1. Giriş
İki türlü anlatımdan biri yazılı anlatımdır. Bir duygunun, bir düşüncenin, bir hayalin,
bir isteğin yazı ile anlatılmasına yazılı anlatım denir. Yazılı anlatım da kendi içinde
türlere ayrılır. Yazılı anlatım türleri, bir yazılı anlatımın biçim ve içerik özelliklerine
göre içine girdiği türlerden oluşur. Anlatım türlerinin çağın gereklerine göre
zamanla arttığını ya da kimi yazılı anlatım türlerinin artık kullanılmaz olduğunu biliyoruz.
Söz gelimi gazete ile kitle iletişimi bulunmadan önce makale, fıkra, röportaj...
gibi yazılı anlatım türleri de bilinmiyordu.
Yazılı anlatım kendi içinde üç kümeye ayrılır: Düşünce değeri olan yazılar, sanat değeri
olan yazılar, yazışmalar. Ayrıca her küme içinde-yazının amacı, yazının uzunluğukısalığı,
dilin kullanımı bakımından- belli kural ve ölçülere bağlı kalınan türler
vardır.
Bu üç kümedeki yazı türlerinden bildiklerinizin listesini yapınız
Bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kurallar:
• Yazar yapmacıklıktan uzak olmalı, halkın anlayacağı dil ile yazmalı, yazıyı
söz oyunlarıyla süslememelidir.
• Yazarın anlatımı açık olmalıdır. Bunun için de yazar, kullandığı dilde yetkin
olmalı, sözcükleri iyi seçmeli, dilbilgisi yanlışları ile anlatımı bozmamalıdır.
Cümleleri doğru kurmalı, gereksiz yere uzatmamalıdır.
• Anlatım kesik kesik, tutuk olmamalı. Akıcı bir anlatım yakalanmalıdır.
• Her yazıda, yazım kuralları doğru uygulanmalı, noktalama işaretleri doğru
kullanılmalıdır.
Toplumu, bilimsel, siyasal, sanatsal ya da sosyal bir konu üzerinde düşündürmeyi,
tartıştırmayı, bu yolla gerçeklere ulaştırmayı, amaçlayan yazı türlerine düşünce
yazıları denir. Topluma haber iletmeyi amaçlayan yazılar da bu kümede ele alınır.
Yazar ya da haberci, okuyucusunu bilgilendirmek ister. Düşünce yazıları duygusal
boyutlu yazılar değildir, bir gözlem ya da deneyime dayalı yazılardır. Yazarın
sanatlı anlatım kaygısı yoktur. Genellikle gazetelerden tanıdığımız yazı türleridir.
Birçoğu sonradan kitaplaşır.
Gazete haberleri düşünce yazılarından sayılabilir mi?
Gazete yazıları denilince akla ilk gelen haber yazılarıdır. Haber yazıları da bizi düşündürür.
Hem de diğer düşünce yazılarının yazılmasında katkısı büyüktür. Bu nedenle
düşünce yazılarını incelemeye haberden başlamak yerinde olur.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 107
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
2. Haber
İnsanlar arası ilk ilişkilerden biri haberleşmedir. Bugün hayvanlar dünyası gözlendiğinde
yine aynı gerçekle karşı karşıya kalırız. Leyleklerin göç katarlarının idaresi;
arılardaki, karıncalardaki iş bölümü; anaç tavuğun yavrularını büyütmesi başka
nasıl açıklanır? İlk insanlardan günümüze haberleşme dumandan, davuldan, kuştan,
atlı postalardan, motorlu postalardan; günlük gazetelere, sesli radyo haberlerine,
görüntülü televizyon haberlerine, bilgisayar ağlarına uzanan bir gelişme göstermiştir.
Günlük gazetelerde, belli aralıklarla yayınlanan dergilerde, meslek kuruluşlarının
belli aralıklarla yayınladığı bültenlerde; radyo ve televizyonlarda belli zaman
aralıklarıyla sunulan bültenlerde halka duyurulmak üzere yayımlanan yazılara haber
denir. Yayın organlarının en büyük desteği haberdir. Hiç bir yayın organı habersiz
düşünülemez. Bir haberin değeri okuyucu sayısıyla belirlenir. Bu nedenle her
olay haber olmayabilir. Belli bir okuyucu kitlesine ulaşabilecek olaylar haber sayılır.
Yayın ile yayım arasındaki farkları tartışınız!
Halka günlük olayları haber verme geleneğinin -şimdilik- Atina'da başladığı
sanılmaktadır. Eski Atina'da, halk günün belirli saatinde, bir meydanda toplanır,
hatip kendilerine o günün haberlerini yüksek sesle söylerdi. Eski Osmanlı'daki
"tellâl çağırmak", "tellâl çıkartmak" işi de, halka duyurulması gerekli haberleri
ulaştırmak için haberci göndermekten başka bir şey değildi. Tellâl mahalle aralarına
girer, sokak sokak gezer, böylece haberi vatandaşın ayağına götürürdü. Günümüzde
aynı işi belediyeler; acil durumlarda, haberin hemen iletilmesi için resmi daireler
en çok da pazarlamacılar uygarlığın teknik olanaklarını da kullanarak hâlâ
yapmaktadırlar.
Görülüyor ki, haber kaynağını yaşamdan alır. Genel olarak bu kaynaklar üçe ayrılır:
1. Resmi Haberler, 2. Özel Haberler, 3. Ajans Haberleri. Resmi haberler, resmi ve özel kuruluşlardaki
yetkili kişilerden alınan haberlerdir. Özel haberler, halk arasından
toplanır. Ajans, haber toplama ve yayma işleriyle uğraşan kuruluştur. Haberde;
yurtiçindeki, yurtdışındaki önemli ya da ilginç olaylar kısa ve özlü bir biçimde halka
sunulur, gerekirse resimle, fotoğrafla desteklenir. Haber yazıları, anlattığı olayın türüne
göre ad alır: Siyasal haberler, ekonomik haberler, bilimsel haberler, teknoloji
haberleri, sanat haberleri, spor haberleri, sosyal haberler... vb. Skandal ve dedikodu
haberleri... gibi halk arasında heyecan yaratan haberler vardır, böyle haberlere sansasyonel
haber denir. Haberin anlatımı çoğunlukla resmi olmak zorundadır. Haber
toplayana, haber yazana muhabir denir.
Gazeticilikte bir haberde aranan ilkeler nelerdir?
Gazete haberlerinde uyulması gereken ilkeler vardır. Bir haberde bunların eksiksiz
verilmesi gerekir:" Ne?/Kim?; Neyi?/Kimi?; Nasıl?; Niçin?; Nerede? ;Ne zaman?"
sorularının yanıtları haberde bulunmalıdır.
108 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
• Ne/Kim: Habere kaynak olan olayın kimin başından geçtiği ya da neyin bir
olay sonucunda etkilendiği bildirilmelidir. Örneğin: "Vezüv yanardağı patladı",
"Tarihi Zeus Heykeli kaçırıldı." "Atatürk Bütün Yurtta ve Dış Temsilciliklerimizde
Anıldı. "
• Neyi/Kimi: Habere kaynak olan olay kimi, neyi etkiledi. "Bakanlar Kurulu,
memur maaş katsayısını görüştü.", "Milli Eğitim Bakanı, resim çalışmalarıyla
uluslararası başarı kazanan beş öğrenciyi kutladı."...
• Nasıl: Habere kaynak olan olayın yapılış, meydana geliş sürecinin anlatıldığı
bölümdür.
• Niçin: Her olayın bir nedeni vardır. En kötü olayları gerçekleştirenler bile,
bir nedenin arkasına sığınırlar. Doğada nedeni çözülemeyen olaylarla bilim
adamları hâlâ uğraşmaktadır; kanserin oluş nedenleri, ozon tabakasının delinmesinin
nedenleri...
• Nerede: Yeryüzü bir yerdir. İnsan bir yerde doğar. Bütün olaylar bir yerde
geçer. Yer bilgisi haberlerde genelden, tikele doğru verilir; ülke, il (varsa ilçe, köy),
mahalle, semt, cadde, sokak, ev, mutfak...
• Ne zaman: Yine bütün olaylar bir zamanda meydana gelir. Zaman bilgisi de
haberlerde genelden, tikele doğru verilir; yıl, ay, gün, saat, dakika...
Haber yazmak çok önemlidir. Muhabir, bu ilkeleri uygularken okuyucu ile bağını
koparmamak zorundadır.
Haber yazısının belirleyici özellikleri nelerdir?
• Haber plânı tersine dönmüş pramit diye bilinir. Tersine dönmüş pramitte, haberin
giriş bölümünde olay birkaç cümle ile özetlenir. Gelişme bölümünde sözü
uzatmadan gerekli ayrıntılar verilir. Sonuç bölümünde ise olayın etkisi, olaya el
koyma anlatılır.
• Haber ilginç olmalıdır. Haberin başlığı da ilginç olmalı, başlığa gözü takılan
okuyucu, gerisini okumak için can atmalıdır.
• Haber duyulmamış olmalıdır. Okuyucu duyduğu bir olayı ikinci kez okumaz.
• Haber önemli olmalıdır. Haberin ilgilendirdiği okuyucu kitlesi çok olmalıdır.
• Haber doğru olmalıdır. Muhabir haberi tarafsız yazmalı, habere yorum
katmamalıdır. Yorum köşe yazarlarının işidir.
• Haber yazılarında, muhabir okuyucuyu haberle başbaşa bırakmalı, okuyucusuna
kendi varlığını hissettirmemelidir.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 109
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
3. Makale
Makale, temeli düşünce olan yazı türüdür. Makalede konu sınırlaması yoktur. Bir
düşünce, toplumsal bir olay, bilimsel bir gerçek, söz sanatları, plastik sanatlar, makalenin
konusu olur. Makaleler bir tezi savunma yazılarıdır. Bu nedenle yapısı, ortaya
atılan bir görüş ve bu görüşü destekleyecek düşüncelerle örülür.
Makalenin ülkemizde tanınması, gazetenin yayınlanmasıyla olmuştur. Makaleler
köşe yazılarındandır. Gazetelerin ilk sayfalarındaki makaleye başmakale denir. Gazetenin
başmakalesi genellikle aynı yazar tarafından yazılır. Gazetenin dünya görüşünü
ve olaylara bakış açısını belirler. Gazetenin okuyucu sayısı üzerinde de etkilidir.
Kimi insanlar, başyazar gazete değiştirdiğinde ya da beğendikleri makale
yazarı artık eskisi kadar etkili ve tutarlı yazmadığında gazetelerini değiştirirler. Bu
yüzden makale yazmak çok önemlidir. Makale yazarı, okuyucu ile bağını koparmamak
zorundadır.
Makalenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine
oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı
olmalıdır.
• Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma,
tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.
Küresel Çevre Kirlenmesi
Günümüzün dünyasında çevre kirliliği, tüm gezegeni kaplayan boyutlara ulaşmış durumda.
Dünyanın birçok bölgesinde insanlar, çevre felaketine karşı korumasız, nükleer tehdit ve
radyasyondan habersiz bir yaşam sürmektedir. Bilim adamları ise bu olumsuzlukların devamı
halinde dünyadaki tüm canlıların ciddi biçimde tehdit altında olduğunu vurguluyorlar.
Halbuki insanoğlunun gelişimi başlarda yaşam ve doğal çevre ile uyum içinde sürmüştür.
Ancak dünyadaki toplumsal ve teknolojik gelişmelerin hızla artışı karşısında ekolojik sistemin
bu hassas dengesi giderek bozulmuştur. Bu tehlikeli gelişmenin seyircisi durumunda
olan insanlık ise dünyada dengeli bir çevrenin korunamaması halinde tüm canlıların varlığının
sürmesinin olanaksızlığını acaba ne zaman anlayacak?
Bu yılın yaz başlarında başlayan yağmur dönemi dünyayı etkisi altına aldı. Barajları, setleri
ve köprüleri yıkan seller ölümcül sonuçlara yol açtı. Bir süre önce Trabzon'da yaklaşık üç saat
süren yağmur, Sürmene ilçesi ve haritadan silinen Beşköy beldesinde büyük mal ve can
kaybına neden oldu, ocakları söndürdü...
110 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Yağışların etkili olduğu bir başka ülke olan Çin'in birçok bölgesinde barajlar yıkıldı. Harekete
geçirilen askeri birlikler setleri yıkarak sel sularının kırsal kesime yayılmasını sağlamaya
çalıştılar. Sel, eylülün ortasında da Meksika'nın Chiapas eyaletinin Valdivia köyünü yok etti.
Dünyadaki benzer sel baskınlarının verdiği zararlar ürkütücü boyutlara ulaştı. 240 milyon
kişiyi etkilediği söylenen bu yazın selleri, resmi açıklamalara göre şimdiye kadar 2 binin üzerinde
insanın ve sayısı bilinmeyen diğer canlıların yaşamlarına mal oldu. Yaklaşık 14 milyon
kişi evini terk etmek zornuda kaldı. Bu durum, insana, Çinlilerin "Su ile şaka olmaz" özdeyişini
hatırlatıyor.
Gün geçmiyor ki çevre felaketi haberlerde yer almasın. Büyük Okyanus'ta 30 metreye kadar
yükselen dalgalar sahilleri yerle bir etti. Deniz dibindeki deprem ya da yanardağların patlamasından
meydana geldiği söylenen bu dev dalgalara karşı uyarı ağları da para etmiyor.
Hatırlanacağı gibu bu dev dalgalar, 1993'te Endonezya'da bir adanın tamamını kapladı ve 2
bin kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı. Yine Gine'de yaşamını yitirenlerin sayısı ise 3 bini
aştı.
Dev dalgalara yol açan depremin merkezi Büyük Okyonus'ta idi. Ama yer kabuğu, dünyanın
başka bölgelerinde harekete geçecek şekilde etki alanını genişletti. Örneğin haziran başında
başlayan depremlerin, dünyanın dört bir yanını salladığı ortaya çıktı. Ülkemiz de bundan
nasibini aldı.
Bu ve buna benzer felaketler bize, geleceğimizi bu günden tahmin etmenin olanaksızlığını
gösteriyor.
Ozondaki delinme ve hava kirliliğinin yaşamda olumsuzluklara neden olabileceği ve doğal
yaşamın temellerini dinamitleyeceğini küresel gözlükle niçin göremiyoruz?
Küresel çevre sorunlarının çözümü konusunda her ülkenin, çağdaş yöntemlerle halkını bilgilendirmesi
bir görev olmalıdır.
Sanayinin kent içinden uzaklaştırılmasına ve milli parkların gereği gibi korunup doğal hali
ile tutularak toplumun yararlandırılmasına öncelik verilmelidir.
Üçbinlinli yılların insanları için, doğayla çok daha büyük uyum içinde yaşanacak rüzgârgüneş
enerjisinden yararlanacak doğal konut yapımına geçilemez mi? Bu sahada yeni arayışlar
içinde olmalıyız.
Doğanın intikamının daha büyük olmaması ve acının yoksul ülkelere çektirilmemesi için insanların
bir an önce kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.
Ölümcül etkileri yıllardır sürmekte olan 'Çernobil' olayından kim sorumlu? Bugün 'Çernobil'den
on misli daha tehlikeli olacak, radyoaktif artıkların bulunduğu söylenen Sibirya'nın
batısındaki Karaçay Gölü, bir saatli bombadan farksızdır. Gölün altında, yaklaşık yüz metre
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 111
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
derinlikte beş milyon metreküp radyoaktif tozlardan oluşan kütlenin varlığı bilinmektedir.
İnsanların yazgıları ile ilgili dehşet dolu olası tehlikelere karşı evrensel yurttaş girişimlerinin
etkinliği attırılmalıdır.
Hepimizin paylaştığı bu dünyayı, bu gezegeni gelecek kuşaklara kirli ve çirkin bırakmaya
hakkımız var mı? Geleceğe bir borcumuz yok mu? Hatalarımızın bedelini henüz doğmamışlara
ödetmemeliyiz.
Doğa ananın yasalarına yeterince duyarlılık göstermeli ve doğal afetlerini ciddiye almalıyız.
Doğal zenginliklerle dolu olması gereken bir dünyadan daha fazla yoksun olmamalıyız.
(Şaban Ali Yaşaroğlu, Cumhuriyet, 3 Ekim 1998)
4. Fıkra
Bu yazı türünü, halk arasında anlatılan kısa, güldürücü, ders verici olay
anlatılarıyla karıştırmamak gerekir. Gazetelerdeki köşe yazılarındandır. Her gün
aynı köşe ya da sütunda yayınlanır. Siyasal, ekonomik, eğitim... gibi günlük toplumsal
konular ayrıntıya girilmeden kısaca işlenir.
Fıkranın belirleyici özellikleri nelerdir?
• Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.
• Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü
açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
• Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.
• Yazar, yapmacıklıktan uzaktır. Anlatım yalın ve sade bir dille yapılır.
• Anlatım yazarın kendine özgü olmalıdır.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
Kahraman Ebe
Maraş'ın Bertiz Bucağına bağlı köylerdeki 10 tifolu çocuğu tedavi ederken 20 yaşındaki genç
ve güzel köy ebesi aynı hastalığa yakalanarak ilaçsızlık yüzünden ölmüştür. Yolları, belleri
kar tutmuş, köyün şehirle bağlantısı kesilmiştir. Elinde ancak çocukları tedavi edecek kadar
ilaç bulunan Döndü Çomar adındaki genç ve güzel ebe çocukları kurtarmış, fakat kendini
kurtaramamıştır.
Döndü Çomar hatıra defterine şunları yazmıştır:
"Doktor yüzü görmeyen, senenin 6 ayında dış dünya ile her türlü bağlantısı kesik olan bu
masum insanlara elimden geldiğince yararlı olmaya çalışıyorum. Çevrede 10 tane tifolu yavru
var. Doktor olmadığı için aileleri ile birlikte bu yavrular hayat umutlarını bana bağlamış-
112 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
lar. Onların yüzüne baktıkça üzüntüden kahroluyorum. Elimde çok az sayıda ilaç var. Yollar
açılıncaya kadar bunlarla idare etmeme imkân yok. Güç bir görev yüklendiğimin farkındayım.
Ama kendimi çok kuvvetli hissediyorum."
Issız ve sahipsiz Anadolu... Aşağı yukarı bütün köyleri böyledir. Kış geldi mi, şehirlerle bağlantısı
kesilir, yalnızlığa ve kaderine bürünür. Bertiz bucağına bağlı köylere bir ebe gidebilmiş
nasıl gidebilmişse. Başkalarında ebe de, ilâç yoktur. İnsanlar, hayvanlar, kırılır da kimsenin
haberi bile olmaz.
Tuhaf bir raslantı, genç ebe Döndü Çomar'ın ölüm haberinin geldiği gün gazeteler Tıp Bayramını
yazıyordu. Ankara'da ve İstanbul'da kutlanan bayram sırasında köylerimizin sağlıktan
yoksun durumunu bildiren ölüm haberi de geldi. Bilmiyorum, doktorlarımızın yüreğini
bu kahraman genç ebenin hayat hikâyesi burkmuş mudur? Gözleri ağlamaklı okudum ben
haberi.
Ebe, çocukları tedavi ederken kendinin de hastalığa yakalandığını anlıyor. Elinde ilâç yoktur.
Çaresizdir. Çaresizliğini biliyor, fakat ne yapsın? Oturup hatıra defterine ölmeden şunları
yazıyor:
"Tanrıya binlerce teşekkür, 10 yavru yeniden hayata kavuştu. Bu arada elimde ilâç da kalmadı.
Üç gündür hastayım. Tifoya yakalandığımı sanıyorum. Yollar kapalı, şehre inemem. Ayrıca
çocukları uzaktan da olsa kontrol etmem gerekiyor. Her an, her dakika ölüme biraz daha
yaklaştığımı hissediyorum. Ölüm beni hiç, ama hiç korkutmuyor. Görevini yapan insanların
iç huzurunu duyuyorum. Bu arada bana inanan, beni seven insanların arasında rahatça ölebilirim."
Ne bilinçli, ne görev duygusu ile dolu bir ölüme gidiştir bu!... İnsanların kafasında bu bilinç
oldu mu, ölüme gidiş değil, ölümsüzlüğe gidiş oluyor. Bütün tarihe geçen kahraman hemşirelerin
şanlı destanları arasına bu da katılacaktır.
Bu köylerden birine, ikisine veya Bertiz bucağına bu kahraman ebenin adı konmalıdır. Bir de
heykeli dikilmelidir. başka bir türlü kahramana minnet borcumuzu ödeyemeyiz. Köylüler çok
sevdikleri bu ebenin anısına saygı örneği olarak İçişleri Bakanlığı'na başvurmalı, adının bucağa
konmasını ve heykelinin dikilmesini istemelidirler.
(Mehmed Kemal. Vatan Gazetesi. 1965)
5. Eleştiri
Eleştiri de temeli düşünce olan yazı türüdür. Konu sınırlaması yoktur. Sanat, edebiyat
ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz
yönlerini ortaya koyan bir yazı türüdür. Yazarın yazıyı kendine göre, yazıyı ilgilendiren
topluma göre, kendi alanındaki diğer çalışmalara göre değerlendirdiği
yazılardır.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 113
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Eleştirinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır.
Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere
dayandırılmalıdır.
• Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı,
"beğendim, hoşuma gitti"... gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun
yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü
konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki
üslûbudur.
• Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki
bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla
karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde
katamadıklarıyla ele alınmalıdır.
Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı
olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın
alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.
Yazınsal Yaratmada Bireyin İşlevini Nasıl Anlamalı?
Bir yapıtın açıklanmasında yazarın yaşamöyküsü, yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe değildir;
yazarın düşünce ve niyetlerinin bilinmesi de bu yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe
olamaz. Yapıt, önemli bir yapıt olduğu ölçüde, kendi gücüyle yaşar ve anlaşılır ve çeşitli toplumsal
sınıfların düşüncelerinin çözümlenmesiyle de doğrudan doğruya açıklanabilir.
Bir yazın ya da felsefe yapıtında bireyin işlevini yadsımak, yadsımak mı demektir? Kuşkusuz
hayır. Ne var ki, bütün gerçekler gibi bu işlev de eytişimseldir (diyalektiktir), dolayısıyla onu
neyse öyle anlayıp kavramaya çalışmak gerekir.
Yazın ya da felsefe ürünlerinin, yazarlarının yapıtları olduğunu yadsımayı kimse düşünemez;
ne ki bunların da kendi mantıkları vardır, dolayısıyle keyfe bağlı yaratmalar değillerdir
hiç de. Yazınsal bir yapıtta hem kavramsal bir dizgenin iç bağlantısı, hem de bir canlı varlıklar
dizgesinin iç bağlantısı vardır; bu bağlantı, bunların birtakım bütünler oluşturduğunu
gösterir; bu bütünlerin parçaları, birbirlerine göre, birbirlerinin yardımıyle, özellikle temel
özleri yardımıyle anlaşılıp kavrayabilirler. Böylece, bir yandan şu sonuç çıkar ortaya: Yapıt
ne denli büyük olursa o denli de kişisel olur; çünkü, ancak çok zengin ve güçlü bireylik, henüz
oluşmakta bulunan ve topluluğun bilincinde pek az belirlenmiş olan bir evreni düşünüp görebilir
ve son ayrıntılarına dek bunu yaşayabilir. ama bir yandan da şu sonuç çıkar ortaya:
Bir yapıt ne denli büyük bir düşünür ya da yazarın kaleminden çıkmışsa o denli de kendi gücüyle
kendini anlatabilir; dolayısıyle tarihçinin, yapıtı yaratanın yaşam öyküsü ya da düşüncelerine
baş vurmasına hiç gerek kalmaz. En güçlü kişilik, düşünsel yaşamla en iyi özdeşleşen
kişiliktir, toplumsal bilincin etken ve yaratıcı bütün temel güçleriyle en çok özdeşleşen
kişilik. Bir yapıtın güçsüz ve tutarsız yanlarını anlamak söz konusu olduğunda ancak, yazarın
kişiliğine ve yaşamının dış koşullarına baş vurmak zorunluluğu doğar çok kez.
114 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Böylece, Goethe'nin pek yazınsal bir değer taşımayan bir sürü benzetme oyunları, hatta
Faust'un birtakım cılız, güçsüz yanları, yazarın Weimar sarayında karşı karşıya bulunduğu
zorunluklarla açıklanabilmektedir. Ama Goethe artık kendine yaraşır düzeyde bulunmadığı
andadır ki Weimar bakanı yapıtta ön sıraya geçip varlığını duyurur.
Demek, toplumla bireyi, tinsel değerlerle toplumsal yaşamı birbirine karşıt görmek şöyle
dursun, gerçek, bunun tam tersidir. Toplumsal yaşam, yaratma gücünün en son noktasına
eriştiğinde, her ikisi de, en yüce biçimleri içinde birbirleriyle kaynaşmış olurlar; yazın alanında
bu böyledir, felsefede, siyasal alanında da böyle. Racine ya da Pascal'ı Port-Royal'dan
nasıl ayırabilirsiniz. Munzer'i Köylüler Savaşından, Luther'i din devriminden,
Napoléon'u imparatorluktan ve Fransız Devrimiyle eski rejim arasındaki sürekli kavgadan?
Tersine, topluluk ortaklığa dönüştüğünde, birey güçsüzleşip göze batar duruma geldiğinde
aradaki karşıtlık iyice derinleşir. Ama o zaman da, yazınsal yaratma tarihinde, derin
bilginleri çok ama yazınsal düşünce tarihçisini pek az ilgilendirebilecek olan yazılarla karşı
karşıya bulunuruz artık..
( Lucien Goldmann. Matérialisme dialectique et histoire de la littérature,
Çeviren: Tahsin SARAÇ, Türk Dili Dergisi, Eleştiri Özel Sayısı , Mart 1971)
6. Deneme
Denemeye özgü bir konu türü yoktur. Özgürce seçilen bir konuda, yazarın kendi
kendiyle konuşma havası içinde yazdığı yazı türüdür. Yazının konusu yazarın o anda
aklına geliveren bir konu görünümündedir. Öğretici ve düşünsel yanı da vardır.
Denemenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.
• Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü
açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
• Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.
7. Söyleşi
Makaleye benzer bir yazı türüdür. Konusu daha çok genel ya da günlük sanat olaylarıdır.
Fakat konu, tez ve savunma amacı güdülmeden ve karşılıklı konuşma havası
içinde, sıcak bir dille yazılır. İnsanlar karşılıklı konuşmayı sevdiklerinden, söyleşi
türündeki yazıları okumayı severler. İyi bildiği ve herkesin ilgilendiği bir konuda
çoğu kişi söyleşi yazabilir. Bunun için bir konuda, ne söyleneceğini bilmenin yanısıra,
nasıl söyleneceğini bilmek gerekir. Söylenecekler, küçük şakalarla daha çekici
duruma getirilebilir. İyi bir dinleyici olmak, iyi bir söyleşi yazmak için önemlidir.
Usta bir söyleşi yazarı çok ağır konuları bile herkesin okuyup anlayabileceği bir duruma
getirir.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 115
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Söyleşinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna, okuyucusu ile olan bağına güvenmeli,
anlattıklarını günlük konuşma havasıyla, fakat mantık çerçevesinden ayrılmadan
anlatabilmelidir.
• Kolay okunabilir bir uslup yakalayabilmelidir.
Sözden Söze
Mektuptan açılmış talihim, bir tane daha geldi. Öteki gibi değil bu. Bir kere yazan gizlemiyor
kendini, kim olduğunu söylüyor: İsmet Zeki Eyüboğlu adında bir genç. İstanbul Bilim-
Yurdunda yani Üniversitesinde okuyormuş. Sonra da benimle eğlenmiyor, alaya almıyor beni,
över gibi gözüküp alttan alta iğnelemeğe kalkmıyor. Çıkışıyor bana, çıkışıyor ya, haklı olarak
çıkışıyor. Eski yazılarımı, şu öz-Türkçe yazılarımı beğenirmiş, yenilerine sinirleniyor,
şöyle diyor:
"Geçen günkü Nokta dergisinde Ulus'tan aktarılmış bir yazınızı okudum. Ne çok üzüldüm
bilseniz! Yoksa sizi de mi elden kaçırdık? Nerde o eski güzelim öz-Türkçe sözler, nerde o yazınızdaki
edebiyat, ahlâk, hak, sanat, merak, şiir gibi tatsız-tutsuz Osmanlıca sözler.
Niçin şunun bunun sözüne bakıp da düşüncelerimizi değiştiriyorsunuz? O yeni sözleri beğenmeyenler
var diye mi yazmak istemiyorsunuz? Günün birinde bir kişi çıkıp size: "Beğenmedim
bu sesinizi" dese ona bakıp da sesinizi değiştirecek misiniz? Ne derse desin el gün.
Biz yolumuza bakalım.
Daha böyle çok şeyler söylüyor. O mektubu okurken tatlı bir duygu sardı içimi, "mektup" değil
de "beti" dediğim günleri andım. Doğru söylüyor, iyi söylüyor o genç. Utandım kendi
kendimden inandığım yoldan dönmenin yeri mi vardı? Bu çıkışmalarına karşılık ne diyeyim
de bağışlatayım suçu mu? Var benim de bir özrüm, gelgelelim gençler anlamaz, anlamamaları
daha da iyidir. Gene söyleyelim ben.
A çocuğum, ben yaşlandım, kocadım da onun için saptım yolumdan. Bilin ki sevinerek olmadı
bu. Gene durup durup o yola özlemle bakıyorum. Bir sevgilinin bir daha evine varamayacağınız
bir sevgilinin yoluna nasıl bakılırsa öyle bakıyorum. Biliyorum ki doğru oradadır;
güzel oradadır, ancak ben yoruldum, dizlerim kesildi. Bir de o işi başaramayacağımı anladım.
Yalnızdım, pek yalnız kaldım. Beni tutanlar, benim o yolda gitmemi dileyenler vardı, uzaktan
seslenmekle yetiniyorlardı. Beni özendirmek istemelerine ne denli sevinirsem sevineyim,
yanımda kimseyi görememek üzüyordu beni.
Doğrusu, büsbütün de bırakmadım o yolu. Böyle Arapça, Farsça tilcikleri kullandığım yazılarımda
gene o sevdiğim, kimini de kendim uydurduğum tilciklere yer veriyorum. Biliyorum,
yetmez bu, en doğrusu gene eskisi gibi öz-Türkçe yazmaktır. Onu yakında, bir dergide
gene deneyeceğim.
116 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Çok sevindim o mektuba. Birkaç yıl benim yürüdüğüm bir yolu bırakmak, istemeyenler olmasına
çok sevindim. Gençler unutsun benim emeklerimi, onları hiçe saysınlar, Arapça,
Farsça tilciklerden kaçınmadığım bir suda sevgiliden geliverecek bir esenleme gibi yüreğimi
aydınlatır, güneşler doğurur gönlümde.
İtalyan yazarı Luigi Pirandello'nun bir iki oyununu görmüşsünüzdür, hikâyelerini okudunuz
mu? Bay Feridun Timur onlardan otuz altısını dilimize çevirmiş, Millî Eğitim Bakanlığı
da bastırmış. Hepsini okumadımsa da okuduklarım çok hoşuma gitti, diyebilirim ki o
yazarın oyunlarından daha çok beğendim hikayelerini. Oyunlarında yüksekten atmayı andırır
bir hal vardır. Hikâyeleri öyle değil, Pirandello onlarda kişilerini daha iyi gösteriyor, canlandırıyor.
Oyunlarında hep bir görüşü savunmak, okuyanları, yahut seyircilerini düşündürmek
ister. Hem de çözümlenemeyeceğini söylediği meseleler üzerinde düşündürmek ister.
Bir gerginlik vardır oyunlarında, hikâyeleri ise öyle değil, onlardaki kişiler daha canlı,
okuyana daha yakın. Herhalde bana öyle geldi.
Bay Feridun Timur da iyi çevirmiş dilimize. Belli ki İtalyanca cümleye bağlı kalmak istememiş,
her yerde değilse bile çok yerde: "Bizim dilimizde nasıl söylemeli?" diye düşünmüş. Örneğin
bir yerde: "Don Lollo hiddetten küplere biniyordu." diyor. "Küplere binmek" deyimi
sanmam ki İtalyancada olsun. Daha böyle çok buluşlar var Bay Feridun Timur'un çevirisinde.
Ama belli ki daha genç bir yazar, o cesareti daima gösteremiyor, bazan acemiliklere düşüyor.
İşte bir örnek: "Don Lollo bu sözlere olmaz diyordu. Nafile; olan olmuştu; fakat nihayet kabul
etti ve ertesi sabah şafakla beraber, âlet ve edevat torbası sırtında olduğu halde, Zi Dima Locası
Primosole'ye geldi. Nihayet kabul etti." den önce bir "fakat" koymanın ne yeri var?
Hele: "avandanlığı sırtında" demek dururken "âlet ve edevat torbası sırtında olduğu halde"
demenin cümleye bir ağırlık verdiğini nasıl anlamıyor? Daha böyle kusurlar var Bay Feridun
Timur'un çevirisinde, "haykırmak" sözünü çok kullanıyor, hem de "bağırmak" yerine
kullanıyor. Gene o hikâyenin bir yerinde: "Küpten olmamak için ihtiyarı orada mevkuf mu
tutacaktı?" diyor. Burada "mevkuf" sözü hiç yakışıyor mu? "kendisi küpten olmasın diye
ihtiyarı hürriyetinden mi edecekti" diyemez miydi?
Bir de şunu söyleyelim. "Ciddi Bir Şey Değil" adlı hikâyede şöyle bir cümle var: "Her defasında
bir daha aynı hataya düşmeyeceğine dair yemin üstüne yemin ediyor, ahdü peyman
ediyor, yeniden âşık olmamak için kahraman bir deva araştıracağını söylüyordu." Bay Feridun
Timur böyle konuşmaz elbette "düşmeyeceğine yemin etti ."der. Düşmeyeceğine dair
yemin etti." demez. Belki İtalyanlar öyle der, biz demeyiz. "Kahraman deva" da ne oluyor?
belli, Fransızların "remède hèroique" dedikleri, İtalyancada tıpkısı olabilir, Türkçede öyle
denmez, başka bir şey arasın.
Luigi Pirandello'dan "Seçme Hikâyeler" de böyle ufak tefek kusurlar var, gene de o kitap tatlı
tatlı okunuyor, Bay Feridun Timur'u iyi çevirmenlerimizden, yani mütercimlerimizden sayabiliriz.
Hele bir şeye çok sevindim: ikinci ciltte dil birinci cilttekinden çok daha iyi. Demek
ki Bay Feridun Timur'un çevirileri günden güne iyileşecek. Ben adını yeni duyduğuma göre
kendisinin bir genç olduğunu sanıyorum, bundan sonraki çevirileri elbette daha kusursuz
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 117
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
olur. Siz de okuyun o hikâyeleri, eğlenirsiniz, hele ikinci cildin başındaki Donna Mimma'dan
başlarsanız, bütün kitabı okumak hevesi uyanır içinizde.
(Nurullah ATAÇ. Söyleşiler, TDK, 231, Ankara 1964 )
8. Röportaj
Gazete ve dergilerde yayımlanın yazı türlerinden biridir. Öğretici yazı türüdür. Bir
olay, bir durum; yerinde gezip görülerek, olayla ya da durumla ilgili değişik kişilerle
konuşularak, soruşturularak yazılır.Röportaj hem gezi yazılarının hem makalenin
özelliklerini taşır. Makale gibi dayandığı sağlam bir düşünceyi, bir tez vardır.
Yazar; sorunu yerinde inceleyerek, gezip görerek, halkla, varsa mağdurla ve yetkili
kişilerle konuşarak; fotoğraf, belge, istatistik bilgiler... gibi bilgilerle destekleyerek
okuyucunun bilgisine sunar. En çok kamuoyu toplayan gazete yazısıdır.
Çok yönlü anlatım olanakları vardır. Bu yönüyle diğer düşünce yazılarından zengindir.
Uzunluğu çoğu zaman makaleden çoktur. Bazen bir röportaj yazısı gazetenin
iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce yayınlanır. Okuyucunun
sıkılmadan, merakla, okuduğu bir yazı bir türüdür.
Röportaj yazmak çok önemlidir. Bu nedenle de röportaj yazarının toplumsal sorumluluğu
diğer yazarlardan daha çoktur. Röportaj yazarlığı ayrı bir ustalığı ve yan
alan becerilerini gerektirir. Yazar evindeki köşesine çekilip yazmaz yazdıklarını.
Röportaj yazarı eline ayağına çabuk olmak zorundadır. Yazar bir yandan evinde çalışırken
bir yandan kütüphanede, arşivde, devlet dairesinde, iş yerlerinde araştırma
yapacak; diğer yandan da olay yerinde incelemeler yapacaktır. Hem fotoğrafçı titizliği
ile çalışacak; hem de yerine göre kimi zaman sevecenlikle, kimi zaman ısrarlı
ama hiçbir zaman sırnaşık ve terbiyesiz olmadan, haddini bilerek, insan haklarını da
çiğnemeden soruşturma yapacaktır. Bütün bunların yanında röportaj yazarı, okuyucu
ile bağını koparmamak zorundadır.
Röportaj türünün belirleyici özellikleri nelerdir?
• Röportaj da düşünsel plânla yazılır.
• İşlenen konu; toplumsal, sanatsal olay ya da olgu olmalıdır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma, bilgi toplama ve fotoğraflarla
desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı,
önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• Röportaj yazarı; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım
ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Okuyucuya konunun
önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme
gibi nesnel verilerden de yararlanmalıdır.
• Röportaj yazıları zamanla tarihsel belge olabilir.
• Fotoğraf ya da belge kullanılabilir.
118 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
9. Gezi
Bir yazarın yurt içinde ve yurt dışında gezip gördüğü yerlerin ilgi çekici özelliklerini
anlattığı yazı türüdür. Gezi yazıları gezip görmenin, iyi bir gözlemin ürünüdürler.
Gezi yazılarının tarihi çok eskidir. İnsanlar hep uzak ülkeleri, uzak ülkelerin doğasını,
insanlarını, bu insanların yaşayış biçimlerini ve yarattıkları kültür eserlerini
merak etmişlerdir. Bir nedenle başka ülkelere giden kişilerle karşılaştığımızda,
onları soru yağmuruna tutmamız bundandır. Günümüzde televizyon görüntüleri
dünyanın birçok kültürünü yanıbaşımıza getirdiği halde, hâlâ gezi anılarını dinlemenin
ya da okumanın tadı başkadır.
Gezi yazılarının çok yönlü anlatım olanakları vardır. Uzunluğu çoğu zaman kitap
olacak kadardır. Gazetenin iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce
yayınlandığı da olur. Okuyucunun sıkılmadan, merakla okuduğu bir yazı türüdür.
Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık tutmak, okuyucuda okuduğu yerleri görme isteği
uyandırmak çok önemlidir. Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği
yerlerin ilginç özelliklerini hemen farkedecek kıvrak bir zekâya ve kültür birikimine
sahip olmalıdır.
Gezi yazısı ile röportaj arasındaki ayrılıklar nelerdir?
Gezi yazılarıyla röportaj birbirine karıştırılmamalıdır. Gezi yazısında ilgi çekici yerler
anlatılır. Röportajda olduğu gibi, sorunları deşmek, arkasındaki sorunları duyurmak,
kamuoyu oluşturmak amacı güdülmez. Gezi yazıları bir bakıma anıya ve
günlüğe de benzer, fakat onlardan ayrı bir yazı türüdür.
Gezi yazısının belirleyici özellikleri nelerdir?
• Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için
yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar;
varış, varıştaki ilk izlenimler...
• Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı
olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş,
yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki
farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu
ortaya koymaktadır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi toplama ve fotoğraflarla
desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her
anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• Gezi yazılarında yazar; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici
anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Ayrıca
okuyucuya değişikliği gösterebilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme
gibi nesnel verilerden de yararlanabilir.
• Resim kullanılmalıdır.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 119
?
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Kırıkkale'ye Giderken
Ankara kalesi, telsiz direkleri ve bir tünel... Yarım dakika karanlık. Ankara geride kaldı. Bu
yol, bütün bozkırı geçer, Karadeniz'e dek ulaşır.
İsmet Paşa yıllardır fikir döktü, ray döşedi. şimdi ben, bu ray üstünden fikir taşıyan kültür
savaşının zırhlı trenine yetişmek için kilometrelerin sekişini sayıyorum. Tren yolunda... Gezici
eğitim sergisi Kırıkkale istasyonunda...
Tren yolunda dediğim zaman dudaklarımızda yabansı bir kıvrıntı seziyor gibiyim. Sezmeye
de gerek yok gerçekten:
"Tren yolunda da laf mı a canım." diyebilirsiniz.
Eğer siz, bir zamanlar Yahşıhan'a dek böyle gidip gelen eski tren bozuntusunu anımsarsınız
hiç de böyle düşünmezsiniz.
Hele benim gibi Yahşıhan yolunda tuhaflıklara tanık olmuşsanız...
Size, istasyonların kimi bodurumsu, kimi kavaklar gibi birbirlerinin sırtından sırıtan uzun
dallı ağaçlarından, çeşmelerinden, bayrak direklerinden, makaslarından, telgraf direklerine
tünemiş güvercinlerinden, yol kenarında doygun doygun treni seyreden öküzlerden, özgür
ve neşeli sıpalardan söz edeceğimize bizim orta Anadolu'ya kültür ve yeninin aşkını taşıyan
trene rast gelinceye dek bugünkü güzel trenin yerindeki o eski tren ve ray bozuntusundan söz
edeyim, her halde canınız sıkılmaz.
Yıl 1921, İnönü ile Sakarya savaşının araları... Ankara'dan Kayseri'ye doğru bir akın var.
Kağnı, kağnı, kağnı..... Yollardan, dağlardan, taşlardan gıcırtıdan geçilmiyor.
Mumyalanmış bir eşeğe benzeyen cılız, sanki tenekeden yapılma bir lokomotif, ince, uzun
hörgücünü kaldırmış, bitkin develeri anımsatan vagonlar da bunların arasında Kayseri yolunu
tutuyor.
Her nedense o zaman burada işleyen dekovilde, sudan geçmeyen hayvanın inadına benzer bir
inat vardı. Zaman zaman tutarağı tutardı. Bakarsınız, tıpış tıpış giderken birdenbire zınk yerinde
sayar. Bir ses duyulur:
"Lokomotifin suyu tükendi. Allah'ını seven su getirsin!..."
Kovalarla, ibriklerle, testilerle bir sürü halk su aramaya çıkar, su bulunmayan bir yerde ise
herkes mataralarındaki, testilerindeki, teneke ya da toprak ibriklerindeki suları lokomotife boşaltırlar.
Mübarek, yürümeye başlar. Ama yürüyüş de ne yürüyüş!...
Trenin üstünde pinekleyen ihtiyarlar, kimi zaman şöyle konuşurlardı:
"Tren giderken indim, aptes bozdum, elimi yudum, trene bindim."
120 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
"Aptes tazeledim, yine geldim, yetiştim."
Yokuş bir yere gelindi mi bir ses yükselirdi:
"Allah'ını seven vagonları ardından itsin!"
Yüzlerce adam trenden iner, trenin durduğunu gören köylüler de gelir. Helesa yelesa ile treni
yürütürlerdi. Trenin kömürü tükenip yöreden çalı çırpı topladığımızı da ben bilirim.
Bunları söylerken sadece bir anıyı anlatıyorum. Dün süngüsünü tüfeğine çaputla bağlayıp
düşmana saldıran bir ulusun o günü böyle geçerdi.
Şimdi İsmet Paşa'nın döşediği raylar üstünde fikir gibi hızlı, düzenli ve rahat trenle Kırıkkale'ye
yaklaşıyoruz.
Makinenin, tekniğin dokunduğu yer, çölün ortasında bile olsa yepyeni bir uygarlığı fışkırtıveriyor.
Kırıkkale işte böyle bozkırın ortasında baca, fabrika, asfalt, geometri, boyalı ev,
sağlam tavan, iş gömleği giyen alın terli insan demektir. Kırıkkale bana, kopmuş bir film parçasının
sarı bakkal kâğıdına yapıştırılması etkisini yaptı. Kırıkkale, başlı başına minnacık bir
fabrika yuvasıdır. Sağı solu, önü arkası bozkırdır.
İstasyon kalabalık... Siyahlar giyinmiş öğretmenler, iş gömlekli işçiler, ustalar, mühendisler,
bereli kadınlar, irili ufaklı çocuklar vagonların çevresinde toplanıyorlar...
[Sadri Etem (Ertem). "Kırıkkale'ye Giderken",Türk Dili Dergisi, Gezi Özel Sayısı,
1 Mart 1973.]
10. Anı
Yazar kendi başından geçen olayları ya da kendi yaşadığı dönemde ortaya çıkan
kültürel, sosyal, siyasal ... olayları ve teknolojik gelişmeleri kendi gözlemlerine ve
görüşlerine bağlı kalarak anlatırsa anı dediğimiz bir yazı türü ortaya çıkar. Yazar bu
olaylar karşısındaki duygularını okuyucularıyla paylaşmak ister.
Anı türünde yazar kişisel öykülerinin yanısıra belli bir dönemi kişisel aynasından
yansıtır. Yazar, anılarını yazarken, anlattığı dönemle ilgili tüm yazılı kaynaklardan,
canlı kaynaklardan, fotoğraf... gibi belgelerden yararlanır. Bu nedenle anı türündeki
bir yazı tarih bilmine de kaynak olur; fakat yazar, yazdıklarını yüzde yüz belgelendirmek
zorunda değildir. Kimi anılarda yazar, geçmişi yönlendiren olayları, ünlü
sanatçı ya da politik kişileri anlatır. Önemli kişilerin anlatıldığı anılara anı portre
denir.
Anı türünün belirleyici özellikleri nelerdir?
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 121
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
• Anılar iddia ve ispat yazıları değildir.
• Anılarda yaşanmakta olan değil, yaşanmış olaylar anlatılır..
• Geçmişi anlattığı için tarihe ışık tutar. Kimi olaylar tarihi olaylardır.
Anı
Lisede Adnan'ı tanıyorum da, Orhan'ı tanımıyorum. Bizden çok büyük sınıfta okuduğu
için, fazla iz kalmamış hatırımda, Melih'le Oktay öyle değil. İkisinin de hatırımda kalan izleri
var. Melih tiyatro ile uğraşırdı. Oktay, Atatürk'ün önünde başarılı bir tarih sınavı vermişti.
Orhan'ı ilk Monno Vanna piyesini okul adına oynarken gördüm. Ercüment Behzat ona
önemli bir rol vermişti, ama neydi, şimdi bilemem. Başarılı oynadığını söylüyorlardı. Bir şairin
başarılı aktörlüğünü kavrayamamıştım, çocukluk. Bir adam ya şair olurdu, ya aktör benim
o zamanki anlayışıma göre... Şairlik çok büyüktü, gözümde. Başka işle paylaşamazdım.
Şimdi öyle değil tabiî...
Şiirlerim yayımlanmaya başladığı zaman, Orhan'la eşit konuştum. Bu eşitliği Orhan koydu.
Ben koyamazdım. Ne yalan söyleyeyim Orhan'ın ilk denemelerini ben anlayamadım.
Nurullah Ataç övmeye başladığı zaman da anladım. Nâzım bizim gözümüzde sevgiliydi.
Sevgiliydi ama, etkisinde kalmaktan da korkuyorduk. Orhan'ın bir çığır açtığının çok sonraları
farkına vardım. "Ağaca bir taş attım/ Düşmedi taşım/ Taşımı isterim/ Taşımı isterim" şiirini
ciddiye alamıyordum. Şiir benim için bir eylemdi. Tek başına bir uğraş değildi o yaşlarda.
Orhan da bu anlayışımı bildiğinden olacak üstüme varmazdı. Hatta ciddî bir tartışmaya
bile girmek istemezdi. Çocukluğuma mı verirdi, yoksa teşvik mi ederdi, hâlâ kestiremiyorum.
Bugünse, Orhan'ın yeri edebiyatımızda bellidir. Benim düşüncemde bir değişiklik olmamıştır.
Hâlâ aynı kanıdayım. Onun içindir ki, işi fıkracılığa döktüm. Başka eylemlerim ağır bastı.
Bugün Orhan olsa ne derdi, bilmem.
Anlayışlarımızın farklı oluşu dostluğumuza engel olmadı.
Bir gün Orhan, Sait Faik'in bir piyesinden söz etmişti. Sait mi okumuştu ona, anlatmış mıydı?
Geçmiş gün unuttum. Pencere kenarında, Kürt Mehmet'te oturmuş konuşuyorduk.
Yağmur yağıyordu. Orhan Tercüme Bürosundan, ben gazeteden ayrılmıştım. İkimiz de yarı
yarıya işsiz sayılırdık. Orhan, Doğan Kardeş Yayınlarına sattığı Nasrettin Hoca'nın telif
ücretini bekliyordu. Ben de bir gazeteden alacağım parayı. Sabahleyin uğramış, idare müdüründen:
"Yarın gel..." cevabını almıştım.
"Ben:
"Ah bir yarın olsa..." diyordum.
Orhan:
"Ah postacı havaleleri bir dağıtmaya başlasa...".diyordu.
Durup dururken birden:
"Sait'in bir piyesi var, bilir misin? dedi.
"Bilmiyorum, Sait piyes yazmış mı?
"Yazmış..."
122 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Aklım, fikrim parada:
"İyi..."
İlgilenmediğimi görünce anlatmaya başladı:
"Sait'in piyesinde hareket var, laf yok. Bir kelimelik konuşmayla da bitiyor. Böyle yağmurlu
bir günde kalabalık bir caddede insanlar koşuşuyor. Beyoğlu olacak... Taksiler, hususiler, bağıran,
çağıran, kadınlar, kızlar... deme gitsin... büyük bir kalabalık... İşte bu kalabalık arasından
bir adam çıkıyor. Omuzunda bir tek yorganı... Ondan başka göze batar bir şeyi yok. Vitrinlere
baka baka, sahnenin önüne doğru geliyor, sırtındaki yorganı indirip seyircilere doğru
uzatıyor, hüzünlü bir sesle:
- Satıyorum... diyor.
Piyes de bitiyor."
İstanbul'da idi. Bir gün haberini aldık. beyin kanamasından ölmüş. Cebinden para, pul, banka
cüzdanı değil, at yarışı dergisi çıkmış.
(Mehmed Kemal. Türk Dili Dergisi, Anı Özel Sayısı, 1 Mart 1972.)
11. Günlük
Yazarların kendi kendileriyle dertleşme, hesaplaşma, konuşma isteklerini kağıt
üzerinde yapmalarından doğmuş yazılardır. Bu nedenle yayımlanmak amacı güdülmez,
fakat yazarın ilerlemiş yaşlarında ya da yazar öldükten sonra bir şekilde yayımlanır.
Günümüzde kimi yazarlar günlüklerini yayımlamak için de yazarlar.
Günlüklerde yazarın kendisini buluruz. Yaşadığı günler içindeki sevincini, öfkesini,
kaygılarını, umutlarını içtenlikle anlatır. Günlükler, yazarın yaşadığı dönem için
önemli bir belgeseldir de aslında. Yazarın sözünü ettiği olaylar artık tarih olmuştur.
Günlüğün belirleyici özellikleri nelerdir?
• Günlükler iddia ve ispat yazıları değildir.
• Günlüklerde yaşanmakta olan anlatılır.
• Yayımlandığında, artık geçmişi anlattığı için bu yazılar da tarihe ışık tutar.
Kimi olaylar tarihi olaylardır.
12. İnceleme
İncelemenin kapsamı çok geniştir. Her yazı türünün inceleme ile bir bağlantısı
vardır. İnceleme bilgisi olmadan makale, fıkra, eleştiri, gezi, röportaj, anı gibi yazı
türleri yazılamayacağı gibi; öykü, roman, tiyatro gibi gözlem gücünün kullanıldığı
sanatlı yazı türlerinde de başarılı olunamaz; konferans, açıkoturum, panel, sempozyum,
açıklama (brifing) gibi sunuşlar yapılamaz; tutanak, rapor gibi yazışmalar
yazılamaz.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 123
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
İncelemeyi eser oluşturma yöntemi dışında, ayrı bir uğraşı alanı olarak da
kullanıyoruz. Bu alanda çalışanlar; olmuş olayları, oluşturulmuş eserleri değerlendirirler
ki, bu konuda verilmek istenen de budur. İncelemeye monografi de denir. İnceleme
sözlü ya da yazılı yapılabilir. Kalıcı olması için yazılı olması ve bir düzen
içinde verilmesi sağlıklıdır. İncelemenin biçimi eserin türüne göre de değişir. Bu anlamda
bir makale, bir şiir, bir roman, bir senaryo... incelenebilir, sonuç herbirinde
kendine özgü bir düzen içinde yazılır. İncelemeyi yapan kişi teknik olarak yer yer
makale gibi, yer yer söyleşi gibi yazma olanağına sahiptir.
İnceleme yazıları eleştiri yazılarıyla karıştırılmaktadır. Eleştiri yaparken inceleme
yöntemlerinden yararlanılır, fakat incelemede eleştirme amacı güdülmez. Yalnızca
incelemesi yapılan kişinin dünyaya ve olaylara bakış açısı yakalanmaya çalışılır. İncelemede
önemli bir kişinin, bir dönemin yalnız bir özelliği üzerinde durulur. Bir
sanatçıdaki hem yalnızlık duygusu, hem ilerici kişilik aynı incelemede ele alınamaz.
İncelemesi yapılan, her ne ise, bir bütün olarak ele alınmalı, sonuca öyle
varılmalıdır. Bir sanatçıdaki yalnızlık duygusu hakkındaki yargı, o sanatçının bütün
eserleri incelenmeden verilemez. Bir roman inceleniyorsa yarısı incelenip, yarısı
inceleme dışı bırakılamaz. İncelenen konu daha önce başkaları tarafından incelendi
ise, onların da gözden geçirilmesi gerekir.
İncelemede bir yöntem belirlemek gerekir. Bu yöntem incelenen eserin türüne göre
ayrılık gösterebilir. Bir makale ile bir romanın, bir roman ile bir şiirin incelenmesi
aynı sorularla olamaz. Söz gelimi; bir makale incelemesinde ana düşünce, yardımcı
düşünceler ele alınırken; romanda ana olay; ikinci derecedeki, üçüncü derecedeki
olaylar ve bu olayları yaşayan kahraman, ikinci derecedeki, üçüncü derecedeki kahramanlar;
olayın geçtiği yer, zaman... ele alınır. Şiir inceleniyorsa nazım türü, nazım
biçimi, ölçüsü, uyağı ele alınır. Fakat incelenecek yazının türü ne olursa olsun sözcük
bilgisi, cümle bilgisi gibi gramer incelemeleri yöntem olarak biraz daha birbirine
yakındır.
İncelemede eleştirme amacı güdülmez!
Kitap incelemesi için hazırlanmış bir plân şöyledir.
A: Dış Yapı İncelemesi
Yerleştirme:
• Eserin adı, bir eserden alındı ise kaynağının adı, kaynaktaki sayfa numaraları,
basıldığı yer, yıl; boyutları.
• Eserin yazarı, yazarın sanatı, sanat yaşamındaki evreler; varsa, çevirmeni.
• Eserin yazıldığı dönem, yazarı etkileyen, eserine yansıyan önemli olaylar.
• Eserin türü.
124 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
B: İç Yapı İncelemesi
• Eserin konusu
• Eserin teması
• Eserdeki dünya görüşü
• Eserdeki hayal örgüsü
• Eserin bölümleri
• Ana düşünce (olay), yardımcı düşünceler (olaylar)
• Eserde altı çizilecek diğer düşünce, olay, benzetme, sembol... vb.
• Eserin anlatım özellikleri
• Kullanılan sözcüklerdeki öznellik - nesnellik; sözcükler arası soyut - somut
ilişkiler; sıfatların, zarfların, bağlaçların kullanımı; kurduğu tamlamaların
özellikleri...
• Eserde sözdizimiyle sağlanan iç ahenk (Şiir için: ölçü, uyak, alliterasyon, asonans...)
İyi bir incelemede, incelenecek mataryele bol bol Kim/ Ne, Kimden/Neden, Niçin,
Nasıl, Nerede, Ne zaman... vb. sorular sormalıyız. İnceleme plânı, incelemeyi yapan
kişinin araştırma boyutuna ve isteğine bağlı olarak ufak tefek ayrılıklar göstermekle
birlikte, ortak ilkelere uymalıdır:
İnceleme yazılarında uyulacak ilkeler nelerdir?
• Düşünsel plân uygulanmalıdır.
• Bol döküman incelenerek sonuca ulaşılmalıdır.
• Nitelik olarak belirtilen her özellik örneklerle desteklenmelidir.
• Konu dışına çıkılmamalıdır.
• İnceleme sonucu elde edilen bilgileri herkese benimsetmek gibi bir amaç güdülmemelidir.
• İnceleme bittikten sonra yapılan değerlendirmede yazar, incelemeden elde
ettiği sonuçları belirtmelidir. Her incelemede ele alınan konunun bir yönü
aydınlatılmış olur. İnceleme yapmak, inceleme yazılarını okumak bizim de ufkumuzu
açar. Söz gelimi edebiyat eserlerini incelemek bizim edebiyat kültürümüzü
arttırır, edebiyat eserlerine, sanata bakış açımızı etkiler.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
13. Biyografi
Biyografi, ünlü sanatçıların, ülkesine ve insanlığa yararı dokunmuş kişilerin yaşam
öyküsünü anlatan eserdir. Bazen bir makale kadar kısa, bazen bir kitap olacak kadar
uzun çalışmalardır. Biyografiler sayesinde o kişinin sanatı, düşünceleri, yaptığı işler
hakkında bilgileniriz. Biyografiler aynı zamanda iyi bir belgeseldirler. Bu alanda
çalışacaklara ve yaşadığı dönemin özelliklerine kaynaklık eder.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 125
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Biyografileri okumak, kendi deneyimlerimize bir yaşam deneyimi daha katmak demektir.
Onların başarılarının nedenlerini çözeriz; düşünceleri uğruna, bilgi uğruna,
sanat uğruna, nelere göğüs gerdiklerine tanık oluruz. Kendi düşüncelerimiz, bilgimiz,
sanatımız için nasıl mücadele edeceğimize karar veririz. Biyografide yapılmış
yanlışları görürsek, aynı yanlışları tekrarlamamış oluruz.
Biyografinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Biyografi, belgelere dayanılarak yazılır. Rivayetlere ve tartışmalara yol açacak
bilgilere yer verilmez.
• Kaynak olarak, eğer yaşıyorsa, ünlü kişinin kendine ulaşılır; eserleri, anıları
incelenir; değilse onun yakınlarına, onu tanıyanlara ulaşılır. Varsa daha önce
yazılmış biyografi ve inceleme yazıları incelenir.
• Biyografi yazarı objektif olmak zorundadır. Kendi subjektif olamayacağı gibi,
derlediği bilgilerden de subjektif olanları ayıklar.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
14. Otobiyografi
Bir düşünürün, bir sanatçının kendi yaşam öyküsünü anlattığı eserdir. Kaynak olarak
kişi kendini ve aile büyüklerinden aldığı bilgileri kullanır. Otobiyografi yazmak
çok güçtür, çünkü insanın kendinden sözederken objektif olması zordur. Otobiyografiler
sayesinde o kişinin sanatı, düşünceleri, yaptığı işler hakkında bilgileniriz. Biyografiler
aynı zamanda iyi bir belgeseldirler. Bu alanda çalışacaklara ve yazarın
yaşadığı dönemin özelliklerine kaynaklık eder.
Otobiyografileri okumak, kendi deneyimlerimize bir yaşam deneyimini, yaşayanın
ağzından katmak demektir. Onların; başarılarının nedenlerini çözeriz.
Otobiyografinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Otobiyografi düşünsel plânla yazılır.
• Otobiyografi, belgelere dayanılarak yazılır. Rivayetlere ve tartışmalara yol
açacak bilgilere yer verilmez.
• Derlenen bilgiler bilimsel araştırma yöntemiyle bir araya getirilmelidir.
• Biyografi yazarı objektif olmak zorundadır.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
15. Bibliyografi
Günümüzde bilimde, teknolojide ve sanatta yaşanan gelişmeler sonucu basılı yayın
o kadar arttı ki artık bunların hepsini bir kitapta toplamak mümkün değildir. Günümüzde
her bilim kendi bibliyografisini hazırlamaktadır. Hatta bilimlerin alt
126 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
kollarının da bibliyografileri hazırlanmaktadır. Örneğin; Türkiye Türkçesi içinde
Anadolu Ağızları ayrı bir çalışma alanıdır. 1867 yılından beri çalışılan bu alandaki
basılı yayın adlarını toplama çalışmaları 1940'lardan beri sürmektedir. Böylece Anadolu
Ağızları Bibliyografisi oluşmuştur. Anadolu Ağızlarını araştıracaklar, bu bibliyografiler
yardımıyla alanlarındaki yazılı kaynaklara ulaşmakta güçlük çekmezler.
Ayrıca bir yazarın bütün eserlerinin bibliyografisi hazırlanabilir. Bu anlamda bütün
bilim ve sanat dalları, alt kolları, bilim adamları ve sanatçılar düşünüldüğünde bibliyografi
oluşturmak da ayrı bir bilim alanı olmuştur denilebilir.
Bibliyografide eserler yazarların soyadları gözönüne alınarak alfabe sırasıyla
yazılır. Kitap birden fazla yazarlı ise ilk yazarın soyadı dikkate alınır. Kitap tanıtımında
ise: Kitabın adı, yazarın adı, konusu, bölümleri (varsa), cilt sayısı, baskı
sayısı, basım yeri, basım yılı, sayfa sayısı, eserin boyutları, fiatı, resimli olup olmadığı,
kapak kompozisyonu, dizgi, baskı ve kâğıt nitelikleri verilir. Eğer eser bir makale
ise: Yazarın soyadı, ön adı, eserin adı, eserin yer aldığı dergi, kitap vs. adı, basım yeri,
basım yılı, eserin yer aldığı sayfalar, eserin boyutları verilir.
Son zamanlarda kitap boyutlarındaki standart ölçüler kalkmakla birlikte hâlâ kitap
boyutlarını; küçük boy, orta boy, büyük boy olmak üzere üç türde toplayabiliriz. Buna
göre roman ve öykü kitaplarının boyutu küçük, ders kitaplarının boyutu orta, ansiklopedilerin
boyutu büyüktür.
Bir Kitabın Bibliyografi Bilgisi:
Kitabın adı: Söylev (Nutuk)
Yazarın soyadı, ön adı: Kemal ATATÜRK
Konusu: Kurtuluş Savaşı
Cilt: I (1919 - 1920), II (1920 - 1927), III (Vesikalar)
Baskı sayısı: Yedinci Baskı
Basım yeri: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Devlet Kitapları Müdürlüğü, İstanbul, Milli
Eğitim Basımevi.
Basım yılı: 1967
Sayfa sayısı: IV+1280
Eserin boyutları: Küçük boy
Fiatı: 800 x 3 = 2400 kuruş
Resimli olup olmadığı: Bir Atatürk resmi var.
Kapak kompozisyonu: Resimsiz
Dizgi, baskı ve kâğıt nitelikleri:
Bir Makalenin Bibliyografi Bilgisi:
Yazarın soyadı, ön adı: AZMUN, Yusuf
Eserin (makalenin) adı: Türkmen Halk Edebiyatı Hakkında
Eserin yer aldığı kitap adı: Reşit Rahmeti Arat İçin
Basım yeri: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 19, seri:I, Sayı: A 2,
Ankara,
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 127
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Basım yılı: 1966
Eserin yer aldığı sayfalar: 32- 83
Eserin boyutları: Orta.
İnceleme yazı türünün belirleyici özellikleri nelerdir?
• Yerleştirme eksiksiz olmalı, konunun (eserin/kişi/olay/akım...) adı, bir eserden
alındı ise kaynağının adı, kaynaktaki sayfa numaraları, basıldığı yer, yılı,
boyutları eksiksiz olarak verilmelidir.
• Eserin konusu kısaca fakat içeriğini yansıtacak biçimde verilmelidir. Varsa
bölümleri yazılmalıdır.
• Yazarı objektif olmalı, subjektif bilgiler katmamalıdır.
• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.
Özet
Bir duygunun, bir düşüncenin, bir hayalin, bir isteğin yazı ile anlatımasına yazılı anlatım
denir. Yazılı anlatım da kendi içinde türlere ayrılır. Gazetenin kitle iletişiminde kullanılmasıyla
birlikte yazılı anlatım türlerinde bir hayli artış olmuştur. Bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak
genel kurallar vardır, bunlar: Yazarın yapmacıklıktan uzak olması, halkın
anlayacağı dil ile yazması, yazıyı söz oyunlarıyla süslememesi, kullanılan dilde yetkin
olması, sözcükleri iyi seçmesi, dilbilgisi yanlışları ile anlatımı bozmaması, cümleleri doğru
kurması, yazıyı gereksiz yere uzatmaması, akıcı bir anlatımı yakalaması, yazım kurallarını
doğru uygulaması, noktalama işaretlerini doğru kullanmasıdır.
Toplumu, bilimsel, siyasal, sanatsal ya da sosyal bir konu üzerinde düşündürmeyi,
tartıştırmayı, bu yolla gerçeklere ulaştırmayı, heber vermeyi amaçlayan yazı türlerine düşünce
yazıları denir. Düşünce yazılarının çoğu duygusal boyutlu değildir, gözlem ya da deneyime
dayalı yazılardır. Yazarın sanatlı anlatım kaygısı yoktur. Genellikle gazetelerden
tanıdığımız yazı türleridir. Haber, makale, fıkra, eleştiri, deneme, şöyleşi, röportaj, gezi,
günlük, anı, incleme, biyografi, otobiyografi, bibliyografi... türündeki yazılar düşünce yazıları
arasında yer alırlar.
Değerlendirme Soruları
Aşağıdaki soruların yanıtlarını seçenekler arasından bulunuz.
1. Aşağıdakilerden hangisi yazılı anlatımın kurallarından değildir?
A. Yalın halk diliyle yazılmalı,
B. Anlatım açık olmalı,
C. Dilde yetkin olunmalı,
D. Yazı sanatlarla süslenmeli,
E. Anlatım tutuk olmamalı.
128 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
2. Aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?
A. Haber plânı tersine dönmüş pramit diye bilinir.
B. Haber önemli olmalıdır.
C. Hiç bir yayın organı habersiz düşünülemez.
D. Haber kaynağını yaşamdan alır.
E. Haber toplayana, haber yazana sanatçı denir.
3. Aşağıdakilerden hangisi makalenin özelliklerinden değildir?
A. Düşünsel plânla yazılmasa da olur.
B. Yazar anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir.
C. Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmelidir.
D. Her anlatılan önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
E. Karşılaştırmadan yararlanılmalıdır.
4. İyi bir eleştiri yazısında aşağıdakilerden hangisi bulunmaz?
A. Yalın bir dille anlatılmalıdır.
B. Taklit edilmiş olmamalıdır.
C. Anlatımı özentili olmalıdır.
D. Yergilerde sataşma olmamalıdır.
E. Yazar, bu alandaki terim niteliğindeki sözcükleri iyi bilmelidir.
5. Aşağıdakilerden hangisi denemenin özelliklerinden değildir?
A. Makaleden kısa yazılardır.
B. Kişisel görüş ağırlıklıdır.
C. Günü birlik yazılardır.
D. Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorundadır.
E. Okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
6. "Makaleye benzer bir yazı türüdür. Konusu daha çok genel ya da günlük sanat olaylarıdır.
Konu tez ve savunma amacı güdülmeden ve karşılıklı konuşma havası içinde, sıcak
bir dille yazılır." Bu cümleler hangi yazılı anlatımın tanımıdır?
A. Fıkra,
B. Günlük,
C. Röportaj,
D. Deneme,
E. Söyleşi.
7. İyi bir röportaj yazısında aşağıdakilerden hangisi bulunur?
A. Betimlemeli anlatım kullanılır.
B. Öykülemeli anlatım yolu kullanılmaz.
C. Süslü bir dil kullanılır.
D. Özentili bir dil kullanılır.
E. Anlatım yollarının birinden diğerine geçiş yapılmaz.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 129
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
8. Aşağıda verilen bilgilerden hangisi gezi yazısı ile ilgilidir?
A. Bir olay, bir durum; yerinde gezip görülerek yazılır.
B. Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır.
C. Özgürce seçilen bir konunun konuşma havası içinde yazılmasıyla oluşur.
D. Çok yönlü anlatım olanakları yoktur.
E. Perde arkasındaki sorunları duyurmak amacı güdülür.
9. Aşağıdaki bilgilerden hangisi anı türü yazılarla ilgilidir?
A. Yazdıklarını yüzde yüz belgelendirmek zorunda değildir.
B. Politik kişiler anlatılamaz.
C. Yaşanmakta olanlar anlatılır.
D. Yazar kendi gözlemlerine bağlı kalmaz.
E. Yazarın duyguları okuyucuları ilgilendirmez.
10. Aşağıdakilerden hangisi inceleme türünün bir özelliğidir?
A. İncelemenin biçimi eserin türüne göre değişmez.
B. İncelemenin biçimi eserin türüne göre değişebilir.
C. İncelemede önemli bir kişinin yalnız bir özelliği üzerinde durulmaz.
D. İnceleme düşünsel plânlı bir yazı değildir.
E. İncelemede bir yöntem belirlemek gerekmez.
11. " Ünlü sanatçıların, ülkesine ve insanlığa yararı dokunmuş kişilerin yaşam
öyküsünün bir araştırmacı tarafından yazıldığı yazı türü aşağıdakilerden hangisidir?
A. Otobiyografi,
B. Bibliyografi,
C. Biyografi,
D. Anı,
E. Özgeçmiş.
12. "Bir düşünürün, bir sanatçının kendi yaşam öyküsünü anlattığı esere .........
denir." Bu cümledeki boşluğa aşağıdaki sözcüklerden hangisi gelmelidir?
A. Biyografi,
B. Anı,
C. Özgeçmiş,
D. Otobiyografi,
E. Günlük.
Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar
Ateş, Kemal. Örneklerle Türkçe Kompozisyon Bilgileri, Ankara Üniversitesi Dil
ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları, No: 353, Ankara, 1985.
130 Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Başka, Özcan. İnsan Dili ve Ötesi, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1988.
Emir, Sabahat. Örnekleriyle Kompozisyon Yazma Sanatı, Ofset, İstanbul, 1985.
Garipoğlu, Kemal. Örnekli Kompozisyon, İstanbul, 1977.
Hengirmen, Mehmet. Türkçe Kompozisyon Yazım-Test-Ulgulama, Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1980.
Yörük ,Yaşar. Güzel Konuşma Yazma Kılavuzu, Ankara, 1978.
Sarıca, Salih, Mustafa Gündüz. Güzel Konuşma Yazma Kompozisyon, İstanbul,
1992.
Özdemir, Emin. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986.
Özdemir, Emin. Okuma Sanatı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1983.
Tansel, Fevziye Abdullah. İyi ve Doğru Yazma Usûlleri, Milli Kültür Yayınları,
Ankara, 1962.
Yıldırım, Hüseyin. Öğretmen Rehberi, C. I, II, Ankara Yayınevi, Kültür Matbaası,
Ankara, 1966.
Par, Hikmet Arif. Plânlı Yazma Sanatı Komposizyon, İstanbul, 1974.
Türk Dil Kurumu. Türk Dili Anı Özel Sayısı, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı:
246, Ankara, Mart 1972.
Türk Dil Kurumu. Türk Dili Deneme Özel Sayısı, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi,
Sayı: 118, Ankara, Temmuz 1961.
Türk Dil Kurumu. Türk Dili Divanü Lûgat-it Türk Özel Sayısı. Aylık Dil ve Edebiyat
Dergisi, Sayı: 253, 1 Ekim 1972.
Türk Dil Kurumu. Türk Dili Eleştiri Özel Sayısı I, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi,
Sayı: 142, Ankara, Temmuz 1963.
Türk Dil Kurumu. Türk Dili Eleştiri Özel Sayısı II, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi,
Sayı: 234, Ankara, Mart 1971.
Türk Dil Kurumu. Türk Dili Gezi Özel Sayısı, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı:
256, Ankara, Mart 1978.
Türk Dil Kurumu. Türk Dili Günlük Özel Sayısı, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı:
127, Ankara, Nisan 1962.
Türk Dil Kurumu. Türk Dili Mektup Özel Sayısı, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı:
154, Ankara, Temmuz 1964.
Y A Z I L I A N L A T I M T Ü R L E R İ - I D Ü Ş Ü N C E D E Ğ E R İ O L A N Y A Z I L A R 131
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
13 Nisan 2016 Çarşamba
anı - günlük - eleştiri
İNSANLAR NİÇİN ANI YAZAR?
1- Kişinin kaybolup gitmesine gönlü razı olmadığı bir gerçeği ortaya koymak.
2- Yazma alışkanlığı içerisinde bulunmak.
3- Birlikte yaşadığı kişilerden kimilerine karşı duyduğu hayranlığı belirtmek.
4- Tarih ve kamuoyu karşısında hesaplaşmak, pişmanlık duygularını anlatarak
rahatlamak, bir çeşit günah çıkarmak.
5- Gelecek kuşaklara uyarılarda bulunmak, ders vermek.
Anılar aynı zamanda yaşanılan çağın toplumsal durumuna, kültürel özelliklerine
ilişkin önemli gözlem ve bilgileri de kapsar. Bu bakımdan, anı türünde yazılmış
eserler,çoğu kez okurlara bir çok tarihi olayları da canlı olarak anlatılırlar.
ANI – GÜNLÜK FARKI
Anıyı günlükten ayırmak gerekir.Günlük, günü gününe yazılan
olaylar,duygular,düşüncelerle oluşur. Anı ise genellikle, üstünden uzun yıllar geçmiş
olayları, durumları dile getirir.Bundan dolayı, gerçeğe uygunluk bakımından
günlüklerin daha inandırıcı olma şansı vardır.
TÜRK EDEBİYATINDA ANI
Eski edebiyatımızda bu türün ilk önemli eseri, Babür Şah’ın anılarını kapsayan
“Babürname” dir.Ebulgazi Bahadır Han’ın” Şecere-i Türki” si de bir anı kitabıdır.Yeni
edebiyatımızda anı türünden eserler, Tanzimat’tan sonra yazılmaya başlanmıştır.
1- Ahmet Rasim, Gecelerim- Falaka- Fuhş-i Atik
2- Halit Ziya, Kırk Yıl- Saray ve Ötesi- Bir Acı Hikaye
3- Hüseyin Cahit Yalçın, Edebi Hatıralar
4- Yakup Kadri , Anamın Kitabı- Gençlik ve Edebiyat Hatıraları-Vatan Yolunda-
Zoraki Diplomat- Politikada 45 Yıl
5- Yahya Kemal, Siyasi ve Edebi Portreler- Edebiyata Dair- Çocukluğum, Gençliğim,
Siyasi ve Edebi Hatıralarım
6- Halide Edip, Türk’ün Ateşle İmtihanı- Mor Salkımlı Ev
7- Yusuf Ziya Ortaç, Portreler- Bizim Yokuş
8- Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları- Aşina Yüzler
9- Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez
BÖLÜM 14
103
10- Oktay Akbal, Şair Dostlarım
11- Salah Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu
12- Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları
GÜNLÜK
Bir kimsenin günü gününe tuttuğu, üzerine tarih attığı, günlük yaşamından kesitler
sunduğu notlara denir. Günlük dediğimiz tür, yazarın kendi kendisiyle alçak sesle
konuşmasından doğmuştur. Günlük; içe dönük ve dışa dönük günlükler olmak üzere
ikiye ayrılmaktadır.
Bunlardan dışa dönük günlükler yayımlanmak için tutulan günlüklerdir. Bu yönden de
günlükçü gözlerini kendi içine değil, dışa çevirir.Hemen her olay, olgu ya da insanlık
durumundan söz açar günlükçü. Böylece kendi zaman dilimi içindeki
devinimlerden,düşünsel akımlardan haber verilir bu tür günlüklerde.Bunun için de
bunların belgesel bir değeri vardır.
İçe dönük günlüklere, ruhbilimsel günlük de diyebiliriz. Bu günlükte, günlükçü
gözlerini kendi içine çevirir, kendini tanımaya çalışır. Bu türde yazılan günlüklere özel
günlük diyenler de vardır. Yazar, okuduğu bir kitaptan, bir dostundan ya da
arkadaşından bile söz ederken sürekli olarak kendini öne çıkarır. Günlükçü en gizli
sırlarını bile açıklamaya çalışır bu tür günlüklerde.Kıskançlığını, cimriliğini,
yetersizliklerini ya da yeteneksizliklerini yazmaktan çekinmez.
Yazarlardan, siyaset adamlarına, din adamlarından, kumandanlara, ünlü
kimselerden, idamlık mahkumlara değin nice kişiler günlük tutmuşlardır. Günlükler
yazarlarının yaşamlarına, yazıldıkları dönemlere ayna tutarlar. Bizde nedense
gelişmiş bir yazınsal tür değildir günlük. Ömer Seyfettin, Ruşen Eşref Ünaydın, Falih
Rıfkı Atay’ın çok sınırlı denemeleri vardır. Terimsel anlamıyla günceleriyle Nurullah
Ataç başarılı örneklerini vermiştir yazınımızda. Daha sonra Salah Birsel, Oktay Akbal,
Muzaffer Buyrukçu, Tomris Uyar...... ürünler vermiştir bu türde.
BİYOGRAFİ ( YAŞAM ÖYKÜSÜ )
Yaptıklarıyla, yaşayışlarıyla okurların ilgisini çekebilecek nitelikte olan kişilerin
(değişik kaynaklardan yararlanarak) yaşamlarını inceleyip anlatan düz yazı türüne
denir.Kuşkusuz sıradan kişiler değildir biyografisi yazılacak olanlar. Bunlar,
yaşadıkları dönemin siyasal, toplumsal etkinliklerine karışmış ya da çalışma ve
buluşlarıyla dönemlerini etkilemiş kimselerdir.Biyografi yazarlarının bu kişileri,
olabildiğince gerçeğe uygun bir biçimde, yansız bir yaklaşımla anlatması gerekir.
Biyografi yazma, birtakım ön çalışmalar yapmayı gerektirir. Önce yaşam öyküsü
yazılacak kişiyle ilgili kaynaklar, belgeler saptanır. Bunlardan yararlanılır. Bu yönden
de belgesel boyutludur biyografiler.Kişinin mektuplarından, günlüklerinden,
TÜRK DİLİ - II Sever ve diğerleri
104
anılarından yararlanılabilir. O kişiyi tanıyanlardan, eş ve dostlardan yararlanılır.
Biyografi ikiye ayrılır.
1-SERGİLEYİCİ BİYOGRAFİLER
İşin içine düş gücünü karıştırmadan bir karakter oluşturma, o kişinin yaşam
serüveninİ olduğu gibi yansıtma işidir.Yazar, hiç değiştirmeden, o kişinin yaşamını
yönlendirmiş ve biçimlendirmiş olayları birbirine bağlantılı bir biçimde verir.Olaylarda,
tarihlerde gerçeğe sıkı sıkıya bağlı kalır.
2-YAPINTISAL BİYOGRAFİLER
Yazar bu tür biyografilerde alabildiğince kendini siler, bunun yerine biyografisi
yazılanın iç dünyasına girer,onun gibi duymaya, onun gibi davranmaya
çalışır.Yaşanmış şeyleri biyografi yazarı düşsel bir düzen içerisinde
vermektedir.Bununla birlikte yerde, tarihte, kahramanın yaşam olaylarında bir
değiştirme yapmaz.
OTOBİYOGRAFİ (ÖZYAŞAM ÖYKÜSÜ)
Toplumsal yaşamın herhangi bir kesiminde, bilim ve sanat alanlarının herhangi bir
dalında etkinlik göstermiş, başarı kazanmış bir kimsenin kendi yaşamını anlattığı
düzyazı biçimine de otobiyografi denir.Biyografiden ayrılan yanı birincisinin üçüncü
kişili bir anlatımla verilirken, ikincisinin birinci kişili bir anlatımla biçimlendirilmiş
olmasıdır. Otobiyografilerin değeri,geniş ölçüde yazarın içtenliğine,gerçeğe
bağlılığına, doğallık ve yalınlığına bağlıdır.Otobiyografiler yaşanılanı “ben “ in içinde
kalarak verir.Otobiyografilerin en belirleyici yönü, yazarın kendi özel dünyasıyla
sınırlandırılmış olmasıdır.Yazar bu sınırlar içerisinde kalır,başkalarını anlatma, tanık
olduğu şeyleri öne çıkarma pek ilgilendirmez onu.Bunun yerine özel duygularını,
yönelim ve yönsemelerini anlatmaya ağırlık verir.Kısacası kendi öz yaşam serüvenini
kendi kalemiyle dile getirir.Otobiyografi bir yazı biçimi olarak bizim yazınımızda pek
gelişmiş değildir.Ancak son yıllarda bu türün başarılı bir örneğine “Böyle Gelmiş
Böyle Gitmez” adlı yapıtıyla Aziz Nesin vermiştir.
ELEŞTİRİ
Bir edebiyat ve sanat eserini çeşitli yönleriyle inceleyip, açıklamak, anlaşılmasını
sağlamak
ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazılara eleştiri (tenkit ) adı verilir. Bu alanda
sürekli eser veren yazarlara da “münekkit” ( eleştirici) denir.
Eleştiri edebiyat ve sanat eserlerini açıklama ve yargılama sanatı diye de
tanımlanabilir.Bu durumda,eleştirmen de başkalarının yazılarını yargılamakla kendini
görevli sayan bir yazardır.Eleştiri yazılarında bir edebiyat ve sanat eseri tanıtılır,
biçim ve öz bakımından özelliği açıklanır,edebiyat ve sanat eseri tanıtılır,biçim ve öz
bakımından özelliği açıklanır,edebiyat ve sanat tarihi bakımından önemi ve değeri
TÜRK DİLİ - II Sever ve diğerleri
105
belirtilir;bu arada yetersizlikleri de ortaya konur. Başka bir deyişle edebiyat ve sanat
eseri üzerinde yorum ve değerlendirmeler yapılır.
ELEŞTİRİ TÜRÜNÜN GELİŞMESİ :
Bugünkü anlamda eleştiri türünün önce Batı edebiyatında başladığını
söyleyebiliriz.Eserleriyle bu yazı türünün gelişmesine katkıda bulunan ilk yazarların
tamamı Fransızdır. (Nicalos Boileau – Saint Beuve – Hippolyte Taine )
Türk edebiyatında eleştiri alanında yazı ve eserlere çok az rastlanır. Eleştiri örnekleri
bizde Tanzimat ile başlar.İlk eleştiri yazısını Şinasi yazmıştır. Onu, “ Edebiyatımız
Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” başlığı altındaki yazısıyla (1866) Namık Kemal
ve “Şiir ve İnşa” makalesiyle Ziya Paşa izlemiştir.
Daha sonraki yıllarda Cevdet Paşa’nın “ Belagat-i Osmaniye” ve Recaizade Mahmut
Ekrem’in “Talim-i Edebiyat” adlı kitapları eleştiri alanında değişik görüşlerin ortaya
çıkmasına, hatta kalem kavgalarına yol açmıştır. Edebiyat- Cedide döneminde eleştiri
alanında daha belirgin bir canlılığa rastlarız.O yıllarda eleştirileriyle dikkat çeken
edebiyatçılar arasında Tevfik Fikret, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf,
Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Şuayip’i sayabiliriz.
Ancak edebiyatımızda eleştiri türü Batıdaki anlamıyla 1908’den sonra gelişmeye
başlamıştır.” Yeni Lisan”,”Milli Edebiyat”, “Milli Vezin “ gibi önemli sorunlar kimi şair
ve yazarları bu konuda yazılar yazmaya yöneltmiştir.(Fuat Köprülü, Ali Canip
Yöntem, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar gibi)
Cumhuriyet döneminde eleştiri alanındaki uğraşlar şiir, roman, tiyatro ve sinema gibi
çeşitli sanat dallarını da kapsayacak biçimde yoğunlaşmıştır.Nurullah Ataç, Refik
Ahmet Sevengil, Sabri Esat Siyavuşgil, Hikmet Dizdaroğlu, Mehmet Kaplan,Vedat
Günyol gibi yazarlarımız eserleriyle eleştiri türünün gelişmesine katkıda
bulunmuşlardır. ( Adnan Benk, Rauf Mutluay, Mehmet Fuat, Metin And, Asım
Bezirci,Fethi Naci, Nejat Özön, Emin Özdemir, Doğan Hızlan da eleştiri yazarlarıdır.)
ELEŞTİRİ ÇEŞİTLERİ
TARİHİ ELEŞTİRİ :
Bu çeşit eleştirilerde üzerinde durulan edebiyat ve sanat eseri, kaleme alındığı çağ
veya dönemin özellikleri dikkate alınarak incelenir. Eserin edebi ve estetik niteliği,
yazarın görüş ve düşünceleri ait olduğu zaman diliminin
Zevk ve anlayışına göre açıklanır, yorumlanır.Bu çeşit eleştirilerde, yazarın yaşamı
ve çağdaşları ile olan ilişkisi de açıklanmaya çalışılır.
TOPLUM BİLİMSEL ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde, ele alınan bir edebiyat ve sanat eserinin, toplumsal şartlar ve
değerler bakımından incelendiğini görürüz. Eleştirmen, incelediği esere yazıldığı
TÜRK DİLİ - II Sever ve diğerleri
106
zamanın toplumsal özelliklerini yansıtması gereken bir belge olarak bakar.Yargılar bir
takım toplumsal olay ve olgulara göre verilir.
ÖZYAŞAMSAL( BİYOGRAFİK) ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde yazar ile eseri arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılmasına önem
verilir.Eserin ne gibi kişisel dürtüler veya etmenler altında oluştuğu açıklanmaya
çalışılır
RUH BİLİMSEL ELEŞTİRİ :
Bu çeşit eleştirilerde, eserle yazarın ruhsal yaşantısı arasındaki ilişkilerin
incelenmesi amaçlanır.Eleştirmen, sanatçının duygularını, yönelimlerini, sezişlerini,
içgüdülerini açıklamakla yetinmez, ayrıca eserde anlatılan kişilerin durum ve
davranışlarını da yine ruhsal açıdan betimlemeye çalışır.
İZLENİMCİ ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde belirli ölçülere uyma zorunluluğu yoktur. Eleştirmen, ele aldığı konuyu
incelerken kendisini tamamıyla bağımsız ve özgür hisseder. Onun dayandığı tek
ölçüt kişisel beğenisidir.Okuduğu, incelediği eserden zevk almış veya onu bazı
yönlerden beğenmiş ise eseri o duygular içinde anlatmaya çalışır.
DİLBİLİMSEL ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde eser, tarihi, toplumsal etmenlerle birlikte yazarın kişiliği de bir kenara
bırakılarak herşeyden önce bir dil ürünü olarak ele alınır. Eser, dilbilim açısından
gözden geçirilir. Eserde yer alan tipik kelime, deyim ve terimlerin durumu incelenerek
yazarın anlatım özellikleri belirlenir.
ÇOK YÖNLÜ (EKLEKTİK) ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde edebiyat ve sanat eserleri değişik yönden
değerlendirilir.Eleştirmen,ele aldığı eseri değerlendirirken tek bir öğretiden, ilke veya
görüşten hareket etmez.Tarih, toplumbilim, ruhbilim vb. bilim dallarına özgü yaklaşım
ve yöntemleri sırası geldikçe kullanır.
1- Kişinin kaybolup gitmesine gönlü razı olmadığı bir gerçeği ortaya koymak.
2- Yazma alışkanlığı içerisinde bulunmak.
3- Birlikte yaşadığı kişilerden kimilerine karşı duyduğu hayranlığı belirtmek.
4- Tarih ve kamuoyu karşısında hesaplaşmak, pişmanlık duygularını anlatarak
rahatlamak, bir çeşit günah çıkarmak.
5- Gelecek kuşaklara uyarılarda bulunmak, ders vermek.
Anılar aynı zamanda yaşanılan çağın toplumsal durumuna, kültürel özelliklerine
ilişkin önemli gözlem ve bilgileri de kapsar. Bu bakımdan, anı türünde yazılmış
eserler,çoğu kez okurlara bir çok tarihi olayları da canlı olarak anlatılırlar.
ANI – GÜNLÜK FARKI
Anıyı günlükten ayırmak gerekir.Günlük, günü gününe yazılan
olaylar,duygular,düşüncelerle oluşur. Anı ise genellikle, üstünden uzun yıllar geçmiş
olayları, durumları dile getirir.Bundan dolayı, gerçeğe uygunluk bakımından
günlüklerin daha inandırıcı olma şansı vardır.
TÜRK EDEBİYATINDA ANI
Eski edebiyatımızda bu türün ilk önemli eseri, Babür Şah’ın anılarını kapsayan
“Babürname” dir.Ebulgazi Bahadır Han’ın” Şecere-i Türki” si de bir anı kitabıdır.Yeni
edebiyatımızda anı türünden eserler, Tanzimat’tan sonra yazılmaya başlanmıştır.
1- Ahmet Rasim, Gecelerim- Falaka- Fuhş-i Atik
2- Halit Ziya, Kırk Yıl- Saray ve Ötesi- Bir Acı Hikaye
3- Hüseyin Cahit Yalçın, Edebi Hatıralar
4- Yakup Kadri , Anamın Kitabı- Gençlik ve Edebiyat Hatıraları-Vatan Yolunda-
Zoraki Diplomat- Politikada 45 Yıl
5- Yahya Kemal, Siyasi ve Edebi Portreler- Edebiyata Dair- Çocukluğum, Gençliğim,
Siyasi ve Edebi Hatıralarım
6- Halide Edip, Türk’ün Ateşle İmtihanı- Mor Salkımlı Ev
7- Yusuf Ziya Ortaç, Portreler- Bizim Yokuş
8- Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları- Aşina Yüzler
9- Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez
BÖLÜM 14
103
10- Oktay Akbal, Şair Dostlarım
11- Salah Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu
12- Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları
GÜNLÜK
Bir kimsenin günü gününe tuttuğu, üzerine tarih attığı, günlük yaşamından kesitler
sunduğu notlara denir. Günlük dediğimiz tür, yazarın kendi kendisiyle alçak sesle
konuşmasından doğmuştur. Günlük; içe dönük ve dışa dönük günlükler olmak üzere
ikiye ayrılmaktadır.
Bunlardan dışa dönük günlükler yayımlanmak için tutulan günlüklerdir. Bu yönden de
günlükçü gözlerini kendi içine değil, dışa çevirir.Hemen her olay, olgu ya da insanlık
durumundan söz açar günlükçü. Böylece kendi zaman dilimi içindeki
devinimlerden,düşünsel akımlardan haber verilir bu tür günlüklerde.Bunun için de
bunların belgesel bir değeri vardır.
İçe dönük günlüklere, ruhbilimsel günlük de diyebiliriz. Bu günlükte, günlükçü
gözlerini kendi içine çevirir, kendini tanımaya çalışır. Bu türde yazılan günlüklere özel
günlük diyenler de vardır. Yazar, okuduğu bir kitaptan, bir dostundan ya da
arkadaşından bile söz ederken sürekli olarak kendini öne çıkarır. Günlükçü en gizli
sırlarını bile açıklamaya çalışır bu tür günlüklerde.Kıskançlığını, cimriliğini,
yetersizliklerini ya da yeteneksizliklerini yazmaktan çekinmez.
Yazarlardan, siyaset adamlarına, din adamlarından, kumandanlara, ünlü
kimselerden, idamlık mahkumlara değin nice kişiler günlük tutmuşlardır. Günlükler
yazarlarının yaşamlarına, yazıldıkları dönemlere ayna tutarlar. Bizde nedense
gelişmiş bir yazınsal tür değildir günlük. Ömer Seyfettin, Ruşen Eşref Ünaydın, Falih
Rıfkı Atay’ın çok sınırlı denemeleri vardır. Terimsel anlamıyla günceleriyle Nurullah
Ataç başarılı örneklerini vermiştir yazınımızda. Daha sonra Salah Birsel, Oktay Akbal,
Muzaffer Buyrukçu, Tomris Uyar...... ürünler vermiştir bu türde.
BİYOGRAFİ ( YAŞAM ÖYKÜSÜ )
Yaptıklarıyla, yaşayışlarıyla okurların ilgisini çekebilecek nitelikte olan kişilerin
(değişik kaynaklardan yararlanarak) yaşamlarını inceleyip anlatan düz yazı türüne
denir.Kuşkusuz sıradan kişiler değildir biyografisi yazılacak olanlar. Bunlar,
yaşadıkları dönemin siyasal, toplumsal etkinliklerine karışmış ya da çalışma ve
buluşlarıyla dönemlerini etkilemiş kimselerdir.Biyografi yazarlarının bu kişileri,
olabildiğince gerçeğe uygun bir biçimde, yansız bir yaklaşımla anlatması gerekir.
Biyografi yazma, birtakım ön çalışmalar yapmayı gerektirir. Önce yaşam öyküsü
yazılacak kişiyle ilgili kaynaklar, belgeler saptanır. Bunlardan yararlanılır. Bu yönden
de belgesel boyutludur biyografiler.Kişinin mektuplarından, günlüklerinden,
TÜRK DİLİ - II Sever ve diğerleri
104
anılarından yararlanılabilir. O kişiyi tanıyanlardan, eş ve dostlardan yararlanılır.
Biyografi ikiye ayrılır.
1-SERGİLEYİCİ BİYOGRAFİLER
İşin içine düş gücünü karıştırmadan bir karakter oluşturma, o kişinin yaşam
serüveninİ olduğu gibi yansıtma işidir.Yazar, hiç değiştirmeden, o kişinin yaşamını
yönlendirmiş ve biçimlendirmiş olayları birbirine bağlantılı bir biçimde verir.Olaylarda,
tarihlerde gerçeğe sıkı sıkıya bağlı kalır.
2-YAPINTISAL BİYOGRAFİLER
Yazar bu tür biyografilerde alabildiğince kendini siler, bunun yerine biyografisi
yazılanın iç dünyasına girer,onun gibi duymaya, onun gibi davranmaya
çalışır.Yaşanmış şeyleri biyografi yazarı düşsel bir düzen içerisinde
vermektedir.Bununla birlikte yerde, tarihte, kahramanın yaşam olaylarında bir
değiştirme yapmaz.
OTOBİYOGRAFİ (ÖZYAŞAM ÖYKÜSÜ)
Toplumsal yaşamın herhangi bir kesiminde, bilim ve sanat alanlarının herhangi bir
dalında etkinlik göstermiş, başarı kazanmış bir kimsenin kendi yaşamını anlattığı
düzyazı biçimine de otobiyografi denir.Biyografiden ayrılan yanı birincisinin üçüncü
kişili bir anlatımla verilirken, ikincisinin birinci kişili bir anlatımla biçimlendirilmiş
olmasıdır. Otobiyografilerin değeri,geniş ölçüde yazarın içtenliğine,gerçeğe
bağlılığına, doğallık ve yalınlığına bağlıdır.Otobiyografiler yaşanılanı “ben “ in içinde
kalarak verir.Otobiyografilerin en belirleyici yönü, yazarın kendi özel dünyasıyla
sınırlandırılmış olmasıdır.Yazar bu sınırlar içerisinde kalır,başkalarını anlatma, tanık
olduğu şeyleri öne çıkarma pek ilgilendirmez onu.Bunun yerine özel duygularını,
yönelim ve yönsemelerini anlatmaya ağırlık verir.Kısacası kendi öz yaşam serüvenini
kendi kalemiyle dile getirir.Otobiyografi bir yazı biçimi olarak bizim yazınımızda pek
gelişmiş değildir.Ancak son yıllarda bu türün başarılı bir örneğine “Böyle Gelmiş
Böyle Gitmez” adlı yapıtıyla Aziz Nesin vermiştir.
ELEŞTİRİ
Bir edebiyat ve sanat eserini çeşitli yönleriyle inceleyip, açıklamak, anlaşılmasını
sağlamak
ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazılara eleştiri (tenkit ) adı verilir. Bu alanda
sürekli eser veren yazarlara da “münekkit” ( eleştirici) denir.
Eleştiri edebiyat ve sanat eserlerini açıklama ve yargılama sanatı diye de
tanımlanabilir.Bu durumda,eleştirmen de başkalarının yazılarını yargılamakla kendini
görevli sayan bir yazardır.Eleştiri yazılarında bir edebiyat ve sanat eseri tanıtılır,
biçim ve öz bakımından özelliği açıklanır,edebiyat ve sanat eseri tanıtılır,biçim ve öz
bakımından özelliği açıklanır,edebiyat ve sanat tarihi bakımından önemi ve değeri
TÜRK DİLİ - II Sever ve diğerleri
105
belirtilir;bu arada yetersizlikleri de ortaya konur. Başka bir deyişle edebiyat ve sanat
eseri üzerinde yorum ve değerlendirmeler yapılır.
ELEŞTİRİ TÜRÜNÜN GELİŞMESİ :
Bugünkü anlamda eleştiri türünün önce Batı edebiyatında başladığını
söyleyebiliriz.Eserleriyle bu yazı türünün gelişmesine katkıda bulunan ilk yazarların
tamamı Fransızdır. (Nicalos Boileau – Saint Beuve – Hippolyte Taine )
Türk edebiyatında eleştiri alanında yazı ve eserlere çok az rastlanır. Eleştiri örnekleri
bizde Tanzimat ile başlar.İlk eleştiri yazısını Şinasi yazmıştır. Onu, “ Edebiyatımız
Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” başlığı altındaki yazısıyla (1866) Namık Kemal
ve “Şiir ve İnşa” makalesiyle Ziya Paşa izlemiştir.
Daha sonraki yıllarda Cevdet Paşa’nın “ Belagat-i Osmaniye” ve Recaizade Mahmut
Ekrem’in “Talim-i Edebiyat” adlı kitapları eleştiri alanında değişik görüşlerin ortaya
çıkmasına, hatta kalem kavgalarına yol açmıştır. Edebiyat- Cedide döneminde eleştiri
alanında daha belirgin bir canlılığa rastlarız.O yıllarda eleştirileriyle dikkat çeken
edebiyatçılar arasında Tevfik Fikret, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf,
Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Şuayip’i sayabiliriz.
Ancak edebiyatımızda eleştiri türü Batıdaki anlamıyla 1908’den sonra gelişmeye
başlamıştır.” Yeni Lisan”,”Milli Edebiyat”, “Milli Vezin “ gibi önemli sorunlar kimi şair
ve yazarları bu konuda yazılar yazmaya yöneltmiştir.(Fuat Köprülü, Ali Canip
Yöntem, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar gibi)
Cumhuriyet döneminde eleştiri alanındaki uğraşlar şiir, roman, tiyatro ve sinema gibi
çeşitli sanat dallarını da kapsayacak biçimde yoğunlaşmıştır.Nurullah Ataç, Refik
Ahmet Sevengil, Sabri Esat Siyavuşgil, Hikmet Dizdaroğlu, Mehmet Kaplan,Vedat
Günyol gibi yazarlarımız eserleriyle eleştiri türünün gelişmesine katkıda
bulunmuşlardır. ( Adnan Benk, Rauf Mutluay, Mehmet Fuat, Metin And, Asım
Bezirci,Fethi Naci, Nejat Özön, Emin Özdemir, Doğan Hızlan da eleştiri yazarlarıdır.)
ELEŞTİRİ ÇEŞİTLERİ
TARİHİ ELEŞTİRİ :
Bu çeşit eleştirilerde üzerinde durulan edebiyat ve sanat eseri, kaleme alındığı çağ
veya dönemin özellikleri dikkate alınarak incelenir. Eserin edebi ve estetik niteliği,
yazarın görüş ve düşünceleri ait olduğu zaman diliminin
Zevk ve anlayışına göre açıklanır, yorumlanır.Bu çeşit eleştirilerde, yazarın yaşamı
ve çağdaşları ile olan ilişkisi de açıklanmaya çalışılır.
TOPLUM BİLİMSEL ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde, ele alınan bir edebiyat ve sanat eserinin, toplumsal şartlar ve
değerler bakımından incelendiğini görürüz. Eleştirmen, incelediği esere yazıldığı
TÜRK DİLİ - II Sever ve diğerleri
106
zamanın toplumsal özelliklerini yansıtması gereken bir belge olarak bakar.Yargılar bir
takım toplumsal olay ve olgulara göre verilir.
ÖZYAŞAMSAL( BİYOGRAFİK) ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde yazar ile eseri arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılmasına önem
verilir.Eserin ne gibi kişisel dürtüler veya etmenler altında oluştuğu açıklanmaya
çalışılır
RUH BİLİMSEL ELEŞTİRİ :
Bu çeşit eleştirilerde, eserle yazarın ruhsal yaşantısı arasındaki ilişkilerin
incelenmesi amaçlanır.Eleştirmen, sanatçının duygularını, yönelimlerini, sezişlerini,
içgüdülerini açıklamakla yetinmez, ayrıca eserde anlatılan kişilerin durum ve
davranışlarını da yine ruhsal açıdan betimlemeye çalışır.
İZLENİMCİ ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde belirli ölçülere uyma zorunluluğu yoktur. Eleştirmen, ele aldığı konuyu
incelerken kendisini tamamıyla bağımsız ve özgür hisseder. Onun dayandığı tek
ölçüt kişisel beğenisidir.Okuduğu, incelediği eserden zevk almış veya onu bazı
yönlerden beğenmiş ise eseri o duygular içinde anlatmaya çalışır.
DİLBİLİMSEL ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde eser, tarihi, toplumsal etmenlerle birlikte yazarın kişiliği de bir kenara
bırakılarak herşeyden önce bir dil ürünü olarak ele alınır. Eser, dilbilim açısından
gözden geçirilir. Eserde yer alan tipik kelime, deyim ve terimlerin durumu incelenerek
yazarın anlatım özellikleri belirlenir.
ÇOK YÖNLÜ (EKLEKTİK) ELEŞTİRİ :
Bu eleştirilerde edebiyat ve sanat eserleri değişik yönden
değerlendirilir.Eleştirmen,ele aldığı eseri değerlendirirken tek bir öğretiden, ilke veya
görüşten hareket etmez.Tarih, toplumbilim, ruhbilim vb. bilim dallarına özgü yaklaşım
ve yöntemleri sırası geldikçe kullanır.
şiir türleri
1. Giriş
Edebiyat, söz ile yazıya dayanan sanatlı bir anlatım biçimidir. Sanat, düşünceye
biçim verme işidir. Düşünce maddeye biçim veriyorsa plâstik sanatlar, harekete biçim
veriyorsa harekete dayalı sanatlar, sese biçim veriyorsa ses sanatları, söze biçim veriyorsa
söze dayalı sanatlar oluşur.
Sanat
Plâstik Sanatlar Hareket Sanatları Ses Sanatları Söz Sanatları
Resim Dans Müzik Edebiyat
Heykel Bale Opera [Şiir
Seramik Jimnastik Tiyatro vb. Öykü
Mimarlık vb. Pantomim vb. Roman vb.]
Yukarıdaki çizelgeye göre edebiyat; söze biçim veren sanattır. Duygu ve düşünceleri
dile getirmenin yine iki türü vardır: şiir ve düz anlatım. Her ikisi de çok önceden
yalnız sözlü idi; çünkü yazının kullanılmadığı dönemlerde başka anlatım türü yoktu.
Yazı kullanılmaya başlanınca, yazılı anlatım ile anlatılanlar daha emekli ve daha
kalıcı oldu. Öyle ise edebiyatın iki anlatım türü vardır: sözlü anlatım, yazılı anlatım. Bu
bilgilere göre tanımlarsak, edebiyat, duygu ve düşüncelerin sözlü ya da yazılı olarak
en güzel, en etkili biçimde anlatımıdır. Ancak her edebiyat ürününün sanat değeri
yoktur, kimilerinde düşünce yönü ağır basmaktadır. Buna göre de edebiyat
eserlerini aşağıdaki gibi ayırabiliriz.
Edebiyat
Sanat Değeri Taşıyanlar Bilgi ve Haber Değeri Taşıyanlar
Şiir Makale
Öykü Fıkra
Roman Deneme
Tiyatro eseri vb. Eleştiri vb.
2. Şiir
Şiir; eskilere göre ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan söz söyleme sanatıdır;
yenilere göre ise yalnız ahenkli söz söyleme sanatıdır. Demek ki eski şairler
şiirde ahengi ölçü ve uyakla sağlıyorlardı; ritmi de durakla. Ayrıca nazım şekli, nazım
birimi gibi şiirin dış yapısını ilgilendiren teknik özellikleri de kullanıyorlardı.
Terim olarak şiire önce koşuk, Osmanlı döneminde nazım, sonraları şiir, günümüzde
ise kimileri şiir derken, kimileri Türklerin kullandığı ilk terime dönerek
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 79
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
koşuk demektedir. Şair için önce kam, baksı, şaman, ozan; Osmanlı döneminde nazım,
şair denildi. Günümüzde ise kimileri şair derken, kimileri ozan adını kullanmaktadır.
Şiir de türlü yönleriyle ele alınıp incelenebilir. Konularına göre, edebiyat akımlarına
göre, teknik özelliklerine göre, üretildiği döneme göre...
Şiir
Konularına Göre Şiir Türleri Teknik Özelliklerine Göre Şiir Türleri
Lirik şiir Şiirde ölçü türleri
Epik şiir Şiirde uyak türleri
Didaktik şiir Şiirde redif türleri
Pastoral şiir Nazım şekline göre şiir türleri
Satirik şiir
Dramatik şiir
Edebiyat Akımlarına Göre Şiir Türleri Üretildiği Döneme Göre Türk Şiirinin Türleri
Klâsik şiir İslâmiyet Öncesi Türk şiiri
Romantik şiir Halk şiiri
Parnasyen şiir Divan şiiri
Sembolik şiir Tanzimat şiiri
Dadaist şiir Servet-i Funun şiiri
Sürrealist şiir Cumhuriyet şiiri
1940 Sonrası şiiri
Çizelgedeki her kümeyi gözden geçirelim.
3. Konularına Göre Şiir Türleri
Şiirde her konu işlenebilir. Şair isterse duygularını, isterse güzel bir görünümü, isterse
bilgisini şiirle anlatabilir. Konularına göre; lirik, epik, didaktik, pastoral, satirik,
dramatik şiir olmak üzere altı türlü şiir vardır; fakat şiirin düşünceden çok duyguya
seslendiği düşünüldüğünde, insanların duygu yoluyla da eğitildiği gerçeğine bakıldığında
bu türler birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Ancak bir şiirde bu altı
özellikten en çok hangisi öne çıkarsa, şiir o türde yazılmış sayılır.
3.1. Duygusal (Lirik) Şiir
Hayal gücü, ahenk ve duygulardan oluşan şiire lirik şiir denir. Şair özenle seçtiği
sözcük, sözcüğün mecaz anlamları, sözcükler arası anlam bağları ve ritmle okuyanı
ya da dinleyeni kendi duygu dünyasına çekmeyi başarır. Şiir bir etkiye karşı tepkinin
ürünüdür; öyleyse şair kendi duymadığı bir duyguyu anlatamaz. Ne ki şair bizi
80 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
yoklayıp geçen ya da yoğunlukla yaşadığımız duyguları yazarak kalıcı yapan kişidir.
Lirik şiirlerde işte bu duygu daha belirgindir. Şiir Türkçe Sözlük'te “1. Zengin
sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan anlatım biçimi; 4.
Düş gücüne, gönle seslenen; duygu ile coşku uyandıran, etkileyen yön" diye tanımlanır.
Bu tanımlara göre her şiir biraz liriktir.
Aşağıdaki şiiri okuduktan sonra sizde uyandırdığı duyguları ve izlenimleri yazınız.
Kitabe-i Seng-i Mezar
Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler,
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rûzigâr ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı
Kahve ocağında el yazısıyla:
"Ölüm Allahın emri
Ayrılık olmasaydı."
Orhan Veli
Duygu insanın doğasında var olduğuna göre, insanda duygunun tarihi düşünceden
öncedir. Belki de insanlığın ilk şiirleri liriktir. Eldeki verilere göre ilk şiirlerde
duygu o kadar önde idi ki, şiirdeki duygu müzik ile de desteklendi. Eski Yunan'da
şiirin lyr denilen dört telli saz eşliğinde söylendiğini, lirik şiir teriminin de bundan
türediğini biliyoruz. Batı'da toplumuna göre şiir; gitar, lavta, fülüt eşliğinde
söylenmekteydi. Eski Yunan'da şiir koroları da vardı. Şiir, şarkı gibi besteli olarak
solo ya da koro söylenirdi. Eski Yunan'da şiirin bu dönemine eolien dönemi, müziğin
yanı sıra şiire toplu dansın da katıldığı ikinci dönemine dorilen dönemi, lirik şiirin yalnızca
okunduğu dönemine ise İskenderiye dönemi denilmektedir. Orta Çağda Batı şiiri
yine musiki ile birleşir. Eski Türklerde ait olduğu boya göre kam, ozan, baksı gibi
adlar alan şairler, şiirlerini kopuz denilen saz eşliğinde söylüyorlardı. Dinleyenlerdeki
duyguyu daha coşturmak için dans da ederlerdi. Günümüzde şarkı, türkü,
opera, bale, müzikli oyun gibi türlerde şiir ile müziği bir arada duyuyoruz. Şiir söylemek
ya da okumaktaki ses tonlaması, konuşmaktan ya da okumaktan ayrı olmakla
birlikte müziksizdir.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 81
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
3.1.1. Lirik Şiirin Özellikleri
Eskiler lirik şiiri biçimine göre, eleştirici dediğimiz yeniler özüne göre tanımlamaktadırlar.
Lirik şiir duyguya dayanır, ölümsüzlüğünü de buna borçludur; çünkü hemen
hemen lirizme dayanmayan şiir yoktur. Bir şiir hem epik, hem lirik, hem pastoral
olabilir. Duygudaki canlılık, sıcaklık okuyanı ya da dinleyeni de saracak kadar
coşkulu olmalıdır. Şair bunu, kurduğu şiir cümlelerinde seçtiği sözcüklerle, hatta
seslerle sağlar. Şiirdeki duygu kişiseldir; yani bir olay, bir durum karşısında şair ne
duyuyorsa o. Bu nedenle şiir dili ne kadar resmî olursa olsun içtenliğini yitirmez:
Bir Bahar Akşamı
Bir bahar akşamı rastladım size, İçimde uyanan eski bir arzu,
Sevinçli bir telâş içindeydiniz. Dedi ki yıllardır aradığım bu.
Derinden bakınca gözlerinize, Şimdi soruyorum büküp boynumu,
Neden başınızı öne eğdiniz? Daha önceleri neredeydiniz?
Şarkı sözü
Lirik şiirin konusu eskiden aşk, ölüm, kahramanlık, din gibi konularla sınırlı iken,
günümüzde konu alanı çok genişlemiştir. İnsanla, evrenle ilgili her konuda lirik şiir
yazılabilir:
Hiç uyarmadan Kızaran nara benzersin dalın tepesinde
Kasırga nasıl sökerse En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.
Meşeleri kökünden Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş.
Öyle sarsıyor yüreğimi aşk."
Sappho (Çeviren: Azra Erhat, Orhan Veli)
Eski Türk şiirinden bir örnek Bugünkü Türkçeye çevrilişi
Üdig mini komıttı Aşk beni coşturdu heyecanlandırdı;
Sakınç manga yumıttı Dert bende toplandı.
Könglüm angar emitti Gönlüm ona meyletti;
Yüzüm mening sargarur Yüzüm benim sararıyor.
. . . . . . . . . .
Bardı közüm yarukı Gözümün nuru sevgilim gitti.
Aldı özüm konukı Özümün konuğunu aldı.
Kanda erinç kanı-kı Nerede ki nerde?
Emdi udın odgarur Şimdi uykularım kaçıyor.
82 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Kördi meni emleyü Beni gördü, tedavi etti;
Bakdı manga imleyü Bana baktı, selâmladı..
Kaldım köngül tumlıyu Gönlüm donup kaldı.
Kadgu meni torgurur Kaygı beni zayıflatıyor.
3.2. Destansal (Epik) Şiir
Bir ulusun başından geçen tarih olaylarını, toplum ile ilgili sorunları, doğal afetleri
ve bu olaylarda kahramanlık gösterenleri anlatan tarihsel olmakla birlikte olağanüstülüklerle
efsaneleşmiş, masallaşmış bir şiir türüdür. Eski Yunan'da bu tür şiire
epos, Batı'da epope, Türk Edebiyatında destan denir. Epik şiirin üç yönü vardır: konusunun
kahramanlığa dayanması, olağanüstülük, kompozisyon.
Epik şiirde konu kahramanlıktır.
Epik şiirin konusu tarihten alınır. Fakat tarihe dayalı olaylar halkın hayal gücü ile
beslene beslene dilden dile dolaşırken gelişir, genişler, yücelir; gerçekle ilgisi azalıp
olağanüstülük kazanır. Ana olay destanın çekirdeği, diğer olaylar destanın kolları
olur. Eski Yunan'da bunlara epizot denir.
Bütün olaylı anlatımlarda olduğu gibi epik şiirdeki olay da çok canlı ve hareketlidir.
Bir ana olay ile bu ana olayı engellemeye çalışan ya da ana olaya yardımcı olan pek
çok yan olay akışı vardır. Batı'da epizot denen bu yanlara olay Türk destanlarında kol
denir. Epik şiirin uzunluğu bu epizotların çokluğuna bağlıdır.
Dede Korkut Hikâyeleri'ndeki her hikâyeyi daha büyük bir destanın epizotları
olarak düşenebiliriz misiniz? Neden?
Yaşanmış olayın üzerinden uzun yıllar geçmeden destan oluşamaz; bu nedenle destan
kahramanı çok eski zamanlarda yaşamış bir kişidir. Kahramanın, bu koca zaman
diliminde, anlatıla anlatıla kötü nitelikleri varsa da kalmaz, ideal insan tipi hatta
yarı Tanrı tipi ortaya çıkar. Kahramanda karakter değil tipleme vardır. Epik şiirde
ulusal özellikler, gelenekler vardır; kahramanı da ulusaldır. Epik şiirlerde anlatıldığı
dönemlerin uygarlığından izler bulunur. Söz gelimi, Oğuzların demiri işlediklerini
Ergenekon destanından öğreniyoruz. Epik şiirin bir kahramanla gelişmesi, yaşaması
olanaksızdır. Bu yüzden ikinci, üçüncü dereceden kahramanlar; hatta hayvan
kahramanlar başkahramana yardımcı olurlar.
Epik şiirin en belirgin özelliği nedir?
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 83
?
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Olağanüstülük, epik şiirin en belirgin özelliğidir.
Epik şiirde olaylar olağanüstüdür; duygular, düşünceler olağanüstüdür. Oğuz Kağan
bir ışık olarak yeryüzüne inen, sonradan güzel bir kız olan peri kızı ile evlenir,
Dede Korkut Hikâyeleri'nde insan ile hayvan arası Tepegöz adında bir dev vardır, Köroğlu'nun
atı uçar, Yunan epiğindeki Tanrılar ölümsüzdür, Prometheus'un ciğerini
bir kuş her gün yer bitirir, ciğer ertesi güne kadar tamamlanır, Prometheus ölmez...
Epik şiirlerde işte bu olağanüstü yaratıklarla birlikte yaşayan ya da olağanüstü
devlere karşı savaşan ve çoğu kez onları aklıyla yenen yine olağanüstü kahramanlar
vardır.
Epik şiirde nasıl bir anlatım görülür?
Epik şiirin anlatımı öykülemedir. Doğa, eşya ve kişi betimlemeleri kısaca, olay anı
ise daha ayrıntılı verilir. Karşılıklı konuşma ya da söylev türü konuşmalar vardır.
Kimi epik şiirlerin, dilden dile dolaşırken yazıya geçirilinceye kadar, şiir biçimi bozularak,
düz anlatıma dönüşmüştür.
Epik şiirler, oluşum tarihine göre doğal epik ve yapay epik olmak üzere ikiye ayrılır.
Doğal epikler o kadar eski tarihte oluşmuştur ki ilk söyleyeni unutulmuş, her anlatandan
bir şeyler eklenerek genişlemiştir. Kırgızların Manas Destanı uzunluk bakımından
belki de en uzun olanıdır. Yazıya geçirilmişi 16.000 beyit kadardır; hâlâ da gelişmesini
sürdürmektedir.
Daha yeni olaylar için de epik şiirler yazılır. Bunlardaki olay da yazan da bellidir.
Oluşma aşamasında yazıya geçtiği için, artık yapıları değişmeden yıllarca kalabileceklerdir.
Böyle epik şiirlere yapay epik denilmektedir. Doğal epik türü için Türk Destanları,
Yunan Destanları, Fin, Alman Destanları gösterilebilir.
Bunlar için daha geniş bilgi, Halk Edebiyatı kitabınızın ilgili bölümünde verildiğinden,
burada yalnız Türk edebiyatındaki yapay destanlardan bir örnekle yetinilecektir.
84 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan
Saat 2.30 Ve Afyon önünde
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, Altıgözler Köprüsü'nün altından
ne ağaç, ne kuş sesi, gündoğuya dönerek
ne toprak kokusu vardır. ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Gündüz güneşin, Büyükçobanlar köyünü solda
gece yıldızların altında kayalardır ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider.
ve şimdi karanlıkta daha bizim Düşündü birdenbire kayalardaki adam
ve dünya karanlıkta daha bizim kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri,
daha yakın kim bilir onlar ne kadar büyük
daha küçük kaldığı için ne kadar uzundular?
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten Birçoğunun adını bilmiyordu,
evimize, aşkımıza ve kendimize dair yalnız Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
sesler geldiği için Selimşahlar Çiftliğinde ırgatlık ederken Manisa'da
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
okşayarak gülümseyen bıyığını Dağlarda tek
seyrediyordu Kocatepe'den tek
dünyanın en yıldızlı karanlığını. ateşler yanıyordu.
Düşman üç saatlik yerdedir ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
Ve Hıdırlık tepesi olmasa şayak kalpaklı adam
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Şimali garbîde Güzelim dağları öcalıcı, güzel ve rahat günlere inanıyordu
ve dağlarda tek ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
tek ateşler yanıyor. birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde Paşalar onun arkasındaydılar.
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde O, saati sordu.
şimdi yalnız suların yaptığı Paşalar "üç" dediler.
bir yolculuk var. Sarışın bir kurda benziyordu.
Akarçay belki bir akarsu Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
belki bir ırmak Yürüdü uçurumun başına kadar,
belki küçücük bir nehirdir. eğildi, durdu.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip Bıraksalar
kılçıksız yılan balıklarıyla İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Yedişahitler Kayası'nın gölgesine girip Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
çıkar, Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.
ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı . . . . .
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların içinden akar.
Nazım Hikmet Ran
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 85
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
3.3. Öğretici (Didaktik) Şiir
Bilgilendirmek, öğretmek amacıyla yazılmış şiirlere didaktik şiir denir. Sözcük
Grekçe "didasko"dan türetilmiş. Konusu düşüncedir. Kimi şiirlerde duygu ile öğreticilik
iç içedir. Günümüzde öğretici eserler düzyazı ile yazılıyor. Eskiden yararlı
düşünceler de belleklerde kolay kalması için küçük şiir dizeleriyle söylenirdi. Atasözlerinin
bügünkü söyleniş biçimleri bile bu gerçeği doğrular niteliktedir:
Ak akça kara gün içindir. Az veren candan, çok veren maldan.
Sakla samanı, gelir zamanı. Yere bakan, yürek yakan.
Tencere dibin kara, seninki benden kara. Baskıdaki altından askıdaki salkım yeğdir.
Eli boşa "Ağa uyur"derler; Kazanırsan dost kazan,
eli doluya "Ağa buyur" derler. düşmanı anan da doğurur.
Bunun yanında ilk sözlü sanat ürünlerinin şiir olduğu düşünülürse, öğretici nitelikteki
ilk eserlerin de şiir olması çok doğaldır. Zaten yazılış nedeni ne olursa olsun, her
sanat eserinde en azından güzel, özlü söz söyleme, iyi bir örnek olma özelliği ile bir
eğiticilik, öğreticilik vardır. Sanat eserini söyleyen ya da yazan bunu amaçlamasa bile
ortaya çıkan gerçek budur. Yine de çok eskilerden beri ahlâk, din, felsefe, bilim konularında
öğretmeyi amaçlayan şiirler de yazılmıştır.
Öğretici ilk şiir ne zaman, kim tarafından yazılmıştır?
Batıdaki ilk öğretici şiir örneğini İ.Ö. 8. yüzyılda yaşayan Hesiodos'ta buluyoruz.
Hesiodos ahlâk ve din bilgileri verir.
İki Kavga
Bu dünyada kavganın bir türlüsü değil O, eli ağır bir adamı bile iş görmeye kışkırtır.
İki türlüsü vardır. İnsan birini tanıdı mı över, Zira biri bir başkasını çift sürmeye ekin ekmeye,
Öteki ayıplanmalı; ruhları ayrıdır onların. Evini barkını düzmeye çalışan bir zengini gördü mü,
Biri cengi ve öldürücü savaşı türetir, Çalışmak hevesine kapılır. Komşusu mal mülk
O fenasıdır. Hiçbir ölümlü sevmez onu; ancak zorla edinmeye
Ölümsüzlerin buyruğu üzerine tapınır bu ağır kavgaya. Çalışan insan komşusuna imrenir.
Ötekini karanlık gece daha önce doğurdu, Bu kavga hayırlıdır ölümlülere.
Göklerde yüksek tahtında oturan Kronosoğlu, onu. Çanakçı çanakçıya gıpta eder, dülger dülgere
Dünyanın köklerine yerleştirdi; insanlar için Dilenci dilenciyi kıskanır, şair şairi.
çok daha hayırlı olarak. Ey Perses, sen bu öğütleri yerleştir aklına
Kötüye düşkün kavga, gönlünü işten alıkoymasın.
Hesiodos
86 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
İ.Ö. 270'te Aratos doğa olaylarını şiir diliyle anlatır. Astronomi ile meteoroloji olaylarını
yazar. Lâtin Edebiyatında Lucretius (İ.Ö. 99), fizik ve ahlâk üzerine yazar,
Virgillius tarım bilgisi verir.
Türk Edebiyatında da didaktik şiirin başarılı ürünleri vardır. Bunlar önceleri dinî ve
ahlâkî eserlerdir. Sonraları efsane, fıkra, masal ve yergi şiirleri de yazılmıştır. Yusuf
Has Hacip'ten Tevfik Fikret'e, Aşık Veysel'e pek çok şair didaktik şiir yazmıştır.
Promete
Kalbinde her dakika şu ulvî tahassürün Meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin
Minkar-ı âteşini duy, daimâ düşün: Yüklen, getir -ne varsa- biraz meskenet-fiken,
Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım? Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen
Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?.. Esmâr-ı bünye-hîzini, boş durmasın elin.
Yükselmek âsûmâna ve gülmek ne tatlı şey! Gör dâima önünde esâtir-i evvelin
Gökten dehâ-yı nârı çalan kahramânını...
Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa... Ey Varsın bulunmasın bilecek nâm ü şânını.
Müştâk-ı feyz ü nûr olan âtî-i milletin
Tevfik Fikret
Fabl türünün ortaya çıkış nedeni de eğitim, öğretimdir. Bu konuda daha çok bilgi
için Yazılı ve Sözlü Anlatım kitabındaki "Sanat Değeri Olan Yazılar" konusuna
bakınız.
3.4. Doğa Şiiri (Pastoral Şiir)
Kırları; çobanların yaşamını, aşklarını, üzüntülerini, sevinçlerini anlatan şiirlere
pastoral şiir denir. İlk pastoral şiirler pek gerçekçi değildi, olağanüstülükler vardı; fakat
anlatımı yalın idi, söz oyunları ile süslenmezdi. Pastoral şiir; monolog biçiminde
ise idil, diyalog biçiminde ise eglog adını alır. İdillerde çobanın aşkı yine onun ağzından
anlatılır, monolog olduğu için, doğal olarak eglogdan daha kısadır. Eglogda
çobanlar karşılıklı konuşarak kır yaşamının güçlüklerini anlatırlar. Ayrıca bir çoban
öldüğünde arkasından arkadaşlarının söylediği ağıtlar vardır; bunlara eleji denir.
Bu kurallara uygun şiirler Yunan edebiyatında Theokritos, Lâtin edebiyatında Vergilus
tarafından yazılmıştır. Günümüzde köy, kır, çoban yaşamını anlatan her şiiri
pastoral sayıyoruz.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 87
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bingöl Çobanlarına
Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum, Gün biter, sürü yatar ve sararan ayla,
Bu dağların en eski âşinasıdır soyum. Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.
Bekçileri gibiyiz ebencet buraların, - Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al!
Bu tenha ovaların, bu vahşi kayaların Diye hıçkırır kaval:
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi. Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,
Her gün aynı pınardan doldurup testimizi, Daima eğeceksin başkalarına boyun;
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla. Hulyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski yeni; Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an,
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini. Madem ki kara bahtın adını koydu çoban!
Arzu başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek,
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek, Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Dolaşıp dururuz aynı daüssılayı Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı. Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda, Nadir duyabildiği taze bir heyecanla,
Bir çamlıkta söylemiş son sözlerini babam, Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda, Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,
"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam. Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.
Kemalettin Kamu
3. 5. Yergi Şiiri (Satirik Şiir)
Edebiyatta şiirle bir kimseyi, bir düşünceyi, bir durumu açık ya da kapalı biçimde,
iğneli bir dille yerme sanatına yergi denir. Her yergide bir uyarı olduğu için öğretici
özellik de bulunur. Yergi şiirine Halk edebiyatında taşlama, Divan edebiyatında
hiciv denir. Tarihin her döneminde her zaman yergi şiiri söylenmiştir ya da
yazılmıştır. Eski Yunan'da Diogenes'in yergileri vardır. 18. yüzyılda Batı'da Voltaire
iyi bir yergici idi. Türk edebiyatında, yergi denilince akla Nef'î gelir.
Geçenlerde bir derin vadide Bana Tahir Efendi kelp demiş
Jean Frenon'u bir yılan ısırdı İltifat, bu sözde zâhirdir
Ne oldu dersiniz sonra? Mâliki mezhebim benim zirâ
Can veren yılan oldu. İtikatımca kelp tâhirdir
Voltaire Nef'î
3.6. Dramatik Şiir
Dramatik şiirin konusu olaydır. Konuyu tiyatro gibi canlandıran şiirlerdir. Eski Yunan'daki
tragedyalar ile başlayan dramatik şiir, günümüzde manzum tiyatrolarla
varlığını sürdürmektedir. Batıda Cornille, Shakespeare vardır. Türk edebiyatında
şiir ile yazılan tiyatro Tanzimat edebiyatında başlar. Namık Kemal, Abdülhak Hamit,
Faruk Nafiz dramatik şiirin ilk örneklerini verirler.
88 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Elektra'dan
Koro Koro
Ey talihsiz bir babanın evlâdı, Elektra! Fakat hiçbir zaman
Kurnaz ananın dinsizce hepimizi bekleyen Hades bataklığından,
kurduğu tuzağa düşen Agamemnon'a ne gözyaşları, ne de yalvarmalarla
ne bitmez tükenmez gözyaşlarıyla ağlıyorsun? babamı yukarıya alamayacaksın.
Oysa sen kendini bırakıyor,
Elektra çaresiz dertlere doğru gidiyorsun,
Sonsuz iniltilerle perişan oluyorsun.
Ey soylu ailelerin kızları! Dertlerinden böyle kurtulamazsın.
Acımı avutmak için buraya geldiniz; Acıdan haz mı duyuyorsun?
biliyorum, anlıyorum, gözümden
bir şey kaçmıyor, ama vazgeçemiyorum. Elektra
Zavallı babama ağlamaktan kendimi alamıyorum.
Gafil! Babamın acıklı ölümünü
unutuyor musun?
Sophokles (Çeviren: Azra Erhat)
Vatan -yahut- Silistre'den
Âmalimiz, efkârımız ikbal-i vatandır,
Serhaddimize kal'e bizim hak-i bedendir.
Osmanlılarız, ziynetimiz kanlı kefendir.
Kavgada şehadetle bütün kâm alırız biz!
Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz!
Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda.
Can korkusu gezmez ovamızda dağımızda.
Her kûşede bir şîr yatar toprağımızda
Kavgada şehadetle bütün kâm alırız biz!
Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz!
Namık Kemal
4. Edebiyat Akımlarına Göre Şiir Türleri
Güzel sanatlardaki her akım, güzel sanatların bir kolu olan edebiyatı, dolayısıyla şiiri
de etkilemiştir. Böylece akımlara paralel olarak klâsik şiir, romantik şiir, parnasyen
şiir, sembolik şiir, dadaist şiir, sürrealist şiir gibi süreçler yaşanmıştır.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 89
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bu konuda ayrıntılı bilgi için, elinizdeki kitabın "Yazın Akımları" ünitesine bakınız.
5. Teknik Özelliklerine Göre Şiir Türleri
Şiir; ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan sanat eseridir. Bu tanıma göre şiirin
teknik özellikleri; şiirin ölçüsü ile, uyağı ile, dizelerin dizilişi ile ilgili özellikleridir.
Şiirin ahengini ve ritmini ölçü ile uyak sağlar. Öyle ise şiiri teknik özelliklerine
göre incelemek gerektiğinde ele alınacak ilk özelliği ölçüsüdür; ikincisi de uyağı.
Ayrıca şiir, nazım şekline, nazım birimine göre de incelenebilir.
Millî edebiyat akımından önce, halkın ürettiği edebiyat ile aydının ürettiği edebiyat
birbirinden çok ayrı olduğu için, diğer edebiyat ürünlerinde olduğu gibi, şiirde uyulan
kurallar bakımından Halk edebiyatı ile Divan edebiyatının arasında büyük farklar
vardır. Bu nedenle şirin teknik bilgileri verilirken, bu iki edebiyata göre ayrı ayrı
gözden geçirilmelidir.
5.1. Şiirde Ölçü
Ölçü ile şiir öyle bütünleşmiştir ki, şiir denilince akla gelen ilk özelliklerden biri ölçüdür.
Şiirin dizelerindeki hecelerin sayısına, yapısına ve durağına bağlı denklikle
sağlanan ahenk ile ritme ölçü (vezin) denir. Türk şiirinin ulusal ölçüsünde dizelerdeki
hece sayısının ve duraklarının denkliği yeterli sayılmış; bu ölçüye hece ölçüsü
denmiştir. Halk şiirinde genellikle hece ölçüsü kullanılmıştır. Divan şiirinde kullanılan
aruz ölçüsü'nde ise dizedeki hece sayısının ve duraklarının denkliğinin yanı sıra
hecelerin karakteri de göz önünde tutulmuştur.
5.1.1. Hece Ölçüsü
Türk şiirinin ulusal ölçüsü hece ölçüsüdür. Hece ölçüsünde dizelerdeki hece sayısının
ve duraklarının denkliği yeterlidir. Bu nedenle hece ölçüsüne parmak hesabı
da denilir. Türk dilinin yapısına uygun bir ölçüdür.
Hece ölçüsünün kuralları nelerdir?
• Dizelerdeki hece sayısı eşit olur.
• Hece sayısı yedili, sekizli on birli kalıplardan oluşur. Çok az beşli ve karışık
kalıba rastlanır.
• Dizelerdeki heceler, kalıp içinde belli duraklara ayrılır. Şiirde sözcüğün bu
duraklarda bitmesi gerekir. Duraklar sözcük ortasında bitmez. Dizedeki hece
sayısı çift ise durak genellikle heceleri eşit böler: 8 = 4+4. Dizedeki hece sayısı tek
ise genellikle hece sayısı çok olan durak ya da duraklar önde, hece sayısı az olan
durak sonda bulunur: 7 = 4+3, 11 = 6+5, 11 = 4+4+3. Beşli, altılı, yedili kimi zaman
da sekizli kalıplarda durak olmadığı da olur.
90 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
beşli (duraksız) yedili (4 + 3) sekizli (4 + 4)
Bilmem nideyüm Koşmat bizim / yolumuz Kara gözlüm seni saran
Işkun elinden Sıcak akar / suyumuz Kullar erer muradına
Kanda gideyüm Sevip sevip / ayrılmak Dudağından bade alan
Işkun elinden Yoktur öyle / huyumuz Diller erer muradına
Yunus Emre Canimen manisi Minhaci
(Eskişehir-Koşmat)
on birli (6+5 ya da 4+4+3) karışık
Demirciler / demir döver / örs ünen (4 + 4 + 3) Boş ver aldırma 5 (2 + 3)
Ben yarime / darılmışım / hırs ınan Alırım diye kandırma 8 (5 + 3)
Atı doru / kucağında / fesleğen Hiç aklımdan çıkmıyor 7 (4 + 3)
Gördüm yarim / yaylalardan / geliyor Adalar'daki dondurma 8 (5 + 3)
Elif Kınacı'dan alınma Canimen manisi
Ağılın önüne / gelmiş mi davar (6 + 5) Yare ipek dikem göğsü dar olsun (6 + 5)
Koymuş helkeyi de / yar davar sağar Biri çivit mavi biri al olsun (4 + 4 + 3)
Kurbanım bir daha / sarılsak ne var Ben kadir Mevlâ'dan bir yar isterem (6 + 5)
Kollarım boynunda / kalır mı sandın Ağzı şeker dudakları bal olsun (4 + 4 + 3)
Durmuş Tombak'tan alınma Durmuş Tombak
• Sonraları aydın şairler hece kalıplarıyla da oynamış, dizelerdeki hece sayısını
5 ile 19 arasında kullanmışlardır.
Aşağıdaki şiirlerin hece kalıplarını inceleyiniz.
Atatürk'ten
Türk'ü ölümden Yaptığı ordu Bu memleketi,
Odur kurtaran, Düşmanı kovdu, Cumhuriyeti,
Odur yeniden Ulusu, yurdu, Canıyla etti,
Türklüğü kuran. Odur yaratan. Bize armağan.
. . . . . . . . . .
Hasan Ali Yücel
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 91
Canimen: Eskişehir Türkmen
köylerinde kızlı erkekli,
karşılıklı mani atışarak
çekilen bir tür halay.
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Haziran'dan Melânkoli'den
Her akşam bulutlar Ne bir dost, ne bir sevgili
Bilmez telâşımı, Dünyadan uzak bir deli...
Her akşam bulutlar. Beni sarar melânkoli
..... Kafamın içersi ölür.
Bir gün geleceğim Sabahattin Ali
Alıp şu başımı,
Bir gün geleceğim.
Cahit Külebi
Fahriye Abla'dan
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!
Ahmet Muhip Dıranas
5.1.2. Aruz Ölçüsü
Aruz ölçüsünde ahenk, şiirin dizelerindeki hece sayısına, yapısına ve durağına bağlı
denklikle sağlanır. Bu demektir ki aruz ölçüsünde dizedeki hece sayısının ve duraklarının
denkliğinin yanı sıra hecelerin açık ya da kapalı oluşları da göz önünde
tutulur. Bu durum Arap dilinin özelliğinden kaynaklanır. Araplar fa'ale sözcüğünün
türevleri olan fa'lün, fâ'ilün, fa'ilâtün, fe'ilün, fe'ilâtün, fe'ûl, fe'ûlün, mefâ'ilün,
müstef'ilâtün sözcükleriyle (tef'ileleriyle) bahr denilen aruz kalıpları oluşturmuşlardır.
Arap aruzunda on dokuz bahr vardır. Her bahr için ayrıca kalıplar türetilir.
Arap aruzu çok zengindir. Farslar aruzu Araplardan almış, Farsçanın özelliklerine
uydurmuşlardır. Türkler de Farslardan aldıkları Acem aruzunu işleyerek, Türk aruzunu
oluşturmuşlardır. Türk aruzunda bu kalıplardan altı tanesi çok kullanılır.
Şeyh Galip kalıp sayısını dokuza çıkarmıştır.
Aruza göre kaç türlü hece vardır?
Aruzu anlamak için Arapçanın hece yapısını bilmek gerekir. Arapçada temel olan
ünsüzlerdir. Arap Alfabesinde ünlü olarak yalnız elif vardır; â harfine karşılıktır.
vav hem v hem de û yerine kullanılır; ye ise hem ye hem de î yerine kullanılır.
Ancak kelimedeki ünlü kısa ise harfle de gösterilmez, ünsüzün üstüne ya da altına
hareke konulur. Arapçada temel olarak iki türlü hece vardır: açık hece, kapalı hece.
Açık hece ünlüyle biter, kapalı hece ünsüzle biter. Bunlar da ünlülerinin uzun ya da
kısa oluşuna göre ayrılır; böylece Arapçanın hece türü dörde çıkar.
92 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
• Türkçede iki türlü açık hece vardır; bir ünlüden oluşan açık heceler (a-, e-, ı-,
ü-...), bir ünsüz + bir ünlüden oluşan açık heceler (sa, ne- li, to...). Aruzda Türkçenin
açık heceleri kısa açık hece sayılır, değeri yarım sestir. Bunlara benzer heceler
Arapça ve Farsçada da vardır.
• Türkçede uzun ünlü yoktur; Arapça ve Farsçada vardır. Ya bir uzun ünlüden
kurulmuş ya da bir ünsüzle bir uzun ünlüden kurulmuş hecelerdir. Her ikisinin
de değeri tam sestir. Aruz uygulamasında ( _ ) ile gösterilir: â, î, û; mâ, rî, bû...
• Türkçede dört türlü kapalı hece vardır; bir ünlü + bir ünsüzden oluşan kapalı
heceler (el, iş, or, ut...), bir ünsüz + bir ünlü + bir ünsüzden oluşan kapalı heceler
(say, der, lir, doy...), bir ünlü + iki ünsüzden oluşan kapalı heceler (alt, ilk, ört,
üst...), bir ünsüz + bir ünlü + iki ünsüzden oluşan kapalı heceler (Türk, dört, kırk,
dinç, vanç...). Aruzda Türkçenin bu kapalı heceleri hep bir tam ses değerindedir.
• Arapça ve Farsçada uzun ünlülü kapalı heceler vardır; bir uzun ünlü + bir
ünsüzden oluşan kapalı heceler (âb, âf, ûd...), bir ünsüz + uzun bir ünlüden oluşan
kapalı heceler (kâ, dî, bû, bî...), bir ünsüz + uzun bir ünlü + bir ünsüzden oluşan
kapalı heceler (mâr, yâr, bûy, şîr...), bir ünsüz + bir uzun ünlü + iki ünsüzden
oluşan kapalı hecelerdir (dôst, pôst). Aruz uygulamasında bu heceler kimi zaman
bir, kimi zaman bir buçuk ses değerindedir, bir buçuk ses değerinde olanlar
( ˘ _ ), ( _ ˘ ) ile gösterilir: mâr, sîm, hûn....
5.1.3. Aruzda Kalıplar
Bu açıklamalara göre aruzda kalıp parçaları (tef'ileler) şöyle gösterilir.
fa'lün: ( _ _ ) : ma'lum (mâlum), saygın...
fâ'ilün: ( _ . _ ), ( _ ˘ _ ) : kâtibân, mâvi kuş...
fa'ilâtü: ( _ . _ . ), ( _ ˘ _ ˘ ) : dizlerinde, gözlerinde...
fa'ilâtün: ( _ . _ _ ), ( _ ˘ _ _ ) : nâzenînin, gelmiyorsun...
fe'ilün: ( . . _ ), ( ˘ ˘ _ ) : gazelin, yakamoz...
fe'ilâtün: ( . . _ _ ), ( ˘ ˘ _ _ ) : şerefinden, sokağından...
fe'ûl: ( . _ ), ( ˘ ) : elîm, çetin...
fe'ûlün: ( . _ _ ), ( ˘ _ _ ) : Muhammet, çocukluk...
mef'ûlü: ( _ _ . ), ( _ _ ˘ ) : paymâne, gönlümde...
mef'ûlün: ( _ _ _ ) : nâşâdın, Mehmetçik...
mefâ'ilü: (. _ _ .), ( ˘ _ _ ˘ ) : şehinşâhı, bahârında...
mefâ'ilün: (. _ . _ ), ( ˘ _ ˘ _ ) : mürüvvetin, iniş yokuş...
mefâ'îlün: (. _ _ _ ), ( ˘ _ _ _ ) : tasavvurdan, kömür gözlüm...
müfteilün: (_ . . _ ), ( _ ˘ ˘ _ ) : cevr-i cefâ, haykırayım...
müstef'ilün: (_ _ . _ ), ( _ _ ˘ _ ) : dâr-ül fünûn, yalın ayak...
mütefâilün: (. . _ . _ ), ( ˘ ˘ _ ˘ _ ) : mütemâdiyen, neşelendiler...
müstef'ilâtün: ( _ _ . _ _ ), ( _ _ ˘ _ _ ) : ey serv-i sîmin, kumsalda gezmek...
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 93
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bu kalıp parçaları birleştirilerek aruz kalıpları (bahr) oluşturulur. Bu kalıplar da düz
kalıplar, yarı karışık kalıplar ve karışık kalıplar olmak üzere üç türlüdür.
5.1.3.1. Düz Kalıplar
Pek çok kalıp vardır: Feilâtün feilâtün feilâtün feilün, fâilâtün fâilâtün fâilün, fâilâtün
fâilâtün fâilâtün fâilün, feûlün feûlün feûlün feûl, mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün,
mefâîlün mefâîlün mefâîlün feûlün, müstefilün müstefilün müstefilün müstefilün gibi.
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayri - Fuzûlî
˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ /˘ ˘ _ _ / _ _
Feilâtün / feilâtün / feilâtün / fa'lün
Eşin var, âşiyânın var, bahârın var ki beklerdin - Mehmet Akif Ersoy
˘ _ _ _ / ˘ _ _ _ / ˘ _ _ _ / ˘ _ _ _
Mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün
Şu bakır zirvelerin ardından - Ahmet Haşim
˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / _ _
Feilâtün / feilâtün / fa'lün
5.1.3.2. Yarı Karışık Kalıplar
Mefâilün feûlün mefâilün feûlün, mef'ûlü mefâîlün mef'ûlü mefâîlün, mütefâilün feûlün
mütefâilün feûlün vb. kalıplar bulunmaktadır.
Yine zevrak-i derûnum kırılıp kenâre düştü - Şeyh Galip
˘ ˘ _ ˘ _ /˘ _ _ /˘ ˘ _ ˘ _ /˘ _ _
Mütefâilün feûlün mütefâilün feûlün
5.1.3.3. Karışık Kalıplar
Feilâtün mefâîlün feilün, mef'ûlü mefâilün feûlün, mef'ûlü mefâilü feûlün, mefâilün
feilâtün mefâilün feilün, mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün...
Derdin nedir gönül sana bir hâlet olmasın - Nedim
_ _ ˘ / _ ˘ _ ˘ / ˘ _ _ ˘ / _˘ _
Mef'ûlü / fâ'ilâtü / mefâ'îlü / fâ'ilün
Bugün açız yine evlâtlarım, diyordu peder, - Tevfik Fikret
˘ _ ˘ _ /˘ ˘ _ _ / ˘ _ ˘ _ / ˘ ˘ _
Mefâilün / feilâtün / mefâilün / feilün
94 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Akşam, yine akşam, yine akşam - Ahmet Haşim
_ _ ˘ / ˘ _ _ ˘ / ˘ _ _
mef'ûlü mefâîlü fe'ûlün
Aruz ölçüsünün kuralları nelerdir?
5.1.4. Aruzun Kuralları
Aruz ölçüsünün kuralları hece ölçüsünden ayrıdır. Bunlar şunlardır:
• Aruz ölçüsü ile yazılmış bir dizeyi vezin kalıplarına göre ayırmaya takti denir.
Bu ayırmada sözcük değil, hece göz önünde bulundurulur. Kalıp, sözcüğü
bir hecesinden bölebilir. Aşağıdaki örnekte çeşmime sözcüğü ölçü gereği
çeş - mime olmuştur:
Bağa sensiz / varamam çeş /mime âteş / görünür - Neşatî
˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
• Mısraların son heceleri açık da olsa uzun hece sayılır:
Mehtâbı sürükledik sularda - Yahya Kemal
_ _ ˘ / ˘ _ ˘ _/ ˘ _ _
Mef'ûlü mefâilün fe'ûlün
• Farsça tamlamalarda bulunan tamlama i' si, ölçüde uzun okunması gerekiyorsa
uzun, kısa okunması gerekiyorsa kısa okunur:
Hayât-ı tâze ömr-i câvidansın - Nedim
˘ _ _ _/˘ _ _ _ /˘ _ _
mefâîlün mefâîlün fe'ûlün
Şimdi ay bir serv-i sîmindir suda - Faruk Nafiz Çamlıbel
_ ˘ _ _ / _ ˘ _ _ / _ ˘ _
Fâilâtün fâilâtün fâilün
• İki yarım ses, bir tam sese eşit sayılır, bu nedenle kimi zaman feilün ( ˘ ˘ _ )
kalıbı fa'lün ( _ _ ) olur.
Gece, Leylâ'yı ayın on dördü,
˘ ˘ _ _ /˘ ˘ _ _ / _ _
Fe'ilâtün fe'ilâtün fa'lün
.....
Dedi "Tenhâda bu ses nolsa gerek," - Yahya Kemal
˘ ˘ _ _ /˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 95
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
• Fe'ilâtün ( ˘ ˘ _ _ ) kalıbıyla başlayan şiirlerin kimi dizelerinde baştaki
fe'ilâtün kalıbı fâ'ilâtün ( _ ˘ _ _ ) olur.
Geçen ˘ akşam eve geldim. Dediler: Seyfi Baba
˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
Hastalanmış yatıyormuş. - Nesi varmış acaba? - Mehmet Akif Ersoy
_ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fâ'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
• Met (uzatma, kabartma): Uzun hecenin bir yerine bir buçuk ses değerinde
uzatılmasıdır. Met daha çok Arapça, Farsça sözcüklerde yapılır. Fakat var,
yok; az, çok gibi kimi Türkçe sözcüklerde de yapıldığı görülür. Bir de sonu çift
ünsüzle biten Arapça, Farsça, Türkçe sözcüklerde met yapılabilir. Divan şiirinde
met kusur değil, sanat sayılır. Aşağıdaki örnekte yar hecesi bir buçuk ses
değerindedir.
Yâr hem-sohbet ˘ olmazsa Fuzûlî ne acep - Fuzulî
_ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fâ'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
• Sekt-i melih (ahenk kırıklığı, güzel durma): Şairler mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün
kalıbını kullanırken, en çok da mesnevilerde, şiiri tekdüzelikten kurtarmak
için, arada bir, ilk kalıbın sonundaki -lü ile ikinci kalıbın başındaki me- açık
hecelerini birleştirirler. Böylece mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün kalıbı mef'ûlün fâ'ilün
fe'ûlün olur.
Bir yoldu parıldayan gümüşten,
_ _ ˘ / ˘ _ ˘ _/ ˘ _ _
Mef'ûlü mefâilün fe'ûlün
Gittik bahs açmadık dönüşten. - Yahya Kemal
_ _ _ / _ ˘ _ / ˘ _ _
Mef'ûlün fâ'ilün fe'ûlün
5.1.5 . Aruzun Sorunları
Aruz ölçüsü sözcükteki kapalı ve açık hecelerinin belli bir düzen içinde alt alta gelmesiyle
oluşan bir ahenk içerir. Bu nedenle Türkçe sözcükleri aruz kalıplarına uydurmak
güçtür. Türkçeyi aruzla bağdaştırabilmek için, birkaç küçük hile yapılır;
bunlara aruzun sorunları denir.
96 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
5.1.5.1. İmale (Çekme)
Aruz ölçüsünde hiçbir zaman üç açık hece yan yana bulunmaz. Bu, Arap dilinin
özelliğinden kaynaklanan bir kuraldır. Türkçede bol bol açık hece vardır. Bu nedenle
Türkçe sözcükleri aruz kalıplarına uydurmak için kimi zaman açık bir hece uzatılarak
kapatılabilir. Buna imale denir. Divan ve Tanzimat şiirinde imale kusur sayılmamıştır.
Fakat Servet-i Fünun ve sonrasında kusur olarak görülmüştür.
Ki gören dir zihî kara tarla - Şeyhî
˘ ˘ _ _ / ˘ _ ˘ _ / _ _
Fe'ilâtün mefâ'ilün fa'lün
5.1.5.2. Vasl (Ulama)
Dizedeki bir sözcüğün sonu ünsüzle bitiyor, kendinden sonraki sözcük ünlü ile başlıyorsa,
vezin gereği ilk kelimenin sonundaki ünsüz, ikinci hecenin başına taşınarak
aslında kapalı olan hece açılır. Aşağıdaki örnekte güm ötsün sözcükleri arasında ulama
vardır.
Felekler güm güm ˘ ötsün başına hum-hâneler dönsün - Bâki
˘ _ _ _ / ˘ _ _ _ / ˘ _ _ _ /˘ _ _ _
Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün
5.1.5.3. Zihaf (Kısma)
İmalenin tersidir. Ölçü gereği Arapça ve Farsçadaki uzun hecenin kısaltılmasıdır.
Aşağıdaki örnekte -lû- hecesi bir ses değerinde iken kısa okunmaktadır..
Hâb-gâh eyler gazâle pehlû-yı şîr-i neri
_ ˘ _ _ /_ ˘ _ _ /_ ˘ _ _ /_ ˘ _ /
Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâilün
5.1.5.4. Kasr (Kısaltma ve İnceltme)
Ölçü gereği uzun bir heceyi kısaltmak ve ünlüsünü inceltmektir: şâh > şeh, mâh >
meh, gâh > geh gibi. Kasr, yine ölçü gereği İstanbul > Sıtanbul, Aristo > Risto sözcüklerinde
yapılır. Bunlar kusur sayılmaz; fakat dünyâ'nın dünye olması kusurdur.
Zâhid o meh-veş bir nûrdur kim
Büttür demezsin îmân edersin - Şeyh Galip
_ _ ˘ _ _ / _ _ ˘ _ _
Müstefilâtün müstefilâtün
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 97
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bu şehr-i Sıtanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır - Nedim
_ _ ˘ / ˘ _ _ ˘ / ˘ _ _ ˘ / ˘ _ _
Mefûlü mefâîü mefâîü feûlün
Aşağıdaki dizelerin aruz ölçüsüne göre kalıplarını bulmaya çalışınız.
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler
Kafeslerde, camlarda pür-ihtizâz - Tevfik Fikret
Mevsim sonu öyle bir zaman ki
Gâib bir mûsikiydi sanki - Yahya Kemal
5.2. Şiirde Uyak (Kafiye)
Şiirde çoğunlukla dizelerin sonunda, kimi zaman da dizelerin başında ya da içinde;
anlamca ayrı en az iki sözcük arasındaki ses ya da seslerin benzeşmesine uyak
denir. Yüzyıllarca uyak ile şiir öyle birlikte kullanılmıştır ki, şiir denilince akla gelen
ilk özelliklerinden biri de uyaktır. Uyağa Divan edebiyatında kafiye, Halk edebiyatında
ise daha çok ayak da denir. Çünkü çoğu kez uyak bir sonraki dizenin oluşmasına
yardımcı olur. Yine uyak kullanımı bakımından Divan şiiri, Halk şiiri ile
çağdaş şiir arasında büyük farklar vardır.
5.2.1. Dizilişlerine Göre Uyak Türleri
Uyak dizilişleri nazım biçimlerine göre olmakla birlikte kendi içinde düz, çapraz,
sarmal, örüşük uyak gibi türlere ayrılır.
Şiirin nazım birimindeki bütün dizeler kendi içinde uyaklanırsa, buna düz uyak
denir: aaaa-bbbb, aaa-bbb...
Diyorlar'dan Türkü'den
Ölürsem yazıktır sana kanmadan a Akşam olur, güneş batar şimdi buradan; a
Kolların boynumda halkalanmadan a Garip garip kaval çalar çoban dereden; a
Bir günüm geçmiyor seni anmadan, a Pek körpesin, esirgesin seni yaradan; a
Derdine katlandım hiç usanmadan... a
Diyorlar: "Kül olmaz, ateş yanmadan, a Gir sürüye, kurt kapmasın gel kuzucağım; b
Denizler durulmaz dalgalanmadan." a Sonra yardan ayrılırsın ah yavrucağım b
Orhan Seyfi Orhon Ziya Paşa
Nazım birimi dörtlük olan bir şiirde uyak, birer dize atlayarak kurulursa çapraz uyak
oluşur: abab-cdcd...
98 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Koşma'dan Su'dan
Bir daha o fırsat geçer mi ele? a Kalbinden kalbime akan bir sesti a
Dün gördüm, bugün de göresim geldi! b Akşam gölgesinde çağlayan o su. b
Gülüşü o kadar hoştu ki hele, a Sesini en tatlı yerinde kesti a
Lebinden koncalar deresim geldi! b Bizi sonsuzluğa bağlayan o su... b
Yusuf Ziya Ortaç Şükûfe Nihâl
Nazım birimi dörtlük ya da üçlük olan bir şiirde uyak, her birimde, ilk dize ile son
dizede aynı olursa sarmal uyak denir. Ara dize ya da dizelerde uyak ilk dizeden ayrıdır:
abba cddc...
Nilüfer'den Kurt'tan
Gecenin sularında a Ah! Artık benim de benzim sarı, a
Mehtâp bir nilüferdir, b Damar kanımı dolaştırmıyor. b
Açılmış bir kederdir b Hiçbir kıyıya ulaştırmıyor b
Gecenin sularında. a Beni Şehrazad'ın masalları. a
Ali Mümtaz Arorat Orhan Veli Kanık
Örüşük uyak edebiyatımıza Fransız edebiyatından geçmiş, ilk kez Servet-i Fünun
edebiyatında terza-rima nazım biçiminde kullanılmıştır. Uyak dizilişi; aba-bcbcdc-
ded... dır:
Berk-i Hazan'dan
Bir varak-pâre-yî hazan-dîde a Sandı kim sarsar-î gusûn-efken b
Ayrılıp sâk-ı meyve-bârından b Başka bir yerde eylemiş izhâr c
Düştü bir şâirâne ümmîde a Ana mahsûs tâze bir gülşen b
Cenap Şehâbettîn
Ünite başından beri yazılmış şiirleri uyak dizilişlerine göre inceleyiniz.
5.2.2. Ses Benzerliklerine Göre Uyak Türleri
Çağdaş şiirden önceki Türk edebiyatının hemen her döneminde uyak kullanılmıştır.
İlk şiirlerde dize başı uyağı da vardır:
Munçulayu teg yılayu savlar öze (Bunun gibi büyülü sözler ile, böylesi
Mundag yanlıg usik ekşer padak öze harf, hece ve dizelerle olağanüstü
Mungadınçıg öggülüg siz anaçıma övgüye değersiniz ey anacığım; fakat
Munçaka ögdi şlok ödünür men ben ancak bu kadar övgü şiiri
(XI. yüzyıl Türk şiiri) sunabildim.)
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 99
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Yukarıdaki örnekte dizelerde mun- sesleri ile dize başında, her dizede dördüncü
hecenin sonlarındaki -g- ile dize içinde ses benzerliği sağlanmıştır.
Yarattı yaşıl çeş ((Tanrı) firuze gibi (ökleri) yarattı, beyaz yüzük taşları
Savurdı ürüng kaş gibi (yıldızları) serpiştirdi. Kara Kuş gezegeni (de)
Tizildi Kara Kuş bunların arasına dizildi. Gece gündüz üzerinde dolaşır.)
Tün kün üze yörgenür
(XI. yy. Türk Şiiri)
Yukarıdaki dize sonlarındaki -ş- ile şiirin ahengi sağlanmıştır. Ayrıca y, t seslerinin
çokluğu; yarattı, savurdı, tizildi sözcüklerindeki çekim benzerliği ile ürüng, tün, kün
sözcüklerinin -n ünsüzüyle bitirilişi hemen dikkati çekiyor.
Makarada ipliğim,
Dolan da gel kekliğim.
Pek mi burnun büyüdü,
Su yolunda öptüğüm?
Eskişehir (Sarısungur köyü)
Bu örnekte de hem dize sonlarında uyak vardır, hem birinci dize ile dördüncü dizenin
dördüncü hecelerinde benzeşen da sesleri yer almaktadır. da aynı zamanda
ikinci dizenin üçüncü hecesinde de bulunmaktadır.
Şu dörtlüklerdeki ses benzerliklerini bulunuz.
I Gönlünü Şirinin aşkı sarınca, II Varsın bahçelerde rüzgâr gezinsin
Yol almış hayatın ufuklarınca; Yağmur ince ince toprağa sinsin,
O hızla dağları Ferhat yarınca Bir başka âlemden gelmiş gibisin,
Başlamış akmaya çoban çeşmesi Dalmış gözlerinle pencerelerde.
Faruk Nafiz Çamlıbel Ahmet Hamdi Tanpınar
5.2.2.1. Yarım Uyak
Şiirin ahengi, dize sonlarında, belli aralıklarla yinelenen bir ünsüz ile sağlanıyorsa,
buna yarım uyak denir. Eskiden kültürlü şairler yarım uyağı uyaktan saymazlardı;
fakat halk şairleri yarım uyağı başarı ile kullandılar.
Türkü'den
Kuru kütük yanmayınca tüter mi?
Ak göğsün üstünde çimen biter mi?
Vakti gelmeyince bülbül öter mi?
Öter gider bir gözleri sürmeli...
Karacaoğlan
100 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Yukarıdaki örnekte tüter, biter, öter sözcüklerindeki -t- ünsüzü koşmanın uyağını
oluşturmaktadır.
• Kimi zaman yarım uyakta bir ünsüz yerine iki ünsüz benzeşir, bu durumda
şiirin ahengi daha da arttırılmış olur:
Hayvanlar Destanı'ndan
Bak kelerle kirpilerin derdine,
Tâ beseher kurbağanın virdine,
Atmasalar Kaf Dağı'nın ardına
Yıkardı âlemi hemen ejderha.
Aşık Ömer
Şiirin ahengi -rd- çift ünsüzü ile arttırılmış.
• Şiirin ahengi, dize sonlarında, belli aralıklarla yinelenen bir kısa ünlü ile sağlanıyorsa
da yarım uyak oluşur:
Koşma'dan
Güzelin derdinden eylemem şekva,
Bana yâr gerektir, gerekmez dünya.
Dost için ölürsem gam değil bana,
Yâr uğruna vermiş serin desinler.
Mecnunî
Bu şiirin ahengi, dize sonlarında yinelenen kısa - a ünlü ile sağlanmış. Bu nedenle
yarım uyaklı bir şiirdir.
• Yarım uyaktaki ünsüzlerden biri, diğer dizelerdeki uyak sağlayan iki ünsüzle
boğumlama noktası bakımından benzeşirse, bu durumda yarım uyak biraz daha
zayıflar. Fakat bu durumdaki dizeler arasında da yarım uyak var sayarız;
çünkü uyak tanımında "en az iki dize arasındaki ses benzerliği"nden söz edilmektedir.
Koşma
Garip yiğit yârin anar eğlenir,
Âdet budur: Yâre varan söylenir.
Sensiz yola gitmem, yolum bağlanır,
Dağ başı dumandır hey kara gözlüm.
Aşık
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 101
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Şiirin ahengi - g- ünsüzü ve boğumlama noktası buna yakın olan -y- ünsüzü ile
sağlanmış.
5.2.2.2. Tam Uyak
Şiirin ahengi, dize sonlarında belli aralıklarla yinelenen bir ünsüz ve bir ünlü ile sağlanıyorsa
buna tam uyak denir.
Demen Mecnûn'a fenn-i aşkı ekmil etti kâmildür (Mecnun için, aşk bilimini eksiksiz öğrendi demeyin.
Benüm yanumda ol divâne bilmez nesne câhildür Benim yanımda o deli hiçbir şey bilmez kara cahildir.)
Hayâlî
Yukarıdaki örnekte kâmil, câhil sözcüklerindeki -i- ünlüsü ve -l- ünsüzü şiirin uyağını
oluşturmaktadır.
• Arapçadan, Farsçadan Türkçeye geçen sözcüklerdeki uzun ünlülerle sağlanan
uyak da tam uyak sayılır. Eski şiirimizde kültürlü şairler tam uyağı bol bol
kullanmışlardır.
Işk bir âhen kafes biz tûtî-i gûyâsıyuz (Aşk bir demir kafes, biz [içinde]
Derd bir gül-zârdur biz bülbül-i şeydâsıyuz papağanıyız. Dert bir gül bahçesidir, biz [o
bahçenin] aşktan çıldıran bülbülüyüz.)
Zâtî
Yukarıdaki örnekte şair gûyâ, şeydâ sözcüklerindeki -â- ünlüsü ile şiirin uyağını sağlamıştır.
Şiirin uyağı tam uyaktır.
• Bir de tam uyaktaki ünsüzlerden biri, diğer dizelerde uyak sağlayan iki ünsüzle
benzeşirse ya da ünlülerden biri, diğer dizelerde uyak sağlayan iki ünlüyle
boğumlama noktası bakımından benzeşirse, tam uyak biraz zayıflar. Fakat
yine de dizeler arasında tam uyak var sayılır.
Pire Destanı'ndan
Mutaflar hep derildiler şaştılar,
Görüldüler et hamalları kaçtılar,
Ayağına yüz çift manda koştular,
Gövdesi çok, çekilecek hal değil
Aşık Ömer
Örneğimizde şiirin ahengi, -ş- ünsüzü ile boğumlama noktası ş'ye yakın
olan -ç- ünsüzü ve -a- ünlüsü ile boğumlama noktası a' ya yakın olan -o- ünlüsü;
yani aş, aç, oş ses ikilileri ile sağlamış.
102 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
5.2.2.3. Zengin Uyak
Şiirin ahengi, dize sonlarında, belli aralıklarla yinelenen ikiden çok sesle sağlanıyorsa
buna zengin uyak denir. Divan şiirinde ve çağdaş şiirde bol bol kullanılır.
Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldı diyu (Zülfünün gecesi ile gönül ülkesi
Sana iletdi kebûter haberi döne döne harap oldu diye güvercin, bu haberi
döne döne uçarak sana ulaştırdı. Sen
Sen durub raks idesen karşuna ben boynum eğem kalkıp oynayasın, ben boynumu
İne zülfün koça sen sîm-beri döne döne büküp karşında durayım. Zülfün
göğsüne dökülsün, gümüş göğüslü
güzeli döne döne kucaklasın.)
Necâti
Yukarıdaki örnekte şiirin ahengi haberi, beri sözcüklerindeki -b-, -e-, -r-, -i- ses
birliği ile sağlanmıştır, şiirin uyağı zengin uyaktır.
• Arapçadan, Farsçadan Türkçeye geçen sözcüklerdeki bir ünsüz ve bir uzun
ünlü ile sağlanan uyak da zengin uyak sayılır.
Yandı dü cihân âteş-i âhumla ve lîkin (Hem dünya hem ahiret (iki cihan) ahımın
Ben senün eyâ şâh-ı cihân yandum elünden ateşiyle yandı ve lâkin, ey cihan padişahı,
ben senin elinden yandım. Ey sâki! Bana şu
Şol sunduğun âteş midir ey sâkî bana kim şu sunduğun ateş midir ki, sen eline kadehi
Sen aldın ele câm hamân yandum elünden alır almaz ben yandım.)
Ahmet Paşa
Şiirin ahengi, -â- uzun ünlüsü ve -n- ünsüzü ile sağlandığından zengin uyak
sayılır.
• Zengin uyaktaki ünsüzlerden biri, diğer dizelerde uyak sağlayan iki ünsüzle
ya da ünlülerden biri, diğer dizelerde uyak sağlayan iki ünlüyle boğumlama
noktası bakımından benzeşebilir. Bu durumda zengin uyak biraz zayıflar; fakat
yine de dizeler arasında zengin uyak var sayılır.
Mani
Kekliği bıçakladım,
Tüyünü saçakladım.
Yari koynumda sandım,
Yastığı kucakladım.
Eskişehir -(Sarısungur köyü)
Şiirin ahengi -ç- ünsüzü, boğumlama noktası ç 'ye yakın olan -c- ünsüzü
ve -a- ünlüsüyle sağlanmıştır.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 103
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
5.2.2.4. Tunç Uyak
Bir dizenin sonundaki bir sözcük başka bir dizenin sonundaki sözcüğün sonunda
geçiyorsa, buna tunç uyak denir. Cinaslı uyak aynı zamanda bir söz sanatıdır. Halk
şirinde, divan şiirinde ve çağdaş şiirde bol bol kullanılır.
İstiklâl Marşı'ndan Mâniler'den
Bastığın yerlerı "toprak" diyerek geçme, tanı! Gözlerin mavi mine,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Vuruldum perçemine.
Sen şehîd oğlusun, incitme yazıktır atanı, Aşkın beni çevirdi,
Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı. Aslı'nın Kerem'ine
Mehmet Akif Ersoy Yusuf Ziya Ortaç
5.2.2.5. Cinaslı Uyak
Şiirin ahengi, dize sonlarında belli aralıklarla yinelenen sesteş sözcüklerle sağlanıyorsa,
buna cinaslı uyak denir. Aynı zamanda bir söz sanatı olan cinaslı uyak Halk şirinde,
Divan şiirinde ve çağdaş şiirde bol bol kullanılır:
Rintlerin Akşamı'ndan Mani
Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç: Avluya kuyu kazdım,
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç. İçine düşeyazdım.
Yahya Kemal Ayrılık mektubunu
Hem ağladım hem yazdım.
Ünite başından beri yazılmış şiirleri uyak türlerine göre inceleyiniz.
5.3. Redif
Yukarıdaki örneklerde uyak oluşturan ses ya da sesler koyu gösterildi. Birçoğunda
koyu seslerden sonra da harf kaldı. İşte bu sesler rediftir. Şiirde ahengi sağlamak için
dize sonlarında benzeştirilen seslerin anlamları ya da görevleri aynı ise bu benzeşmeye
redif denir. Redif, şiirin ahenk ögelerindendir. Kimi şiirler kafiyesizdir; şiirin
ahengini yalnız redif sağlar. Fuzulî'nin Su Kasidesi gibi kimi divan şiirleri de
redifine göre ad alır. Kimi divanlarda şiirler redifi oluşturan son harfe göre alfabetik
sıraya dizilir.
Şiirde kimi zaman ahenk yalnız redif ile sağlanabilir.
104 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Yinelenen seslerin özelliğine göre redif kendi içinde ek redif, sözcük redifi, sözcük öbeği
redifi, nakarat gibi türlere ayrılır.
5.3.1. Ek Redif
Şiirin ahengi, dize sonlarındaki sözcükleri üzerine getirilmiş aynı görevdeki yapım
ya da çekim eki ile tamamlanıyorsa ek redif oluşur.
I. Türkü'den II. Güzelliğin On Par'etmez
. . . . .
Dilberân ahd ü vefâyı Tabirin sığmaz kaleme,
Unuturlar, unuturlar. Derdin dermandır yâreme.
Edip uşşaka cefâyı İsmin yayılmaz âleme,
Unuturlar, unuturlar. Aşıklarda meşk olmasa.
Mahtumi Aşık Veysel
İlk örnekte vefâyı, cefâyı sözcüklerindeki -ı eki, ad durum eklerinden belirtme eki olduğu
için ek rediftir. Ekteki -y- ünsüzü yardımcı sestir. İkinci örnekte ise kaleme,
yâreme, âleme sözcüklerindeki -e eki, ad durum eklerinden yönelme eki olduğu
için ek rediftir.
5.3.2. Sözcük Redifi
Şiirde ahenk, dize sonlarına getirilmiş aynı anlam ve görevdeki bir sözcük ile tamamlanıyorsa,
sözcük redifi oluşur.
Hep Gölge
. . . . .
Gece ... hep gölge, ger-â-ser gölge...
Leylin ezlâl-i elem dârıyle
Kaldı senden bu muğber gölge...
Mehmet Fuat Köprülü
Yukarıdaki birinci örnekte olmaz, ikinci örnekte ise gölge sözcük redifidir.
5.3.3. Sözcük Öbeği Redifi
Şiirde ahenk, dize sonlarına getirilmiş aynı anlam ve görevdeki birden çok sözcük
ile tamamlanıyorsa, sözcük öbeği redifi oluşur.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 105
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bir Günün Sonunda Arzu'dan
Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam.
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam.
Ahmed Haşim
Yukarıdaki şiirde Akşam, yine akşam, yine akşam dizesi sözcük öbeği redifini oluşturmaktadır.
5.3.4. Nakarat
Nakarat, bir şarkı ya da türküde, her nazım biriminden sonra yinelenen, şiirde
bütünlüğü sağlayan bir ya da iki dizelik bölümdür. Bir şarkı ya da türkü bestelendiğinde
nakaratlar arasında beste ayrılığı yoktur. Kavuştak ya da vasıta da denilir;
çünkü bir birimi sonraki birime bağlar.
Zeynep Türküsü
Zeynep bu güzellik var mı soyunda?
Elvan elvan güller açmış koynunda.
Arife gününde bayram ayında
Zeynebim, Zeynebim, allı Zeynebim!
Yedi köy içinde şanlı Zeynebim!
Söğüdün yaprağı narindir narin,
İçerim yanıyor dışarım serin,
Zeyneb'i bu hafta ettiler gelin.
Zeynebim, Zeynebim, allı Zeynebim!
Yedi köy içinde şanlı Zeynebim!
Halk Türküsü
Özet
Sanat, düşünceye biçim vermektir; edebiyat söze biçim veren sanattır. Edebiyatta duygu ve
düşünceler şiirle, düzanlatımla dile getirilir: Her ikisi de çok önceden yalnız sözlüdür. Ancak
her edebiyat ürününün sanat değeri öne çıkmaz; kimilerinde düşünce yönü ağır basar. Buna
göre edebiyat eserleri, sanat değeri taşıyanlar (şiir, öykü, roman, tiyatro vb.), sanat değeri taşımayanlar
(makale, fıkra, deneme, eleştiri vb.) olmak üzere ikiye ayrılır.
Şiir; eskilere göre ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan söz söyleme sanatıdır.
Yenilere göre ise yalnız ahenkli söz söyleme sanatıdır. Şiir de konularına, edebiyat akımlarına,
teknik özelliklerine, üretildiği döneme göre türlere ayrılabilir.
106 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Konularına göre; lirik şiir, epik şiir, didaktik şiir, pastoral şiir, satirik şiir, dramatik şiir olmak
üzere altı türlü şiir vardır; fakat bu türler birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz.
Güzel sanatlardaki her akım, güzel sanatların bir başka kolu olan edebiyatı, dolayısıyla şiiri
de etkiler. Böylece akımlara paralel olarak klâsik şiir, romantik şiir, parnasyen şiir, sembolik
şiir, dadaist şiir, sürrealist şiir gibi şiir süreçleri yaşanmaktadır.
Şiir; ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan sanat eseri olduğuna göre, şiirin teknik
özellikleri, şiirin ölçüsü ile, uyağı ile, dizelerin dizilişi ile ilgili özellikleridir.
Değerlendirme Soruları
1. "Şiirde çoğunlukla dizelerin sonunda, kimi zaman da dizelerin başında ya
da içinde, anlamca ayrı en az iki sözcük arasındaki ses ya da seslerin benzeşmesine
......... denir."
Bu cümledeki boş yere aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?
A. İmâle
B. Uyak
C. Ulama
D. Kısma
E. Kısaltma
2. Kültür şiirimizdeki uyak uygulamasını Türkçeleştiren, uyağın Halk
edebiyatındaki gibi göze göre değil, kulağa göre düzenlenmesi gerektiğini
benimseyen edebiyatçılar grubu aşağıdakilerden hangisidir?
A. Tanzimat edebiyatçıları
B. Millî edebiyatçılar
C. Fecr-i Âti edebiyatçıları
D. Servet-i Fünuncular
E. Çağdaş edebiyatçılar
3. " Garip yiğit yârin anar eğlenir.
Âdet budur: Yâre varan söylenir.
Sensiz yola gitmem, yolum bağlanır.
Dağ bağı dumandır hey kara gözlüm."
(Âşık)
Yukarıdaki dizelerde koyu yazılan sesler hangi tür uyak sayılır?
A. Cinaslı
B. Redif
C. Yarım
D. Tam
E. Tunç
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 107
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Edebiyat, söz ile yazıya dayanan sanatlı bir anlatım biçimidir. Sanat, düşünceye
biçim verme işidir. Düşünce maddeye biçim veriyorsa plâstik sanatlar, harekete biçim
veriyorsa harekete dayalı sanatlar, sese biçim veriyorsa ses sanatları, söze biçim veriyorsa
söze dayalı sanatlar oluşur.
Sanat
Plâstik Sanatlar Hareket Sanatları Ses Sanatları Söz Sanatları
Resim Dans Müzik Edebiyat
Heykel Bale Opera [Şiir
Seramik Jimnastik Tiyatro vb. Öykü
Mimarlık vb. Pantomim vb. Roman vb.]
Yukarıdaki çizelgeye göre edebiyat; söze biçim veren sanattır. Duygu ve düşünceleri
dile getirmenin yine iki türü vardır: şiir ve düz anlatım. Her ikisi de çok önceden
yalnız sözlü idi; çünkü yazının kullanılmadığı dönemlerde başka anlatım türü yoktu.
Yazı kullanılmaya başlanınca, yazılı anlatım ile anlatılanlar daha emekli ve daha
kalıcı oldu. Öyle ise edebiyatın iki anlatım türü vardır: sözlü anlatım, yazılı anlatım. Bu
bilgilere göre tanımlarsak, edebiyat, duygu ve düşüncelerin sözlü ya da yazılı olarak
en güzel, en etkili biçimde anlatımıdır. Ancak her edebiyat ürününün sanat değeri
yoktur, kimilerinde düşünce yönü ağır basmaktadır. Buna göre de edebiyat
eserlerini aşağıdaki gibi ayırabiliriz.
Edebiyat
Sanat Değeri Taşıyanlar Bilgi ve Haber Değeri Taşıyanlar
Şiir Makale
Öykü Fıkra
Roman Deneme
Tiyatro eseri vb. Eleştiri vb.
2. Şiir
Şiir; eskilere göre ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan söz söyleme sanatıdır;
yenilere göre ise yalnız ahenkli söz söyleme sanatıdır. Demek ki eski şairler
şiirde ahengi ölçü ve uyakla sağlıyorlardı; ritmi de durakla. Ayrıca nazım şekli, nazım
birimi gibi şiirin dış yapısını ilgilendiren teknik özellikleri de kullanıyorlardı.
Terim olarak şiire önce koşuk, Osmanlı döneminde nazım, sonraları şiir, günümüzde
ise kimileri şiir derken, kimileri Türklerin kullandığı ilk terime dönerek
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 79
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
koşuk demektedir. Şair için önce kam, baksı, şaman, ozan; Osmanlı döneminde nazım,
şair denildi. Günümüzde ise kimileri şair derken, kimileri ozan adını kullanmaktadır.
Şiir de türlü yönleriyle ele alınıp incelenebilir. Konularına göre, edebiyat akımlarına
göre, teknik özelliklerine göre, üretildiği döneme göre...
Şiir
Konularına Göre Şiir Türleri Teknik Özelliklerine Göre Şiir Türleri
Lirik şiir Şiirde ölçü türleri
Epik şiir Şiirde uyak türleri
Didaktik şiir Şiirde redif türleri
Pastoral şiir Nazım şekline göre şiir türleri
Satirik şiir
Dramatik şiir
Edebiyat Akımlarına Göre Şiir Türleri Üretildiği Döneme Göre Türk Şiirinin Türleri
Klâsik şiir İslâmiyet Öncesi Türk şiiri
Romantik şiir Halk şiiri
Parnasyen şiir Divan şiiri
Sembolik şiir Tanzimat şiiri
Dadaist şiir Servet-i Funun şiiri
Sürrealist şiir Cumhuriyet şiiri
1940 Sonrası şiiri
Çizelgedeki her kümeyi gözden geçirelim.
3. Konularına Göre Şiir Türleri
Şiirde her konu işlenebilir. Şair isterse duygularını, isterse güzel bir görünümü, isterse
bilgisini şiirle anlatabilir. Konularına göre; lirik, epik, didaktik, pastoral, satirik,
dramatik şiir olmak üzere altı türlü şiir vardır; fakat şiirin düşünceden çok duyguya
seslendiği düşünüldüğünde, insanların duygu yoluyla da eğitildiği gerçeğine bakıldığında
bu türler birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Ancak bir şiirde bu altı
özellikten en çok hangisi öne çıkarsa, şiir o türde yazılmış sayılır.
3.1. Duygusal (Lirik) Şiir
Hayal gücü, ahenk ve duygulardan oluşan şiire lirik şiir denir. Şair özenle seçtiği
sözcük, sözcüğün mecaz anlamları, sözcükler arası anlam bağları ve ritmle okuyanı
ya da dinleyeni kendi duygu dünyasına çekmeyi başarır. Şiir bir etkiye karşı tepkinin
ürünüdür; öyleyse şair kendi duymadığı bir duyguyu anlatamaz. Ne ki şair bizi
80 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
yoklayıp geçen ya da yoğunlukla yaşadığımız duyguları yazarak kalıcı yapan kişidir.
Lirik şiirlerde işte bu duygu daha belirgindir. Şiir Türkçe Sözlük'te “1. Zengin
sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan anlatım biçimi; 4.
Düş gücüne, gönle seslenen; duygu ile coşku uyandıran, etkileyen yön" diye tanımlanır.
Bu tanımlara göre her şiir biraz liriktir.
Aşağıdaki şiiri okuduktan sonra sizde uyandırdığı duyguları ve izlenimleri yazınız.
Kitabe-i Seng-i Mezar
Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler,
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rûzigâr ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı
Kahve ocağında el yazısıyla:
"Ölüm Allahın emri
Ayrılık olmasaydı."
Orhan Veli
Duygu insanın doğasında var olduğuna göre, insanda duygunun tarihi düşünceden
öncedir. Belki de insanlığın ilk şiirleri liriktir. Eldeki verilere göre ilk şiirlerde
duygu o kadar önde idi ki, şiirdeki duygu müzik ile de desteklendi. Eski Yunan'da
şiirin lyr denilen dört telli saz eşliğinde söylendiğini, lirik şiir teriminin de bundan
türediğini biliyoruz. Batı'da toplumuna göre şiir; gitar, lavta, fülüt eşliğinde
söylenmekteydi. Eski Yunan'da şiir koroları da vardı. Şiir, şarkı gibi besteli olarak
solo ya da koro söylenirdi. Eski Yunan'da şiirin bu dönemine eolien dönemi, müziğin
yanı sıra şiire toplu dansın da katıldığı ikinci dönemine dorilen dönemi, lirik şiirin yalnızca
okunduğu dönemine ise İskenderiye dönemi denilmektedir. Orta Çağda Batı şiiri
yine musiki ile birleşir. Eski Türklerde ait olduğu boya göre kam, ozan, baksı gibi
adlar alan şairler, şiirlerini kopuz denilen saz eşliğinde söylüyorlardı. Dinleyenlerdeki
duyguyu daha coşturmak için dans da ederlerdi. Günümüzde şarkı, türkü,
opera, bale, müzikli oyun gibi türlerde şiir ile müziği bir arada duyuyoruz. Şiir söylemek
ya da okumaktaki ses tonlaması, konuşmaktan ya da okumaktan ayrı olmakla
birlikte müziksizdir.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 81
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
3.1.1. Lirik Şiirin Özellikleri
Eskiler lirik şiiri biçimine göre, eleştirici dediğimiz yeniler özüne göre tanımlamaktadırlar.
Lirik şiir duyguya dayanır, ölümsüzlüğünü de buna borçludur; çünkü hemen
hemen lirizme dayanmayan şiir yoktur. Bir şiir hem epik, hem lirik, hem pastoral
olabilir. Duygudaki canlılık, sıcaklık okuyanı ya da dinleyeni de saracak kadar
coşkulu olmalıdır. Şair bunu, kurduğu şiir cümlelerinde seçtiği sözcüklerle, hatta
seslerle sağlar. Şiirdeki duygu kişiseldir; yani bir olay, bir durum karşısında şair ne
duyuyorsa o. Bu nedenle şiir dili ne kadar resmî olursa olsun içtenliğini yitirmez:
Bir Bahar Akşamı
Bir bahar akşamı rastladım size, İçimde uyanan eski bir arzu,
Sevinçli bir telâş içindeydiniz. Dedi ki yıllardır aradığım bu.
Derinden bakınca gözlerinize, Şimdi soruyorum büküp boynumu,
Neden başınızı öne eğdiniz? Daha önceleri neredeydiniz?
Şarkı sözü
Lirik şiirin konusu eskiden aşk, ölüm, kahramanlık, din gibi konularla sınırlı iken,
günümüzde konu alanı çok genişlemiştir. İnsanla, evrenle ilgili her konuda lirik şiir
yazılabilir:
Hiç uyarmadan Kızaran nara benzersin dalın tepesinde
Kasırga nasıl sökerse En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.
Meşeleri kökünden Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş.
Öyle sarsıyor yüreğimi aşk."
Sappho (Çeviren: Azra Erhat, Orhan Veli)
Eski Türk şiirinden bir örnek Bugünkü Türkçeye çevrilişi
Üdig mini komıttı Aşk beni coşturdu heyecanlandırdı;
Sakınç manga yumıttı Dert bende toplandı.
Könglüm angar emitti Gönlüm ona meyletti;
Yüzüm mening sargarur Yüzüm benim sararıyor.
. . . . . . . . . .
Bardı közüm yarukı Gözümün nuru sevgilim gitti.
Aldı özüm konukı Özümün konuğunu aldı.
Kanda erinç kanı-kı Nerede ki nerde?
Emdi udın odgarur Şimdi uykularım kaçıyor.
82 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Kördi meni emleyü Beni gördü, tedavi etti;
Bakdı manga imleyü Bana baktı, selâmladı..
Kaldım köngül tumlıyu Gönlüm donup kaldı.
Kadgu meni torgurur Kaygı beni zayıflatıyor.
3.2. Destansal (Epik) Şiir
Bir ulusun başından geçen tarih olaylarını, toplum ile ilgili sorunları, doğal afetleri
ve bu olaylarda kahramanlık gösterenleri anlatan tarihsel olmakla birlikte olağanüstülüklerle
efsaneleşmiş, masallaşmış bir şiir türüdür. Eski Yunan'da bu tür şiire
epos, Batı'da epope, Türk Edebiyatında destan denir. Epik şiirin üç yönü vardır: konusunun
kahramanlığa dayanması, olağanüstülük, kompozisyon.
Epik şiirde konu kahramanlıktır.
Epik şiirin konusu tarihten alınır. Fakat tarihe dayalı olaylar halkın hayal gücü ile
beslene beslene dilden dile dolaşırken gelişir, genişler, yücelir; gerçekle ilgisi azalıp
olağanüstülük kazanır. Ana olay destanın çekirdeği, diğer olaylar destanın kolları
olur. Eski Yunan'da bunlara epizot denir.
Bütün olaylı anlatımlarda olduğu gibi epik şiirdeki olay da çok canlı ve hareketlidir.
Bir ana olay ile bu ana olayı engellemeye çalışan ya da ana olaya yardımcı olan pek
çok yan olay akışı vardır. Batı'da epizot denen bu yanlara olay Türk destanlarında kol
denir. Epik şiirin uzunluğu bu epizotların çokluğuna bağlıdır.
Dede Korkut Hikâyeleri'ndeki her hikâyeyi daha büyük bir destanın epizotları
olarak düşenebiliriz misiniz? Neden?
Yaşanmış olayın üzerinden uzun yıllar geçmeden destan oluşamaz; bu nedenle destan
kahramanı çok eski zamanlarda yaşamış bir kişidir. Kahramanın, bu koca zaman
diliminde, anlatıla anlatıla kötü nitelikleri varsa da kalmaz, ideal insan tipi hatta
yarı Tanrı tipi ortaya çıkar. Kahramanda karakter değil tipleme vardır. Epik şiirde
ulusal özellikler, gelenekler vardır; kahramanı da ulusaldır. Epik şiirlerde anlatıldığı
dönemlerin uygarlığından izler bulunur. Söz gelimi, Oğuzların demiri işlediklerini
Ergenekon destanından öğreniyoruz. Epik şiirin bir kahramanla gelişmesi, yaşaması
olanaksızdır. Bu yüzden ikinci, üçüncü dereceden kahramanlar; hatta hayvan
kahramanlar başkahramana yardımcı olurlar.
Epik şiirin en belirgin özelliği nedir?
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 83
?
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Olağanüstülük, epik şiirin en belirgin özelliğidir.
Epik şiirde olaylar olağanüstüdür; duygular, düşünceler olağanüstüdür. Oğuz Kağan
bir ışık olarak yeryüzüne inen, sonradan güzel bir kız olan peri kızı ile evlenir,
Dede Korkut Hikâyeleri'nde insan ile hayvan arası Tepegöz adında bir dev vardır, Köroğlu'nun
atı uçar, Yunan epiğindeki Tanrılar ölümsüzdür, Prometheus'un ciğerini
bir kuş her gün yer bitirir, ciğer ertesi güne kadar tamamlanır, Prometheus ölmez...
Epik şiirlerde işte bu olağanüstü yaratıklarla birlikte yaşayan ya da olağanüstü
devlere karşı savaşan ve çoğu kez onları aklıyla yenen yine olağanüstü kahramanlar
vardır.
Epik şiirde nasıl bir anlatım görülür?
Epik şiirin anlatımı öykülemedir. Doğa, eşya ve kişi betimlemeleri kısaca, olay anı
ise daha ayrıntılı verilir. Karşılıklı konuşma ya da söylev türü konuşmalar vardır.
Kimi epik şiirlerin, dilden dile dolaşırken yazıya geçirilinceye kadar, şiir biçimi bozularak,
düz anlatıma dönüşmüştür.
Epik şiirler, oluşum tarihine göre doğal epik ve yapay epik olmak üzere ikiye ayrılır.
Doğal epikler o kadar eski tarihte oluşmuştur ki ilk söyleyeni unutulmuş, her anlatandan
bir şeyler eklenerek genişlemiştir. Kırgızların Manas Destanı uzunluk bakımından
belki de en uzun olanıdır. Yazıya geçirilmişi 16.000 beyit kadardır; hâlâ da gelişmesini
sürdürmektedir.
Daha yeni olaylar için de epik şiirler yazılır. Bunlardaki olay da yazan da bellidir.
Oluşma aşamasında yazıya geçtiği için, artık yapıları değişmeden yıllarca kalabileceklerdir.
Böyle epik şiirlere yapay epik denilmektedir. Doğal epik türü için Türk Destanları,
Yunan Destanları, Fin, Alman Destanları gösterilebilir.
Bunlar için daha geniş bilgi, Halk Edebiyatı kitabınızın ilgili bölümünde verildiğinden,
burada yalnız Türk edebiyatındaki yapay destanlardan bir örnekle yetinilecektir.
84 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan
Saat 2.30 Ve Afyon önünde
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, Altıgözler Köprüsü'nün altından
ne ağaç, ne kuş sesi, gündoğuya dönerek
ne toprak kokusu vardır. ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Gündüz güneşin, Büyükçobanlar köyünü solda
gece yıldızların altında kayalardır ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider.
ve şimdi karanlıkta daha bizim Düşündü birdenbire kayalardaki adam
ve dünya karanlıkta daha bizim kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri,
daha yakın kim bilir onlar ne kadar büyük
daha küçük kaldığı için ne kadar uzundular?
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten Birçoğunun adını bilmiyordu,
evimize, aşkımıza ve kendimize dair yalnız Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
sesler geldiği için Selimşahlar Çiftliğinde ırgatlık ederken Manisa'da
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
okşayarak gülümseyen bıyığını Dağlarda tek
seyrediyordu Kocatepe'den tek
dünyanın en yıldızlı karanlığını. ateşler yanıyordu.
Düşman üç saatlik yerdedir ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
Ve Hıdırlık tepesi olmasa şayak kalpaklı adam
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Şimali garbîde Güzelim dağları öcalıcı, güzel ve rahat günlere inanıyordu
ve dağlarda tek ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
tek ateşler yanıyor. birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde Paşalar onun arkasındaydılar.
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde O, saati sordu.
şimdi yalnız suların yaptığı Paşalar "üç" dediler.
bir yolculuk var. Sarışın bir kurda benziyordu.
Akarçay belki bir akarsu Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
belki bir ırmak Yürüdü uçurumun başına kadar,
belki küçücük bir nehirdir. eğildi, durdu.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip Bıraksalar
kılçıksız yılan balıklarıyla İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Yedişahitler Kayası'nın gölgesine girip Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
çıkar, Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.
ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı . . . . .
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların içinden akar.
Nazım Hikmet Ran
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 85
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
3.3. Öğretici (Didaktik) Şiir
Bilgilendirmek, öğretmek amacıyla yazılmış şiirlere didaktik şiir denir. Sözcük
Grekçe "didasko"dan türetilmiş. Konusu düşüncedir. Kimi şiirlerde duygu ile öğreticilik
iç içedir. Günümüzde öğretici eserler düzyazı ile yazılıyor. Eskiden yararlı
düşünceler de belleklerde kolay kalması için küçük şiir dizeleriyle söylenirdi. Atasözlerinin
bügünkü söyleniş biçimleri bile bu gerçeği doğrular niteliktedir:
Ak akça kara gün içindir. Az veren candan, çok veren maldan.
Sakla samanı, gelir zamanı. Yere bakan, yürek yakan.
Tencere dibin kara, seninki benden kara. Baskıdaki altından askıdaki salkım yeğdir.
Eli boşa "Ağa uyur"derler; Kazanırsan dost kazan,
eli doluya "Ağa buyur" derler. düşmanı anan da doğurur.
Bunun yanında ilk sözlü sanat ürünlerinin şiir olduğu düşünülürse, öğretici nitelikteki
ilk eserlerin de şiir olması çok doğaldır. Zaten yazılış nedeni ne olursa olsun, her
sanat eserinde en azından güzel, özlü söz söyleme, iyi bir örnek olma özelliği ile bir
eğiticilik, öğreticilik vardır. Sanat eserini söyleyen ya da yazan bunu amaçlamasa bile
ortaya çıkan gerçek budur. Yine de çok eskilerden beri ahlâk, din, felsefe, bilim konularında
öğretmeyi amaçlayan şiirler de yazılmıştır.
Öğretici ilk şiir ne zaman, kim tarafından yazılmıştır?
Batıdaki ilk öğretici şiir örneğini İ.Ö. 8. yüzyılda yaşayan Hesiodos'ta buluyoruz.
Hesiodos ahlâk ve din bilgileri verir.
İki Kavga
Bu dünyada kavganın bir türlüsü değil O, eli ağır bir adamı bile iş görmeye kışkırtır.
İki türlüsü vardır. İnsan birini tanıdı mı över, Zira biri bir başkasını çift sürmeye ekin ekmeye,
Öteki ayıplanmalı; ruhları ayrıdır onların. Evini barkını düzmeye çalışan bir zengini gördü mü,
Biri cengi ve öldürücü savaşı türetir, Çalışmak hevesine kapılır. Komşusu mal mülk
O fenasıdır. Hiçbir ölümlü sevmez onu; ancak zorla edinmeye
Ölümsüzlerin buyruğu üzerine tapınır bu ağır kavgaya. Çalışan insan komşusuna imrenir.
Ötekini karanlık gece daha önce doğurdu, Bu kavga hayırlıdır ölümlülere.
Göklerde yüksek tahtında oturan Kronosoğlu, onu. Çanakçı çanakçıya gıpta eder, dülger dülgere
Dünyanın köklerine yerleştirdi; insanlar için Dilenci dilenciyi kıskanır, şair şairi.
çok daha hayırlı olarak. Ey Perses, sen bu öğütleri yerleştir aklına
Kötüye düşkün kavga, gönlünü işten alıkoymasın.
Hesiodos
86 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
İ.Ö. 270'te Aratos doğa olaylarını şiir diliyle anlatır. Astronomi ile meteoroloji olaylarını
yazar. Lâtin Edebiyatında Lucretius (İ.Ö. 99), fizik ve ahlâk üzerine yazar,
Virgillius tarım bilgisi verir.
Türk Edebiyatında da didaktik şiirin başarılı ürünleri vardır. Bunlar önceleri dinî ve
ahlâkî eserlerdir. Sonraları efsane, fıkra, masal ve yergi şiirleri de yazılmıştır. Yusuf
Has Hacip'ten Tevfik Fikret'e, Aşık Veysel'e pek çok şair didaktik şiir yazmıştır.
Promete
Kalbinde her dakika şu ulvî tahassürün Meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin
Minkar-ı âteşini duy, daimâ düşün: Yüklen, getir -ne varsa- biraz meskenet-fiken,
Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım? Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen
Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?.. Esmâr-ı bünye-hîzini, boş durmasın elin.
Yükselmek âsûmâna ve gülmek ne tatlı şey! Gör dâima önünde esâtir-i evvelin
Gökten dehâ-yı nârı çalan kahramânını...
Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa... Ey Varsın bulunmasın bilecek nâm ü şânını.
Müştâk-ı feyz ü nûr olan âtî-i milletin
Tevfik Fikret
Fabl türünün ortaya çıkış nedeni de eğitim, öğretimdir. Bu konuda daha çok bilgi
için Yazılı ve Sözlü Anlatım kitabındaki "Sanat Değeri Olan Yazılar" konusuna
bakınız.
3.4. Doğa Şiiri (Pastoral Şiir)
Kırları; çobanların yaşamını, aşklarını, üzüntülerini, sevinçlerini anlatan şiirlere
pastoral şiir denir. İlk pastoral şiirler pek gerçekçi değildi, olağanüstülükler vardı; fakat
anlatımı yalın idi, söz oyunları ile süslenmezdi. Pastoral şiir; monolog biçiminde
ise idil, diyalog biçiminde ise eglog adını alır. İdillerde çobanın aşkı yine onun ağzından
anlatılır, monolog olduğu için, doğal olarak eglogdan daha kısadır. Eglogda
çobanlar karşılıklı konuşarak kır yaşamının güçlüklerini anlatırlar. Ayrıca bir çoban
öldüğünde arkasından arkadaşlarının söylediği ağıtlar vardır; bunlara eleji denir.
Bu kurallara uygun şiirler Yunan edebiyatında Theokritos, Lâtin edebiyatında Vergilus
tarafından yazılmıştır. Günümüzde köy, kır, çoban yaşamını anlatan her şiiri
pastoral sayıyoruz.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 87
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bingöl Çobanlarına
Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum, Gün biter, sürü yatar ve sararan ayla,
Bu dağların en eski âşinasıdır soyum. Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.
Bekçileri gibiyiz ebencet buraların, - Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al!
Bu tenha ovaların, bu vahşi kayaların Diye hıçkırır kaval:
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi. Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,
Her gün aynı pınardan doldurup testimizi, Daima eğeceksin başkalarına boyun;
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla. Hulyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski yeni; Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an,
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini. Madem ki kara bahtın adını koydu çoban!
Arzu başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek,
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek, Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Dolaşıp dururuz aynı daüssılayı Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı. Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda, Nadir duyabildiği taze bir heyecanla,
Bir çamlıkta söylemiş son sözlerini babam, Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda, Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,
"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam. Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.
Kemalettin Kamu
3. 5. Yergi Şiiri (Satirik Şiir)
Edebiyatta şiirle bir kimseyi, bir düşünceyi, bir durumu açık ya da kapalı biçimde,
iğneli bir dille yerme sanatına yergi denir. Her yergide bir uyarı olduğu için öğretici
özellik de bulunur. Yergi şiirine Halk edebiyatında taşlama, Divan edebiyatında
hiciv denir. Tarihin her döneminde her zaman yergi şiiri söylenmiştir ya da
yazılmıştır. Eski Yunan'da Diogenes'in yergileri vardır. 18. yüzyılda Batı'da Voltaire
iyi bir yergici idi. Türk edebiyatında, yergi denilince akla Nef'î gelir.
Geçenlerde bir derin vadide Bana Tahir Efendi kelp demiş
Jean Frenon'u bir yılan ısırdı İltifat, bu sözde zâhirdir
Ne oldu dersiniz sonra? Mâliki mezhebim benim zirâ
Can veren yılan oldu. İtikatımca kelp tâhirdir
Voltaire Nef'î
3.6. Dramatik Şiir
Dramatik şiirin konusu olaydır. Konuyu tiyatro gibi canlandıran şiirlerdir. Eski Yunan'daki
tragedyalar ile başlayan dramatik şiir, günümüzde manzum tiyatrolarla
varlığını sürdürmektedir. Batıda Cornille, Shakespeare vardır. Türk edebiyatında
şiir ile yazılan tiyatro Tanzimat edebiyatında başlar. Namık Kemal, Abdülhak Hamit,
Faruk Nafiz dramatik şiirin ilk örneklerini verirler.
88 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Elektra'dan
Koro Koro
Ey talihsiz bir babanın evlâdı, Elektra! Fakat hiçbir zaman
Kurnaz ananın dinsizce hepimizi bekleyen Hades bataklığından,
kurduğu tuzağa düşen Agamemnon'a ne gözyaşları, ne de yalvarmalarla
ne bitmez tükenmez gözyaşlarıyla ağlıyorsun? babamı yukarıya alamayacaksın.
Oysa sen kendini bırakıyor,
Elektra çaresiz dertlere doğru gidiyorsun,
Sonsuz iniltilerle perişan oluyorsun.
Ey soylu ailelerin kızları! Dertlerinden böyle kurtulamazsın.
Acımı avutmak için buraya geldiniz; Acıdan haz mı duyuyorsun?
biliyorum, anlıyorum, gözümden
bir şey kaçmıyor, ama vazgeçemiyorum. Elektra
Zavallı babama ağlamaktan kendimi alamıyorum.
Gafil! Babamın acıklı ölümünü
unutuyor musun?
Sophokles (Çeviren: Azra Erhat)
Vatan -yahut- Silistre'den
Âmalimiz, efkârımız ikbal-i vatandır,
Serhaddimize kal'e bizim hak-i bedendir.
Osmanlılarız, ziynetimiz kanlı kefendir.
Kavgada şehadetle bütün kâm alırız biz!
Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz!
Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda.
Can korkusu gezmez ovamızda dağımızda.
Her kûşede bir şîr yatar toprağımızda
Kavgada şehadetle bütün kâm alırız biz!
Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz!
Namık Kemal
4. Edebiyat Akımlarına Göre Şiir Türleri
Güzel sanatlardaki her akım, güzel sanatların bir kolu olan edebiyatı, dolayısıyla şiiri
de etkilemiştir. Böylece akımlara paralel olarak klâsik şiir, romantik şiir, parnasyen
şiir, sembolik şiir, dadaist şiir, sürrealist şiir gibi süreçler yaşanmıştır.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 89
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bu konuda ayrıntılı bilgi için, elinizdeki kitabın "Yazın Akımları" ünitesine bakınız.
5. Teknik Özelliklerine Göre Şiir Türleri
Şiir; ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan sanat eseridir. Bu tanıma göre şiirin
teknik özellikleri; şiirin ölçüsü ile, uyağı ile, dizelerin dizilişi ile ilgili özellikleridir.
Şiirin ahengini ve ritmini ölçü ile uyak sağlar. Öyle ise şiiri teknik özelliklerine
göre incelemek gerektiğinde ele alınacak ilk özelliği ölçüsüdür; ikincisi de uyağı.
Ayrıca şiir, nazım şekline, nazım birimine göre de incelenebilir.
Millî edebiyat akımından önce, halkın ürettiği edebiyat ile aydının ürettiği edebiyat
birbirinden çok ayrı olduğu için, diğer edebiyat ürünlerinde olduğu gibi, şiirde uyulan
kurallar bakımından Halk edebiyatı ile Divan edebiyatının arasında büyük farklar
vardır. Bu nedenle şirin teknik bilgileri verilirken, bu iki edebiyata göre ayrı ayrı
gözden geçirilmelidir.
5.1. Şiirde Ölçü
Ölçü ile şiir öyle bütünleşmiştir ki, şiir denilince akla gelen ilk özelliklerden biri ölçüdür.
Şiirin dizelerindeki hecelerin sayısına, yapısına ve durağına bağlı denklikle
sağlanan ahenk ile ritme ölçü (vezin) denir. Türk şiirinin ulusal ölçüsünde dizelerdeki
hece sayısının ve duraklarının denkliği yeterli sayılmış; bu ölçüye hece ölçüsü
denmiştir. Halk şiirinde genellikle hece ölçüsü kullanılmıştır. Divan şiirinde kullanılan
aruz ölçüsü'nde ise dizedeki hece sayısının ve duraklarının denkliğinin yanı sıra
hecelerin karakteri de göz önünde tutulmuştur.
5.1.1. Hece Ölçüsü
Türk şiirinin ulusal ölçüsü hece ölçüsüdür. Hece ölçüsünde dizelerdeki hece sayısının
ve duraklarının denkliği yeterlidir. Bu nedenle hece ölçüsüne parmak hesabı
da denilir. Türk dilinin yapısına uygun bir ölçüdür.
Hece ölçüsünün kuralları nelerdir?
• Dizelerdeki hece sayısı eşit olur.
• Hece sayısı yedili, sekizli on birli kalıplardan oluşur. Çok az beşli ve karışık
kalıba rastlanır.
• Dizelerdeki heceler, kalıp içinde belli duraklara ayrılır. Şiirde sözcüğün bu
duraklarda bitmesi gerekir. Duraklar sözcük ortasında bitmez. Dizedeki hece
sayısı çift ise durak genellikle heceleri eşit böler: 8 = 4+4. Dizedeki hece sayısı tek
ise genellikle hece sayısı çok olan durak ya da duraklar önde, hece sayısı az olan
durak sonda bulunur: 7 = 4+3, 11 = 6+5, 11 = 4+4+3. Beşli, altılı, yedili kimi zaman
da sekizli kalıplarda durak olmadığı da olur.
90 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
beşli (duraksız) yedili (4 + 3) sekizli (4 + 4)
Bilmem nideyüm Koşmat bizim / yolumuz Kara gözlüm seni saran
Işkun elinden Sıcak akar / suyumuz Kullar erer muradına
Kanda gideyüm Sevip sevip / ayrılmak Dudağından bade alan
Işkun elinden Yoktur öyle / huyumuz Diller erer muradına
Yunus Emre Canimen manisi Minhaci
(Eskişehir-Koşmat)
on birli (6+5 ya da 4+4+3) karışık
Demirciler / demir döver / örs ünen (4 + 4 + 3) Boş ver aldırma 5 (2 + 3)
Ben yarime / darılmışım / hırs ınan Alırım diye kandırma 8 (5 + 3)
Atı doru / kucağında / fesleğen Hiç aklımdan çıkmıyor 7 (4 + 3)
Gördüm yarim / yaylalardan / geliyor Adalar'daki dondurma 8 (5 + 3)
Elif Kınacı'dan alınma Canimen manisi
Ağılın önüne / gelmiş mi davar (6 + 5) Yare ipek dikem göğsü dar olsun (6 + 5)
Koymuş helkeyi de / yar davar sağar Biri çivit mavi biri al olsun (4 + 4 + 3)
Kurbanım bir daha / sarılsak ne var Ben kadir Mevlâ'dan bir yar isterem (6 + 5)
Kollarım boynunda / kalır mı sandın Ağzı şeker dudakları bal olsun (4 + 4 + 3)
Durmuş Tombak'tan alınma Durmuş Tombak
• Sonraları aydın şairler hece kalıplarıyla da oynamış, dizelerdeki hece sayısını
5 ile 19 arasında kullanmışlardır.
Aşağıdaki şiirlerin hece kalıplarını inceleyiniz.
Atatürk'ten
Türk'ü ölümden Yaptığı ordu Bu memleketi,
Odur kurtaran, Düşmanı kovdu, Cumhuriyeti,
Odur yeniden Ulusu, yurdu, Canıyla etti,
Türklüğü kuran. Odur yaratan. Bize armağan.
. . . . . . . . . .
Hasan Ali Yücel
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 91
Canimen: Eskişehir Türkmen
köylerinde kızlı erkekli,
karşılıklı mani atışarak
çekilen bir tür halay.
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Haziran'dan Melânkoli'den
Her akşam bulutlar Ne bir dost, ne bir sevgili
Bilmez telâşımı, Dünyadan uzak bir deli...
Her akşam bulutlar. Beni sarar melânkoli
..... Kafamın içersi ölür.
Bir gün geleceğim Sabahattin Ali
Alıp şu başımı,
Bir gün geleceğim.
Cahit Külebi
Fahriye Abla'dan
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!
Ahmet Muhip Dıranas
5.1.2. Aruz Ölçüsü
Aruz ölçüsünde ahenk, şiirin dizelerindeki hece sayısına, yapısına ve durağına bağlı
denklikle sağlanır. Bu demektir ki aruz ölçüsünde dizedeki hece sayısının ve duraklarının
denkliğinin yanı sıra hecelerin açık ya da kapalı oluşları da göz önünde
tutulur. Bu durum Arap dilinin özelliğinden kaynaklanır. Araplar fa'ale sözcüğünün
türevleri olan fa'lün, fâ'ilün, fa'ilâtün, fe'ilün, fe'ilâtün, fe'ûl, fe'ûlün, mefâ'ilün,
müstef'ilâtün sözcükleriyle (tef'ileleriyle) bahr denilen aruz kalıpları oluşturmuşlardır.
Arap aruzunda on dokuz bahr vardır. Her bahr için ayrıca kalıplar türetilir.
Arap aruzu çok zengindir. Farslar aruzu Araplardan almış, Farsçanın özelliklerine
uydurmuşlardır. Türkler de Farslardan aldıkları Acem aruzunu işleyerek, Türk aruzunu
oluşturmuşlardır. Türk aruzunda bu kalıplardan altı tanesi çok kullanılır.
Şeyh Galip kalıp sayısını dokuza çıkarmıştır.
Aruza göre kaç türlü hece vardır?
Aruzu anlamak için Arapçanın hece yapısını bilmek gerekir. Arapçada temel olan
ünsüzlerdir. Arap Alfabesinde ünlü olarak yalnız elif vardır; â harfine karşılıktır.
vav hem v hem de û yerine kullanılır; ye ise hem ye hem de î yerine kullanılır.
Ancak kelimedeki ünlü kısa ise harfle de gösterilmez, ünsüzün üstüne ya da altına
hareke konulur. Arapçada temel olarak iki türlü hece vardır: açık hece, kapalı hece.
Açık hece ünlüyle biter, kapalı hece ünsüzle biter. Bunlar da ünlülerinin uzun ya da
kısa oluşuna göre ayrılır; böylece Arapçanın hece türü dörde çıkar.
92 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
?
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
• Türkçede iki türlü açık hece vardır; bir ünlüden oluşan açık heceler (a-, e-, ı-,
ü-...), bir ünsüz + bir ünlüden oluşan açık heceler (sa, ne- li, to...). Aruzda Türkçenin
açık heceleri kısa açık hece sayılır, değeri yarım sestir. Bunlara benzer heceler
Arapça ve Farsçada da vardır.
• Türkçede uzun ünlü yoktur; Arapça ve Farsçada vardır. Ya bir uzun ünlüden
kurulmuş ya da bir ünsüzle bir uzun ünlüden kurulmuş hecelerdir. Her ikisinin
de değeri tam sestir. Aruz uygulamasında ( _ ) ile gösterilir: â, î, û; mâ, rî, bû...
• Türkçede dört türlü kapalı hece vardır; bir ünlü + bir ünsüzden oluşan kapalı
heceler (el, iş, or, ut...), bir ünsüz + bir ünlü + bir ünsüzden oluşan kapalı heceler
(say, der, lir, doy...), bir ünlü + iki ünsüzden oluşan kapalı heceler (alt, ilk, ört,
üst...), bir ünsüz + bir ünlü + iki ünsüzden oluşan kapalı heceler (Türk, dört, kırk,
dinç, vanç...). Aruzda Türkçenin bu kapalı heceleri hep bir tam ses değerindedir.
• Arapça ve Farsçada uzun ünlülü kapalı heceler vardır; bir uzun ünlü + bir
ünsüzden oluşan kapalı heceler (âb, âf, ûd...), bir ünsüz + uzun bir ünlüden oluşan
kapalı heceler (kâ, dî, bû, bî...), bir ünsüz + uzun bir ünlü + bir ünsüzden oluşan
kapalı heceler (mâr, yâr, bûy, şîr...), bir ünsüz + bir uzun ünlü + iki ünsüzden
oluşan kapalı hecelerdir (dôst, pôst). Aruz uygulamasında bu heceler kimi zaman
bir, kimi zaman bir buçuk ses değerindedir, bir buçuk ses değerinde olanlar
( ˘ _ ), ( _ ˘ ) ile gösterilir: mâr, sîm, hûn....
5.1.3. Aruzda Kalıplar
Bu açıklamalara göre aruzda kalıp parçaları (tef'ileler) şöyle gösterilir.
fa'lün: ( _ _ ) : ma'lum (mâlum), saygın...
fâ'ilün: ( _ . _ ), ( _ ˘ _ ) : kâtibân, mâvi kuş...
fa'ilâtü: ( _ . _ . ), ( _ ˘ _ ˘ ) : dizlerinde, gözlerinde...
fa'ilâtün: ( _ . _ _ ), ( _ ˘ _ _ ) : nâzenînin, gelmiyorsun...
fe'ilün: ( . . _ ), ( ˘ ˘ _ ) : gazelin, yakamoz...
fe'ilâtün: ( . . _ _ ), ( ˘ ˘ _ _ ) : şerefinden, sokağından...
fe'ûl: ( . _ ), ( ˘ ) : elîm, çetin...
fe'ûlün: ( . _ _ ), ( ˘ _ _ ) : Muhammet, çocukluk...
mef'ûlü: ( _ _ . ), ( _ _ ˘ ) : paymâne, gönlümde...
mef'ûlün: ( _ _ _ ) : nâşâdın, Mehmetçik...
mefâ'ilü: (. _ _ .), ( ˘ _ _ ˘ ) : şehinşâhı, bahârında...
mefâ'ilün: (. _ . _ ), ( ˘ _ ˘ _ ) : mürüvvetin, iniş yokuş...
mefâ'îlün: (. _ _ _ ), ( ˘ _ _ _ ) : tasavvurdan, kömür gözlüm...
müfteilün: (_ . . _ ), ( _ ˘ ˘ _ ) : cevr-i cefâ, haykırayım...
müstef'ilün: (_ _ . _ ), ( _ _ ˘ _ ) : dâr-ül fünûn, yalın ayak...
mütefâilün: (. . _ . _ ), ( ˘ ˘ _ ˘ _ ) : mütemâdiyen, neşelendiler...
müstef'ilâtün: ( _ _ . _ _ ), ( _ _ ˘ _ _ ) : ey serv-i sîmin, kumsalda gezmek...
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 93
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bu kalıp parçaları birleştirilerek aruz kalıpları (bahr) oluşturulur. Bu kalıplar da düz
kalıplar, yarı karışık kalıplar ve karışık kalıplar olmak üzere üç türlüdür.
5.1.3.1. Düz Kalıplar
Pek çok kalıp vardır: Feilâtün feilâtün feilâtün feilün, fâilâtün fâilâtün fâilün, fâilâtün
fâilâtün fâilâtün fâilün, feûlün feûlün feûlün feûl, mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün,
mefâîlün mefâîlün mefâîlün feûlün, müstefilün müstefilün müstefilün müstefilün gibi.
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayri - Fuzûlî
˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ /˘ ˘ _ _ / _ _
Feilâtün / feilâtün / feilâtün / fa'lün
Eşin var, âşiyânın var, bahârın var ki beklerdin - Mehmet Akif Ersoy
˘ _ _ _ / ˘ _ _ _ / ˘ _ _ _ / ˘ _ _ _
Mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün
Şu bakır zirvelerin ardından - Ahmet Haşim
˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / _ _
Feilâtün / feilâtün / fa'lün
5.1.3.2. Yarı Karışık Kalıplar
Mefâilün feûlün mefâilün feûlün, mef'ûlü mefâîlün mef'ûlü mefâîlün, mütefâilün feûlün
mütefâilün feûlün vb. kalıplar bulunmaktadır.
Yine zevrak-i derûnum kırılıp kenâre düştü - Şeyh Galip
˘ ˘ _ ˘ _ /˘ _ _ /˘ ˘ _ ˘ _ /˘ _ _
Mütefâilün feûlün mütefâilün feûlün
5.1.3.3. Karışık Kalıplar
Feilâtün mefâîlün feilün, mef'ûlü mefâilün feûlün, mef'ûlü mefâilü feûlün, mefâilün
feilâtün mefâilün feilün, mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün...
Derdin nedir gönül sana bir hâlet olmasın - Nedim
_ _ ˘ / _ ˘ _ ˘ / ˘ _ _ ˘ / _˘ _
Mef'ûlü / fâ'ilâtü / mefâ'îlü / fâ'ilün
Bugün açız yine evlâtlarım, diyordu peder, - Tevfik Fikret
˘ _ ˘ _ /˘ ˘ _ _ / ˘ _ ˘ _ / ˘ ˘ _
Mefâilün / feilâtün / mefâilün / feilün
94 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Akşam, yine akşam, yine akşam - Ahmet Haşim
_ _ ˘ / ˘ _ _ ˘ / ˘ _ _
mef'ûlü mefâîlü fe'ûlün
Aruz ölçüsünün kuralları nelerdir?
5.1.4. Aruzun Kuralları
Aruz ölçüsünün kuralları hece ölçüsünden ayrıdır. Bunlar şunlardır:
• Aruz ölçüsü ile yazılmış bir dizeyi vezin kalıplarına göre ayırmaya takti denir.
Bu ayırmada sözcük değil, hece göz önünde bulundurulur. Kalıp, sözcüğü
bir hecesinden bölebilir. Aşağıdaki örnekte çeşmime sözcüğü ölçü gereği
çeş - mime olmuştur:
Bağa sensiz / varamam çeş /mime âteş / görünür - Neşatî
˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
• Mısraların son heceleri açık da olsa uzun hece sayılır:
Mehtâbı sürükledik sularda - Yahya Kemal
_ _ ˘ / ˘ _ ˘ _/ ˘ _ _
Mef'ûlü mefâilün fe'ûlün
• Farsça tamlamalarda bulunan tamlama i' si, ölçüde uzun okunması gerekiyorsa
uzun, kısa okunması gerekiyorsa kısa okunur:
Hayât-ı tâze ömr-i câvidansın - Nedim
˘ _ _ _/˘ _ _ _ /˘ _ _
mefâîlün mefâîlün fe'ûlün
Şimdi ay bir serv-i sîmindir suda - Faruk Nafiz Çamlıbel
_ ˘ _ _ / _ ˘ _ _ / _ ˘ _
Fâilâtün fâilâtün fâilün
• İki yarım ses, bir tam sese eşit sayılır, bu nedenle kimi zaman feilün ( ˘ ˘ _ )
kalıbı fa'lün ( _ _ ) olur.
Gece, Leylâ'yı ayın on dördü,
˘ ˘ _ _ /˘ ˘ _ _ / _ _
Fe'ilâtün fe'ilâtün fa'lün
.....
Dedi "Tenhâda bu ses nolsa gerek," - Yahya Kemal
˘ ˘ _ _ /˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 95
?
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
• Fe'ilâtün ( ˘ ˘ _ _ ) kalıbıyla başlayan şiirlerin kimi dizelerinde baştaki
fe'ilâtün kalıbı fâ'ilâtün ( _ ˘ _ _ ) olur.
Geçen ˘ akşam eve geldim. Dediler: Seyfi Baba
˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
Hastalanmış yatıyormuş. - Nesi varmış acaba? - Mehmet Akif Ersoy
_ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fâ'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
• Met (uzatma, kabartma): Uzun hecenin bir yerine bir buçuk ses değerinde
uzatılmasıdır. Met daha çok Arapça, Farsça sözcüklerde yapılır. Fakat var,
yok; az, çok gibi kimi Türkçe sözcüklerde de yapıldığı görülür. Bir de sonu çift
ünsüzle biten Arapça, Farsça, Türkçe sözcüklerde met yapılabilir. Divan şiirinde
met kusur değil, sanat sayılır. Aşağıdaki örnekte yar hecesi bir buçuk ses
değerindedir.
Yâr hem-sohbet ˘ olmazsa Fuzûlî ne acep - Fuzulî
_ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _ _ / ˘ ˘ _
Fâ'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
• Sekt-i melih (ahenk kırıklığı, güzel durma): Şairler mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün
kalıbını kullanırken, en çok da mesnevilerde, şiiri tekdüzelikten kurtarmak
için, arada bir, ilk kalıbın sonundaki -lü ile ikinci kalıbın başındaki me- açık
hecelerini birleştirirler. Böylece mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün kalıbı mef'ûlün fâ'ilün
fe'ûlün olur.
Bir yoldu parıldayan gümüşten,
_ _ ˘ / ˘ _ ˘ _/ ˘ _ _
Mef'ûlü mefâilün fe'ûlün
Gittik bahs açmadık dönüşten. - Yahya Kemal
_ _ _ / _ ˘ _ / ˘ _ _
Mef'ûlün fâ'ilün fe'ûlün
5.1.5 . Aruzun Sorunları
Aruz ölçüsü sözcükteki kapalı ve açık hecelerinin belli bir düzen içinde alt alta gelmesiyle
oluşan bir ahenk içerir. Bu nedenle Türkçe sözcükleri aruz kalıplarına uydurmak
güçtür. Türkçeyi aruzla bağdaştırabilmek için, birkaç küçük hile yapılır;
bunlara aruzun sorunları denir.
96 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
5.1.5.1. İmale (Çekme)
Aruz ölçüsünde hiçbir zaman üç açık hece yan yana bulunmaz. Bu, Arap dilinin
özelliğinden kaynaklanan bir kuraldır. Türkçede bol bol açık hece vardır. Bu nedenle
Türkçe sözcükleri aruz kalıplarına uydurmak için kimi zaman açık bir hece uzatılarak
kapatılabilir. Buna imale denir. Divan ve Tanzimat şiirinde imale kusur sayılmamıştır.
Fakat Servet-i Fünun ve sonrasında kusur olarak görülmüştür.
Ki gören dir zihî kara tarla - Şeyhî
˘ ˘ _ _ / ˘ _ ˘ _ / _ _
Fe'ilâtün mefâ'ilün fa'lün
5.1.5.2. Vasl (Ulama)
Dizedeki bir sözcüğün sonu ünsüzle bitiyor, kendinden sonraki sözcük ünlü ile başlıyorsa,
vezin gereği ilk kelimenin sonundaki ünsüz, ikinci hecenin başına taşınarak
aslında kapalı olan hece açılır. Aşağıdaki örnekte güm ötsün sözcükleri arasında ulama
vardır.
Felekler güm güm ˘ ötsün başına hum-hâneler dönsün - Bâki
˘ _ _ _ / ˘ _ _ _ / ˘ _ _ _ /˘ _ _ _
Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün
5.1.5.3. Zihaf (Kısma)
İmalenin tersidir. Ölçü gereği Arapça ve Farsçadaki uzun hecenin kısaltılmasıdır.
Aşağıdaki örnekte -lû- hecesi bir ses değerinde iken kısa okunmaktadır..
Hâb-gâh eyler gazâle pehlû-yı şîr-i neri
_ ˘ _ _ /_ ˘ _ _ /_ ˘ _ _ /_ ˘ _ /
Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâilün
5.1.5.4. Kasr (Kısaltma ve İnceltme)
Ölçü gereği uzun bir heceyi kısaltmak ve ünlüsünü inceltmektir: şâh > şeh, mâh >
meh, gâh > geh gibi. Kasr, yine ölçü gereği İstanbul > Sıtanbul, Aristo > Risto sözcüklerinde
yapılır. Bunlar kusur sayılmaz; fakat dünyâ'nın dünye olması kusurdur.
Zâhid o meh-veş bir nûrdur kim
Büttür demezsin îmân edersin - Şeyh Galip
_ _ ˘ _ _ / _ _ ˘ _ _
Müstefilâtün müstefilâtün
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 97
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bu şehr-i Sıtanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır - Nedim
_ _ ˘ / ˘ _ _ ˘ / ˘ _ _ ˘ / ˘ _ _
Mefûlü mefâîü mefâîü feûlün
Aşağıdaki dizelerin aruz ölçüsüne göre kalıplarını bulmaya çalışınız.
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler
Kafeslerde, camlarda pür-ihtizâz - Tevfik Fikret
Mevsim sonu öyle bir zaman ki
Gâib bir mûsikiydi sanki - Yahya Kemal
5.2. Şiirde Uyak (Kafiye)
Şiirde çoğunlukla dizelerin sonunda, kimi zaman da dizelerin başında ya da içinde;
anlamca ayrı en az iki sözcük arasındaki ses ya da seslerin benzeşmesine uyak
denir. Yüzyıllarca uyak ile şiir öyle birlikte kullanılmıştır ki, şiir denilince akla gelen
ilk özelliklerinden biri de uyaktır. Uyağa Divan edebiyatında kafiye, Halk edebiyatında
ise daha çok ayak da denir. Çünkü çoğu kez uyak bir sonraki dizenin oluşmasına
yardımcı olur. Yine uyak kullanımı bakımından Divan şiiri, Halk şiiri ile
çağdaş şiir arasında büyük farklar vardır.
5.2.1. Dizilişlerine Göre Uyak Türleri
Uyak dizilişleri nazım biçimlerine göre olmakla birlikte kendi içinde düz, çapraz,
sarmal, örüşük uyak gibi türlere ayrılır.
Şiirin nazım birimindeki bütün dizeler kendi içinde uyaklanırsa, buna düz uyak
denir: aaaa-bbbb, aaa-bbb...
Diyorlar'dan Türkü'den
Ölürsem yazıktır sana kanmadan a Akşam olur, güneş batar şimdi buradan; a
Kolların boynumda halkalanmadan a Garip garip kaval çalar çoban dereden; a
Bir günüm geçmiyor seni anmadan, a Pek körpesin, esirgesin seni yaradan; a
Derdine katlandım hiç usanmadan... a
Diyorlar: "Kül olmaz, ateş yanmadan, a Gir sürüye, kurt kapmasın gel kuzucağım; b
Denizler durulmaz dalgalanmadan." a Sonra yardan ayrılırsın ah yavrucağım b
Orhan Seyfi Orhon Ziya Paşa
Nazım birimi dörtlük olan bir şiirde uyak, birer dize atlayarak kurulursa çapraz uyak
oluşur: abab-cdcd...
98 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Koşma'dan Su'dan
Bir daha o fırsat geçer mi ele? a Kalbinden kalbime akan bir sesti a
Dün gördüm, bugün de göresim geldi! b Akşam gölgesinde çağlayan o su. b
Gülüşü o kadar hoştu ki hele, a Sesini en tatlı yerinde kesti a
Lebinden koncalar deresim geldi! b Bizi sonsuzluğa bağlayan o su... b
Yusuf Ziya Ortaç Şükûfe Nihâl
Nazım birimi dörtlük ya da üçlük olan bir şiirde uyak, her birimde, ilk dize ile son
dizede aynı olursa sarmal uyak denir. Ara dize ya da dizelerde uyak ilk dizeden ayrıdır:
abba cddc...
Nilüfer'den Kurt'tan
Gecenin sularında a Ah! Artık benim de benzim sarı, a
Mehtâp bir nilüferdir, b Damar kanımı dolaştırmıyor. b
Açılmış bir kederdir b Hiçbir kıyıya ulaştırmıyor b
Gecenin sularında. a Beni Şehrazad'ın masalları. a
Ali Mümtaz Arorat Orhan Veli Kanık
Örüşük uyak edebiyatımıza Fransız edebiyatından geçmiş, ilk kez Servet-i Fünun
edebiyatında terza-rima nazım biçiminde kullanılmıştır. Uyak dizilişi; aba-bcbcdc-
ded... dır:
Berk-i Hazan'dan
Bir varak-pâre-yî hazan-dîde a Sandı kim sarsar-î gusûn-efken b
Ayrılıp sâk-ı meyve-bârından b Başka bir yerde eylemiş izhâr c
Düştü bir şâirâne ümmîde a Ana mahsûs tâze bir gülşen b
Cenap Şehâbettîn
Ünite başından beri yazılmış şiirleri uyak dizilişlerine göre inceleyiniz.
5.2.2. Ses Benzerliklerine Göre Uyak Türleri
Çağdaş şiirden önceki Türk edebiyatının hemen her döneminde uyak kullanılmıştır.
İlk şiirlerde dize başı uyağı da vardır:
Munçulayu teg yılayu savlar öze (Bunun gibi büyülü sözler ile, böylesi
Mundag yanlıg usik ekşer padak öze harf, hece ve dizelerle olağanüstü
Mungadınçıg öggülüg siz anaçıma övgüye değersiniz ey anacığım; fakat
Munçaka ögdi şlok ödünür men ben ancak bu kadar övgü şiiri
(XI. yüzyıl Türk şiiri) sunabildim.)
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 99
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Yukarıdaki örnekte dizelerde mun- sesleri ile dize başında, her dizede dördüncü
hecenin sonlarındaki -g- ile dize içinde ses benzerliği sağlanmıştır.
Yarattı yaşıl çeş ((Tanrı) firuze gibi (ökleri) yarattı, beyaz yüzük taşları
Savurdı ürüng kaş gibi (yıldızları) serpiştirdi. Kara Kuş gezegeni (de)
Tizildi Kara Kuş bunların arasına dizildi. Gece gündüz üzerinde dolaşır.)
Tün kün üze yörgenür
(XI. yy. Türk Şiiri)
Yukarıdaki dize sonlarındaki -ş- ile şiirin ahengi sağlanmıştır. Ayrıca y, t seslerinin
çokluğu; yarattı, savurdı, tizildi sözcüklerindeki çekim benzerliği ile ürüng, tün, kün
sözcüklerinin -n ünsüzüyle bitirilişi hemen dikkati çekiyor.
Makarada ipliğim,
Dolan da gel kekliğim.
Pek mi burnun büyüdü,
Su yolunda öptüğüm?
Eskişehir (Sarısungur köyü)
Bu örnekte de hem dize sonlarında uyak vardır, hem birinci dize ile dördüncü dizenin
dördüncü hecelerinde benzeşen da sesleri yer almaktadır. da aynı zamanda
ikinci dizenin üçüncü hecesinde de bulunmaktadır.
Şu dörtlüklerdeki ses benzerliklerini bulunuz.
I Gönlünü Şirinin aşkı sarınca, II Varsın bahçelerde rüzgâr gezinsin
Yol almış hayatın ufuklarınca; Yağmur ince ince toprağa sinsin,
O hızla dağları Ferhat yarınca Bir başka âlemden gelmiş gibisin,
Başlamış akmaya çoban çeşmesi Dalmış gözlerinle pencerelerde.
Faruk Nafiz Çamlıbel Ahmet Hamdi Tanpınar
5.2.2.1. Yarım Uyak
Şiirin ahengi, dize sonlarında, belli aralıklarla yinelenen bir ünsüz ile sağlanıyorsa,
buna yarım uyak denir. Eskiden kültürlü şairler yarım uyağı uyaktan saymazlardı;
fakat halk şairleri yarım uyağı başarı ile kullandılar.
Türkü'den
Kuru kütük yanmayınca tüter mi?
Ak göğsün üstünde çimen biter mi?
Vakti gelmeyince bülbül öter mi?
Öter gider bir gözleri sürmeli...
Karacaoğlan
100 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Yukarıdaki örnekte tüter, biter, öter sözcüklerindeki -t- ünsüzü koşmanın uyağını
oluşturmaktadır.
• Kimi zaman yarım uyakta bir ünsüz yerine iki ünsüz benzeşir, bu durumda
şiirin ahengi daha da arttırılmış olur:
Hayvanlar Destanı'ndan
Bak kelerle kirpilerin derdine,
Tâ beseher kurbağanın virdine,
Atmasalar Kaf Dağı'nın ardına
Yıkardı âlemi hemen ejderha.
Aşık Ömer
Şiirin ahengi -rd- çift ünsüzü ile arttırılmış.
• Şiirin ahengi, dize sonlarında, belli aralıklarla yinelenen bir kısa ünlü ile sağlanıyorsa
da yarım uyak oluşur:
Koşma'dan
Güzelin derdinden eylemem şekva,
Bana yâr gerektir, gerekmez dünya.
Dost için ölürsem gam değil bana,
Yâr uğruna vermiş serin desinler.
Mecnunî
Bu şiirin ahengi, dize sonlarında yinelenen kısa - a ünlü ile sağlanmış. Bu nedenle
yarım uyaklı bir şiirdir.
• Yarım uyaktaki ünsüzlerden biri, diğer dizelerdeki uyak sağlayan iki ünsüzle
boğumlama noktası bakımından benzeşirse, bu durumda yarım uyak biraz daha
zayıflar. Fakat bu durumdaki dizeler arasında da yarım uyak var sayarız;
çünkü uyak tanımında "en az iki dize arasındaki ses benzerliği"nden söz edilmektedir.
Koşma
Garip yiğit yârin anar eğlenir,
Âdet budur: Yâre varan söylenir.
Sensiz yola gitmem, yolum bağlanır,
Dağ başı dumandır hey kara gözlüm.
Aşık
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 101
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Şiirin ahengi - g- ünsüzü ve boğumlama noktası buna yakın olan -y- ünsüzü ile
sağlanmış.
5.2.2.2. Tam Uyak
Şiirin ahengi, dize sonlarında belli aralıklarla yinelenen bir ünsüz ve bir ünlü ile sağlanıyorsa
buna tam uyak denir.
Demen Mecnûn'a fenn-i aşkı ekmil etti kâmildür (Mecnun için, aşk bilimini eksiksiz öğrendi demeyin.
Benüm yanumda ol divâne bilmez nesne câhildür Benim yanımda o deli hiçbir şey bilmez kara cahildir.)
Hayâlî
Yukarıdaki örnekte kâmil, câhil sözcüklerindeki -i- ünlüsü ve -l- ünsüzü şiirin uyağını
oluşturmaktadır.
• Arapçadan, Farsçadan Türkçeye geçen sözcüklerdeki uzun ünlülerle sağlanan
uyak da tam uyak sayılır. Eski şiirimizde kültürlü şairler tam uyağı bol bol
kullanmışlardır.
Işk bir âhen kafes biz tûtî-i gûyâsıyuz (Aşk bir demir kafes, biz [içinde]
Derd bir gül-zârdur biz bülbül-i şeydâsıyuz papağanıyız. Dert bir gül bahçesidir, biz [o
bahçenin] aşktan çıldıran bülbülüyüz.)
Zâtî
Yukarıdaki örnekte şair gûyâ, şeydâ sözcüklerindeki -â- ünlüsü ile şiirin uyağını sağlamıştır.
Şiirin uyağı tam uyaktır.
• Bir de tam uyaktaki ünsüzlerden biri, diğer dizelerde uyak sağlayan iki ünsüzle
benzeşirse ya da ünlülerden biri, diğer dizelerde uyak sağlayan iki ünlüyle
boğumlama noktası bakımından benzeşirse, tam uyak biraz zayıflar. Fakat
yine de dizeler arasında tam uyak var sayılır.
Pire Destanı'ndan
Mutaflar hep derildiler şaştılar,
Görüldüler et hamalları kaçtılar,
Ayağına yüz çift manda koştular,
Gövdesi çok, çekilecek hal değil
Aşık Ömer
Örneğimizde şiirin ahengi, -ş- ünsüzü ile boğumlama noktası ş'ye yakın
olan -ç- ünsüzü ve -a- ünlüsü ile boğumlama noktası a' ya yakın olan -o- ünlüsü;
yani aş, aç, oş ses ikilileri ile sağlamış.
102 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
5.2.2.3. Zengin Uyak
Şiirin ahengi, dize sonlarında, belli aralıklarla yinelenen ikiden çok sesle sağlanıyorsa
buna zengin uyak denir. Divan şiirinde ve çağdaş şiirde bol bol kullanılır.
Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldı diyu (Zülfünün gecesi ile gönül ülkesi
Sana iletdi kebûter haberi döne döne harap oldu diye güvercin, bu haberi
döne döne uçarak sana ulaştırdı. Sen
Sen durub raks idesen karşuna ben boynum eğem kalkıp oynayasın, ben boynumu
İne zülfün koça sen sîm-beri döne döne büküp karşında durayım. Zülfün
göğsüne dökülsün, gümüş göğüslü
güzeli döne döne kucaklasın.)
Necâti
Yukarıdaki örnekte şiirin ahengi haberi, beri sözcüklerindeki -b-, -e-, -r-, -i- ses
birliği ile sağlanmıştır, şiirin uyağı zengin uyaktır.
• Arapçadan, Farsçadan Türkçeye geçen sözcüklerdeki bir ünsüz ve bir uzun
ünlü ile sağlanan uyak da zengin uyak sayılır.
Yandı dü cihân âteş-i âhumla ve lîkin (Hem dünya hem ahiret (iki cihan) ahımın
Ben senün eyâ şâh-ı cihân yandum elünden ateşiyle yandı ve lâkin, ey cihan padişahı,
ben senin elinden yandım. Ey sâki! Bana şu
Şol sunduğun âteş midir ey sâkî bana kim şu sunduğun ateş midir ki, sen eline kadehi
Sen aldın ele câm hamân yandum elünden alır almaz ben yandım.)
Ahmet Paşa
Şiirin ahengi, -â- uzun ünlüsü ve -n- ünsüzü ile sağlandığından zengin uyak
sayılır.
• Zengin uyaktaki ünsüzlerden biri, diğer dizelerde uyak sağlayan iki ünsüzle
ya da ünlülerden biri, diğer dizelerde uyak sağlayan iki ünlüyle boğumlama
noktası bakımından benzeşebilir. Bu durumda zengin uyak biraz zayıflar; fakat
yine de dizeler arasında zengin uyak var sayılır.
Mani
Kekliği bıçakladım,
Tüyünü saçakladım.
Yari koynumda sandım,
Yastığı kucakladım.
Eskişehir -(Sarısungur köyü)
Şiirin ahengi -ç- ünsüzü, boğumlama noktası ç 'ye yakın olan -c- ünsüzü
ve -a- ünlüsüyle sağlanmıştır.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 103
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
5.2.2.4. Tunç Uyak
Bir dizenin sonundaki bir sözcük başka bir dizenin sonundaki sözcüğün sonunda
geçiyorsa, buna tunç uyak denir. Cinaslı uyak aynı zamanda bir söz sanatıdır. Halk
şirinde, divan şiirinde ve çağdaş şiirde bol bol kullanılır.
İstiklâl Marşı'ndan Mâniler'den
Bastığın yerlerı "toprak" diyerek geçme, tanı! Gözlerin mavi mine,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Vuruldum perçemine.
Sen şehîd oğlusun, incitme yazıktır atanı, Aşkın beni çevirdi,
Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı. Aslı'nın Kerem'ine
Mehmet Akif Ersoy Yusuf Ziya Ortaç
5.2.2.5. Cinaslı Uyak
Şiirin ahengi, dize sonlarında belli aralıklarla yinelenen sesteş sözcüklerle sağlanıyorsa,
buna cinaslı uyak denir. Aynı zamanda bir söz sanatı olan cinaslı uyak Halk şirinde,
Divan şiirinde ve çağdaş şiirde bol bol kullanılır:
Rintlerin Akşamı'ndan Mani
Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç: Avluya kuyu kazdım,
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç. İçine düşeyazdım.
Yahya Kemal Ayrılık mektubunu
Hem ağladım hem yazdım.
Ünite başından beri yazılmış şiirleri uyak türlerine göre inceleyiniz.
5.3. Redif
Yukarıdaki örneklerde uyak oluşturan ses ya da sesler koyu gösterildi. Birçoğunda
koyu seslerden sonra da harf kaldı. İşte bu sesler rediftir. Şiirde ahengi sağlamak için
dize sonlarında benzeştirilen seslerin anlamları ya da görevleri aynı ise bu benzeşmeye
redif denir. Redif, şiirin ahenk ögelerindendir. Kimi şiirler kafiyesizdir; şiirin
ahengini yalnız redif sağlar. Fuzulî'nin Su Kasidesi gibi kimi divan şiirleri de
redifine göre ad alır. Kimi divanlarda şiirler redifi oluşturan son harfe göre alfabetik
sıraya dizilir.
Şiirde kimi zaman ahenk yalnız redif ile sağlanabilir.
104 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Yinelenen seslerin özelliğine göre redif kendi içinde ek redif, sözcük redifi, sözcük öbeği
redifi, nakarat gibi türlere ayrılır.
5.3.1. Ek Redif
Şiirin ahengi, dize sonlarındaki sözcükleri üzerine getirilmiş aynı görevdeki yapım
ya da çekim eki ile tamamlanıyorsa ek redif oluşur.
I. Türkü'den II. Güzelliğin On Par'etmez
. . . . .
Dilberân ahd ü vefâyı Tabirin sığmaz kaleme,
Unuturlar, unuturlar. Derdin dermandır yâreme.
Edip uşşaka cefâyı İsmin yayılmaz âleme,
Unuturlar, unuturlar. Aşıklarda meşk olmasa.
Mahtumi Aşık Veysel
İlk örnekte vefâyı, cefâyı sözcüklerindeki -ı eki, ad durum eklerinden belirtme eki olduğu
için ek rediftir. Ekteki -y- ünsüzü yardımcı sestir. İkinci örnekte ise kaleme,
yâreme, âleme sözcüklerindeki -e eki, ad durum eklerinden yönelme eki olduğu
için ek rediftir.
5.3.2. Sözcük Redifi
Şiirde ahenk, dize sonlarına getirilmiş aynı anlam ve görevdeki bir sözcük ile tamamlanıyorsa,
sözcük redifi oluşur.
Hep Gölge
. . . . .
Gece ... hep gölge, ger-â-ser gölge...
Leylin ezlâl-i elem dârıyle
Kaldı senden bu muğber gölge...
Mehmet Fuat Köprülü
Yukarıdaki birinci örnekte olmaz, ikinci örnekte ise gölge sözcük redifidir.
5.3.3. Sözcük Öbeği Redifi
Şiirde ahenk, dize sonlarına getirilmiş aynı anlam ve görevdeki birden çok sözcük
ile tamamlanıyorsa, sözcük öbeği redifi oluşur.
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 105
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Bir Günün Sonunda Arzu'dan
Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam.
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam.
Ahmed Haşim
Yukarıdaki şiirde Akşam, yine akşam, yine akşam dizesi sözcük öbeği redifini oluşturmaktadır.
5.3.4. Nakarat
Nakarat, bir şarkı ya da türküde, her nazım biriminden sonra yinelenen, şiirde
bütünlüğü sağlayan bir ya da iki dizelik bölümdür. Bir şarkı ya da türkü bestelendiğinde
nakaratlar arasında beste ayrılığı yoktur. Kavuştak ya da vasıta da denilir;
çünkü bir birimi sonraki birime bağlar.
Zeynep Türküsü
Zeynep bu güzellik var mı soyunda?
Elvan elvan güller açmış koynunda.
Arife gününde bayram ayında
Zeynebim, Zeynebim, allı Zeynebim!
Yedi köy içinde şanlı Zeynebim!
Söğüdün yaprağı narindir narin,
İçerim yanıyor dışarım serin,
Zeyneb'i bu hafta ettiler gelin.
Zeynebim, Zeynebim, allı Zeynebim!
Yedi köy içinde şanlı Zeynebim!
Halk Türküsü
Özet
Sanat, düşünceye biçim vermektir; edebiyat söze biçim veren sanattır. Edebiyatta duygu ve
düşünceler şiirle, düzanlatımla dile getirilir: Her ikisi de çok önceden yalnız sözlüdür. Ancak
her edebiyat ürününün sanat değeri öne çıkmaz; kimilerinde düşünce yönü ağır basar. Buna
göre edebiyat eserleri, sanat değeri taşıyanlar (şiir, öykü, roman, tiyatro vb.), sanat değeri taşımayanlar
(makale, fıkra, deneme, eleştiri vb.) olmak üzere ikiye ayrılır.
Şiir; eskilere göre ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan söz söyleme sanatıdır.
Yenilere göre ise yalnız ahenkli söz söyleme sanatıdır. Şiir de konularına, edebiyat akımlarına,
teknik özelliklerine, üretildiği döneme göre türlere ayrılabilir.
106 Ş İ İ R B İ L G İ S İ
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Konularına göre; lirik şiir, epik şiir, didaktik şiir, pastoral şiir, satirik şiir, dramatik şiir olmak
üzere altı türlü şiir vardır; fakat bu türler birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz.
Güzel sanatlardaki her akım, güzel sanatların bir başka kolu olan edebiyatı, dolayısıyla şiiri
de etkiler. Böylece akımlara paralel olarak klâsik şiir, romantik şiir, parnasyen şiir, sembolik
şiir, dadaist şiir, sürrealist şiir gibi şiir süreçleri yaşanmaktadır.
Şiir; ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan sanat eseri olduğuna göre, şiirin teknik
özellikleri, şiirin ölçüsü ile, uyağı ile, dizelerin dizilişi ile ilgili özellikleridir.
Değerlendirme Soruları
1. "Şiirde çoğunlukla dizelerin sonunda, kimi zaman da dizelerin başında ya
da içinde, anlamca ayrı en az iki sözcük arasındaki ses ya da seslerin benzeşmesine
......... denir."
Bu cümledeki boş yere aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?
A. İmâle
B. Uyak
C. Ulama
D. Kısma
E. Kısaltma
2. Kültür şiirimizdeki uyak uygulamasını Türkçeleştiren, uyağın Halk
edebiyatındaki gibi göze göre değil, kulağa göre düzenlenmesi gerektiğini
benimseyen edebiyatçılar grubu aşağıdakilerden hangisidir?
A. Tanzimat edebiyatçıları
B. Millî edebiyatçılar
C. Fecr-i Âti edebiyatçıları
D. Servet-i Fünuncular
E. Çağdaş edebiyatçılar
3. " Garip yiğit yârin anar eğlenir.
Âdet budur: Yâre varan söylenir.
Sensiz yola gitmem, yolum bağlanır.
Dağ bağı dumandır hey kara gözlüm."
(Âşık)
Yukarıdaki dizelerde koyu yazılan sesler hangi tür uyak sayılır?
A. Cinaslı
B. Redif
C. Yarım
D. Tam
E. Tunç
Ş İ İ R B İ L G İ S İ 107
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)