende
İki cânibde durur serv-i hırâman saf saf
Bâkî
(Nazla salınan serviler, gül bahçesinin yolunda seni seyretmek için iki yanda saf saf
durur.)
Yolun iki yanında servilerin dikili duruşları tabiî bir olaydır. Bunun başka bir sebebi
yoktur. Ancak şair güzel bir hayal meydana getirmek için, onların sıra sıra duruşlarını
gelen sevgiliyi seyretmek için bekledikleri şeklinde yorumlamaktadır.
3.8. Sihr-i Helâl
Sözcük anlamı : Helâl olan büyücülük. Terim anlamı : Bir beytin birinci mısraının
sonunda yer alan bir sözcük ya da sözcük grubunun, hem birinci mısraın sonuna
hem de ikinci mısraın başına getirildiğinde anlamlı olacak şekilde kullanılmasıdır.
Örnek :
Âkil isen vahş u tayrın şâhı ol Mecnûn gibi
Başına mürg âşiyanından külâh-ı devlet al
Hayâlî
(Akıllı isen Mecnun gibi vahşi hayvan ve kuşların şahı, padişahı ol. Başına kuş yuvasından
devlet külâhı al. )
Birinci mısraın sonundaki "Mecnun gibi" ifadesi, hem birinci mısraın sonunda, hem
de ikinci mısraın başına getirildiğinde anlamlıdır.
3.9. Mübalağa (Abartma)
Sözcük anlamı : Abartma, aşırı büyütme. Terim anlamı : Bir durumu, özelliği olduğundan
ya çok fazla ya çok az göstermek, bir olayı olamayacak şekilde zarif ve nükteli
bir şekilde abartarak anlatma.
E D E B î S A N A T L A R 213
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Örnek :
Donar soğuktan efendi semender âteşte
Bir iki gün dahi böyle eserse bu sarsar
Nedim
(Efendi, bu kasırga böyle bir iki gün daha eserse, ateşte yaşayan masal hayvanı olan
semender soğuktan donar.)
Rüzgârın aşırı soğukluğunu vurgulamak için hiç olmayacak olan bir şeyi, ateşte yaşayan
bir hayvan olan semenderin bile donacağını söylüyor.
3.10. Tezat (Karşıtlık)
Sözcük anlamı : Birbirine zıt olma, karşıt olma. Terim anlamı : Birbirine zıt özelliklerin,
duygu, düşünce ve hayallerin bir arada söylenmesidir.
Örnek :
Ne efsûnkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten
Namık Kemâl
(Ah ey hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyücü imişsin. Esaretten kurtulduk, ancak bu
kez de senin aşkının esiri olduk )
"Hürriyet" ve "esaret" kavramları arasında tezat (karşıtlık) vardır.
3.11. İstidrak
Sözcük anlamı : Yetişme, erişme, nail olmadır. Terim anlamı : Birisini övüyormuş gibi
yapıp yermek, yeriyormuş gibi yapıp övmektir.
Örnek :
Öyle nâzik ki eğer şapkalı bir kunduracı
Evine gelse eder tâ kapudan istikbâl
Ziyâ Paşa
(Öyle nazik ki eğer şapkalı bir kunduracı evine gelse, onu tâ kapıdan karşılar.)
Şair burada sözünü ettiği kişiyi över gibi görünüyor, ancak yermektedir.
214 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
3.12. Tekrir
Sözcük anlamı : Tekrarlama. Terim anlamı : Anlamı güçlendirmek için aynı sözcük
veya sözcük gruplarını tekrarlamaktır.
Örnek :
Her zulmü, kahrı boğmağa bir parça kan yeter
Ey şark uyan yeter, ey şark uyan yeter
Ali Canip
3.13. Nidâ
Sözcük anlamı : Çağırma, bağırma, seslenme. Terim anlamı : Şairin aşırı bir şekilde
heyecanlanması ve duygulanması sonucunda"'ey", "hey", "eyvah" gibi ünlemlerle
seslenmesidir.
Örnek :
Eyvâh !... Beş on kâfirin îmânına kandık
Bir uykuya daldık ki cehennemde uyandık!
Mehmet Akif Ersoy
3.14. İstifham
Sözcük anlamı : Sorma. Terim anlamı : Yanıt alma amacı gütmeden sözün anlamını
güçlendirmek için soru sormadır.
Örnek :
Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova
Sen misin, yoksa hayâlin mi, vefâsız Kosova
Mehmet Akif Ersoy
3.15. Rücu
Sözcük anlamı : Dönme, geri dönme. Terim anlamı : Söylenen bir sözden vazgeçer
gibi yapıp, ondan daha güzel ve güçlü bir düşünceyi ifade etmektir.
Örnek :
Erbâb-ı teşâür çoğalıp şâir azaldı
Yok öyle değil şâirin ancak adı kaldı
Muallim Nâcî
E D E B î S A N A T L A R 215
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
(Şairlik taslayanlar çoğalıp gerçek şairler azaldı. Yok öyle değil, şairin ancak adı kaldı.)
Burada rücu, "Yok öyle değil" ifadesiyle yapılmıştır.
3.16. Tefrik
Sözcük anlamı : Ayırma. Terim anlamı : İki unsurdan birinin üstünlüğünü vurgulamak
için, aralarındaki farkları belirtmektir.
Örnek :
Seni Kisrâ'ya adâlette muâdil tutsam
Fazladır sende olan devlet ü dîn ü îmân
Bâkî
(Seni adalet konusunda Kisra'ya denk, eşit tutsam; sendeki devlet, din ve iman fazla
gelir.)
Şair "sen" dediği kişiyle "Kisra"yı karşılaştırır ve onun Kisra'dan üstün olan özelliklerini
vurgular.
3.17. Kat
Sözcük anlamı : Kesme, kesilme, biçme. Terim anlamı : Sözü, ifadeyi tamamlanmadan
bir noktada kesme. Bunun sonunun, arkasının okuyucu tarafından getirilmesi
ya da söylenmese de anlaşılması beklenir. Geri kalan kısmın söylenmemesinin, sözün
etkisini artıracağı için söylenmesinden daha iyi olacağı düşünülür.
Örnek :
Ey kimsesiz âvâre çocuklar... Hele sizler,
Hele sizler...
Tevfik Fikret
Burada kat sanatı, ikinci mısradaki "Hele sizler" ifadesinde yapılmıştır.
3.18. Terdit
Sözcük anlamı : Reddetme, geri çevirme. Terim anlamı : Sözün, muhatabı önce merakta
bırakıp, sonunun ne olacağını hissettirmeden sürdürüp, daha sonra hiç umulmayan
çarpıcı bir sonla noktalanmasıdır.
216 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Örnek :
Lades
Vaktiyle yazdığım gibi:
Uzayacağa benzer
Tutuştuğumuz lades.
Bak, kaç sene geçti:
Aldatamadın beni
Ölüm kardeş !
Behçet Necatigil
Şairin son mısraya kadar kiminle konuştuğu belli değildir. Son mısrada bunun"ölüm"
olduğu çarpıcı bir şekilde belirtilir.
3.19. İltifat
Sözcük anlamı : Dönüp bakma, dikkat, hatır sorma, sözü başka bir kişiye çevirme.
Terim anlamı : Bir konu devam ederken, anîden bir duygunun ortaya çıkışıyla sözün
muhatabının değişmesi.
Örnek :
Aradan yıllar geçti, işte o günden beri
Ne zaman yolda bir hana rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim
Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar.
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları !
Faruk Nafiz Çamlıbel
Şairin muhatabı önceleri "yollar" iken, daha sonra "han duvarları"dır.
3.20. Telmih (Anıştırma)
Sözcük anlamı : Söz sırasında kastedilen bir şeyi imalı olarak belirtme, açık söylememe.
Terim anlamı : Herkesin bildiği geçmiş önemli olaylara, meşhur kimselere,
hikâyelere, efsanelere, inançlara, atasözlerine, ayet ve hadislere doğrudan doğruya
değil, dolaylı olarak değinmek, işaret etmektir.
Örnek :
E D E B î S A N A T L A R 217
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Tûtî-i mu'cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil
Nef'î
(Mucize söyleyen papağanım, ne desem lâf değil. Felek ile söyleşemem, onun aynası
saf değil.)
Burada papağana ayna karşısına geçip konuşma öğretilmesi olayına bir telmih bulunmaktadır.
3.21. İrsal-i Mesel
Sözcük anlamı : Atasözü getirme. Terim anlamı : Konuyu pekiştirmek amacıyla bir
atasözü ya da atasözü değerini taşıyan bir ifade kullanmak.
Örnek :
Kirpikleri uzundur yârin hayâle sığmaz
Meşhûr bir meseldir mızrak çuvala sığmaz
Hevâî
(Sevgilinin kirpikleri hayale sığmayacak kadar uzundur. Şöyle meşhur bir atasözü
vardır : Mızrak çuvala sığmaz.)
3.22. İktibas
Sözcük anlamı : Ödünç alma. Terim anlamı : Konuyu ve anlamı pekiştirmek için
ayet, hadis ya da bunlardan birer parça almaktır.
Örnek :
Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ
Tallâhi lekad âserekellâhü aleynâ
Ziya Paşa
(Allah'ın gücü kudreti zalimlere bir gün "Allah'a andolsun, hakikaten Allah seni bize
üstün kılmış" dedirir.)
Beytin ikinci mısraı Yusuf Suresinin 91. ayetinden alınmıştır.
218 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
4. Söz Sanatları
Bu bölümde yer alan edebî sanatlarda sözlerin, sözcüklerin anlamından çok şekil
yapıları , yazılışları, söylenişleri dikkate alınır; bu unsurlara dayalı olarak sanat yapılır.
Bunların başlıcaları on bir alt başlıkta toplanır:
4.1. Cinas
Sözcük anlamı : Münasebet, benzeyiş, farklı anlamla yorumlanabilen söz. Terim anlamı
: Yazılış şekilleri ve söylenişleri (telâffuzları) aynı, ama anlamları farklı olan iki
sözcüğü bir arada kullanmaktır. Cinas sanatı yedi ayrı şekilde yapılır.
4.1.1. Cinas-ı Tam (Tam Cinas)
Yazılış ve söylenişleri aynı, anlamları ayrı iki sözcük ile yapılan cinas.
Örnek :
Kısmetindir gezdiren yir yir seni
Göğe çıksan âkıbet yir yir seni
İbn-i Kemâl
(Seni yer yer gezdiren kısmetindir. Göğe çıksan, sonunda toprak seni içine alır.)
Birinci mısradaki "yir yir" taraf taraf, ikinci mısradaki "yir yir" ise 'yer'; yani 'toprak
seni yer, içine alır, ölür toprağın altına girersin' demektir.
4.1.2. Cinas-ı Mürekkep
Cinaslı sözlerden birinin iki ayrı sözcük hâlinde yazılmasıdır.
Örnek :
Varı yok yoğu var eden ol durur
Dünyede her olanı ol oldurur
Süleyman Çelebi
(Varı yok, yoğu var eden odur. Dünyada her olanı o oldurur.)
İkinci mısradaki "oldurur" sözcüğü, birinci mısrada "ol durur" şeklinde ayrı iki sözcük
olarak yazılmıştır.
E D E B î S A N A T L A R 219
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
4.1.3. Cinas-ı Muharref
Arap harfleriyle yazılışları aynı, söylenişleri, telâffuzları farklı olan sözcüklerle yapılan
cinas.
Örnek :
Şehrin içinde şöhreti artar cemâlinin
Evsâf-ı verd-i ârızı vird-i zebân olur
Nef'î
(Şehrin içinde güzelliğinin şöhreti artar. Yanağının gülünün vasıfları dillerde dolaşır
durur, sürekli tekrarlanır.)
"Verd" ile "vird" sözcüklerinin Arap harfleriyle yazılışı aynı, ancak harekeleri yani
okunuşları ve anlamları farklıdır .
4.1.4. Cinas-ı Nakıs
Cinaslı sözcüklerden birinde fazladan bir harf bulunan cinas.
Örnek :
Bize ey bâd bâdî-i perîşânî olursan da
Dokun gâhî o zülf-i târümâra her çi bâd-â-bâd
Sünbülzâde Vehbî
(Ey rüzgâr bize perişanlık sebebi olursan da bazen ne olursa olsun o dağınık saça dokun.)
Burada cinas "bâd" ile "bâdî" arasında yapılmıştır; "bâdî" sözcüğündeki 'î' sesi fazladır.
4.1.5. Cinâs-ı Lâhık
Birbiriyle cinas yapılan sözcüklerde bir harfin farklı olduğu cinas.
Örnek :
Cefâ gördük o nahl-i nâz-perverden vefâ derken
Bizimle âkıbet bîgâne çıktı âşinâ derken
Nâbî
(Biz vefa derken, o nazlı, fidan boylu sevgiliden cefa gördük. Biz onu kendimize
dost bilirken, sonunda bize yabancı çıktı.)
220 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
"Vefa" ile "cefa" sözcükleri arasında cinas vardır ve ilk harfleri farklıdır.
4.1.6. Cinas-ı Mükerrer
Birbiriyle cinas yapılan sözcüklerden birinin, öteki sözcüğün son hecesiyle ses ve
yazılış yönünden aynı olmasıdır.
Örnek :
Ne izz ü câh u neseble ne kesb-i mâl iledir
Fakat tefâhuru ehl-i dilin kemâl iledir
Seyyid Vehbî
(Gönül adamlarının, kalenderlerin övünmesi, ne ululuk ve güçlülükle, ne makamla,
ne soy sopla, ne de mal sahihi olmakladır. Onların övünmesi ancak olgunluk iledir.
)
Birinci mısradaki "mâl" sözcüğü, ikinci mısradaki "kemâl" sözcüğünün son hecesiyle
aynı yazılış ve söyleyiştedir.
4.2. Kalp
Sözcük anlamı : Değiştirme. Terim anlamı : Bir sözcükteki harflerin yerlerini değiştirmek
suretiyle yapılan sanattır.
Örnek :
Böyle hûn-rîzâne tevcîh-i nigeh bilmem neden
Gâlibâ zann eyliyor Nâcî'yi cânî gözlerin
Mualim Nâcî
(Böyle kan dökücü bakışlar yöneltmek nedendir? Galiba gözlerin Naci'yi cani zannediyor.)
Kalp, "Nâcî " ve "cânî" sözcükleri arasındadır. Bu iki sözcükte harflerin yerleri değiştirilmiştir.
4.3. İştikak
Sözcük anlamı : Türeme, türetme. Terim anlamı : Aynı kökten türeyen birden fazla
sözcüğü bir arada kullanmaktır.
E D E B î S A N A T L A R 221
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Örnek :
Ey beni lutfuyla yoktan var eden Rabb-i gafûr
Mağfiret kıl eyledikte azm-i iklîm-i bekâ
Enderunlu Vâsıf
(Ey beni iyiliğiyle, rahmetiyle yoktan var eden, bağışlayıcı merhametli Allah, sonsuzluk
dünyasına, ahirete gittiğimizde bizi bağışla, bize merhamet et)
Burada "gafûr" ve "mağfiret", Arapça dilbilgisi kurallarına göre aynı kökten türemiş
iki sözcüktür.
4.4. Akis (Yansıtma)
Sözcük anlamı : Geri dönme, yansıma.Terim anlamı : Bir mısra içinde anlamlı bir ifadenin
ters çevrilip, yine anlamlı bir ifadeye dönüştürülerek yerleştirilmesiyle yapılan
sanattır.
Örnek :
Dîdem ruhunu gözler gözler ruhunu dîdem
Kıblem olalı kaşın kaşın olalı kıblem
Nazîm
Birinci mısraın "Didem ruhunu gözler" ifadesi ters çevrilerek, "gözler ruhunu
dîdem" anlamlı ifadesine dönüştürülmüş ve aynı mısrada yerleştirilmiştir. İkinci
mısra da aynıdır.
4.5. İade
Sözcük anlamı : Geri gönderme, geri çevirme. Terim anlamı : Şiirin her beytinin son
sözcüğünü sonraki beytin ilk sözcüğü olarak kullanmaktır.
Örnek :
Ey güzellik göğünün mâh-ı münevver kameri
Şâd kıl gönlümü gün gibi tulû et seherî
Seherî aşk ile meydâna girip seyr edeyim
Ola ki peyk-i sabâdan ere yârin haberi
Haberi olsa anın yoluna cân verdiğime
Bana rahm eyleyüben eyleye idi nazarı
Zâtî
222 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
4.6. Tarsî
Beytin her iki mısraındaki sözcükleri harf sayısı, vezin ve kafiye bakımından birbirine
denk getirmeye denir.
Örnek :
Ol şeh-i kâm-kâr gelmez mi
Ol meh-i nâm-dâr gelmez mi
Bâkî
(O mutlu padişah [sevgili] gelmez mi; ünlü, namlı ay gibi güzel sevgili gelmez mi?)
4.7. Akrostiş
Her mısraın ilk harfi yukarıdan aşağıya doğru okununca bir ismin çıkacağı şekilde
yazılmış şiire denir.
Örnek :
Var olan bir sen, bir ben, bir de bu bahar
Elden ne gelir ki ? Güzelsin, gençliğin var.
Dünyada aşkımız ölüm gibi mukaddes.
İnan ki bir daha geri gelmez bu günler,
Âlemde bu andır bize dost esen rüzgâr.
Cahit Sıtkı Tarancı
Bu şiirin mısralarının ilk harfleri yukarıdan aşağı okununca Vedia ismi çıkar.
4.8. Lep-Değmez (Dudak Değmez)
İçinde 'b,p,f,m,v' gibi dudak ünsüzleri bulunmayan sözcüklerle yazılan şiire denir.
Örnek :
Her şey ne sıcaktı, her şey ne iyi
Hatta o karanlık, aysız geceler
Ahmet Kutsi Tecer
E D E B î S A N A T L A R 223
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Özet
Etkili, güzel söz söyleme sanatı olan edebiyatta, dilin gerçek ve sembolik anlamlarına başvurmak,
az sözle çok şey ifade etmek, anlam ilgisi kurmak yoluyla yapılan sanatların büyük bir
yeri vardır. Bu sanatlara "edebî sanatlar" adı verilir.
İnce duyguların, estetik duyarlığın ürünü olan edebî sanatlar ,Türk edebiyatında geniş yer
tutar. Özellikle Klâsik (Divan) Türk edebiyatında bu sanatlara büyük önem verilir.
Edebî sanatlar mecazlar, anlam sanatları ve söz sanatları olmak üzere üç kümede ele alınabilir.
Benzetme, iğretileme, mecaz-ı mürsel, kinaye, tariz, kişileştirme mecazlara;
iham, tevriye, tenasüp, tecahül-i arif, hüsn-i talil, mübalâğa, tezat, tehmih, iktibas
anlam sanatlarına; cinas, kalp, akrostiş ve lep değmez söz sanatlarına giren belli başlı
edebî sanatlardır.
Değerlendirme Soruları
Aşağıdaki soruların yanıtlarını verilen seçenekler arasından bulunuz.
1. Aşağıdaki beyitte hangi sanat vardır ?
Kadem kadem gece teşrîfi Nailî o mehin
Cihân cihân elem-i intizâra değmez mi
(Ey Nailî, o ay yüzlü güzel sevgilinin gece adım adım gelmesi, dünya kadar
bekleme elemine, acısına, sıkıntısına değmez mi?)
A. Akrostiş
B. Kişileştirme (teşhis ve intak)
C. Açık iğretileme (istiare)
D. Tezat
E. Benzetme (teşbih)
2. Aşağıdaki beyitte hangi sanat yapılmıştır?
Sahn-ı çemende nağme-keş-i aşk olan aceb
Bülbül müdür Nahîfî-i şîrin-edâ mıdır
(Çimenlik meydanında, bahçenin ortasında aşk şarkısı söyleyen acaba bülbül
müdür, yoksa şirin edalı Nahîfî midir?)
A. Akrostiş
B. Tecahül-i arif
C. İğretileme (istiare)
D. Tezat
E. Tekrir
224 E D E B î S A N A T L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
3. Aşağıdaki beyitte hangi sanat vardır?
Ağyâr elemin çekme gönül nâfile gamdır
Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir
(Ey gönül, başkasının, yabancıların elemini çekmek boşu boşuna gam çekmektir.
Düşmanın sitemini anlamamak düşmana sitemdir.)
A. Akrostiş
B. Tecahül-i arif
C. İğretileme
D. Tezat
E. İrsal-i mesel
4. Aşağıdaki beyitte hangi sanat vardır?
Mümkün değil Hudâ'yı bilmek de bilmemek de
Bilmek de bilmemek de mümkün değil Huda'yı
(Allah'ı bilmek de bilmemek de mümkün değildir.)
A. Akrostiş
B. Tecahül-i arif
C. İğretileme
D. Akis
E. İrsal-i mesel
5. Aşağıdaki beyitte hangi sanat vardır ?
Müzeyyen oldu reyâhin bezendi bâğ-ı çemen
Meğer ki bâğa haber geldi yârdan bu gece
(Fesleğenler süslendi, çimenlik bezendi meğer ki sevgiliden bu gece bahçeye
haber geldi .)
A. Akrostiş
B. Tecahül-i arif
C. Hüsn-i talil
D. Tezat
E. İrsal-i mesel
E D E B î S A N A T L A R 225
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar
Tahirül Mevlevî, Edebiyat Lügati, İstanbul, Enderun Kitabevi, 1973.
Dr. Ali Nihat, Edebî Sanatlara Dair, İstanbul, İnkılâp Kitaphanesi, 1933.
Bilgegil, Kaya; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, İstanbul, Enderun Kitabevi, 1989.
Muallim Naci, Istılahat-ı Edebiyye -Edebiyat Terimleri-, Hazırlayanlar : Alemdar
Yalçın, Abdülkadir Hayber, Ankara, Akabe Yayınları.
Dilçin, Cem; Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları,
1997.
Külekçi, Numan; Açıklamalar ve Örneklerle Edebî Sanatlar, Ankara, Akçağ Kitabevi,
Şubat 1995.
Pala, İskender; Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Ankara, Akçağ Kitabevi, 1995.
Değerlendirme Sorularının Yanıtları
1. C 2. B 3. D 4. D 5. C
226 E D E B î S A N A T L A R
cumhuriyet dönemi öğretici metin türleri
Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Türk edebiyatında deneme türünün gelişimi ve başlıca deneme
yazarları hakkında bilgi sahibi olacaksınız.
• Gezi yazısının Türk edebiyatında Cumhuriyet'ten sonraki gelişimini
ve başlıca Türk gezi yazarlarını tanıyacaksınız.
• Günlüğün Türk edebiyatında Cumhuriyet'ten sonraki gelişimini
ve başlıca Türk günlük yazarlarını tanıyacaksınız.
• Anı türünün Türk edebiyatında Cumhuriyet'ten sonraki gelişimi
ve başlıca Türk anı yazarlarını öğreneceksiniz.
• Söylevin Türk Edebiyatında Cumhuriyet'ten sonraki g elişimi
ve başlıca Türk söylev yazarlarını göreceksiniz.
• Görüşme yazısının özelliklerini öğreneceksiniz; Türk edebiyatında
Cumhuriyet'ten sonraki görüşme yazarlarını tanıyacaksınız.
İçindekiler
• Giriş
• Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Deneme
• Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Gezi Türü
• Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Günlük
• Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Anı
ÜNİTE 11
Cumhuriyet Dönemi Türk
Edebiyatında Öteki Türler
Yazar
Yard. Doç. Dr. Nurullah ÇETİN
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
• Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Söylev
• Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Görüşme
• Özet
• Değerlendirme Soruları
• Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar
Çalışma Önerileri
• Bu ünitede verilen deneme, gezi yazıları, günlük, anı, söylev,
gönüşme kitaplarından edinip okumaya çalışınız.
• Bu üniteyi çalışmadan önce sizin üzerinizde önemli bir etki bırakmış
konuşmacıları düşününüz ve onların söylevlerinin hangi
bakımlardan etkili olduğunu düşününüz.
• Siz de görüşme için sorular hazırlayınız.
• Ünitedeki konuları çalışırken günlük türünde verilmiş metinleri
görmeye çalışınız
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
1. Giriş
Türk Edebiyatında birçok yazı türünde olduğu gibi deneme, gezi, günlük, anı, söylev
ve görüşme ... gibi yazı türlerinin asıl gelişmesi; yazarlar tarafından kullanılır olması,
halk tarafından tanınması Cumhuriyet döneminde olur.
2. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Deneme
Deneme dilinde çeşitli bilim, felsefe ve sanat dallarına ait terimlere yer vermekten
ziyade halk çoğunluğunun ortak günlük konuşma dilinin düşünce diline dönüştürülmesi
çabası hâkimdir. Denemede bilimsel yazılardaki kuruluk ve şematiklik
bulunmaz. Düşünce, şiirsel, akıcı, samimî bir üslûpla sunulur. Bu bakımdan deneme
yazılarının geniş halk yığınlarınca kolayca ve rahatlıkla okunabilme özelliği
vardır. Deneme yazarı yazısını yazarken bir anlamda kendi kendisiyle diyalog içindedir.
Kendi zihinsel âleminde düşünce temrinleri yapar.
Nurullah Ataç bu konuda şöyle der: "Yazı dilinin konuşma dilinden başka olmasını isteyen
dar görüşlüler dilediklerince tepinsinler, devrik tümce giriyor, girdi yazı diline. Ben istediğim
için değil, çağımız istediği için. Genci de ona gidiyor, yaşlısı da. Yaşsızlar vardır, yaşsız,
çağsız, tatsız tuzsuz, ölü gibi yaşayanlar, bir onlar gitmiyor, gidemiyor konuşma diline.
Konuşma dili, devrik tümce, yarının canlı, güzel ışıklı Türkçesi. Onun geldiğini göremeyenler,
sezemeyenler kendilerine ağlasınlar!" (Nurullah Ataç, Günce, TDK Yayınları, Ankara
1972, s. 306). Tanzimatta bir süre gazete ve dergilerde "musâhabe" üst başlığı altında
deneme benzeri yazılar yazılmıştır. Ahmet Haşim Bize Göre (1928), Gurebahane-i
Laklakan (1928); Refik Halit Karay Bir Avuç Saçma (1939), Bir İçim Su (1931), İlk
Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944);
Falih Rıfkı Atay Eski Saat (1933), Niçin Kurtulmak (1953), Çile (1955), İnanç (1965),
Pazar Konuşmaları (1966), Kurtuluş (1966), Bayrak (1970) gibi kitaplarını saymak
mümkündür.
2.1. Konuları Bakımından Denemelerin Sınıflandırılması
Türk edebiyatında deneme türünde verilmiş ürünler genel konuları itibariyle sınıflandırılabilir
2.1.1. Sanat ve Edebiyat Konulu Denemeler
Sanat ve edebiyat konulu denemelerin çoğu sistematik olmayan öznel birer eleştiri
yazısı niteliğindedir. Onun için Türk edebiyatında deneme ile eleştiri birbirinden
ayrılmayacak ölçüde iç içe geçmiş gibidir. Bizim burada deneme olarak aldığımız
pek çok örnek, aynı zamanda birer eleştiri yazısı olarak da görülebilir.
C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R 185
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
2.1.1.1. Şiir
Bu bölümde yer alan denemeler, bütünüyle olmasa da ağırlıklı olarak şiir türüyle ilgili
olan ürünlerdir; birkaç örnek: Mehmet Salihoğlu Gün Işığına Çıktıkça (1975);
Cemal Süreya Şapkam Dolu Çiçekle (1976); Oktay Akbal Önce Şiir Vardı; İsmet
Özel Şiir Okuma Kılavuzu (1980); Enis Batur Şiir ve Cinayet (1979)...
2.1.1.2. Manzum-Mensur Karışık Edebî Türlerle İlgili Denemeler
Sanat ve edebiyat konulu deneme eserlerinin çoğu, şiir, hikâye, roman gibi değişik
türleri içeren çalışmalardan oluşmaktadır. Vedat Günyol Dile Gelseler (1966); Denemeler
Eleştiriler (1964); Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Üzerine Makaleler (1969);
Peyami Safa Sanat Edebiyat Tenkit (1970); Bedri Rahmi Delifişek (1975); Mehmet
Kaplan Büyük Türkiye Rüyası (1969); Oktay Akbal Konumuz Edebiyat (1968), Yazmak
Yaşamak (1972), İstinye Suları (1973), Vatan Mahzun Ben Mahzun (1983)... Yedi
Meş'aleciler arasında yer almış olan Cevdet Kudret Bir Bakıma (1977); Memet
Fuat Düşünceye Saygı (1968), Çağını Görebilmek (1982), Unutulmuş Yazılar (1986), Konuşan
Toplum (1996), Dağlarda Yüreğim (1996), Özgünlük Avı (1996)... Şiiriyle tanınmış
olan Sezai Karakoç Edebiyat Yazıları I, II, III, (1982), (1986), (1996); Hilmi Yavuz
Denemeler Karşı Denemeler (1988), Yazın Üzerine (1987); Suut Kemal Yetkin Edebiyat
Konuşmaları (1944), Edebiyat Üzerine (1952), Günlerin Götürdüğü (1958); Nihad
Sami Banarlı Şiir ve Edebiyat Sohbetleri (1982); Fethi Naci İnsan Tükenmez (1956), Edebiyat
Yazıları (1976); Nermi Uygur İnsan Açısından Edebiyat (1969); Adalet Ağaoğlu
Başka Karşılaşmalar (1997); Mehmet Kemal Denemeler Elemeler (1997); Melih Cevdet
Anday Yiten Söz (1992).
2.1.1.3. Dil Konulu Denemeler
Bu konuda yazılmış denemeler; dil felsefesi, dilin güncel sorunları, eski dil, yeni dil,
uydurmacılık, öztürkçecilik, yaşayan dil, halkın konuşma dili, kültür dili gibi tartışmaları
ele alınır. Dilin sadeliği; günlük hayatta, sosyal ilişkilerde ve sanat eserlerindeki
önemini ele almaktadırlar.
• Öz Türkçecilik Akımını Savunanlar : Bu düşünceyi savunan başlıca yazarlar
ve eserleri şunlardır : Suat Yakup Baydur Dil ve Kültür (1952), Sebati Ataman'ın,
Dil Çıkmazı (1981); Emin Özdemir Öz Türkçe Üzerine (1969); Berke
Vardar Dil Devrimi Üstüne (1977) ve Tahsin Yücel'in Tartışmalar (1994)...
• Milletin Canlı Konuşma Dilini Savunanlar : Mehmet Kaplan Kültür ve Dil
(1982); Nihad Sami Banarlı Türkçenin Sırları (1972); Peyami Safa Osmanlıca -
Türkçe - Uydurmaca (1970); Necmettin Hacıeminoğlu Türkçenin Karanlık Günleri
(1972); Ahmet Bican Ercilasun Dilde Birlik (1984)...
• Dili Felsefî ve Kültürel Boyutuyla İrdeleyenler : Nermi Uygur Dilin Gücü
(1962); Aydın Köksal Dil ile Ekin (1980); M.Bedri Gültekin Türkçenin Dünü ve
Yarını (1983) ...
186 C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
2.1.1.4. Felsefe Konulu Denemeler
Bu gruba giren denemeler, genellikle felsefe eğitimi görmüş ve bu alanda çalışan bilim
adamları tarafından yazılmaktadır. Nurettin Topçu Kültür ve Medeniyet (1970),
İradenin Davası (1968); Nusret Hızır Felsefe Yazıları (1976, Türk Dil Kurumu 1977 Deneme
Ödülü), Geride Kalanlar (1987); İsmail Tunalı Denemeler (1980)...
2.1.1.5. Şehir Konulu Denemeler
Günümüzde Türk edebiyatında ilk örnekleri şehrengizlerdir. İlk şehrengiz XVI.
yüzyılda Mesihî tarafından yazılmıştır. Kimi denemeciler, gezip gördükleri, yaşadıkları
şehirlerin tarihi, kültürü, gelenekleri, mimarîsi... üzerindeki görüşlerini
kaleme almışlardır: Yahya Kemal Beyatlı Aziz İstanbul (1964); Nihad Sami Banarlı
İstanbul'a Dair (1986); Samiha Ayverdi İstanbul Geceleri (1971); Mitat Enç Uzun Çarşı'nın
Uluları (1997 Antep'i anlatır); Hilmi Yavuz Şehirlerin İskeleti (1988), Beşir Ayvazoğlu
Şehir Fotoğrafları (1997); Cengiz Bektaş Mimarlıkta Eleştiri (1967) ...
2.1.1.6. Sosyal ve Siyasî Konulu Denemeler
Siyasetçiler, gazeteciler, siyaset üzerine gözlemci ve izleyici olarak düşünce üretenler
hem güncel hem de evrensel nitelikli siyasal ve sosyal konularla ilgili düşüncelerini,
kimi zaman, deneme türünde yazmışlardır: Oktay Akbal Atatürk Yaşadı mı
(1975); Vedat Nedim Tör Kemalizmin Dramı (1979); Nadir Nadi Atatürk İlkeleri Işığında
Uyarmalar (1961), Olur Şey Değil (1981), Ben Atatürkçü Değilim (1982); Seyfettin
Bulut Gençliğin Arayışları (1996); Hülya Yakut Üstündağ Sezgiler (1996)...
2.1.1.7. Psikoloji Konulu Denemeler
Psikoloji biliminin verileri ışığında insanların gündelik ruhsal sorunlarıyla ilgili düşünceler
işlenir. Bu tür çalışmalar Doğan Cüceloğlu İnsan İnsana , Sefa Saygılı Strese
Son (1996); Suna Tanaltay Sevdikçe, Çocuklar Ağlamasın, Gençlik Sevgidir, Ben Sevgiyim,
Yaşam Nehri.
2.1.1.8. Kadın Konulu Denemeler
Özellikle kadın yazarlar, feminizm akımının da etkisiyle kadınların sorunlarını,
sosyal ve siyasî haklarını dile getiren denemeler yazmaktadırlar. Duygu Asena
Kadının Adı Yok (1987); Esra Nuray Sezer Bir Genç Kız Yetişiyor (1997); Gülay Atasoy
Aile Huzuru (1994)...
C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R 187
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
2.1.1.9. Karışık Konulu Denemeler
Tarih, kültür, gündelik hayat, sanat, uygarlık gibi alanlara ait değişik pek çok konuda
deneme yazılabilir: Ahmet Haşim Bize Göre, Gurabahane-i Laklakan; Ahmet Hamdi
Tanpınar Yaşadığım Gibi; Cemil Meriç Bu Ülke (1974), Mağaradakiler (1978), Kırk
Ambar (1980); Selahattin Batu (1905-1973) İnsan ve Sanat (1945); Ali Nihad Tarlan
Kuğular (1970); Salah Birsel Kendimle Konuşmalar (1969), Salah Bey Tarihi, 1001 Gece
Denemeleri; Enis Batur Alternatif Aydınlar (1985), Saatsiz Maarif Takvimi (1995)... Sabahattin
Eyüboğlu Mavi ve Kara (1961), Sanat Üstüne Denemeler (1974); Ruşen Eşref
Ünaydın Ayrılıklar (1923), Boğaziçi Yakından (1938); Yakup Kadri Karaoosmanoğlu
Erenlerin Bağından (1922), Okun Ucundan (1940), Ergenekon (1929), Alp Dağlarından
(1942); Cevdet Kudret Benim Oğlum Bina Okur (1983); Azra Erhat Sevgi Yönetimi
(1978); Nermi Uygur Güneşle (1969) Yaşama Felsefesi (1981), Kültür Kuramı
(1984)... Ferit Edgü Ders Notları (1978. 1979 Türk Dil Kurumu deneme ödülü), Yazmak
Eylemi (1980); Yusuf Çotuksöken Denemenin Kıyılarında (1992); Doğan Hızlan
Güncelin Çağrısı (1997); Ahmet Altan Geceyarısı Şarkıları (1996); Ahmet Turan Alkan,
Yatağına Kırgın Irmaklar (1998)...
3. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Gezi Türü
Gezi türü için daha önceleri Arapça kökenli "seyâhat", "cevelân" gibi terimler kullanılıyordu.
Gezi notlarının kaleme alındığı eserlere ise "seyâhatnâme" deniyordu.
Modern zamanlarda ise Türkçe bir kelime olan "gezi" terimi tercih edildi. Gezi yazarı
gezip gördüğü yerlerin hem kendisi hem de okuyucular için tarihî ve coğrafî açıdan
ilgi çeken yönlerini, özelliklerini, kültürel, jeolojik, güzelliklerini, halkının gelenek,
görenek, törelerini yazar. Dünya edebiyatının en önemli gezi yazıları arasında
13. yüzyılda Marko Polo'nun Uzak Doğu izlenimlerini içeren Seyahatnamesi ve 14.
yüzyılda yaşamış Arap gezgin İbn-i Batuta'nın İslâm dünyası gezilerini konu edinen
Seyahatnamesi yer alır.
3.1. Yurt İçi Gezi Yazıları
Aşık Cemal, Amasya Seyahatnamesi (1926); Afet İnan Ankara-Samsun Arasında Tarih
Gezisi (1946); Nahit Sırrı Örik Anadolu (1939), Bir Edirne Seyahatnamesi (1941), Kayseri,
Kırşehir, Kastamonu (1955); İsmail Habib Sevük Yurttan Yazılar (1943); Sadri Ertem
Kıyılardan Stepe Bir Vagon Penceresinden (1943); Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir
(1960); Ahmet Turan Alkan Altıncı Şehir (1992); Yusuf Kenan Ekşioğlu Türkiye'de
Otobüsle 10.000 Kilometre (1961); Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları I, II
(1936,1966); Azra Erhat Mavi Anadolu (1969); Mahmut Makal Bizim Köy (1975); Ata
Anbarcıoğlu Gezi Anıları (II. Bölüm, tarihsiz); Mehmet Önder Atatürk'ün Yurt Gezileri
(1975); Taha Toros Atatürk'ün Adana Seyahatleri (1981)...
188 C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
3.2. Yurt Dışı Gezi Yazıları
Osmanlı Devleti, 17. yüzyıldan itibaren değişik Avrupa devletlerine elçi göndermeye
başlamıştır. Bunlar ülkeye dönüşlerinde resmî raporlar halinde yazdıkları sefaretnamelerde
bulundukları ülke hakkında ayrıntılı bilgiler vermişlerdir. Bunları gezi
yazısı olarak da değerlendirebiliriz. Bunlardan Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi'nin
Fransa Sefaretnamesi (1720-1721) en ünlü olanıdır. Günümüzde Mustafa Canelli
Kâbe'ye Doğru (1995), Cengiz Çandar Güneşin Yedi Rengi (1987); Rauf Kemal
1924 Senesi Avrupa Tetebbu Heyeti Raporları (1925); Yusuf Ziya Ortaç Göz Ucuyla Avrupa
(1958); Tahir Kutsi Makal Köylü Gözüyle Avrupa (1965); Sıtkı Yırcalı Batıya
Kalkan Tren (1965); Ümit Yaşar Oğuzcan Avrupa Görmüş Adam (1967); A. Süheyl Ünver
Avrupa İzlenimleri (1969); Selahattin Batu Avusturya ve Venedik Günleri (1970);
İsmail Habib Sevük Tuna'dan Batıya (1935); Yaşar Nabi Nayır Balkanlar ve Türklük
(1936); Falih Rıfkı Atay Tuna Kıyıları (1938); Taymis Kıyıları (1934)... Yılmaz Çetiner
Şu Bizim Rumeli (1967); Abdi İpekçi Yarının Ülkesi Afrika (1959); Samet Ağaoğlu Sovyet
Rusya İmparatorluğu (1967); Ahmet Bican Ercilasun Türk Dünyası Üzerine İncelemeler
(1993); Murat Özsoy Turkuaz Günlüğü (1990); Erdem Bayazıt İpek Yolundan
Afganistan'a (1985); Füruzan Yeni Konuklar (1977); Demir Özlü Berlin Güncesi 1989
İlkbaharı (1991); Haldun Taner Berlin Mektupları (1984); Şevket Rado Amerikan Masalı
(1950); Bedii Faik Akın Sam Amca'nın Evinde, Amerika Seyahatları Notları (1954); İlhan
Selçuk Güzel Amerikalı (1965); Sovyetler-İran-Amerika İzlenimleri (1976); Gülten
Dayıoğlu, Amerika'ya Yolculuk (1990); Melih Cevdet Anday, Sovyet Rusya, Azerbaycan,
Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan (1965); Mehmet Aslantuğ "Bosna'da Gördüklerim
Bosna'yı Aştı", Aktüel, 5.10.1995; Hasan Ali Yücel İngiltere Mektupları (1958);
Kıbrıs Mektupları (1958); Işıl Özgentürk Büyülü Bir Yolda (1998); Selahattin Batu İspanya
Büyüsü (1972); Afet Ilgaz Muhteremoğlu İtalya Mektupları (1962); Fikret Otyam
Ne Biçim Amerika Ne Biçim Rusya (1970)...
4. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Günlük
Günlük türü için Türkçede ise "Journal" "Rûznâme", "hatıra defteri","Günce","Günlük"
gibi karşılıklar kullanılmıştır. Günlük bir kişinin hergün kayda değer bulduğu
olayları, gözlemlerini, izlenimlerini, duygu, düşünce ve hayallerini yazdığı
notlarıdır. Anılar, yaşanmış, tarih olmuş eski zamanlardaki olay, olgu ve durumları
içerirken, günlüklerde, olaylar sıcağı sıcağına yazıldığı için daha çok özneldir. Günlük
tutmaya pek fazla rağbet edilmeyen Türk edebiyatında bu türün Tanzimat'tan
sonra ortaya çıktığını görüyoruz.
4.1. Siyasî ve Askerî Günlükler
Daha 14. yüz yılda Türk-Hint İmparatorluğunun kurucusu Babür Şah Vakâyi
(Babürname)'sinde asker, devlet adamı, sanatçı ve sade bir vatandaş olarak başından
geçen olayları, gezip gördüğü yerleri, tanıştığı kimseleri, başarılarını ve zaafla-
C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R 189
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
rını günü gününe anlatmıştır. Ruşen Eşref Ünaydın Ayrılıklar (1923), Atatürk'ü
Özleyiş (1957); Samet Ağaoğlu Siyasî Günlük (1992)...
4.2. Edebiyat, Sanat ve Kültür Konulu Günlükler
Türk edebiyatında günlük türünde en çok edebiyatçılar ürün vermişlerdir. Onların
tuttuğu günlüklerde kendi şahsî yaşantıları, sosyal ve siyasî fikirleri, eserleri ve sanatçı
kişilikleri, içinde yer aldıkları sanat ve edebiyat çevreleriyle ilgili bilgiler bulunur.
Cumhuriyet döneminde yayımlanan ilk günlük kitabı Günlük (1955) adıyla
Salah Birsel'e, ayrıca: Kuşları Örtünmek (1976), Hacivat Günlüğü (1982), Yaşlılık Günlüğü
(1982) Aynalar Günlüğü (1988), Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu (1992) ... Nurullah
Ataç, Günce I (1960), Günce II (1972); Oktay Akbal Günlerde (1968), Anılarda
Görmek (1972), 80'lerde Bir Yazar (1994)... Tomris Uyar Gündökümü 75 (1977), Sesler,
Yüzler, Sokaklar (1981), İlhan Berk Elyazılarına Vuruyor Güneş (1983); Oğuz Atay
Günlük (1988); Cemal Süreya 999. Gün / Üstü Kalsın (1991); Necati Cumalı Yeşil Bir
At Sırtında (1991); Ece Ayhan Başıbozuk Günceler (1993); Mehmet Seyda Romancı
Günlüğü (1973); Cengiz Gündoğdu Yıldız Güncesi (1996)...
5. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Anı
'Anı'nın eski karşılığı 'hatıra'dır. Edebî bir tür olarak anı, bir kişinin aklının erdiği
dönemden itibaren görüp yaşadığı, kendisi ve toplum için önemli gördüğü olayları
ve durumları belli bir sistem içinde yazıya döktüğü, genellikle, otobiyografik metinlere
denir. Otobiyografi, kişinin yalnızca kendisiyle ilgili bilgileri verirken anı, hem
bireysel hem de sosyal anlamda bilgi içerir. Günlük tutan yazar, sıcağı sıcağına o günün
olay, yaşantı ve düşüncelerini aktarırken; anı yazarı, tarih olmuş eski zamanların
olaylarını belleğe ya da belgelere dayalı olarak ortaya koyar. Bu bakımdan anı
metinleri yalnızca hatırlanabilen, unutulmayan, kaydedilebilen olayları içerdiği
için tarihi aynen aksettirmekten uzaktır, büsbütün objektif olması beklenemez. Toplumların
sosyal hayatlarında anı aktarmak önemli bir gelenektir. Özellikle yaşlı insanlar
kendilerinden daha genç kimselere daha önce görüp geçirdiklerini, yaşadıkları
ilginç olayları anlatırlar.
Anı yazma geleneği, Tanzimat döneminde, kimi devlet adamlarında batıdaki meslektaşlarına
olan özentiden başlamış ve giderek günümüze kadar gelmiştir.
Tanzimat öncesindeki şuara tezkireleri, menakıpname, siyer, vekayi'name, gazavatname,
fetihname, sefaretname gibi eserler bilinen anlamıyla birer anı eseri
olmasalar da bu türe özgü özellikleri taşırlar.
Anılar konuları itibariyle genellikle siyasî ve edebî olmak üzere iki kategoride değerlendirilmektedir.
Bunlar kesin sınırlandırmalar değildir. Bir siyasî anı kitabında
edebî anılar da olabilmektedir. Kimi anı kitapları da toplum içinde belli özellikleriyle
seçilmiş kişilerin portrelerinden oluşmaktadır. Halit Fahri Ozansoy Edebiyatçı-
190 C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
larımız Geçiyor (1939), Yahya Kemal Beyatlı Siyasî ve Edebî Portreler (1968); Yusuf
Ziya Ortaç Portreler (1960); Hakkı Süha Sezgin Edebî Portreler'i (İstanbul 1997); Beşir
Ayvazoğlu Defterimde 40 Suret (İstanbul 1996)... gibi.
5.1. Siyasî ve Askerî Konulu Anılar
Tanzimat'tan sonra anı yazma geleneği devlet yönetiminde bulunmuş önemli kişiler
arasında da yaygınlaştı.
5.1.1. Askerî Konulu Anılar
Afet İnan Atatürk'ten Hatıralar (1950), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (1959);
Falih Rıfkı Atay Atatürk'ün Bana Anlattıkları (1955), Atatürk'ün Hatıraları (1965),
Çankaya (1969); Celal Bayar, Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam (1959); İsmet
Kür Anılarıyla Atatürk (1965); Ali Fuat Cebesoy Sınıf Arkadaşım Atatürk (1997);
Hilmi Yücebaş Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları (1963); Ahmet Cevat Emre
İki Neslin Tarihi (1960); Nadir Nadi Perde Aralığında (1965); Erdal Öz Deniş Gezmiş
Anlatıyor (1976); Safa Güner Köy Enstitüleri Hatıraları (1963); Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Zoraki Diplomat (1955). Politika'da 45 Yıl (1968); Samet Ağaoğlu Strazburg
Hatıraları (1933), Babamdan Hatıralar (1939), Aşina Yüzler (1965)... Ahmet Ağaoğlu
Serbest Fırka Hatıraları (2. baskı, 1969); Erdal İnönü Anılar ve Düşünceler; Rauf Denktaş
Rauf Denktaş'ın Hatıraları (4 cilt, 1996); Emre Kongar Ben Müsteşarken (1996); Gülsün
Bilgehan Mevhibe İnönü'nün Anıları, Milliyet, 08.03.1998...
5.1.2. Hariciye ve Elçilik Anıları
Ülkemizi yurt dışında temsil eden, yurt dışı görevlerinde bulunan bazı kişiler oradaki
kimi ilginç gözlem ve izlenimlerini yazıya dökmüşlerdir. Ali Fuat Cebesoy
Moskova Hatıraları (1955); Feridun Cemal Erkin Dışişlerinde 34 Yıl (1980); Zeki Kuneralp
Sadece Diplomat (1982)...
5.1.3. Cezaevi ve Avukat Anıları
Ülkemizde belli dönemlerde özellikle aydınlar, sanatçılar, edebiyatçılar ve politikacılar
zaman zaman tutuklanmışlardır. Onlar hapishanede yaşadıklarını, yargılanmaları
sırasında başlarından geçenleri, çektikleri sıkıntıları ve bu tür kişilerin davalarını
üstlenen avukatlar gözlem ve izlenimlerini anı biçiminde yazmışlardır: Necip
Fazıl Kısakürek Cinnet Mustatili (1955), Yılanlı Kuyudan (1970); Bediî Faik Hapishane
Notları (1958); Halikarnas Balıkçısı Mavi Sürgün (1971); Aziz Nesin Bir Sürgünün
Anıları (1971); Nazlı Ilıcak Allah Kurtarsın (1987); Zeynep Oral Bir Ses (1987);
Sevgi Soysal Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (1976)...
C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R 191
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
5.2. Edebiyat ve Sanat Konulu Anılar
Tanzimat döneminden sonra pek çok sanatçı ve yazar, özellikle olgunluk yaşlarında
siyasî, sosyal, edebî, kültürel alanlardaki düşünce, gözlem ve izlenimlerini, eserleriyle
ilgili açıklamaları yazmışlardır.
5.2.1. Edebiyat Konulu Anılar
Refik Halit Karay İstanbul'un İç Yüzü (1920), Üç Nesil-Üç Hayat (1943); Ercüment
Ekrem Talu Dünden Hatıralar (1945); Nihat Sami Banarlı Yahya Kemal Yaşarken
(1959), Hilmi Yücebaş Yedi Şairden Hatıralar (1960); Yusuf Ziya Ortaç Portreler
(1960); Oktay Akbal Şair Dostlarım (1964); Zekeriya Sertel Mavi Gözlü Dev (1968),
Nazım Hikmet'in Son Yılları (1979); Orhan Kemal Nazım Hikmet'le Üçbuçuk Yıl (1965);
Mehmet Seyda Edebiyat Dostları (1970), Çocukluk Yılları (1980); Mehmet Başaran Yasaklı
(1987); Mehmet Kemal Acılı Kuşak (1968); Demir Özlü Sürgünde 10 Yıl; Ömer
Faruk Toprak Duman ve Alev (1969); Sabiha Sertel Roman Gibi (1969); Aziz Nesin Bir
Sürgünün Anıları (1971), Poliste (1967)... Halide Nusret Zorlutuna Bir Devrin Romanı
(1978); Meral Tolluoğlu Babam Nurullah Ataç (1980); Talip Apaydın Bozkırda Günler
(1952), Karanlığın Kuvveti (1967), Akan Sulara Karşı (1985); Hikmet Erhan Bener Bürokratlar
(1978-79); Muzaffer Buyrukçu Arkadaş Anılarında Orhan Kemal (1984); Rıfat
Ilgaz Yokuş Yukarı (1982), Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra (1986); Hasan İzzettin Dinamo
6-7 Eylül Kasırgası (1971), 2. Dünya Savaşında Edebiyat Anıları (1984); Baki Süha Ediboğlu
Bizim Kuşak ve Ötekiler (1968); Samim Kocagöz Bu Da Geçti Ya Hu (1992); Melih
Cevdet Anday Akan Zaman Duran Zaman (1984); Ahmet Hamdi Tanpınar "Cahit
Sıtkı'ya Dair Hatıralar", Edebiyat Üzerine Makaleler (1969)...
5.2.2. Tiyatro ve Tiyatro Sanatçıları İle İlgili Anılar
Kimi tiyatro yazar ve sanatçıları da meslek hayatları boyunca başlarından geçen ilginç
olayları kaleme almışlardır. Hafi Kadri Alpman Ahmet Fehim Bey'in Hatıraları
(1976); Vasfi Rıza Zobu O Günden Bu Güne (1977), Uzun Hikâyenin Sonu (1990); Halit
Fahri Ozansoy Şehir Tiyatrosunun 50. Yılı Darülbedayi Devrinin Eski Günlerinde
(1964); Haldun Dormen Sürç ü Lisan Ettikse (1977); Gülriz Sururî Kıldan İnce Kılıçtan
Keskince (1978); Mücap Ofluoğlu Bir Avuç Alkış (1985)...
5.3.3. Basın Anıları
Basın çalışanlarının, yazar ve muhabirlerinin anıları vardır: Ahmet Rasim Muharrir,
Şair, Edip (1926, 1980); Ahmet İhsan (Tokgöz) Matbuat Hatıralarım (1930-1931);
Yusuf Ziya Ortaç Bizim Yokuş (1966); Necip Fazıl Kısakürek Babıali (1975); Vedat
Nedim Tör Yıllar Böyle Geçti (1976)...
192 C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
5.3.4. Eğitim ve Öğretmenlik Anıları
Eğitimciler ve öğretmenler, meslekleri gereği yurdun pek çok yerinde bulunarak
ülke çocuklarını ve toplumu eğitme sorumluluğunu üstlenmiş kişilerdir. Dolayısıyla
eğitimciler birçok sorun, kişi ve gruplarla gerektiğinde mücadele eden kişilerdir.
Kimi eğitimciler önemli olaylara tanıklık etmiş olan hayatlarını kaleme almışlardır:
Hıfzırrahman Raşit Öymen Mektepçiliğin Kâbesinde İntibaât ve Tahassüsat (1926);
Şevket Süreyya Aydemir Toprak Uyanırsa (1963); Fikret Madaralı Ekmekli Dönemeç
(1965); Enver Demir Bir Öğretmenin Defterinden 41 Yılın Hikâyesi (1968); M. Rauf
İnan Bir Ömrün Öyküsü (1986); Kemal Kurdaş ODTÜ Yıllarım (1998)...
Bu sınıflamanın dışında birkaç örnek: Abdülhak Şinasi Hisar Geçmiş Zaman Köşkleri
(1956), Geçmiş zaman Fıkraları (1958)... Nahit Sırrı Örik Eski Zaman Kadınları Arasında
(1958); Halit Fahri Ozansoy Eski İstanbul Ramazanları (1968); Malik Aksel Resim
Sergisinde Otuz Gün (1943); Samiha Ayverdi Bir Dünyadan Bir Dünyaya (1974),
Hatıralarla Başbaşa (1977), Hey Gidi Günler Hey (1989); Esin Afşar Anılar Yanıltır mı?
(1995); Halit Kıvanç Hadi Anlat Bakalım Anılar 1 (1998)...
6. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Söylev
Arapça bir kelime olan "hitabet", hitap etmek, vaaz etmek, güzel söz söyleme sanatı,
hutbe okuma, nutuk irad etme gibi anlamlara gelmektedir. Terimin "nutuk", "söylev"
gibi karşılıkları da vardır. Bir kişinin bir topluluk karşısında belli bir konuda
yaptığı etkili, anlamlı ve coşturucu konuşmaya söylev metni, bu konuşmayı yapan
kişiye de hatip (konuşma) denir. Konularına göre siyasi söylev ve bilimsel söylev
olarak ayrılabilir.
6.1. Siyasi Söylev
Türk edebiyatında ise ilk siyasî söylev örneği Orhun Yazıtlarıdır. Bunlar, 732'de dikilen
Kül Tigin, 735'te dikilen Bilge Kağan, 720-725 yıllarında dikilen Tonyukuk Yazıtlarıdır.
Siyasî söylev örneği olarak ayrıca şu kişilerin söylevlerini de verebiliriz: İttihat
ve Terakki'nin hatibi Ömer Naci Naci, Selânik'te 1906'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin
bir toplantısında Atatürk'e hitaben şöyle der: "Mustafa Kemal! Arkandayız,
seni takip edeceğiz! Ölümler, cellâtlar, işkenceler bile bizi bu azmimizden çeviremeyecektir.
Hürriyet verilmez, ancak alınır. Zulüm ve istibdad altında inleyen bu masum ve bîçâre
milleti kurtaracağız, yaşasın hürriyet ve istiklâl!" (Fethi Tevetoğlu, Ömer Naci, Ankara
1987)
Halide Edip Adıvar (1884-1964), özellikle Mondros Mütarekesinden sonra İstanbul
ve İzmir'in işgal edildiği sıralarda, 16 Mayıs 1919'da İstanbul Sultanahmet'te düzenlenen
protesto mitinginde şöyle der: "Kardeşler, Vatandaşlar! Yedi yüz yılın şerefi, göğe
yükselen bu minarelerin tepesinden Osmanlı tarihinin yeni faciasını seyrediyor, bu meydanlardan
çok zaman alay hâlinde geçmiş olan büyük atalarımızın ruhuna hitabediyor, başımı
C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R 193
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
bu görünmeyen ve yenilmez ruhlara kaldırarak diyorum ki: Ben İslâmiyet'in bedbaht bir kızıyım
ve bugünün talihsiz fakat aynı derecede kahraman anasıyım. Atalarımızın ruhları
önünde eğiliyor, onlara bugünün yeni Türkiyesi adına hitabediyorum ki, silâhsız olan bugünkü
milletin kalbi de onlarınki gibi yenilmez kudrettedir, Allah'a ve haklarımıza iman ediyoruz."
Yine aynı şekilde Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966) de 30 Mayıs 1919'da
İkinci Sultanahmet Mitingi'nde İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalini protesto konuşmasını
şöyle bitiriyordu: "Sevgili millettaşlarım! Dualarınızı, dileklerinizi, iradenizi
kendi sesimde toplayarak bütün dünyaya haykırıyorum: Esarete razı değiliz. Biz esir olamayız,
Türk vatanına karşı hazırlanan su-i kastı biliyoruz ve reddediyoruz. İstanbul ve Anadolu
Türk kalacaktır!...." Hamdullah Suphi Tanrıöver'in hitabeleri Dağ Yolu 1,2 (1987)
adlı kitapta toplanmıştır.
Mehmet Emin Yurdakul da 23 Mayıs 1919 günü Sultanahmet Meydanı'nda 200.000
kişiye şöyle hitap ediyordu: "Kardeşler, Keşke asırların geceleri ve dünyaların mezarları
gözlerime dolarak bir kör olsaydım. Sokak sokak dilense idim de milletimin, kulağımı parçalayan
bu felâket seslerini işitmeseydim, bu kara günleri görmeseydim. Keşke göğün yıldırımları,
yerin canavarları birleşerek beni kanlar içinde topraklara yuvarlasaydı da vatanımın bu
musibeti huzurunda bulunmasaydım ve bu azapları çekmeseydim. Zira bugün uğradığı
felâket ve musibetler o kadar acı!..."
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde
Cumhuriyet Halk Partisi İkinci Kurultayı'nda 36.5 saat süreyle okuduğu
Nutuk'u, Gençliğe Hitabe'si ve Cumhuriyetin 10. yılında okuduğu 10. Yıl Nutku
önemli birer söylev örneğidirler.
Süleyman Nazif de 23 Kanun-ı Sani 1920'de Cuma gün, İstanbul Üniversitesi Konferans
salonunda düzenlenen Piere Loti gününde yaptığı konuşmayı Hitabe
(1920) adıyla yayınlamıştır. Rıza Tevfik Bölükbaşı, Süleyman Nazif, Behçet Kemal
Çağlar, Selim Sırrı Tarcan, Osman Bölükbaşı... gibi siyasi kimliği olan kişiler
siyasal söylevlerinde başarılı sayılabilir.
6.2. Bilimsel ve Kültürel Söylev
Örgün eğitim kurumlarında ders veren öğretmen ve öğretim üyeleri de öğrencilerin
karşısında bir anlamda hatiptirler. Eğitimciler de derslerinin etkili olabilmesi
için hitabet sanatının inceliklerine baş vururlar. Ayrıca genele açık bilimsel toplantı,
panel ve konferanslarda yapılan konuşmalar da bu gruba girmektedir. Belli bir kültürel
derinliğe sahip düşünce adamları ve sanatçıların fikir; sanat ve kültür konularında
verdikleri konferanslar da hitabet türü içinde değerlendirilirler.
Fazıl Ahmet Aykaç Hitabeler (1934), Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966), Necip
Fazıl Kısakürek Müdafaa (1946), Sahte Kahramanlar (1976), Yolumuz Halimiz Çaremiz
(1977)... Osman Yüksel Serdengeçti (1917-1983)...
194 C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
7. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Görüşme
Arapça bir kelime olan "mülâkât", karşılıklı buluşmak, görüşmek demektir. Türkçede
bunun için "görüşme", "söyleşi", "konuşma" terimleri önerilmiştir. Ancak bugün
yaygın olarak Fransızca "reportage" kelimesinin Türkçe telaffuzu olan "röportaj" terimi
kullanılmaktadır. Kendi uzmanlık alanlarında tanınmış kişilerle hayatları, çalışmaları,
eserleri ya da istenilen herhangi bir konuda sorulu cevaplı olarak karşılıklı
konuşmaların yazıya geçirilmesine mülâkat denir. Çoğu röportajlar, gezi yazısıyla
iç içe sunulmaktadır.
Türk edebiyatında mülâkat türünün ilk örneklerinin Evliya Çelebi tarafından verildiği
görüşü yaygındır. İkinci örnek Ruşen Eşref Ünaydın'ın Diyorlar ki (1918) adlı
eseridir. Hikmet Feridun Es Bugün de Diyorlar ki (1932), Mustafa Baydar Edebiyatçılarımız
Ne Diyorlar (1960); Gavsi Ozansoy Edebiyatımızda Dünküler mi Bugünküler mi
Daha Kuvvetli, 40 Yıl Sonra Diyorlar ki (1962), Beş Kuşak Konuşuyor (1967); Tahir Kutsi
İç Göç (1964); Halil Aytekin Doğuda Kıtlık Vardı (1965); Abdi İpekçi Liderler Diyor ki
(1969); Yaşar Kemal Çukurova Yana Yana (1955), Peri Bacaları (1957), Bu Diyar Baştan
Başa (1971), Bir Bulut Kaynıyor (1974); Nurulah Berk Ustalarla Konuşmalar (1971),
Fikret Otyam Ha Bu Diyar (1959), Doğudan Gezi Notları (1960), Harran - Hoyrat Irıp ve
Mayın (1961), Uy Babo (1962), Topraksızlar (1963), Hû Dost (1964), Bir Karış Toprak
İçin (1965), Oy Fırat Asi Fırat (1966), Can Pazarı, Vay Kurban, Hayvanlar ve İnsanlar
(1969), Gide Gide 10 (1969); Necmi Onur Mezarlarında Yaşayanlar (1963), Telsiz Duvaksız
Anadolu (1965); Hikmet Çetinkaya Toprak Bizim Canımız (1973); Yılmaz Çetiner
İnanç Sömürücüleri Nurcular Arasında Bir Ay (1964), Yaşar Nabi Nayır Edebiyatçılarımız
Konuşuyor (1976); İsmail Parlatır-İnci Enginün - Orhan Okay - Zeynep
Kerman - Kâzım Yetiş - Necat Birinci Röportajlar (1997).
Türkiye gazetelerinde mülâkat çalışmaları yayımlanan başlıca gazeteciler arasında
şunları sayabiliriz: Fikret Otyam, Naci Sadullah, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Şahap
Balcıoğlu, Aziz Nesin, Nevzat Üstün, Mustafa Ekmekçi, Yahya Benekay, Mete
Akyol, Halit Çapın, Necmi Onur, Fakir Baykurt, Sait Faik, Vasfiye Özkoçak,
Füsun Özbilgen, Leyla Umar, Nuriye Akman, Uğur Dündar, Ayşe Arman, Fehmi
Koru, Yazgülü Aldoğan, Hüsamettin Aslan...
Özet
Deneme, yazarın gözlemlediği ya da yaşadığı olay, olgu, durum ve izlediği objelerle ya
da herhangi bir kavramla ilgili izlenimleridir. Herhangi bir plâna bağlı kalmayarak, deliller
getirip ispatlama yoluna gidilmeden ve kesin hükümler verilmeden kişisel görüşle serbestçe
yazıya dökülenkısa metinlere denir.
Bir kişinin ya da grubun, yurdun değişik bölgelerine ya da başka ülkelere yaptığı gezilerde
gözleyip, izlediği, ele geçirdiği bilgi ve bulguları, anlattığı yazılara gezi yazısı denir.
C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R 195
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Günlük, bir kişinin hergün, o gün için önemli bulduğu olayları, o günkü gözlem ve izlenimlerini,
duygu, düşünce ve hayallerini kaleme aldığı notlara denir.
Anı, bir kişinin aklının erdiği dönemden itibaren görüp yaşadığı, kendisi ve toplum için
önemli gördüğü olayları ve durumları belli bir sistem içinde yazıya döktüğü genellikle otobiyografik
metinlere denir. Otobiyografi, kişinin yalnızca kendisiyle ilgili bilgileri verirken
anı, yalnızca hatırlanabilen, unutulmayan, olayları unutulmayan izlerle verebilir.
Bir kişinin bir topluluk karşısında belli bir konuda yaptığı etkili, anlamlı ve coşturucu konuşmaya
söylev denir. Yapılan konuşma topluluğun kültürel, sosyolojik, etnik, ideolojik, dinî
vb. özelliklerine ters gelebilecek, onları tahrik edebilecek niteliklte olmamalıdır. Konusu bakımından
hitabet altı türe ayrılır: Dinî, Siyasî, Bilimsel, Askerî, Hukukî ve Kültürel-Sanatsal
hitabet.
Kendi uzmanlık alanlarında tanınmış kişilerle bir konuda sorulu cevaplı olarak yazılan eserlere
görüşme denir.
Değerlendirme Soruları
Aşağıdaki soruların yanıtlarını verilen seçenekler arasından bulunuz.
1. Batılı anlamda deneme Türk edebiyatında hangi dönemde başlamıştır?
A. 17. Yüzyılda
B. Tanzimat döneminde
C. II. Meşrutiyet döneminde
D. Cumhuriyet döneminde
E. 1970 yılından sonra
2. Aşağıdakilerden hangisi Cumhuriyet döneminin en önemli gezi yazarlarından
biri değildir?
A. İsmail Habib Sevük
B. Ahmet Hamdi Tanpınar
C. Yusuf Ziya Ortaç
D. Falih Rıfkı Atay
E. Arif Aşçı
3. Aşağıdakilerden hangisi günlük türünün özelliklerinden biri değildir?
A. Günlük olarak gözlem, izlenim ve olaylar kaydedilir.
B. Notların başına günün tarihi atılır.
C. Tutulan notlar genellikle kronolojik bir sırayla yayımlanır.
D. Kişi, yaşlılığında çocukluk ve gençlik dönemlerine ait olayları yazar
E. Tutulan notlar genellikle öznel ve içe dönüktür.
196 C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
4. Aşağıdakilerden hangisi anı türünün özelliklerinden birisi değildir?
A. Anı yazıları hiçbir şekilde öznel değildir.
B. 'Anı'nın eski karşılığı 'hatıra'dır
C. Tarih bilimi anılardan önemli ölçüde yararlanır.
D. Anılar genellikle yaşlılık dönemlerinde yazılır
E. Anı yazıları genellikle otobiyografiktir.
5. Aşağıdaki ifadelerden hangisi söylev türünün tanım ve özellikleriyle ilgili
değildir?
A. Güzel söz söyleme sanatıdır.
B. Kitleyi etkileme amacı taşır
C. İki kişinin karşılıklı söyleşisidir.
D. Topluluğa bilgi ve mesaj aktarma amacı vardır.
E. Söyleve aynı zamanda nutuk ve hitabet de denir.
6. Aşağıdakilerden hangisi görüşme tanım ve özellikleriyle ilgili değildir?
A. Toplum içinde kendi alanlarında sivrilmiş kişilerle konuşulur.
B. Kişi yalnızca kendi düşüncelerini aktarır.
C. Radyo ve televizyonlarda sesli ve görüntülü olarak yayımlanır.
D. Gazete ve dergilerde yazılı olarak yayımlanır.
E. Konuşan kişiler birbirlerine güven duymalıdırlar.
Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar
Ahmet Haşim. "Seyahat ve Edebiyat", Bize Göre İkdam'daki Diğer Yazıları, Hazırlayanlar
: İnci Enginün-Zeynep Kerman, İstanbul 1991, s. 206.
Akatlı, Füsun. "Salah Birsel ve Deneme ", Cumhuriyetten Bu Yana Türk Edebiyatı,
Gösteri dergisinin özel eki, İstanbul, 1984, s. 115.
Anı Özel Sayısı, Türk Dili, S. 246, Ankara, 1 Mart 197.
Ayaşlı, Münevver. "Hatırat Edebiyatı", "Hatırat Bırakmadan Göçüp Gidenler", İşittiklerim,
Gördüklerim, Bildiklerim, İstanbul 1973, s. 5, 7.
Aytaç, Gürsel. Denemeler Seçkisi, Gündoğan Yayınları, Ankara, 1990.
Aytaç, Gürsel. "Günce ve Anı Üzerine", Edebiyat Yazıları I, Gündoğan, Ankara,
1990, s. 454.
Aytaç, Gürsel. "Gezi Yazını Üzerine ", Edebiyat Yazıları III, Ankara 1995, s. 87-90.
Baltacıoğlu, İsmayıl Hakkı. "Konuşmacılığın Gizleri", Türk Dili, C.15, S. 172, Ankara,
1 Ocak 1966, s. 223.
C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R 197
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Banarlı, Nihat Sami. Edebî Bilgiler, İstanbul, 1944.
Batur, Enis. "Denemeyi Deneyenler", Yazko Edebiyat, S: 2, Aralık 1980, s. 59-61.
Belge, Murat. "Önsöz ", "Sosyalist Deneme Yazmak ", "Deneme" Tarihten Güncelliğe,
Alan Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul 1986, s. 9, 17, 23.
Bezirci, Asım. "Deneme Deyince", Varlık, Kasım 1986, S. 950.
Birkiye, Atilla. "Denemeden Denemeye", Varlık, Kasım 1986, S. 950.
Birsel, Salah. "Kimileri Günlük Sever", Türk Dili, C.20, S. 211, Ankara, 1 Nisan
1969, s. 69.
Birsel, Salah. "Denemenin D'si ", Sanat Olayı, Mart 1985, Ankara, S. 34, s. 73.
Burian, Orhan. "Essay Hakkında", Yücel, Haziran 1936, S. 16, C.3, s. 142.
Çotuksöken, Yusuf. "Denemenin Kıyılarında Dolaşmak", Denemenin Kıyılarında,
İnsancıl Yayınları, İstanbul, 1992, s. 5.
Deneme Özel Sayısı, Türk Dili, 1 Temmuz 1961, C.X, S. 118.
Deneme Özel Sayısı, Varlık Dergisi, Temmuz 1982, S. 898; Kasım 1986, S. 950.
Elçi, Aşkın. "Sevgili Güncem", Cumhuriyet Dergi, 16 Haziran 1996,s. 9.
Fuat, Memet. "Günceler", İki Yönlü Yozlaşma, İstanbul 1995, s. 131-135.
George William Frederick Hovvard, Türk Sularında Seyahat, Çeviren : Şevket Serdar
Türet, İstanbul 1978.
Günlük Özel Sayısı, Türk Dili, S. 127, Nisan 1962.
Gündoğdu, Cengiz. "Bir Çocuk Ağlıyor", Varlık, İstanbul, Kasım 1986, S. 950.
Günyol, Vedat. "Deneme Deyince", Yaza Yaza Yaşarken, Cem Yayınevi, İstanbul
1991, s. 148.
Haydar Çelebi Rûznâmesi, Hazırlayan: Yavuz Senemoğlu, Tercüman 1001 Temel
Eser, İstanbul, tarihsiz.
Kaplan, Mehmet. "Hatırat Üzerine", Hisar, İstanbul, Mart 1966, s. 9.
Kaplan, Mehmet. "Hitabet Sanatı", İstanbul, 15 Ekim 1945, s. 7.
198 C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Okunuşunun 50. Yılında Söylev Özel Sayısı, Türk Dili, Ankara, Kasım 1977, S. 314.
Özdemir, Emin. Yazı ve Yazınsal Türler, Karacan Yayınları, İstanbul 1981, s. 146.
Özer, Kemal. "Tiksinti Çağının Tanığı : Uğur Kökden", Varlık, Kasım 1986, S. 950.
Pirî Reis, Kitâb-ı Bahriyye, Hazırlayan : Yavuz Senemoğlu, Tercüman 1001 Temel
Eser, İstanbul tarihsiz.
"Röportaj Özel Sayısı", Milliyet Sanat Dergisi, İstanbul, 29.8.1975, S. 147.
Salihoğlu, Mehmet. "Deneme", Gün Işığına Çıktıkça, Ayyıldız Matbaası, Ankara
1975, s. 1.
Sezgin, Dinçer. "Denemenin Usta Kalemi Vecihi Timuroğlu", Cumhuriyet Kitap,
İstanbul, S. 417, 12 Şubat 1998.
Sılacı, Ferhat. "Seyahatnamelerin Işığında", Türk Dili, Ankara, 1 Mayıs 1955, S. 44,
s. 510.
Sözer, Önay. "Denemeyi Denememek İçin", Varlık, İstanbul, Temmuz 1982, S. 898.
Suna Dirikan. "Röportaj Korkusu", Elele, İstanbul, Ocak 1992, s. 32.
Süreya, Cemal. "Deneme Deyince", Varlık, İstanbul, Temmuz 1982, S. 898.
Türinay, Necmettin. "İnsan, Tarih ve Hatıra", Geleneğin Dünyası Yeniliğin Ufukları,
Ankara 1996, s. 120.
Türk Dili, Gezi Özel Sayısı, S. 258, 1 Mart 1973.
Uçarol, Tuncer. "Günlük Üstüne Günlük", Türk Dili, Ankara, 1 Nisan 1977, C.35,
S. 307, s. 350.
Unat, Faik Reşit. Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, Ankara, 1968.
Uyguner, Muzaffer. "Salah Birsel'in Yeni Kitapları", Gösteri, İstanbul, Mart 1989,
S. 100, s. 7-9.
Uzarol, Tuncer. "Vedat Günyol'la Deneme Üzerine Söyleşi", Varlık, İstanbul,
Temmuz 1982, S. 898.
Yüksel, Turan. "Anı Yazıları Bize Ne Vermektedir?", Varlık, İstanbul, 1 Haziran
1994, S. 1041, s. 45.
C U M H U R İ Y E T D Ö N E M İ T Ü R K E D E B İ Y A T I N D A Ö T E K İ T Ü R L E R 199
türkçenin söz varlığı - anlam zenginliği
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
TÜRKÇEDE KAVRAMLAŞTIRMA
Türkçenin güçlü ve doğurgan yapısının yanı sıra onu anlatım bakımından da güçlü
kılan bir özelliği, kavramlaştırma, adlandırma sırasında doğaya dayanması, soyut
kavramları somutlaştırarak dile getirmesidir. Kimi Avrupalı araştırıcılar, deyim
aktarması içeren öğelerin özellikle vücut bölümlerinde ve hayvan adlarında
görüldüğünü belirtmekte, halk dilinde doğal olarak bu duruma sık rastlandığından söz
etmektedir. Yazar, vücut bölümlerinden ( elmacık kemiği, kulak memesi), hayvan
adlarından (sümüklüböcek), renk adlarından ( karakuş ‘kartal’ ), doğa kavramlarından
( demirkazık ) örnekler vermektedir.
Türkçede renklerin adlandırılması sırasında doğrudan doğruya doğadaki nesnelere
dayanılmış, böylece bu renk sıfatları son derece farklı bir biçimde dile getirilmiştir.
Türkçedeki renk zenginliği aşağıdaki örneklerden anlaşılacaktır:
a) ak, kara, sarı, yeşil, mor, gök, al, kızıl, boz, ala, tirşe ( beyaz, siyah, mavi, kırmızı,
turuncu, pembe, bej, gri, lacivert )
b) vişneçürüğü, kavuniçi, limonküfü, camgöbeği, ördekbaşı, yavruağzı, narçiçeği,
gülkurusu, soğankabuğu, fildişi, devetüyü, sütlükahve, zehir yeşili, türbe yeşili, kömür
karası, kan kırmızı, kanarya sarısı, çingene pembesi, leylak rengi, çivit rengi,
menekşe rengi, saman rengi, kiremit rengi, kül rengi, küf rengi, bal rengi
Hint-Avrupa dillerinin ana renk adlarında çok dar bir sözvarlığına sahip olduğu
görülmektedir. Bu dillerde “yeşil, mavi, sarı, gri,” sözcüklerinin “parlamak, ışık
vermek” anlamına gelen tek bir kökten türediği bilinmektedir. Türkçedeki renk adları
gözden geçirildiğinde Türkçenin kavramları oluşturmada ne ölçüde doğadan
yararlandığı, renk adlarında doğrudan doğruya çevredeki nesnelere dayanan
aktarmalarla adlandırmaya gittiği açık olarak ortaya çıkacaktır. Yeşil, sarı, gök (mavi),
kızıl gibi Türkçe kökenli ana renk adlarının ( a ) yanında renk tonlarında ( b ) görülen
büyük zenginlik bu yargımızı güçlendirecek niteliktedir. Öte yandan bu öğeler
Türkçenin gözlem ve adlandırma gücünü de açıkça belirtmektedir.
Akrabalık adları konusuna gelince, kısaca belirtelim ki bugün geniş birer sözvarlığına
sahip olan Hint-Avrupa dil ailesinde akrabalık adları, Türkçeyle karşılaştırılamayacak
kadar dar kalmaktadır. Örneğin Türkçede bacanak, enişte ve kayınbirader ayrı ayrı
kavramlar halinde oluşmuşken bunların her üçü İngilizcede (brohter-in-law) tek bir
göstergeyle dile gelmektedir.
BÖLÜM 4
17
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
Soyut bir kavram olan “çok” kavramı eğer Türkiye Türkçesinin sözvarlığı içinde
araştırılacak olursa bunun gerek tek sözcük biçiminde gerekse bileşik sözcük ve
ikileme biçiminde kimi zaman da değişik öbekler halinde birçok söz öğesiyle dile
getirildiği görülmüştür:
a) çok, birçok, bol, sayısız, sonsuz, aşırı, oldukça, nice.
b) fazla, ziyade, hayli, külliyetli,hesapsız, gayet.
c) son derece, bir sürü, bir nice, bir alay, bir dolu, bir yığın, yığın yığın, sürü sürü,
nice nice.
d) alabildiğine,sürüsüne bereket, bini bir paraya, kıyamet gibi.
Kullanım yerleri değişik olan bu öğeler gözden geçirilince kavramın değişik anlatım
yollarından gidilerek yansıtıldığı görülecektir. (a) öbeğinde yer alanlar Türkçe
sözcüklerdir. (b) öbeğindekiler yabancı kökenlidir; (c)’de yer alanlarla (d)
öbeğindekiler değişik anlatım yollarından yararlanmaktadır.
Güçlü aşk şiirlerinin binlercesini vermiş olan Farsçada “sevmek” kavramı tek bir
göstergeyle anlatılmamakta; bu dilde, çekilebilen bir Farsça eylem bulunmamaktadır.
Kavram; “aşk, meyl” gibi Arapça öğelerden yararlanarak oluşturulan sözlerle ve
değişik anlatım yollarından gidilerek dile getirilmektedir. Aşağıda gösterdiğimiz
Türkiye Türkçesindeki örnekler arasında “âşık” ( Ar.), “sevda” ( Ar. ) ve “hoş” ( Far. )
gibi sözcükler yer alıyorsa da doğrudan doğruya dilin kendi öğeleri ve aktarmalı
anlatım biçimleri de bulunmaktadır: sevmek, sevgi beslemek, vurulmak, tutulmak,
yanmak, aşık olmak, hoşlanmak, sevdalanmak, sevda çekmek, gönül çekmek, gönül
vermek, gönlü akmak, gönlünü kaptırmak, abayı yakmak.
Burada önemle üzerinde durulan konu, Türkçede soyut, anlatımı güç ve ayrıntı
sayılabilecek kavramların doğadaki nesnelerden, olaylardan yararlanarak adeta
birtakım sahne görüntüleri oluşturularak somut bir biçimde anlatılmasıdır. Bizim
somutlaştırma adını verdiğimiz, genellikle aktarmalara, deyim aktarmalarına dayanan
bu anlam olayı her dilde özellikle deyimlerde kendini belli etmekte ; Türkçede de yazı
dilinde, halk dilinde, halk ağızlarında ve değişik lehçelerde çok belirgin bir biçimde
görülmektedir.
Türkiye Türkçesindeki binlerce örnek içinden birkaçı üzerinde kısaca duralım
:”İğneyle kuyu kazmak” deyimi son derece yavaş ilerleyen, büyük emek ve sonsuz
sabır isteyen bir işin anlatılışını bu yoldan dile getirir. “Kaş yapayım derken göz
çıkarmak” ise önemsiz bir yarar, katkı sağlamak isterken büyük bir zarara yol açmayı
yine böyle, somutlaştırarak anlatır. “Öküz altında buzağı aramak”, “tuttuğu dal elinde
kalmak” yine aynı biçimde bir imaj yaratarak konuyu canlandıran sözlerdendir.
18
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
Türkiye Türkçesinde vücut bölümlerinden, organlardan yararlanılarak dile getirilen
deyimler gözden geçirilecek olursa insanın içinde bulunduğu durumların, insan
karakter ve davranışlarının somutlaştırılan bir anlatımla nasıl canlı ve güçlü ortaya
konduğu hemen dikkati çekecektir:
“baş”: başına kak-, başı darda kal-, baş kaldır-, başı sıkıl-, başını bağla-, başı göğe
er-, başına ekşi-, başını dik tut-, başını taştan taşa vur-, ( bir yola ) baş koy-...
“kafa” : kafa patlat-, kafa salla-, kafa göz yar-, kafası bozul-, kafası kız-, kafasını
kurcala-, kafasının dikine git-...
“el” : el çek-, el etek çek-, eli yat-, eli genişle-, eli kulağında, eli boş dön-, ele geçir-,
eli kolu bağlı kal-, elden ayaktan düş-, el üstünde tut-, el altından...
“göz” : göz ardı et-, göz boya-, göz koy-, göz yum-, gözü dön-, gözü açıl-, gözü ısır-,
gözü tutma-...
“ayak” : ayak uydur-, ayak bağı, ayaklar altına al-, ayağını denk al-, ayağının tozuyla..
“burun” : burun kıvır-, burun bük-, burnu sürtül-, burnunu sok-, burnunun direği sızla-,
burnunun dikine git-, burnundan ( fitil fitil ) gel-...
“kulak” : kulak asma-, kulak tıka-, kulağı tetikte ol-, kulağına küpe ol-, kulağına kar
suyu kaç-, kulaklarının pasını gider-...
“diş” : diş bile-, diş geçir-, diş göster-, dişini sık- ...
Türkiye Türkçesinde “pişmek” eylemi, bir deyim aktarmasıyla “hehangi bir işte uzun
süre deneyim kazanmak” anlamında kullanılır. Buna karşılık bu eylemin sıfatı olan
“pişkin”, temel anlamının dışında yazı dilinde “saygısızca davranarak işini yürüten,
kolay utanmayan” anlamını almıştır.
Türkiye Türkçesindeki “kırmak, bulaşmak, iğnelemek, taşlamak, çekiştirmek,
ezilmek, dalmak, desteklemek, sürünmek...” gibi pek çok eylem de yine bir
somutlaştırma eğilimiyle yan anlamlar kazanmıştır. Örneğin, “öfkelenmek” için
kullanılan “kızmak”, ateşte ısısı artan nesnelerin durumuyla bir ilişki kurularak insan
için kullanılmaya başlanmış; suya ya da bir yere girmek demek olan “dalmak”,
insanın derin düşünceler içine girişini anlatır duruma gelmiştir. “İğnelemek, taşlamak”
gibi eylemler ise insanlara sözle -değişik ölçülerde- zedeleyici davranışlarda
bulunmak için kullanılır olmuştur.
19
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
TÜRKÇENİN SÖZVARLIĞININ TEMEL NİTELİKLERİ
1- Türkçenin yapısından gelen güçlü türetme ve birleştirme yeteneği, ona somut ve
soyut, çeşitli kavramları kolaylıkla oluşturma, ayrıntılara inen bir kavramlaştırma gücü
vermiştir.
2- Türkler, değişik toplumlarla kurdukları ilişkiler sırasında yabancı etkiye büyük
ölçüde kapılarını açmış, çoğu zaman yabancı öğeleri kendi öz sözcüklerine
yeğlemişlerdir. Bunun sonucunda birçok yerli öğenin kaybolup unutularak
yabancılarının yerleştiği görülmüştür.
3- Kavramlaştırma sırasında Türkçe en çok somut nesnelere, doğaya dayanmakta,
böylece kavramları daha canlı olarak dile getirmektedir.
4- Türkçede ikilemelerin kullanılışı, anlatıma güç veren bir yol olarak çok yaygındır.
Bu nitelik ona, tek tek sözcüklerin yanı sıra ayrı bir “kalıplaşmış öğelerden oluşmuş
sözvarlığı “ kazandırmıştır.
5- Daha çok Göktürkçe döneminde Türkçe sözcüklerin geniş bir çok anlamlılık
gösterdikleri göze çarpmakta, bu durum dilin bir yazı dili olarak çok daha eskilere
uzandığına tanıklık etmektedir.
6- En eski belgelerde bile eşanlamlıların sayıca çokluğu dikkati çekmektedir. Asıl
ilginç olan, bunların bir bölümünün anlamca birbirine çok yakın eşanlamlılardan
oluşmasıdır
7- Bugün Türkiye Türkçesi yazı dilinde unutulmuş, yitirilmiş birçok öğe - başka
dillerde de benzerleri görüldüğü gibi - Türkçenin değişik lehçelerinde ve bugünkü
Anadolu ağızlarında yaşamlarını sürdürmektedir.
ANADOLU AĞIZLARININ SÖZVARLIĞI
Anadolu ağızlarının sözvarlığı incelenecek olursa bu ağızların Türk dili tarihi, Türk
kültürü araştırmaları bakımından çok önemli bilgiler ve gerçekler ortaya koyduğu
görülecektir. Anadolu ağızlarının genel niteliklerini şöyle sıralayabiliriz :
1- Anadolu ağızları bugünkü ortak, ölçünlü, (standart) dile oranla çok daha geniş bir
sözvarlığına sahiptir. Ortak dildeki sözcüklerin ağızlardaki değişik biçimleri bir yana
bırakılsa bile 90.000 dolayında bir sözvarlığının bulunduğu görülür.
2- Ağızlar, Türkçenin bütün türetme, birleştirme kurallarından ölçünlü dilde daha az
kullanılan kimi biçimbirimlerden yararlanarak pek çok türetme gerçekleştirmiş;
doğayla ilgili pek çok kavram, insanların maddesel ve ruhsal yapılarıyla ve
davranışlarıyla ilgili birçok sözcük türeterek yaşama geçirmiştir. Ortak dildeki bir
nesne için kimi kez 10-15 ayrı göstergeye rastlanır.
20
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
3- Ağızlarda Türkçenin eski dönemlerinden, değişik lehçelerinden gelen pek çok
arkaik öğe, eski biçim ve anlamlarıyla yaşamaktadır ki bunlar dil tarihi ve sözcük
araştırmaları açısından önem taşımaktadırlar.
4- Ortak dilde yabancı karşılıkları kullanılan birtakım kavramların ağızlarda
Türkçelerinin yer aldığı, bu kavramlardan bir bölümüne yöresel birtakım türetmelerle
ilginç karşılıklar bulunduğu görülmektedir.
5- Anadolu ağızları, ortak dilde kullanılan deyim ve atasözlerinin yanı sıra bütünüyle
ağızlara özgü ancak Türklerin bütün deyimleştirme yollarından yararlanılarak
oluşturulmuş deyimlere; bir bölümü eskiden kalma, bir bölümü de doğrudan doğruya
yörelere ait olan atasözlerine ve kalıp sözlere de sahiptir.
6- Ağızlarda, tıpkı ortak dilde olduğu gibi yabancı dillerden- özellikle coğrafi yakınlık
ve sıkı ilişkiler nedeniyle- girmiş olan yabancı öğeler de vardır.
TÜRETME GÜCÜ VE EĞİLİMİ
Bilindiği gibi Türkçe, yapı bakımından eklemeli bir dil olarak hiç değişmeyen bir köke
pek çok sonekin (yalnızca soneklerin) art arda eklenmesiyle çok çeşitli, ayrıntılara
inebilen kavramlar oluşturabilen bir dildir. İlk yazılı ürünlerinden bu yana Türkçenin
sözvarlığı incelenecek olursa ad ve eylem köklerinin bu türetme gücünden
yararlanarak ne ölçüde geniş sözcük aileleri ortaya koydukları görülür. Bu özellik
Türkçenin her evresinde, her lehçesinde ve bugünkü Türkiye Türkçesinde kendini
gösterir. Örnek olarak “sür-“ kökünden yüze yakın sözcüğün; “göz” kökünden ise
yetmiş beş sözcüğün türeyerek geniş birer sözcük ailesi oluşturduklarını görüyoruz.
Türkçenin ekleme diye nitelenen özelliği, birden çok sözcüğü birleştirme yolunu da
kapsamakta, ağaçkakan, bilgisayar, çöpçatan, delikanlı, sacayağı, beşibiryerde gibi
yeni birimler, bileşik sözcükler de yapılabilmekte böylece kavramlaştırma daha geniş
bir boyut kazanabilmektedir.
ÇOKANLAMLILIK
Bir dilde bir sözcüğün temel anlamı dışında yeni yeni kavramları anlatır duruma
gelmiş olması dilcilikte çokanlamlılık terimiyle karşılanmaktadır. Çokanlamlılığın
oluşumu insanoğlunun genellikle birbirine benzer niteliği ve işlev açısından yakınlığı
olan nesneler arasında ilişki kurmasıyla bir göstergeyi, ilk yansıttığı kavramın yanı
sıra başka bir nesneyi de anlatır duruma getirmesi, daha canlı ve kolay bir anlatıma
yönelmesi sonucunda gerçekleşir. Başta, vücut bölümlerini ve organları gösteren
sözcükler olmak üzere - genellikle terimler dışındaki - öğeler böylece aktarmalarla
yeni anlamlar kazanır.
Herhangi bir sözcük her dilde, başlangıçta tek bir kavramı yansıtmak üzere oluşur;
zamanla çeşitli aktarmalarla ve değişik nedenlerle yeni yeni kavramların yansıtıcısı
21
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
durumuna gelir. Örneğin “dil” sözcüğümüz önceleri yalnızca ağzımızdaki tat alma
organını anlatırken bugün ‘konuşma yeteneği’, ‘anlaşma aracı’, ‘dil biçimindeki
nesneler’, ‘denize uzanan dar ve alçak kara parçası’ gibi çeşitli anlamlar kazanmıştır.
“Baş” sözcüğü de temel anlamı olan ‘kafa’nın yanı sıra ‘bir topluluğu yöneten kimse’,
‘başlangıç’, ‘temel’, ‘tane’, ‘bir nesnenin toparlak ucu’... gibi yeni yeni anlamlar
edinmiştir.
Çeşitli dillerde ses açısından birbirinin aynı ya da birbirine yakın sözcüklerin
bulunuşu, dilde zaman zaman eşadlılıkla çokanlamlılığın karıştırılmasına neden
olabilmektedir. “Yüz” sözcüğünün Türkçede hem ‘çehre’ anlamına gelişi, hem bir
sayı adı ( sıfatı ) oluşu, hem de yerine göre “yüz-“ eyleminin çekimli biçimini
yansıtması buna örnek gösterilebilir. Aslında sözcüğün anlamı ancak bağlama
dayanılarak çözümleneceği için iletişimde bir aksaklık olmaz. Ancak hemen ekleyelim
ki, sayı gösteren “yüz”, ayrı bir göstergedir; “yüz-“ eyleminin buyrum kipi de yine ayrı
bir gösterge sayılır. Bunlar Türkçede hem eşadlı hem de eşsesli öğelerdir.
Burada bu örneklere dayanarak belirtmek istediğimiz önemli bir nokta, çokanlamlı
öğelerde çeşitli anlamlar arasında mutlaka bir ilişki bulunacağıdır. Eğer “yüz”
sözcüğü ‘yüzey, satıh’ anlamı taşıyorsa, bunda herhangi bir nesnenin insan yüzüne
benzetilmesi, insan yüzü gibi dışta olan bölümünün ya da bir yanının anlatılmak
istenmesi rol oynamış, bir aktarma sonucunda yeni bir anlam oluşmuştur. Bu
bakımdan, ilişki yadsınamaz.
“Kuyruk” sözcüğünün ‘halkın oluşturduğu dizi’ için kullanılması, ‘sandık’ın ‘para
biriktirme ve yardımlaşma kuruluşu’, ‘banka’ gibi yan anlamlarının bulunması hep
aynı ilişkinin varlığına tanıktır.
İki öğenin eşadlı iki ayrık sözcük mü, yoksa aynı öğenin değişik anlamları mı
olduğunu kestirme güçlüğü, bunlar arasında anlam ilişkisi bulunup bulunmamasına
göre giderilebilir. Eğer anlam ilişkisi varsa, bu iki öğe aynı sözcüğün değişik
anlamlarında kullanılışını gösterir. “El” sözcüğünde olduğu gibi, anlam bakımından bir
bağlantı kurulamıyorsa iki ayrı sözcükle, zamanla eşsesli duruma gelmiş iki ayrı
öğeyle karşı karşıyayız demektir.
EŞANLAMLILIK
Bu kavram öteden beri pek yerinde sayılmayacak bir terimle anlatılmıştır; çünkü
hiçbir dilde, birbirinin tam aynı, eşi anlama gelen birden fazla yerli sözcüğün
bulunmadığı, bütün bilginlerce benimsenen bir gerçektir.
Bugün Türkiye Türkçesinde “darılmak/ küsmek/ gücenmek / kırılmak/ incinmek/
alınmak”, “bıkmak/ bezmek/ usanmak”, “utanmak/ sıkılmak”, “ dilemek/ istemek” gibi
aralarında ince ayrımlar olan, her birinin ayrı kullanım alanları, yerleri bulunan Türkçe
kökenli eşanlamlılar yaşamaktadır. Bu öğeler, aslında ayrı köklerden gelen
(başlangıçta ayrı ayrı kavramları yansıtan), değişik gelişmeler sonucunda anlamca
birbirine yaklaşmış öğelerdir. Bu bakımdan yukarıdaki öğeleri “yakın anlamlı öğeler”
22
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
olarak düşünmek gerekir. Bununla birlikte yabancı dillerden gelme öğelerle birlikte
eşanlamlı sözcükler oluşturan“boyunbağı/ kravat”, deprem/ zelzele/ yer sarsıntısı”,
“değer/ kıymet”, “baş/ kafa”, “ak/ beyaz” “ün / şöhret”gibi örnekler görülmektedir..
Hemen belirtmek gerekir ki bu türden örnekler dilde ne denli yerleşik olurlarsa
olsunlar, her zaman birbirlerinin yerini tam tutmazlar. Örneğin “beyaz peynir,beyaz
kağıt, beyaz çimento” yerine “ak peynir, ak kağıt, ak çimento”; “kafalı adam” yerine
“başlı adam”, “kara talih” yerine “siyah talih” biçimleri kullanılmamaktadır. Bununla
birlikte “kafasız” ile “başsız” , “yüreksiz ile “kalpsiz” de farklı anlamlardadır.
ANLAM OLAYLARI
ANLAM DEĞİŞMELERİ
Anlam değişmeleri dendiği zaman göndergeyle sözcük, daha doğrusu gösterilenle
gösteren arasında kurulmuş olan bir ilişkinin az çok değişmesi söz konusudur. Ancak
bu değişme, genellikle birbiriyle bağıntılı, birbirine yakın kavramlar arasında
olmaktadır .
1. Anlam Daralması
2. Anlam Genişlemesi
3. Başka Anlama Geçiş ( Anlam Kayması )
ANLAM DARALMASI : Sözcük, eskiden anlattığı nesnenin bir bölümünü, bir türünü
anlatır duruma gelirse buna anlam daralması adı verilir.
Türkçe’de bu daralma örneklerinin en ilgi çekicilerinden biri “oğlan” sözcüğünde
görülür. Oğul’la birlikte, daha Göktürk yazıtlarında geçen oğlan, Eski Türkçe’de ve
uzun yüzyıllar boyu hem kız, hem erkek çocuk için kullanılıyordu. Bugün yalnız erkek
çocuk için kullanılmaktadır.
Eski Türkçe’de çokanlamlı olan “konmak” , “yerleşmek, yer tutmak, gecelemek...”
eylemi de bugün Türkiye Türkçe’si yazı dilinde daha çok uçan şeylerin bir yere
inmesini anlatır. Aynı biçimde “davar”, Eski Türkçe’de her türlü mal ve varlık için
kullanılırken bugün Anadolu ağızlarında yalnızca koyun, keçi ve büyükbaş hayvanları
anlatmaya yarar.
ANLAM GENİŞLEMESİ : Bir gösterge, temel anlam olarak bir nesnenin, bir işin bir
bölümünü ya da bir türünü gösterirken zamanla o nesnenin bütününü, bütün türlerini
anlatır duruma gelirse buna anlam genişlemesi denmektedir.
23
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
Türkçe’de de özellikle dili arılaştırma çabaları sonucunda buna koşut gelişmelerle
karşılaşıyoruz. Örneğin “ödül” eskiden yalnızca güreşlerde verilen “mükafat” iken
bugün bununla birlikte yarışma (müsabaka) anlamını da karşılamaktadır (Sait Faik
ödülü, dil ödülü ).
Bilim terimi olan öğelerde de aynı doğrultuda gelişmeler görülür. Örneğin “dalga”
sözcüğü Türkçe’de önceleri yalnız, sudaki belli devinimler için kullanılırken fizikteki
“dalga” kavramını da yansıtan bir fizik terimi durumuna gelmiştir.
Genelleşme adı verilen bir tür genişlemeyi de özel adların tür adına dönüşerek çeşitli
dillerin sözvarlığına girişinde görüyoruz : röntgen (Röntgen özel adından), giyotin
(Guillotine özel adından), şampanya ( Champagne özel adından ), jilet (Gilette özel
adından)
BAŞKA ANLAMA GEÇİŞ : Adından da anlaşılacağı üzere bu türde, göstergenin,
eskisinden bambaşka, yeni bir kavramı yansıtması söz konusudur.
Anlam değişmelerinin buraya kadar özetlediğimiz üç türüne, öteden beri sözü edilen
iki değişme türünü daha katabiliriz :
a) Anlam İyileşmesi : Bir sözcüğün eskisine göre daha iyi bir anlam taşır duruma
gelmesidir. Bu olayın en ilginç örneği, bugün birçok dilde, ordudaki en yüksek
aşamayı gösteren “mareşal” sözcüğünde görülür. Türkçe’ye Fr.dan giren bu öğenin
Eski Yüksek Alm.daki ve Latince’deki biçimleri “at bakıcısı, nalbant” demek oluyordu.
Bugün çeşitli dillerde yaşayan sözcüğün zamanla ordudaki en yüksek sanı gösterir
duruma gelmesinde, onun saray unvanlarından biri oluşunun etkisi bulunmalıdır.
Bu olayın güzel örneklerini Türkçe’de de görüyoruz. Daha VIII. yüzyılda, Göktürk
yazıtlarında “fena, kötü, perişan” anlamlarında geçen “yabız” sözcüğü, zamanla
“yavuz” biçimini almış; “yaman, yiğit” anlamlarının yanı sıra Anadolu ağızlarında “iyi,
güzel, iyi huylu, eli açık” anlamlarında kullanılır olmuştur.
“Emek” sözcüğü de Eski Türkçe’de yaşayan ve “acı, eziyet, zahmet” demek olan bir
öğeyken bugünkü biçimine dönüşmüş, bir anlam iyileşmesine de uğramıştır.
b) Anlam Kötüleşmesi : Burada ise tam tersi bir gelişme söz konusudur. Farsça’dan
Türkçeye geçen “canavar”da bu tip bir gelişme görülür. Bizde, önceleri Farsça’da
olduğu gibi “canlı hayvan” anlamında kullanılan sözcük bugünkü anlamını kazanırken
bir anlam kötüleşmesine sahne olmuştur.
6 Ekim 2009 Salı
baki ayhan t. - haydar ergülen şiiri
HAYDAR ERGÜLEN ŞİİRİNİ OKUMANIN
BİR ANLAMI:
"Dargınlar dile kavuşuyor gibidir."
I
Şiirin tam bir tanımı yapılamaz belki ama onun belli başlı, şiir tarihinin hemen hiçbir döneminde ihmal edilemeyen bazı öğeleri bulunduğu da bir gerçektir: imge, biçim, biçem... Yine, kalıplaşmış bir tanımın dışında olarak şu belirlemeyi yapmak da sanırım yanlış olmaz: Cins şiir bunların uyum içinde olduğu şiirdir. "Şiirde biçim ile biçem birbirini kendiliğinden belirler." derler; doğrudur. Cemal Süreya'nın "Aşk", Edgar Allan Poe'nun "Kuzgun", Rimbaud'nun "Sarhoş Gemi", Ece Ayhan'ın "Fayton", Apollinaire'in "Marızıbıll", Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Hatırlama", Edip Cansever'in "Çağrılmayan Yakup", Turgut Uyar'ın "Göğe Bakma Durağı" şiirleri bu bütünlüğün yakalandığı örneklerden bazıları olarak hafızamda duruyor.
Şiir serüvenini uzunca bir zamandır dikkatle izlediğim Haydar Ergülen'in şiiri hem tek tek bazı örneklerle hem de bir poetika bağlamında giderek bu bütünlüğü yakalama aşamasına gelmiştir. Tam olarak yakalamıştır diyemeyişimin nedeni, Kırk Şiir ve Bir'de -bu kitap üzerine daha önce yayımladığım bir yazımda da değindiğim gibi[1]- görülen bazı biçem oyunlarıdır. Biçim ve biçem oyunları bir şairin, poetik bütünlük oluşturmasında sakıncalı, kırıcı davranışlardır, kanımca... Bununla birlikte bu oyunlarda belli bir ustalığın izleri, bu ustalığın verdiği bir kendine-güven duygusunun varlığı hissedilmiyor da değil.
Haydar Ergülen, "Sözüne uçurumlar kapanan çocuk derviş" (Sokak Prensesi, s. 10) olarak bu meşakkatli yolda 1980'lerden beri yürümektedir. Ülkemiz şiir gündeminin politik yoğunluktan poetik yoğunluğa kıvrılıp uzayan çetin yolunda karşılığını aradığı sorularla ilerleyerek gelmiştir günümüze. Bir şair-kişi olarak, sorularının çoğuna cevap bulduğunu sanıyorum Haydar Ergülen'in. Kalemle kâğıdın her büyülü buluşmasında, sözcüklerin uslanmaz periler gibi hafızanın aurasında her uçuşmasında ondan bize aktarılan sözlerdir bunun en açık kanıtları!
II
Haydar Ergülen, bütün iyi şairlerin yaptığı gibi bir tek şiiri yazıyor. Haydi, kendisinin de sevdiği bir kelimeyle söyleyeyim: Bir tek şiir ağacını oluşturmak için onun dallarını uzatıyor dörtbir yana ve gökyüzüne. Karşılığını Bulamamış Sorular'dan Kırk Şiir ve Bir'e uzanan çizgide zaman zaman biçem sapmaları görülse de bu kitapları oluşturan şiirler aslında tek bir şiir olarak da okunabilir. Her kitap tek tek şiirlerden meydana gelmektedir elbette; ancak Sokak Prensesi'ndeki "Güzel Mektup" ile Eskiden Terzi'deki "Kuzguncuk Oteli"; yine Sokak Prensesi'ndeki "Küçük Alışkanlıklar Nergisi" ile Kırk Şiir ve Bir'deki "Mavi" arasında, okuyanı taşıdığı duyarlık bakımından hiçbir ayrım yok kanımca. Bu örneklerin sayısını artırmak mümkün. Arada "Çocukbaba" (Sokak Prensesi), "Bir Dedem Vardı Vefalı, Şimdi Hindistan" (Eskiden Terzi) gibi, bu bağlamın dışında okunması gereken şiirlere rastlanmıyor da değil; ancak ötekilerin yarattığı atmosfer içinde bunların etkin bir yer tutmadığını söyleyebilirim. Bu tip şiirler belki Ergülen'in şiir okyanusunu anlayabilmekte, tanıyabilmekte, belirleyebilmekte geçilmesi gereken iç-denizlerdir: Şairin dediği gibi: "içdenizlerden geçmeden okyanus anlaşılmaz." (Eskiden Terzi, s. 38)
Bu şiir giderek büyümekte, gelişmektedir. Kimi zaman ince bir rüzgâr gibi tenimizi ürperterek, kimi zaman da bir kasırga gibi bizi bilinçaltının karmaşıklığına, ilk-anıların derinliğine savurarak... Haydar Ergülen, estetik kaygı dediğimiz şeyi şiirin kendi akışına bırakmıştır. "Programsızlık" onun en sevdiği sözcüklerdendir kendini anlatırken. "Güzel tesadüflere inanan bir şairdir o. Hesaplı kitaplı davranmanın içtenliği zedeleyeceğine, bunun da "şiire zarar" olduğuna inanır. Kendiliğinden doğup gelişen, fakat bu arada "itina ile" beslenip büyütülen "çiçek"ler gibidir Haydar Ergülen'in şiirleri.
III
Haydar Ergülen poetikasında şiir gelip "dize"ye dayanmıştır! Şiirin dayanağı "dize"dir onda... Çocukluk bahçesinden, kimi zaman serin kimi zaman güneşli balkonlardan, aşklardan ve anılardan derlediği sözcükleri dize dize, anlamsal derinliğe sahip "dize"lere ulaşmıştır. Yer yer kırılan, yer yer ince bir çizgi gibi uzayıp giden bir "dize"ler bütünüdür onun şiirleri. Bir yerde şöyle demişti: "Fakat okumazsam yazamıyorum. Yani her türlü kitabı, özellikle şiir kitaplarını, arkadaşlarımın kitaplarını okumazsam iki kelimeyi yan yana getirip şiir yazamıyorum."[2] Bu, her şairin cesaret edemeyeceği içten bir itiraf, bir "mîrî malı"na ortak olma itirafıdır. Cesur olduğu kadar doğru ve gerekli bir itiraftır. Bununla birlikte kitabî değildir Ergülen'in şiiri. Yaşanmışlığı, kişinin içtenliğini, hayatın belki de en görünmez fakat en gerçek parçaları olan durumları bulmak mümkündür onun şiirlerinde. Bir evin bir otel gibi algılanması, şairlerin terzi inceliğinde ve titizliğinde çalıştıklarının düşünülmesi, "sıradan bir aşkın sözlüğü gittikçe daralır" (Karşılığını Bulamamış Sorular, s. 22) gerçeğinin daha erken zamanlardan altının çizilmesi böyle durumları anlatır bize.
Bütün bir yaşamı özetleyen "ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım" (Eskiden Terzi, s. 28) ve "meğerli ateşli bir hastalıkmış hayat!" (Eskiden Terzi, s. 59); kendisini yolcu gibi değil ama daima yolda gibi hisseden şairin, yolculuğu mükemmel bir şekilde tanımladığı "sen, yüzüne yurt arayan yolcunun güzelliği" (Sokak Prensesi, s. 6); yalnızlığı en ince ve en incitici yerinden yakalayan "hayatımda kimse yok ben de olmasam" (Kırk Şiir ve Bir, s. 72) ve "atın beni içimden kimse yok artık!" (Kırk Şiir ve Bir, s. 49) gibi dizeleri şiirağacının gövdesinde parıldatan güç budur sanırım. Kadın ve şiir daima yan yana, iç içe durur şiirin içinde; birbirinden ayrılmaz, birbirini tamamlar... Biri yoksa ötekinin varlığı da anlamını yitirir çoğu zaman. "Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir / kadın gider ve bir şair doğar bundan /.../ Bütün kadınlar şiiri bir kadına terkeder!" (Kırk Şiir ve Bir, s. 40) demesi bundandır şairin; bunlar, şiirin içindeyse şiir de şairin içindedir. Şiir bir paratoner gibi kendine çeker aşkı; başka şeyleri korur onun şiddetinden, üstlenir aşkın vereceği her şeyi: "Cümleyi nereye kuralım, sokaklar hayli eski /.../ Aşk olsun sana Tanrım, aşka kur cümlemizi." (Kırk Şiir ve Bir, s. 38) Gövdelerin ve gölgelerin birbiriyle bütünleştiği gecede "yüzüne benzettiği maskelerden ağlayan kadın" (Sırat Şiirleri, s. 37) duygularıyla tutkularını ayırt edemez birbirinden. Bu kadın, "sevişmekten yorulunca aşktan korkuyor / hayatı başka hayatların çıplak gövdesi" (Sırat Şiirleri, s. 37) dizelerinde hayatın ve aşkın karmaşıklığını yaşıyor. Şairin "soluksoluğa geceye yetiştirdiği(n) kadın" (Sırat Şiirleri, s. 55) bizimle birlikte yıldızlardan yeni düşler kuruyor. Şiir, gözlerin birbirine değmesi, çekingen parmakların birbirine dokunması içindir. En çok da bunun içindir sanki: "gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde / Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?" (Kırk Şiir ve Bir, s. 26) Şiirin derinliği yalınlığında gizlidir. "Derinliğini sezdiren yalınlık" demiştim buna Ergülen şiirinden söz ederken.[3] Yukarıdan beri saydığımız kadın, aşk, çıplaklık-yalınlık ve şiir şu dizelerde ne kadar da iç içe değil mi: "üstünde yağmurdan başka hiçbir şey yoktu / anlam olmak için yeterince çıplaktın / şiirin nasıl birşey olması gerektiğini / hatırlatıyordu gözlerin, sana böyle inandım" (Kırk Şiir ve Bir, s. 12)
Şiir, aşkı olduğu gibi hayatı da kapsar. Yaşamın bütün görüntüleri / görüntüsüzlükleri şiirin film şeridine yansır. Ancak şiir o kadar geniş ve derindir ki, onun içinde kaybolur uzun hayatlar bile: "eski bir gemi bir denizi nasıl doldurmuyorsa, / Doldurmuyor bazı hayatlar da kısacık bir şiiri!" (Kırk Şiir ve Bir, s. 34) Doğanın tartışmasız dönüşümüdür ölü-çürük-sarı güz yapraklarının diri-taze-yeşil yaprakları besleyip büyütmesi: "Kaç ölü istiyor hayat biri yaşasın diye?" (Kırk Şiir ve Bir, s. 19) Anılar ancak birbiriyle çarpıştığında yerleşir hafızaya. Sert ve inciticidir ilk anılar, bilinçaltında kasırgalar yaratır: "sana, bir mine gümüş tartılacak ilk hatıradan / elması elmastan başkası çizemez çünkü!" (Sokak Prensesi, s. 9) Düşler ve anılar birlikte çıkar güz balkonlarına; anılara yenilmez düşler, her zaman daha sürekli, daha derindir: "çünkü anılarla ölmeyecek kadar eskidir / güz balkonlarında bir düşün iç geçirmesi" (Sokak Prensesi, s. 15) Kimi zaman hayattan gizlenmek için geçmişe, anılara, belki de bütün bir yaşam olarak algılanan ilk-anılara, çocukluğun yüzyıllarına sığınmak gerekir: "söyleseler çıkar mıydım hiç hayatın koynundan" (Sırat Şiirleri, s. 26) Kimi zaman da yalnızlık, yabancılık, aşk ve hayat bir arada gelir kalbe ve şiire: "oyuncular korkak / başka hayatlar kelepir / karanlığını / gölgelemeyen bir kadın çalmak / çünkü yabancıların işidir" (Sırat Şiirleri, s. 69)
IV
Her şarkının, her şiirin bizi götürdüğü yer başkadır. Haydar Ergülen'in şiiri aşka, hayata ve anılara götürüyor çoğunlukla. Hayatı aşkla anlamlı kılan, hayat şehrinin sokaklarının yumaklandığı anıları kendinden uzak etmeyen, fırtınasını içinde barındıran bir şiir onunki... Ancak bir şey var ki bütün yeniden okumalarımda bu şiir beni içime yöneltti. Aşkı, anıları, kadını; bunlarla birlikte ve bunların dışında hayat dediğimiz o şeyi bir arada tuttuğum / tutamadığım içime; yani uçuruma... Evet, bilhassa onun şiirlerini yeniden okuduğumda hissettim ki: "hiçbir şeye benzemez içimizdeki uçurum" (Karşılığını Bulamamış Sorular, s. 14)
Hiçbir şey benzemez içimizdeki uçuruma!
NOT:
Haydar Ergülen’in, yazıda adı geçen şiir kitapları
1. Karşılığını Bulamamış Sorular, 1981
2. Sırat Şiirleri, 1990
3. Sokak Prensesi, 1991
4. Eskiden Terzi, 1995
5. Kırk Şiir ve Bir, 1997
(Haydar Ergülen Şiiri: Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü
Sempozyumu Bildirileri, Antalya, 1998)
hayata değin - bir öykü
Kavanoz ve 2 Fincan Kahve
Ne zaman hayatınızda bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24
saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman kavanozu ve 2 fincan kahveyi
hatırlayınız!
Bir gün bir profesör, masasının üzerinde birkaç kutu olduğu halde
felsefe dersindedir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne
büyükçe bir kavanozu alır ve içerisini tenis topları ile
doldurur.Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını
sorar, öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu
sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl
taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları
kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur.Ve
öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da "evet" doldu
derler. Tekrar profesör masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve
içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl
taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.Ve tekrar öğrencilere
kavanozun dolup dolmadığını sorar, öğrenciler de koro halinde "evet"
derler. Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan
kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan
boşlukları doldurur.
Öğrenciler gülerler!
Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek "eveet" diyerek; ben
"Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım"
der. Şöyle ki; bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir;
dininiz, ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz,
arkadaşlarınız. sizin için önemli olan şeylerdir. Şayet diğer
şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı
doldurur. O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir;
işiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer ufak tefek
şeylerdir. "Şayet kavanoza önce kum doldurursanız..." diye,
anlatmaya devam eder, "çakıl taşlarına ve özellikle de tenis
toplarına (yeterli) yer kalmaz. Aynı şey hayatımız için de geçerlidir.
Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli
şeyler için vakit kalmayacaktır.
Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin.
Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın.
Evinizin ihtiyaçlarını
karşılayın.
Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.
Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.
Gerisi hep kumdur.
Bu ara bir öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; "Pekiyi, o iki fincan kahve
nedir?"
Profesör gülerek: "Bu soruyu sorduğuna sevindim. Hayatınız ne kadar
dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve
içecek kadar vakit ayırın!"