23 Nisan 2016 Cumartesi

bülent gündoğmuş - şimdiki geçmişte saklıdır/ kırmızı saçlı kadın

Şimdi Geçmişte Saklıdır / Kırmızı Saçlı Kadın

Fraktal Geometri’nin kurucusu matematikçi Beneoit B. Mandelbrot fraktalı[1] her bir parçası bütünün yansıması olan desen ya da şekil olarak tanımlamaktadır. Fraktal sistemin özgünlüğü bir temel motifin dallanıp budaklanarak bütün sistemin yapısını kararlaştırmasıdır. Görünürde birbiriyle ilişkili olmayan olaylar arasında garip bir bağ olduğunu gösteren bu yapılar basit fikirlerden başlayarak karmaşık yapılar kurmaya izin verir. Geçmiş geleceği ne kadar şekillendirir? Bir olay diğerine bağımlı mıdır yoksa ondan bağımsız mıdır? Mandelbrot, şu an gerçekleşen bir olayın, başka yerde ve uzak bir gelecekte başka bir olayı etkileyebileceği konusunda bir teori geliştirmiş ve adına da uzun vadeli bağımlılık teorisidemiştir. Teoriye göre, çan eğrisinin normal beklentilerinin çok ötesinde, vahşi türde değişimler gösteren bir türbülanstır söz konusu olan. Değişimlerin bir orada bir burada yoğunlaştığı, bir değerden diğerine ani sıçramaların olduğu bir sistemdir bu.
Öte yandan başlangıç noktasına hassas bağımlılık ilkesinin hâkim olduğu sistemlerde, başlangıç verilerindeki küçük değişiklikler sistemin uzun vadeli davranışlarında büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurur ya da farklar yaratır. Kelebek Etkisi[2] dediğimiz bu olayla sıkça karşılaşırız.

Kırmızı Saçlı Kadın
Kapak Fotoğrafı: Elizabeth Siddal’ın Portresi, Dante Gabriel Rossetti

Orhan Pamuk son romanı Kırmızı Saçlı Kadın’nın olay örgüsünü fraktal bir yapı üzerine inşa etmiş ve geçmişin geleceği nasıl etkileyebileceği, hatta belirleyebileceği konusunda, ortaya, çarpıcı bir roman çıkarmış. Romanda, 1980’lerin ortalarında, 16 yaşındaki Cem’in 33 yaşındaki Kırmızı Saçlı Kadın’la olan bir gecelik aşkının – ki buna başlangıç noktası diyoruz – kelebek etkisi yaratarak farktal bir desen çizip, sürükleyici, beklenmedik ve heyecan verici bir maceraya dönüştüğüne şahit oluyoruz.
Roman, 30-35 yıl öncesindeki bir olayın, başlangıç noktasına hassas bağımlılık ilkesiyle – ki aşk gibi hassas bir olaydır söz konusu olan – dallanıp budaklanarak (fraktallaşarak) bugünü etkilemesi hatta belirlemesi bakımından Mandelbrot’un uzun vadeli bağımlılık teorisiyle uyum gösteriyor.
Batı’dan (Yunan) yaklaşık 2500 yıl önceki Sophokles’in Kral Oidipus’u ile Doğu’dan (İran) 1000 yıl önceki Firdevsi’nin Şehname’sindeki Rüstem ve Sührab’ın hikâyeleri gibi iki önemli efsaneyle süslenen roman – ki romanda birçok olay bu iki efsaneye bağlanmıştır – söylenenlerin aksine yoğun değil, okunması kolay ve akıcı. Bu iki efsaneyle mistik bir havaya bürünen romanın ikinci kısmı kimi tekrarlar nedeniyle ağır aksak bir tempo tutturmuş olmasına rağmen, son kısımda ilk kısmındaki hızına kavuşuyor ve dallanıp budaklandıktan sonra birçok olayı üst üste getirerek çarpıcı bir biçimde son buluyor.
Efsaneler
Bilindiği gibi, Oidipus Yunanistan’daki Thebai şehrinin kralı Laios’un oğludur, ancak Apollo tarafından lanetlendiği için yazgısında babasını öldürüp annesiyle evlenmek vardır. Bunu öğrenen kral onun daha bebekken ölmesi için bir ormana terk edilmesini emreder.  Ormana terkedilen bebeği komşu krallığın bir nedimesi bulur ve çocukları olmayan bu krallığın kral ve kraliçesi onu evlatları sayıp bir şehzade gibi büyütürler. Günün birinde Oidipus Delphoi Tapınağı kâhininden lanetlendiğini ve yazgısını öğrenince bunun gerçekleşmemesi için gerçek bildiği anne ve babasından kaçarak krallığı terk eder.
Bilmeden doğduğu Thebai şehrine giden Oidipus bir köprüden geçerken ihtiyar bir adamla lüzumsuz yere tartışır, kavga ederler ve Oidipus ihtiyar adamı öldürür, ama bunu kimse görmez. Daha sonra şehre, sorduğu soruları bilmeyenleri öldürerek bela olan, kadın yüzlü, aslan vücutlu kocaman kanatlı canavarın (Sfenks) muammasını çözer ve kahraman, hatta kral olarak kraliçeyle, yani öz annesiyle evlenir. Dört çocukları olur.
Yıllar sonra şehre veba gelir. Vebadan kırılan halk Tanrılarının ne dediğini merak edip bir aracı gönderirler. Tanrılar, vebadan kurtulmanın yolunun, önceki kralı kimin öldürdüğünün bulunup şehirden atılmasıdır, derler. Bunun üzerine köprüde tartışıp öldürdüğü adamın önceki kral ve öz babası olduğunu bilmeyen Oidipus gerekli emirleri verir, hatta katilin bulunması için en çok kendisi çalışır. Bütün deliller katil olarak kendisini gösterdiğinde ise hem baba katili olduğunu hem de öz annesiyle evlendiğini öğrenince kendi gözlerini kör ederek şehri terk eder. Şehir de vebadan kurtulur.

Oidipus ve Sfenks
Oidipus ve Sfenks

Rüstem İran’da cesur bir savaşçı Şah Keykavus’un göz bebeği bir askerdir. Bir gün avlanırken atını kaybeder ve onu ararken düşman toprağı olan Turan’a girer. Turan Şahı beklenmedik misafire iyi davranır, onun için bir şölen düzenler.
Gece olunca odasına çekilen Rüstem’in kapısı çalınır. Rüstem’in kapısını çalan, şölen sırasında onu görüp âşık olan Şahı’n kızı Tehmine’dir. Odasına kadar gelen güzel Tehmine’ye dayanamayan Rüstem onunla sevişir ve sabah olunca da doğacak çocuğu için işaret olarak bir kolye bırakarak ülkesine döner.
Annesi Tehmine babasız doğan çocuğuna Sührab adını verir. Yılar sonra babasının Rüstem olduğunu öğrenen Sührab önce İran’a giderek zalim İran Şah’ı Keykavus’u tahttan indirip yerine babasını geçirmeye, sonra da Turan’a dönüp Şah Efrasiyab’ı tahttan indirip yerine kendisi geçmeye ant içer. Böylece İran ve Turan, Doğu ile Batı birleşecek ve adil biçimde yönetilecektir.
Turan Şahı İran’la savaşacak diye Sührab’ı destekler, babasını tanımasın diye de ordusuna casuslar sokar ve baba oğul birbirlerini tanımadan savaşa girişirler. Efsane bu ya, savaş meydanında karşı karşıya gelen baba oğul zaten zırh içinde olduklarından birbirlerini tanımayacaklardır. Ayrıca Rüstem rakibi tüm gücünü toplayamasın diye dövüşlerde kendini hep saklar, Sührab ise, tek amacı babası Rüstem’i İran tahtına oturtmak olduğu için, kiminle savaştığına dikkat etmezmiş.
Dövüş günlerce sürer. İlk gün Sührab Rüstem’i yere indirir ve üstüne oturarak hançerini babasını öldürmek üzere çeker. Ancak Rüstem Sührab’a, ilk seferinde öldürmemesini, ikinci kez yere indirirse öldürmeye hak kazanacağını söyler, Sührab da bunu kabul eder. O akşam Sührab’ın dostları Rüstem’i öldürmemekle yanlış yaptığını söyleseler de Sührab buna aldırmaz. Ancak üçüncü gün, daha dövüşün başında Rüstem oğlunu yere serip kılıcını gövdesine daldırarak göğsünü yarar ve öldürür.
Sührab ölmeden önce kendisini daha önce at uşağı olarak tanıtan Rüstem’e kolyesini göstererek Rüstem’e vermesini, ama öldüğünü söylememesini ister. Kolyeyi gören Rüstem acılar içinde kendisinin Rüstem olduğunu söyler.
Oidipus ile Rüstem ve Sührab efsanelerinin benzerliği baba ile oğulun dövüşürken birbirlerini tanımamaları, ama ilkinde babanın oğulu, ikincisinde ise oğulun babayı öldürmesidir. Pamuk’a göre Batı’da oğul babayı, Doğu’da ise baba oğulu öldürmüş olur.

Rüstem ve Sührab
Rüstem ve Sührab

“Kader ve Kısmetin Haritası Geçmişte Saklıdır”[3]
Roman bugün kırk beş yaşında olan Cem Çelik’in otuz yıl önce yaşadığı bir hikâyeyi hatırlamasıyla başlar. Okullar tatil olmuş, eczacı babası evi terk etmiş, kahramanımız Cem annesiyle birlikte, eczane de kapanmış olduğundan parasız kalarak, Beşiktaş’tan Gebze’ye taşınmıştır. Cem’in üniversiteye girmesi için dershaneye gitmesi, ancak bunun masrafını karşılaması için çalışması gerekmektedir. İşi kuyu kazmak olan Mahmut Usta’nın çıraklık teklifini kabul eder ve onunla birlikte Öngören’e gider. Mahmut Usta’nın tabiriyle “Küçük Bey” Cem işe çabuk adapte olur. Tekstil atölyeleri yapılmak üzere su ihtiyacını karşılamak için kazdıkları kuyu kasabanın biraz dışındadır. Tüm gün çalışırlar, akşamları da kasabaya giderek bir kahvede oturup yorgunluk atarlar. Kuyu kazdıkları alan ile kasaba arasındaki gidip gelmeler sırasında vakit akşamüzeri, akşam ya da gece olduğu için gökyüzünde sürekli bir yıldız sağanağı vardır.
Hiç evlenmemiş, çocuğu olmayan Mahmut Usta babacan ve şefkatli bir adamdır ve usta çırak ilişkisini baba oğul ilişkisi gibi görmektedir. Böylece terk edilmiş oğul yeni bir baba bulmuş olur.
Mahmut Usta ile Cem geceleri kuyu kazdıkları alanda kurdukları çadırda yattıklarından vakit geçirmek için kasabadan döndükten sonra birbirlerine hikâyeler anlatırlar. Mahmut Usta’nın hikâyeleri Kuran’ı Kerim’den ya da çocukluk anılarından, Cem’inkiler ise okuduğu kitaplardan türetilmiştir. Cem’in esas hikâyesi de Kral Oidipus’ın trajedisidir.
Cem bir gün kasabada dolaşırken Kırmızı Saçlı Kadın’ı görür ve bir türlü aklından çıkaramaz. Kırmızı Saçlı Kadın’ı, namı diğer Gülcihan’ı hep aklında taşır. İbretlik Efsaneler adlı gezici bir tiyatroda çalışan Gülcihan ve arkadaşlarının kurdukları çadır tiyatrosu kasabaya çok yakındır. Cem bir gece Mahmut Usta’dan izin de almadan tiyatroya gider ve orada Rüstem ile Sührab oyununu izler.
Aynı gece tiyatrodan çıktıktan sonra, Gülcihan’ın kaldığı evin kapısındayken, Cem’in heyecanlı olduğunu gören Kırmızı Saçlı Kadın “Korkacak bir şey yok… bak ben annen yaşındayım” der, ama evde birlikte olur, sevişirler. Hoş geldin Kral Oidipus! Ve bu Cem için kaçınılmaz sonun başlangıcıdır.
Romanın birinci kısmının sonunda ustasını yanlışlıkla öldürdüğünü düşünen – bu süreç roman boyunca heyecan verici bir biçimde çok iyi işlenmiştir – Cem Öngören’i apar topar tek eder.
İkinci kısımda önce Cem’in pişmanlıklarına, sonra da müthiş yükselişine şahit oluruz ve efsaneler peşinde koşması bu kısımda olur. Yanlışlıkla da olsa ustasını, bir bakıma babasını öldürmüş olmaktan duyduğu pişmanlık bir türlü peşini bırakmaz. Ancak geçmişle hesaplaşmaktan korktuğu için Öngören’e ne zaman gitmeyi düşünse hep vaz geçer.
Önce yazar olmak istemiştir, ama aklından bir türlü silemediği Mahmut Usta ve onun mesleği adına İTÜ’ye dereceyle girerek jeoloji yüksek mühendisi olur. Daha sonra eczacılıkta okuyan Ayşe ile tanışır ve evlenirler. İnşaat işine girip kurdukları şirkete Sührab adını verirler ve çok zengin olurlar. Bu arada, muhtemelen 12 Mart 1971 döneminin devrimcilerinden olan babasıyla hiç görüşememiştir. Görüştükten bir süre sonra da onu kaybeder.
Cem ve Ayşe’nin çocukları olmaz. Ama Cem günün birinde Öngören’e, otuz yıl önce kazılmasında çırak olarak çalıştığı kuyunun bulunduğu yere, beklenen akıbetine, yeni siteler yapmak üzere koşar adımlarla giderek Kırmızı Saçlı Kadın ve ondan olan oğlu ile karşılaşır. Hoş geldin Rüstem ile Sührab.
Özet olarak anlatılanlardan anlaşılacağı üzere olan biten kelebek etkisi ve uzun vadeli bir bağımlılık ilişkisinin hoş bir örneğidir. Teori gerçekleşmiş, çan eğrisinin normal beklentilerinin çok ötesinde vahşi türden bir türbülans ortaya çıkmıştır; tıpkı değişimlerin bir orada bir burada yoğunlaştığı ve ani sıçramaların meydana geldiği gibi.
İlk iki kısımda Cem bize seslenmiştir. Üçünü ve son kısımda ise Kırmızı Saçlı Kadın seslenir ve her şey, ama her şey, sıra sıra, yan yana bir ipe dizilmiş gibi çarpıcı biçimde ortaya çıkar. Bu kısım aynı zamanda romanın yazılış hikâyesidir. Bu anamda Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzindesi’nin son cildi olan Yakalanan Zaman ’ı çağrıştırır. Geçmişte saklı olan kader kısmetin haritası bulunmuştur.
AÜT ve Doğu Despotizmi
Önce benim için önemli olan iki anektodla başlamak istiyorum. 1978 yılı olmalıydı. İstanbul Üniversitesi’nde iktisat “master”ı yapmaya hazırlanıyordum. Güzel bir ilkbahar günü arkadaşlarım Haldun İleri, Mehmet Günsür ve Salih Ecer ile sevgili ağabeyimiz Ahmet Hamdi Dinler’in Beykoz’daki evinde toplanmış, onun çok sevdiği Beethoven eşliğinde rakı içiyorduk. Atmosfer olabildiğince rahat, sohbet politik anlamda hayli derindi. Bir ara Ahmet Hamdi kayboldu ve kütüphanesinin derinliklerinden arayıp bulduğu kalın bir kitapla geldi: Le Despotisme Oriental. Karl A. Wittfogel’in Fransızca edisyonu olan ünlü Doğu Despotizmi kitabıyla ilk kez o zaman tanışmıştım. Ahmet Hamdi: “Çocuklar, işte ezberlenmesi gereken bir kitap. Bu kitabı okumadan doğu toplumlarını dolayısıyla Türkiye’yi anlayamazsınız” demiş, sohbeti daha da derinleştirmişti.

Karl Wittfogel
Karl Wittfogel, Le Despotisme Oriental

Bir yıl sonra, “Master” tezimi, Ahmet Hamdi Dinler’in özendirmesiyle, Türkiye toplumunu Doğu Despotizmi ve AÜT kavramlarıyla anlamaya ve açıklamaya çalışan İdris Küçükömer’den yazmaya karar vermiştim. Bir gün Hoca’nın odasına girmiş, tez hakkında konuşuyorduk. Masasının üzerinde küçük bir çan gördüm ve “Hocam bu çan neyin nesidir” diye sorunca, Hoca çanı eline aldı, ayağa kalktı ve odada turlayarak konuşmaya başladı: “Doğu toplumlarını Batı toplumlarının normlarıyla açıklayamayız, kendi normlarımızı üretmemiz lazım. Biz hala despotik ve göçebe bir toplumuz, Batı ise agora ve fora (forum) üzerine kurulmuştur.” Hem konuşuyor hem de elindeki çanı çalıyordu.
Karl Marx’ın Grundrisse’de yazdığına göre ve özetle ifade edilecek olursa Çin, Hindistan, Osmanlı İmparatorluğu gibi Asya toplumlarıyla, Meksika gibi bazı Latin Amerika toplumlarında hüküm süren Asya üretim tarzının en belirgin özelliği, mülkiyetin bir despotun elinde toplanması ve ilişkilerin yukarıdan aşağıya doğru dikey biçimde sürdürülmesidir.[4]
Marx’ın adaşı Karl A. Wittfogel işte bu teoriyi de dikkate alarak, yukarıda anılan hidrolik toplumlar bağlamında, toprakları geniş ve coğrafyaları zor ülkelerde tarım yapabilmek için gerekli suyu kanallar ya da kemerlerle taşıyabilmenin oldukça büyük bir bürokratik örgütlenmeyi gerektirdiğini düşünüyordu. Bu örgütlenme ancak otoriter krallar ya da yöneticiler tarafından gerçekleştirilebilirdi. Doğallıkla, böyle örgütlenmiş bir devletin Batı’lı anlamda yurttaşları ya da gelişmiş bireyleri yerine, her şeye boyun eğen köleleri – memurları, cariyeleri, yani tebaa – olabilirdi.
Kuşkusuz, bu konuda devasa bir literatür mevcuttur. Uzatmayacağım, şöyle bir tezim var: Şimdi geçmişte saklıdır! O kadar öyle ki, Karl Marx bu konuda şöyle yazar:
“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker.” [5]
Darrin Mc Mahon da ekler:
“Tüm soruların cevapları geçmişte saklıdır. Tüm bulmacaların çözümleri geçmişte saklıdır. Kader ve kısmetin haritası geçmişte saklıdır.”[6]
Bu bağlamda Orhan Pamuk’un “şimdi”yi geçmişte araması temellere inip soru işaretini derine koyması bakımından anlamlı ve heyecanlıdır. Ancak romanın kahramanı Cem’in babasının kendisine verdiği Wittfogel’in Doğu Despotizmi kitabından kalkarak karısı Ayşe’nin Doğu’da kralların bu güçlerine dayanıp, “Karılarına, memurlarına öyle davranan o krallar, en sonunda kendi oğullarını da öldürürler”[7]demesi oldukça kısa, yetersiz ve mekanik bir yorum olmuştur. İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu itirazımın önemi, romanın Doğu / Batı gerilimi üzerinden yazılmış olduğu düşünülürse daha iyi anlaşılacaktır. Eğer Türkiye’nin bugününü daha iyi anlamak için bir zamanlar Doğu’da hüküm süren o vahşi despotizmi dikkate alarak bir yere varmak istendiyse, efsanelerden ziyade gerçeklere daha fazla yer verilebilirdi. Tabi sonuç olarak roman bir kurgudur ve yazar istediğine istediği kadar önem atfedebilir. Özetle demek istiyorum ki, Doğu / Batı sorunsalı bağlamında despotik toplum meselesi bir kaç sayfa ile geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.
Bir zamanlar mevcut iktidarı şiddetle destekleyen Hilmi Yavuz iki gün önce verdiği bir röportajda demokrasiye vurgu yaparak şöyle diyor: “Türkiye demokrat o – la – maz. Çünkü bizim insanımız demokrasiyi sevmiyor. Burası, bir Doğu toplumudur. Doğu toplumlarının koşullarında iktidarlar daima despotizme meyillidir.”[8] Hilmi Yavuz gibi bir zamanlar iktidarı şiddetle destekleyen Orhan Pamuk ve birçok yazar – aralarında muhtemelen Wittfogel’i ve Marx’ı okuyanlar çoğunluktadır – şimdi şiddetle eleştiriyorlar.
Bana ise, hem uzun vadeli bağımlılık teorisi, hem Doğu toplumlarının despotik olmaları bağlamında, Wittgenstein’dan esinlenerek, Türkiye’de aydınların hala temellere yeterince inemediklerini ve soru işaretini yeterince derine koyamadıklarını, söylemek düşüyor.
Notlar
[1] Mandelbrot, B. Benoit. The Fractal Geometry of Nature, W.H. Freeman & Company, NY, USA, 1977.
Mandelbrot, B. Benoit & Hudson, L. Richard. The (mis)Behaviour of Markets: A Fractal View of Risk, Ruin and Reward, Profile Books, London, UK, 2004.
Fraktal terimi parçalanmış ya da kırılmış anlamına gelen Latince “fractus” sözcüğünden türetilmiştir. Fraktaller, kendilerini farklı ölçülerde tekrarlayan motiflerdir. Başka bir deyişle, fraktalı, her bir parçası bütünün yansıması olan desen ya da şekil olarak tanımlayabiliriz.  İlk olarak 1975’te Polonya asıllı matematikçi Beneoit B. Mandelbrot tarafından ortaya atılan fraktal kavramı yalnızca matematik değil, fiziksel kimya, fizyoloji ve akışkanlar mekaniği gibi değişik alanlar üzerinde önemli etkiler yaratan yeni bir geometri sisteminin doğmasına yol açmıştır. Doğadan sıkça kullanılan bir örnek brokolidir; her küçük çiçekçik temel motif olarak kendisini tekrarlayarak bir sonraki çiçekçik katını oluşturur ve böylece brokolinin nihai şekli tamamlanır. Aşağıda, fraktallara örnek olarak bir ağaç figürü verilmiştir. Deniz kabuğu figürü için Sistemik Düşüncenin Özellikleri adlı yazıma bakılabilir. http://bulentgundogmus.com/sistemik-dusuncenin-ozellikleri/
Ağaç fractal
[2] Meteorolog Edward Lorenz’in  M.I.T.’de hava durumu tahminleriyle ilgili olarak deney yaparken, bilgisayarına 0.506127 yerine kolaylık olsun diye bu sayıyı yuvarlayarak 0.506 girmesiyle yapılan tahminin çok farklı çıkması, bu kavramın keşfedilmesine yol açmıştır. O gün bu gündür bu türden değişiklikler yaşadığımızda Arizona’da kanat çırpan kelebeğin Hindistan’da kasırga yarattığını söyler olduk.
[3] Mc Mahon, Darrin M. İlahi Gazap: Deha Nedir? Dahi Kimdir?, Çeviren: Arlet İncidüzen, Ayrıntı Yayınları, İst., 2015, s. 37.
[4] Marx, Karl. Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, Çeviren: Sevan Nişanyan, Birikim Yayınları, İst., 1979,  s. 525-533.
[5] Marx, Karl. Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Çeviren: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ank., 1976. s.13-14.
[6] Mc Mahon. A.g.e., s. 36-37.
[7] Pamuk, Orhan. Kırmızı Saçlı Kadın, YKY, İst., 2016, s. 132.



17 Nisan 2016 Pazar

ataol behramoğlu - yunus gibi

YUNUS GİBİ

“Gitti beyler mürveti, Binmişler birer atı / Yediğü yoksul eti, içtiği kan olısar” Yunus Emre
( Mürvet: yiğitlik, olısar: olmuştur)

Kıran vurdu memleketi/ Zalimler hakan olmuştur
Yedikleri yoksul eti/ İçtikleri kan olmuştur
*
Kula kulluk etmeyenin/ Vicdanını satmayanın
Haram lokma yutmayanın/ Mekânı zindan olmuştur
*
Yalan dolan yazıp çizen/ Kudretliye övgü düzen
Dün dinsizim diye gezen/ Bugün Müslüman olmuştur
*
Emeksiz zengin olanın/ Kitapsız bilgin olanın
Sermayesi din olanın/ Rehberi şeytan olmuştur
*
Haramisi, soyguncusu/ Uğursuzu, vurguncusu
Cellat ruhlusu, soysuzu/ Bakan, sadrazam olmuştur
*
Korkan varsa konuşmaya/ Anlam yükleyip susmaya
Gerek kalmadı korkmaya/ Çünkü korkulan olmuştur
*
Sesime kulak ver gülüm/ Tutsaklığa yeğdir ölüm
Nerde varsa böyle zulüm/ Çaresi isyan olmuştur

Ataol Behramoğlu

13 Nisan 2016 Çarşamba

batı edebiyatı

1. Giriş
Bilinen en eski dönemlerden günümüze kadar Batılı ulusların nazım ve düzyazı
türlerinde ortaya koydukları edebî ürünlerin tümüne birden Batı edebiyatı adı verilir.
Batılı uluslar, temelde aynı uygarlığa, Batı uygarlığına bağlı oldukları için, düşünüş
ve duyuş tarzları da pek çok noktada ortak özellikler göstermektedir. Bu bakımdan
genel bir kavram olarak Batı edebiyatından söz edilebilir.
Bu ünitede Batılı ulusların edebiyatları , dönemlerine ve ayrı ayrı edebî anlayışlarına
ve akımlara göre incelenerek, sonuçta Batı edebiyatı adlı bütüne ulaşılacaktır.
2. Klâsik Batı Edebiyatı
En eski zamanlardan Rönesans dönemine kadar Batı edebiyatı , Yunan ve Lâtin edebiyatlarıyla
temsil edilmiştir. Batılı ulusların yazı dilleri ve millî edebiyatları ise aşağı
yukarı Rönesans döneminde ortaya çıkmıştır. Onun için batı edebiyatının ilk örnekleri
Yunan ve Lâtin edebî metinleridir.
2.1. Yunan Edebiyatı
Yunan edebiyatı birkaç dönemde incelenebilir:
2.1.1. I. Dönem (M.Ö. IX. - VII. yy.)
M.Ö. IX-VIII. yüzyıllarda Homeros ve Hesiodos gibi iki büyük şair yetiştirmiş olan
Yunan edebiyatının en önemli türü şiirdir. Şiirler vezinli, ancak kafiyesizdir. Şiir
türleri içinde de en çok görülen destan (epik şiir) dır.
Destan nedir ?
Bir milletin ortak tarihinde önemli izler bırakan savaş , doğal afet , türeyiş , ölüm ,
büyük başarı ya da yenilgileri ve bu olaylarda önemli rol oynamış büyük kahramanların
hayatlarını manzum hikâyeler hâlinde anlatan metinlere destan denir.
Ulusların ortak bilinçlerinde yaşayan destanlarda olay ve kişiler genellikle mitolojik
ve menkıbevî nitelikte olağanüstü bir karaktere sahiptir.
Homeros , M.Ö. IX. yüzyılda yaşamış , Hem Yunan edebiyatının hem de dünya edebiyatının
en büyük destan şairlerinden biridir. İzmir'de doğmuş ve İonia bölgesinde
B A T I E D E B İ Y A T I 229
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
yaşamıştır. İlyada ve Odysseia adlı iki destanı vardır. Bu destanlar , Yunanlıların
temel kültürel kaynakları arasında yer alır. İlyada destanında, Yunanlıların Troia'lılarla
10 yıl savaşıp, sonunda onları yenmeleri anlatılır. Odysseia destanında ise İthaka
adasının kralı olan Odysseus'un 10 yıl süren Troia Savaşı dönüşünde yolda
karşılaştığı olaylar ve ülkesine döndüğünde kendisinin yokluğunda olan bitenler
anlatılır. Bu destanlarda mitolojik tanrıların insanlarla olan değişik ilişki biçimlerine
, insanların ve tanrıların duygu , düşünce , hayal , özlem , tutku , öfke , kin ve sevinçlerine
, olağanüstü ve tarihsel birtakım olaylara yer verilir.
Hesiodos M.Ö.VIII. yüzyılda Askra kasabasında yaşamıştır. Didaktik (eğitici-öğretici)
şiir türünün kurucularındandır. Şiirleriyle halka adaletli davranma , iyilik
yapma , çok çalışma gibi olumlu değerleri aşılamaya , öğüt vermeye çalışmıştır. Hesiodos'un
İşler ve Günahlar , Theogonia adlı iki eseri vardır.
2.1.2. II. Dönem (M.Ö. VII. - VI. yy.)
M.Ö. VI. yy. da yaşamış olan Sappho, bu dönemin ünlü ozanlarındandır. Midilli
adasında doğmuş, genç kızların eğitimi için çalışmıştır; zengin bir ailenin kızıdır.
170 parçadan oluşan şiirlerinde en çok aşk temasını işlemiştir. Yunan edebiyatının
önde gelen lirik şairlerindendir.
M.Ö. VI. yy.da yaşamış olan Aisopos (Ezop) , Anadolu'da Phrigia'da doğmuş ,
Mısır , Asya , Yunanistan'a seyahatlar yapmış; tanrı Apollon'a karşı geldiği için
uçuruma yuvarlanarak öldürülmüştür. Gezdiği Doğu ülkelerinden öğrendiklerinden
, gözlemlerinden edindiği materyallerle düzyazı tarzında fabl (masal) ler
yazmıştır. Tek eserinin adı Fabller olup fabl türünün kurucusudur.
Fabl nedir?
Kişileri insan gibi konuşup davranan hayvan , bitki ve cansız varlıklardan oluşan,
kıssadan hisse çıkarıp ders vermeyi amaçlayan masaldan kısa öykülere denir.
Bu dönemin diğer önemli şairleri arasında Alkalos (M.Ö. VII. yy.) ve Anakreon
(M.Ö. VI. yy.) sayılabilir.
2.1.3. III. Dönem (M.Ö. VII. - VI. yy.)
Yunan edebiyatı en parlak ürünlerini M.Ö. V.-IV. yüzyıllarda vermiştir.
Aiskhylos (M.Ö. 525-456) , dönemin en büyük tragedya şairidir. İlk defa, tragedyanın
aktör sayısını ikiye çıkararak, koro yerine diyaloğu ön plâna geçirmiştir. Maske,
aktörün yüzünü saklayan bir alet olmaktan çıkıp, onun karakterini de yansıtır ol-
230 B A T I E D E B İ Y A T I
!
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
muştur. Eserlerinde tanrıların belirleyici gücüne önem vermiş; dünyayı ve insanları
tanrıların, olması gerektiği gibi, iyi bir şekilde yönettiği , tanrılara isyan edenlerin
cezalandırılması gerektiği tezini savunarak, yerleşik düzeni , gelenekleri ve toplum
ahlâkını benimsemiştir. Ona göre insanlar tanrılar tarafından belirlenen alınyazılarını
kabullenmek zorundadırlar. Ele geçen yedi tragedyası şunlardır : Yalvaran Kızlar
Persler, Thebai'ye Karşı Yediler , Zincire Vurulmuş Prometheus , Oresteia trilogia , Agamemnon
, Kheephoroi , Eeumenides.
Sophokles (M.Ö. 495-406) de tragedyayı geliştirerek oyuncu sayısını 3'e , korodaki
şarkıcıların sayısını da 12'den 15'e çıkarmış; trilogia denilen üçleme yazma biçimini
kaldırmıştır. Aiskhylos'un tragedyalarında insanlar tanrılara boyun eğmek
zorunda iken, Sophokles'in eserlerinde insanlar alınyazıları ve tanrılarla mücadele
ederler. Ancak sonunda yenilen insanlar olur. Elde Kral Oidipus , Oidipus Kolonos'ta ,
Antigone , Aias , Elektra , Trakhisli Kadınlar ve Philoktetes adlı yedi eseri bulunmaktadır.
Üçüncü büyük tragedya şairi olan Euripides (M.Ö. 480-406) , insan-tanrı mücadelesi
yerine insanın kendi kendisiyle olan mücadelesine yer vermiştir. İnsan kendi ihtiraslarıyla
mücadele hâlindedir , ancak yenik çıkar. Başlıca eserleri şunlardır : Medeia
, Hippolytos , İphigeneia Aulis'te , phigeneia Tauris'te , Orestes , Elektra , Hekabe , Andromakhe.
İlk büyük komedya şairi Aristophanes (M.Ö. 445-385) 'tir.
Aristophanes, gelenekçi bir anlayışa sahip olup sanat , siyaset ve felsefe alanlarında
yapılan yeniliklere ve yenilikçilere saldırmıştır. En önemli komedileri : Atlılar , Eşek
Arıları , Kuşlar , Kurbağalar , Bulutlar , Barış , Lysistrate.
2.1.4. IV. Dönem (M.Ö. III. - II. yy.)
Büyük kütüphanelerin , meşhur sanatçı ve bilginlerin bulunduğu İskenderiye, "İskenderiye
Çağı" da denen bu döneme damgasını vurmuştur. Pastoral nazım türünün
kurucusu olan Theokritos (M.Ö. III. yy.) yazdığı kısa şiirlerinde doğa sevgisini
işlemiştir. Şiirlerine Eidyllia (kısa şiirler) adı verilmiştir.
Pek çok ülke gezmiş olan Herodotos (M.Ö. 482-425) , tarih türünün kurucusu olup ,
Tarih adlı eserinde gezdiği ülkeler ve halkları hakkında bilgi vermiştir. Hitabet türünde
Demosthenes (M.Ö. 385-322); felsefede ise Sokrates (M.Ö. 470-399) , Eflatun
(M.Ö.429-347) ve Aristoteles (M.Ö. 384-322) dönemin önde gelen isimlerindendir.
B A T I E D E B İ Y A T I 231
!
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
2.1.5. V. Dönem (M.Ö. II.-M.S.II. yy.)
"Yunan-Lâtin Çağı" adı verilen Roma egemenliğinin sürdüğü bu dönemde en
önemli yazar , biyografi yazarı olan Plutarkhos (46-120)'tur. Paralel Hayatlar adlı eserinde
eski Yunan kültürünü canlandırmaya , ahlâk ve insanlık dersi vermeye çalışmıştır.
2.2. Lâtin Edebiyatı
Romalılar Yunanistan'ı M.Ö. 250'li yıllarda siyasî anlamda egemenlikleri altına aldıktan
sonra Lâtin edebiyatı , daha çok Roma'da Yunan kültür ve edebiyatının etkisiyle
ve taklidiyle oluşmuştur. Eski Atina'da Yunan sanatçıları daha özgür ortamlarda
ürün veriyorlardı. Onlar kendi dönemlerinde yaşayan kişileri , yöneticileri
serbestçe hicvedip eleştirebiliyorlardı. Ancak Roma'da Lâtin komedya şairleri bu
bakımdan özgür değillerdi.
Lâtin edebiyatının ilk önemli sanatçıları arasında tragedya şairi Ennius (M.Ö. 240-
170), komedya şairi Plautus (M. Ö.184) ve Terentius (M.Ö. 159) yer alır. Bunlar
Yunan sanatçılarını örnek almışlardır. Daha sonra Lucretius (M.Ö. 98-53) didaktik
nazım, Catullus (M.Ö. 78-54) lirik nazım türünde ; Vergilius (M.Ö. 70-19) pastoral
, epik ve didaktik nazım; Horatius (M.Ö. 64-8) lirik ve didaktik nazım; Ovidius
(M.Ö. 43-M.S. 18) lirik nazım türlerinde ve mitolojide ; Cicero (M.Ö.106-43) hitabet
türünde; Sallustius (M.Ö. 86-34) , Titus Livius (M.Ö. 59-M.S. 19) ve Tacitus
(54-129) tarih yazıcılığında; Seneca (M.Ö. 4-M.S. 65) da felsefe ve tragedyada önde
gelen isimlerdendir.
3. Alman Edebiyatı
3.1. Rönesans Dönemi Alman Edebiyatı
Bu dönemde Luther (1483-1546) İncil'i Latinceden Almancaya çevirerek edebî almanca
için önemli bir zemin hazırlamış oldu.
3.1. Romantik (Coşumcu) Dönem Alman Edebiyatı
Goethe (1749-1832), özellikle şiir ve romanlarıyla romantizm akımını başarılı bir şekilde
temsil etmiştir. Lirizme, aşk maceralarına, halk edebiyatı unsurlarına ve birtakım
felsefî yorumlara yer vermiştir. Başlıca şiirleri Roma Eyejileri ve Divan adlı eserlerinde
toplanmıştır. En önemli tiyatro eseri Faust, en önemli romanı da Genç Werther'in
Acıları adını taşır.
Alman edebiyatının diğer önemli romantik sanatçıları arasında Schiller (1759-
1805), Schlegel Kardeşler (Wilhelm 1767-1845, Friedrich 1772-1829), Heine (1798-
1856) gibi şairler; Hoffmann (1776-1822) gibi romancılar; Kleist (1777-1811), Hebbel
(1813-1883) gibi tiyatrocular sayılabilir.
232 B A T I E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
3.3. Gerçekçi (Realist) Dönemde Alman Edebiyatı
Alman edebiyatında Fontane (1819-1898), Storm (1817-1888), Hauptmann (1862-
1946) gerçekçi yazarlar arasında gösterilir.
Gerçekleri olduğu gibi yansıtmanın üzerinde durmuşlardır. Günlük olayları ve ayrıcalığı
olmayan kişileri işlemişlerdir. Günlük konuşma dilini kullanmışlar ve abartılı
coşkulardan kaçınmışlardır. Bütünü görmeyi ve düşündürmeyi amaçlamışlardır.
3.4. 20. Yüzyıl Alman Edebiyatı
Şiir türünde bu yüzyılda Alman edebiyatının en önemli şairlerinden birisi Rainer
Maria Rilke (1875-1926)'dir. En çok aşk, ölüm, tabiat gibi temalara yer vermiş; lirik
bir uslûbu benimsemiş ve Alman halk şarkıları geleğine ait unsurlardan yararlanma
yoluna gitmiştir.
Roman türünde Thomas Mann (1875-1955), Hesse (1877), tiyatro türünde ise
Brecht (1898-1956) belli başlı yazarlar arasında yer alırlar.
SU ÇARKI
Bu toprağın büyüklerini
Anlatır bize koçaklamalar
Yıldızlar gibi çıkarlar
Düşerler yıldızlar gibi
Tek avuntu bu dalga geçme
Yükümlüyüz onları beslemekle
Gelene ağam deriz gidene paşam
Ya inilir ya çıkılır "ne gam"
Çark dediğin hep dönecek
Yukarda kalmaz yukardaki
Su aşağıdan yazık ki
Durmadan çarkı döndürecek
Efendiden geçilmezdi alanlar
Kaplanlar mı istersin sırtlanlar mı
Kartallar ya da domuzlar
Nemize gerek besledik hepsini
Hamam hep o bildiğimiz eski hamam
Tellâklar değişiyor yalnız
Ya bunalıyoruz sıcaktan ya soğuktan titriyoruz
Başka efendi istemiyoruz söydeşi hiç istemiyoruz
B A T I E D E B İ Y A T I 233
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Çark dediğin hep dönecek
Yukarda kalmaz yukardaki
Su aşağıdan yazık ki
Durmadan çarkı döndürecek
Büyükler kafa kafaya tokuşuyorlar
Kanlı dövüşler oluyor sandalye için
Aç kurt diyorlar başkalarına
Kendilerini iyi kişi sayıyorlar
Öfkelendiklerini görüyoruz tellim
Dövüştüklerini birbirleriyle
Beslemek istemezsek onları daha
Anlaşıveriyorlar birden birleşiyorlar
Çünkü artık çark dönmeyecek
Duracak bu eğlenceli oyun
Kurtulan gücüyle sonunda su
Kendi işini kendi görecek
BERTOL BRECHT
3.5. 20 Yüzyıl Avusturya Edebiyatı
Önde gelen bir yazar, Franz Kafka (1833-1924)'dır. O da varoluşçu yazarlar gibi insanın
saçma ve kötü bir dünyadaki trajedisine, bunalımlarına, kişinin çağına, ailesine,
işine yabancılaşması temalarına yer vermiştir. Onun en önemli teması "yabancılaşma"
dır. Başlıca Eserleri: Değişim (1915), Hüküm (1916), Ceza Sömürgesi (1919), Bir
Taşra Doktoru (1920), Dava, Şato, Amerika.
4. Amerikan Edebiyatı
4.1. Romantik Dönem Amerikan Edebiyatı
Amerikan edebiyatında ilk büyük sanatçılar bu dönemde yetişmeye başlamıştır.
Moby Dick romanlarıyla Herman Melville (1819-1891), şiirleriyle Edgar A. Poe
(1809-1849) ve Walt Whitman (1816-1892); şiir ve denemeleriyle R. W. Emerson
(1803-1882) başlıca romantik sanatçılardandırlar.
4.2. Gerçekçi Dönem Amerikan Edebiyatı
Gerçekçilik, önce romantizmle iç içe görünür. Nathaniel Hawthorne (1804-1864) ve
Moby Dick romanıyla tanınan Melville romantizmi ve gerçekçiliği eserlerinde dengeli
biçimde kullanan yazarlardır. Gerçekçilik akımını daha sonra sürdüren öteki
yazarlar Hanry James (1843-1916), Louise May Alcott (1832-1898)'tur.
234 B A T I E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
4.3. 20. Yüzyıl Amerikan Edebiyatı
20. yüzyılda Amerika'da özellikle roman ve hikâye türlerinde daha çok ürün verilmiştir.
Mark Twain (1835-1910), Tom Sawyer'in Maceraları (1876), Missisippi'de Hayat
(1833) gibi eserlerinde daha çok mizahî bir uslûbu benimsemiştir. O'henry (1862-
1910) ise küçük hikâye türünde büyük bir üne sahiptir. Olaylarda sürpriz unsuruna
ve yalın bir anlatıma önem verir.
Jack London (1876-1916), Vahşetin Çağrısı (1903), Uçurum Halkı (1903) ve Martin
Eden (1909) gibi romanlarının konularını daha çok kendi yaşantılarından ya da
çevresinden almıştır.
John Steinbeck (1902-1968), toplumcu gerçekçi bir Amerikan yazarıdır. Yoksul ve
sömürülmüş kitlelerin, işçilerin sorunlarına, bireysel ve sosyal dünyalarına eğilmiştir.
Daha çok California çevresine yer vermiştir. Başlıca romanları şunlardır: Kenar
Mahalle (1935), Farelere ve İnsanlara Dair (1937), Gazap Üzümleri (1939), Sardalya
Sokağı (1945).
Ernest Hemingway (1898-1961) de ezilen yığınların sorunları, adalet, baskıyla boyun
eğmeme gibi konuların yanında uluslararası savaşların kötülüğü, tabiatın güzelliği
ve yaşama sevinci temalarına ağırlık vermiştir. Başlıca romanları: Bahar
Selleri (1926), Güneş Gene Doğar (1926), Silâhlara Veda (1929), Çanlar Kimin İçin Çalıyor
(1940), İhtiyar Adam ve Deniz (1953).
Şiir türünde ise en önemli Amerikan şairlerinden biri olan Ezra Pound (1885-1972)
tüm dünya milletlerinin kültürlerinden yararlanma yoluna gitmiş ve imgecilik
(imajizm) akımının öncüleri arasında yer almıştır. Ayrıca I. Dünya Savaşı yıllarında
faşizmi desteklemesiyle ünlüdür.
GÖZLER
Efendimiz dinlen artık, yorgunuz yorgun,
Duyalım biraz da rüzgârın parmaklarını
Üstümüzü örten şu durgun
Şu kurşun gibi ağır kapaklarda.
Dinlen artık kardeş, gün ağırıyor bak dışarda!
Soldukça soluyor sarı ışık
Eridikçe eriyor mum.
Salıver bizi, dışarda en tatlı renkler,
Yosun yeşili, çiçek renkleri,
Ağacın altı serinlik.
B A T I E D E B İ Y A T I 235
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Salıver bizi, tükeniriz yoksa
Akıp duran tekdüzeliğinde
Kara kuru baskıların
Ak kâğıt üzerinde.
Salıver bizi, biri var ki
Bir gülüşünün verdiğini vermez sana
Yıllanmış bilgisi tüm okuduklarının
Ona bakalım ona.
EZRA POUND
(Çeviren: Bülent ECEVİT)
5. Fransız Edebiyatı
5.1. Rönesans Dönemi Fransız Edebiyatı
Villon (1431 ?), Ortaçağın sonlarında ve Rönesansa geçiş süreci içinde yaşamış
önemli Fransız şairlerinden birisidir. Şiirleri Küçük Vasiyetname ve Büyük Vasiyetname
adlı kitaplarda toplanmıştır.
Asıl yeni Fransız şiiri, XVI. yüzyılda Lâtinceyi bırakıp Fransızca ile şiir yazma davasını
güden ve La Pleiade adındaki edebiyat okulunu kuran yedi şairin şiirleriyle başlar.
Bu grubun en önemli şairlerinden birisi Ronsard (1524-1585)'dır. Başlıca eserleri
Aşklar, Odlar, Egloglar adlarını taşır. Bu dönemin önde gelen Fransız romancısı
Rabelais (1490-1553)'dir. Gargantua ve Pantagruel adlı romanları ünlüdür.
Rönesans dönemi Fransız edebiyatının en önemli ismi hiç şüphesiz deneme türünün
öncüsü Montaigne (1533-1592)'dir. Denemeler adlı eserinde yer alan metinlerinde
Hristiyanlıktan ve geleneksel düşünce biçimlerinden farklı olarak bağımsız
insan düşüncesini ortaya koyan örneklere yer vermiştir. İnsan ve toplumla ilgili hemen
her konuda alışılmışın dışında yeni yaklaşımlar getirmiştir.
5.2. Klâsik Dönem Fransız Edebiyatı
Pierre Corneille (1606-1684), Klâsisizmin ilkelerini uygulayan ilk büyük tragedya
şairidir. Onun oyunlarındaki kişilerin, tutkularıyla görevleri çatışır. Ancak sonunda
güçlü iradeleriyle tutkularını bastırırlar. En önemli eserleri Le Cid, Horace, Cinna
ve Polyeucte'tür.
İkinci önemli tragedya şairi Jean Racine (1639-699)'dir. Racine'in oyun kişileri tutkularının,
yazgılarının ve tanrıların esir olurlar. Başlıca eserleri And Romaque, İphigenie,
Phedre'dir.
236 B A T I E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Moliere (1622-1673) ise komedya alanında başarılı ürünler vermiştir. Toplum ve
insandaki gülünç âdetleri, çirkin ve kötü huyları, kusurları sergileyerek, güldürerek
düşündürmeyi, eğlendirerek öğretmeyi amaç edinmiştir. Başlıca eserleri şunlardır:
Gülünç Kibarlar. Kadınlar Mektebi. Zorla Evlenme, Tartuffe, Don Juan, Zoraki Hekim,
Cimri, Hastalık Hastası.
La Fontaine (1621-1695) özellikle Aisopos'tan yararlanarak yazdığı fablleriyle
ünlüdür. En önemli eseri Fabller'dir.
La Rochefoucauld (1613-1680) özdeyiş (vecize), Boileau (1636-1711) eleştiri türünün,
Descartes (1596-1650) ve Pascal (1623-1662) felsefe alanının önde gelen isimlerindendir.
5.3. Romantik Dönem Fransız Edebiyatı
En önemli romantik sanatçı Victor Hugo (1802-1885)'dur. O, Cromwell adlı dramınının
önsözünde romantizmin temel ilkelerini ortaya koymuştur. Şiir, roman ve
oyunlarında tabiat, özgürlük, vatan, milliyetçilik gibi temalara yer vermiştir. Sefiller
adlı romanında seçkin sınıftan olmayan halktan ve toplum dışında kalmış
insanların da dünyalarına, duygu ve düşüncelerine yer vermiştir.
Hugo'nun yanında Lamartine (1790-1869) ve Musset (1810-1857) de şiir türünde
etkili olmuş şairlerdendirler.
5.4. Gerçekçi Dönem Fransız Edebiyatı
Honore de Balzac (1799-1850) her ne kadar romantik edebiyat döneminde yaşamış
olsa da gerçekçiliğin (realizmin) müjdecisi olmuştur. Balzac kişileri ve toplumu en
ince ayrıntılılarıyla incelemiş, olayları ve olguları eleştirel bir tutumla sergilemiş, insanlararası
ilişkileri dikkatli bir gözle gözlemleyerek romanlarını yazmıştır. En
önemli romanları: Goriot Baba ve Vadideki Zambak'tır.
Gerçekçiliğin müjdecilerinden bir başka yazar da Henri Beyle Stendhal (1783-
1842)'dir. O da gördüklerini olduğu gibi, süslemeden yalın bir dil ve üslûpla aktarmıştır.
İnsanı içinde yaşadığı sosyal çevreden koparmadan vermiştir. Stendhal'e göre
"roman, yol boyunca gezdirilen bir ayna olup, gördüklerini aynen yansıtır". Başlıca
romanları: Kırmızı ve Siyah, Parma Manastırı.
Gustave Flaubert (1821-1880), romanlarında gözlemlediklerini kendi duygu ve düşüncelerine
yer vermeden sergilemeye, hayatı olduğu gibi aktarmaya çalışmıştır.
En önemli romanı Madam Bovary'dir.
B A T I E D E B İ Y A T I 237
!
!
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Guy de Maupassant (1850-1893) da özellikle küçük hikâye türünde gerçekçi ürünler
vermiştir. Hikâye türünde klâsik kurguya dayalı "Maupassant tarzı hikâye" denilen
bir çığır açmıştır. Yani hikâye, sürükleyici bir merak unsuru barındırır. Giriş,
gelişme, sonuç bağlamında devam edip etkili, çarpıcı ve vurucu bir sonla biter. Bu
tarz hikâyede "olay" unsuruna önem verilir.
Emile Zola (1840-1902), müspet bilimlerin deneysel olguculuğunu edebiyata uyarlayarak,
doğalcılık (natüralizm) adı verilen gerçekçiliğin farklı bir anlayışını başlatmıştır.
Doğalcılığın (natüralizm) temel ilkesi şudur: Gerekirciliğe (determinizm) göre
nasıl müspet bilimlerde aynı koşullar aynı sonuçları doğurursa, kişiler ve toplumlar
da içinde bulundukları doğal ve sosyal çevrelerinin ürünüdürler.
Yani bir kişinin karakterinde, kimlik ve kişiliğinde doğuştan getirdiği biyolojik ve
fizyolojik özelliklerinin yanında sosyal çevresinden aldığı eğitim ve kültür de belirleyici
rol oynar. Zola bu yöntemi uygulayarak Meyhane, Germinal gibi deneysel roman
denilen örnekler vermiştir.
19. yüzyıl Fransa'sının en büyük ozanlarından Charles Baudehire ise sembolizmin
ve gerçeküstücülüğün öncüsü olmuştur.
5.5. 20. Yüzyıl Fransız Edebiyatı
Alman filozofu Heidegger'in ortaya attığı varoluşçu felsefeyi bu yüzyılda bazı Fransız
yazarları edebiyata uyarlamışlardır. Varoluşçu düşünce kısaca şöyle ifade edilebilir:
İnsan dünyaya geldikten sonra kendi varlığını gerçekleştirir, kendi özgün kişiliğini,
özünü, bilincini kendisi oluşturur. İnsana kendisinden başka yol gösterebilecek
kimse yoktur. Onun için özgürdür.
Jean Paul Sartre (1905-1980), insan doğasının en önemli unsurlarından biri olan özgürlük
kavramını işlemiş, insan özgürlüğünün yasak ve yasalarla sınırlandırılamayacağını
öne sürmüştür. Başlıca eserleri romanda Bulantı (1938), Özgürlük Yolları
(1945); hikâyede Duvar (1930); Oyun: Sinekler (1942), Saygılı Yosma (1945), Kirli Eller
(1948) dir.
Yine varoluşçu bir romancı olan Albert Camus (1913-1960) ise daha çok saçma kavramını
irdelemiştir. Ona göre insanın içinde yaşadığı evren saçma, mantıksız, akıldışı
ve anlamsız bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla insan hayatı da saçmadır. İnsan hayatının
anlamı, ancak saçmalık ve haksızlıklara başkaldırarak ortaya çıkar. İnsan
salt doğruluk, iyilik, dostluk, barış, adalet için yaşamalıdır. Başlıca eserleri romanda
Yabancı (1942), Veba (1947), Düşüş (1956); tiyatroda Yanlışlık (1944), Caligula' (1945)
dır.
238 B A T I E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Simone de Beauvoir (1908-1986), varoluşçu açıdan kadının sosyal, siyasî ve cinsel
sorunları üzerinde durmuştur. Aynı zamanda feminist hareketin de öncülerindendir.
Başlıca eserleri şunlardır: Konuk Kız (1943), Mandarenler (1954).
Andre Malraux (1901-1976), İnsanlık Durumu, Büyük Yol, Umut, Melekle Savaş gibi
eserlerinde olumsuz koşulların hâkim olduğu güleryüzlü cehennemin de insanın
yalnızlığını, kaderiyle başbaşa kaldığı dramatik macerasını anlatır.
İNSAN VE DENİZ
Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;
Deniz aynandır senin, kendini seyredersin
Bakarken, akıp giden dalgaların ardından.
Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin.
Haz duyarsın sulardaki aksine dalmaktan;
Gözlerinden, kollarından öpersin ve kalbin
Kendi derdini duyup avunur çoğu zaman,
O azgın, o vahşî haykırışında denizin.
Kendi âleminizdesinizdir ikiniz de.
Kimse bilmez, ey ruh, uçurumlarını senin;
Sırlarınız daima, daima içinizde;
Ey deniz, nerde senin iç hazinelerin?
Ama işte gene binlerce yıldan beri
Cenkleşir durursunuz, duymadan acı, keder;
Ne kadar seversiniz çırpınmayı, ölmeyi,
Ey hırslarına gem vurulmayan kardeşler!
CHARLES BAUDELAIRE
(Çeviren: O. V. Kanık)
6. İspanyol Edebiyatı
6.1. Rönesans Dönemi İspanyol Edebiyatı
İspanyol yazarlar Rönesans devrinde daha çok roman ve tiyatro türlerinde eser vermişlerdir.
Rojas, Celestina (1499 ve 1526) adlı romanında pek çok engeller sebebiyle
kavuşamayan iki sevgilinin başından geçenleri konu edinir. Hem İspanya'da hem
de Avrupa'da gerçek dışı kişilerin kahramanlıklarını ve aşklarını konu edinen abartılı
pek çok şövalye romanı yazılmıştır. Ayrıca çobanların gerçek dışı aşk ilişkilerini
konu edinen çoban romanları da yazılmıştır.
İspanya'nın bu dönemdeki en önemli roman yazarı Cervantes (1547-1616)'tir.
B A T I E D E B İ Y A T I 239
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Cervantes'in Don Kişot (1605) adlı romanı modern romanın başlangıcı sayılmaktadır.
Cervantes, gerçekle hayalin çatışması temeline kurulu olan romanda sövalyeliğin
eleştirisi ve yergisinin yanında insan gerçeğinin pek çok boyutlarına yer verir.
Tiyatroda ise Lope de Vega (1562-1635) en önemli isimdir.
6.2. Gerçekçi Dönem İspanyol Edebiyatı
En önemli realist yazar Miguel de Unamuno (1864-1936)'dur. Yaşamanın amacı, insanın
sonsuzluk ve ölümsüzlük arzusu gibi temalara ağırlık vermiştir. Sis adlı romanı
önemlidir.
6.3. 20. Yüzyıl İspanyol Edebiyatı
Bu yüzyılın en önemli iki şairi Juan Ramon Jimenez (1881) ve Federico Garcia
Lorca (1899-1936)'dır. Jimenez'in şiirlerinde eski Endülüs İslâm uygarlığının kalıntılarının
izlerine rastlamak mümkündür. Şiirde mısranın önemsizliğine inanır. Manzum
hikâyelere ve mensur şiire önem vermiştir. Lorca, halk kültür ve edebiyatından,
folklordan yararlanmıştır.
AYAĞI KARINCALI
Yalnız bir kadın sanmıştım önce
Oysa kocasını aldatan biri
Irmağın orda buluştuk
Gece, Santiago gecesi,
Işıklar sönüp birer birer
Yanmaya durunca ateşböcekleri,
Son birikintisinde şehrin
Dokundum uykulu memelerine
Türkülü çiçeklerin dalları gibi
Göğsü gözlerime açılıverdi.
Ve on iki hançerin bir kerede
Yırttığı ipek gibi sinirli
Hışırtısı kulaklarımda
Kolalanmış eteklerinin.
Işıksız tepeleri ağaçların
Yollar boyunca kocaman kocaman
Ve ufuk köpeklerin ufku
Irmaktan ötelere havlıyordu.
Ne varsa üstünden atlayıp geçtik.
240 B A T I E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Böğürtlenler, dikenler, karaçalılar.
Saçındaki topuzun yere yatınca
Yumuşak toprakta açtığı çukur,
Ben boyunbağımı attığım zaman
Çözüşü onun da düğmelerini,
Sıra silahlı kemerime gelince
Sıyrılışı giysilerinden art arda,
Sümbüllerin mi kurbağaların mı
Olamaz hiçbirinin böyle bir teni,
Ne de billurun ay ışığında
Sunabildiği var bu ışıltıyı
Kalçaları altımda kaçışıyordu
Hani ürkmüş balıklar gibi
Bir yanı tutuşmuş, ateş çemberi
Bir yanı buza kesmiş, sepserin,
O gece dörtnala gördüm kendimi
Sedeften, küçük bir taya binmişim
Gördüm, ne dizgin ne de üzengi
At koşturuşlarımın en güzelini.
Neler anlattı sevişirken
Ama söylememem erkeğim ben
Hem böyle ağzı sıkı görünmemi
Aydınlık akıl da istiyor zaten.
Öpüşlere, toz toprağa bulanmış
Uzaklaştık kıyının ordan
Süsenler silahlarını ayarlıyordu
Gecenin esintilerine karşı.
Dürüst bir Çingene olarak
Üstüme düşeni yaptım ben de
Koca bir dikiş sepetini
Armağan ettim ayrılırken,
Ama kuşkusuz sürekli bir aşkı
Aklımın ucuna bile getirmemiştim,
Çünkü hâlâ, evli değilim, diyordu
Kocasına bunu bunu yapıp da
Yürüdüğümüzde ırmağa doğru.
FEDERICO GARCIA LORCA
(Çeviren: Cemal Süreya)
B A T I E D E B İ Y A T I 241
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
7. İngiliz Edebiyatı
7.1. Rönesans Dönemi İngiliz Edebiyatı
İngilizcenin yazı diline dönüşmesinde büyük katkıları olan ve Canterbury Hikâyeleri
adlı eseri bulunan Chaucer (1340-1400) İngiliz edebiyatında Rönesansa zemin hazırlayan
yazarlardan birisidir.
"Elizabeth Dönemi "adı verilen XVI. yüzyılda tiyatro ve şiir türlerinde önemli eserler
ortaya konmuştur.
Rönesans dönemi İngiliz edebiyatının en önemli tiyatro yazarı Shakespeare
(1564-1616)'dir.
Shakespeare dram ve komedya türlerinde hem nazım, hem düzyazı, hem de her ikisini
birlikte kullanarak başarılı oyunlar yazmıştır. Oyunlarının tamamı beşer perdeden
oluşur. Kin, aşk, dostluk, yükselme, öç alma gibi hemen hemen tüm insanî
boyutları derinlemesine irdelemiştir. Başlıca dramları arasında Romeo ve Juliet, Hamlet,
Macbeth, Othello, Kral Lear; en önemli komedyaları arasında da Venedik Taciri,
Yanlışlıklar Komedyası sayılabilir.
Marlowe (1564-1593) ve Ben Jonson (1573-1637) da dönemin önemli tiyatro yazarları
arasında yer alırlar.
İlk büyük İngiliz şairi olan Edmund Spenser (1552-1599) ise pastoral türde yazdığı
şiirlerini Çoban Takvimi, alegorik bir destanını da Peri Kraliçesi adlı eserlerinde topladı.
Tasvir ve ruh çözümlemelerinde başarılı olan ve üslûba önem veren dönemin
son büyük şairi John Milton (1608-1674)'un en önemli eseri Kaybolmuş Cennet adlı
konusunu Tevrat'tan aldığı dinî destanıdır.
Montaigne gibi deneme türünde başarılı ürünler veren Bacon (1561-1626)'un en
önemli eseri ise Denemeler'dir.
HAMLET'ten
Perde I, Sahne II
HAMLET
Ah bu katı, kaskatı beden bir dağılsa,
Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!
Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa
Kendi kendini öldürmesini insanın!
Tanrım! Ulu Tanrım! Ne bulantıcı, ne berbat,
Ne tatsız, ne boş geliyor bu dünya bana!
242 B A T I E D E B İ Y A T I
!
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Ah ne iğrenç, ne iğrenç! Bakımsız bir bahçe ki
Azgın bitkileri tohuma kaçmış,
Pis, kaba ne varsa tabiatta sarmış içini.
Bu muydu olacak iki ay sonra ölümünden?
O kadar bile değil, iki ay bile olmadı.
O yüce kralı bir düşün, bir de buna bak!
Biri güneş tanrısı, öteki bir orman şeytanı!
Nasıl da severdi annemi?
Esen yellerden sakınırdı yüzünü.
Yerler, gökler; unutsam olmaz mı bunları?
O da nasıl düşlerdi babamın üstüne?
Sevgiyle beslendikçe artar gibiydi sevgisi.
Öyleyken bir ay içinde... Düşünmesem daha iyi.
Kadın zaaf demekmiş meğer! Kısacık bir ay...
Daha eskimedi o gün giydiği pabuçlar
Babamın tabutu ardında yürürken,
Niobe gibi, iki gözü iki çeşme...
Nasıl olur, o kadın, evet aynı kadın
(Tanrım, beyinsiz bir hayvan bile
Daha fazla acı çekerdi) amcamla evleniyor;
Babamın kardeşiyle; öyle de bir kardeş ki
Ben Herakles'e ne kadar benzemezsem
O da o kadar benzemiyor babama.
Bir ay içinde... Yalancı göz yaşlarının tuzu
Daha yakarken kızarmış gözlerini
Evleniyor bu adamla. Ne kıyasıya bir acele bu!
Ne azgın bir atılış haram döşeğine!
İyi değil, iyilik de çıkamaz bundan.
Ama boğ kendini, yüreğim; dilimi tutmak gerek!
Horatio, Marcellus, Bernardo girerler.
HORATIO
Selâm, efendimize!
HAMLET
Hoş geldiniz... Aman, Horatio, sen misin?
Aldanıyor muyum yoksa?
HORATIO
Ta kendisi, efendimiz, her zamanki kulunuz.
B A T I E D E B İ Y A T I 243
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
HAMLET
Hayır dostun. Dost diyelim birbirimize.
Wittenberg'ten hangi rüzgâr attı seni buraya,
Marcellus?
HAMLET
Çok sevindim gördüğüme, (Bernardo'ya) Hoş geldiniz.
Peki ama, ne diye ayrıldınız Wittenberg'ten?
HORATIO
Serseriliğimizden, sevgili efendimiz.
HAMLET
Düşmanınıza söyletmem bunu sizin için,
Kendiniz için söylemenize de
Razı olmuyor kulaklarım.
Hiç de serseri olmadığınızı bilirim.
Ama Elsinore'da ne arıyorsunuz?
Gitmeden susuz içmesini öğretmeliyim size.
HORATIO
Babanızın cenazesine gelmiştim, efendiniz.
HAMLET
Haydi, alay etme arkadaş benimle;
Annemin düğününe gelmişsindir.
HORATIO
Doğrusu biraz çabuk oldu bu düğün.
HAMLET
Ekonomi, Horatio, ekonomi!
Cenaze sofrasında sıcak yenen yemekler
Düğün sofrasında soğuk verildi.
Öyle bir günü görmektense, Horatio,
En büyük düşmanımı cennette görmeye razıydım.
Babam, babamı görür gibi oluyorum!
W. SHAKESPEARE
244 B A T I E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
7.2. Klâsik Dönem İngiliz Edebiyatı
Klâsisizm akımı İngiltere'de çok kısa sürmüştür. Bu akımın İngiliz edebiyatında iki
önemli temsilcisi vardır: Şiir ve oyunlarıyla Drydon (1631-1700) ve şiirleriyle Pope
(1688-1744).
7.3. Romantik Dönem İngiliz Edebiyatı
İngiltere'nin kuzeybatısında yer alan göller bölgesinde bir süre yaşamış olan ve
bundan dolayı kendilerine "Gölcüler" denilen Wordsworth (1770-1850), Coleridge
(1772-1834) gibi sanatçılar, ayrıca Lord Byron (1788-1824), Shelley (1792-1822)
ve Keats (1795-1821) gibi şairler bu akımın başlıca temsilcileri arasında yer alırlar.
7.4. 20. Yüzyıl İngiliz Edebiyatı
20. yüzyılda İngiliz edebiyatı en çok roman türünde başarılı ürünler vermiştir.
J. Conrad (1857-1941) macera ve deniz romanları yazmıştır. İrlandalı romancı James
Joyce (1882-1941) ise klâsik roman kurallarını bir tarafa bırakarak, modern roman
tarzının örneklerini vermiştir. Kronolojik zaman akışını değil, insanın bilinçaltının
belirlediği zaman sistemini esas almıştır. İnsanın iç dünyasını kendi mantıkî
gerçekliği içinde olduğu gibi sunmaya çalışır. Bir olaydan başka bir olaya, bir zamandan
başka bir zamana atlar, kalemini çağrışımların emrine verir, bazen dilin
gramatikal sistemini bozar, başka dillerden alıntılar yapar, kahramanların iç konuşmalarına
geniş yer verir. Onun romanları alışılmış klâsik roman kurgusuna uymaz.
Dublinler (1914) adlı eserinde on beş hikâye yer almaktadır. Üçü çocukluk, dördü
genlik, dördü orta yaşlılık, dördü de sosyal hayatla ilgilidir. Kitap, bütün bir roman
olarak da okunabilir. Diğer önemli eseri ise Ulysses (1922) adlı romanıdır. O bu romanında
Dublin özelinde çağdaş dünyanın bir destanını verirken, asıl olarak modern
bireyin zihinsel hayatını tüm yoğunluğu ve düşünce karmaşıklığı ile sunmaktadır.
Eserleri genellikle Dublin kenti etrafında yoğunlaşır.
V. Woolf (1882-1941) önemli bir İngiliz kadın roman yazarıdır. O da James Joyce gibi
bilinç akımı tekniğine başvurmuştur. "Acı" ve "yalnızlık", "kadın sorunları" temalarına
ağırlık vermiştir. Romanlarında insan zihninin herhangi bir günde algıladığı
şeyleri aktarmaya çalışır. Eserlerinin başlıcaları Jacob'ın Odası (1922), Perde Arkası
(1941), Mrs. Dalloway, Orlando, Dalgalar, Yıllar'dır.
B A T I E D E B İ Y A T I 245
!
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
8. İtalyan Edebiyatı
8.1. Rönesans Döneminde İtalyan Edebiyatı
Rönesansın ilk önemli temsilcilerinden biri Dante (1265-1321)’dir.
Yazı dilini halkın diliyle oluşturmuş olan Dante, İtalyan edebiyatının kurucusu
sayılır.
Rönesansın ilk temsilcilerinden biri de lirik şiirin en büyük ozanlarından olan Petrarca
(1304-1374) dır. Dante gibi o da Laura adlı bir kadına âşık olmuş ve hemen hemen
tüm şiirlerinden bu kadının aşkını terennüm etmiştir. Halkın konuşma diliyle
Laura’nın aşkı için yazılmış şiirleri Canzoniere (Türküler) adı altında toplanmıştır.
Bunların çoğu sone tarzındadır.
Boccacio (1313-1375), küçük hikâye tarzının önde gelen bir yazarı olarak tanınmıştır.
Hikâyelerinde dinî konular yerine insanın sorunlarına, insanların türlü durumlarına:
tutku, öfke, sevinç, kötülük gibi değişik boyutlarına yer vermiştir. Başlıca
eseri Decameron (On Gün) adını taşır. Bu kitabında veba hastalığından kaçıp sağındıkları
evde on kişinin anlatmış olduğu yüz hikâye yer alır.
Bunlardan başka destan türünde Ariosto (1474-1533) ve Tasso (1544-1595) iki
önemli isimdir. Bunlar konularını Ortaçağdan almış olmalarına rağmen işleyiş, şekil
ve teknik bakımından klâsik kurallara bağlı kalmış, Yunan ve Lâtin edebiyatlarını
örnek almışlardır. Ariosto'nın Çılgın Orlondo, Tasso'nun Kutarılmış Kudüs adlı
destanları ünlüdür.
Ayrıca iktidarın korunması konusunu işlediği Prens adlı eseriyle Macchiavelli
(1469-1527) adlı siyaset yazarını da anmak gerekir.
8.2. Klâsik Dönemde İtalyan Edebiyatı
XVII. yüzyılda girdiği gerileme döneminin ardından, İtalyan edebiyatında 18. yüzyılda
klâsiksizmin etkileri kendini gösterir. Klâsisizme bağlı ürün veren üç önemli
sanatçı vardır: Goldoni (1707-1793) komedya, Alfieri (1749-1803) tragedya, Parini
(1729-1799) ise yergi türünde yazmışlardır.
8.3. Romantik Dönemde İtalyan Edebiyatı
Güldürüde Carlo Goldoni (1707-1793) romanda Alessandro Manzoni (1785-1873),
anı türünde Silvio Pellico (1788-1854) ve şiirde Giacoma Leopardi (1798-1837) başlıca
romantik sanatçılardandır. Manzoni, şiir ve oyun türlerinde de ürün vermekle
birlikte en önemli eseri bir romandır: Nişanlılar. Leopardi ise hüznü, acıyı, doğa
sevgisini anlatan karamsar şiirleriyle tanınır.
246 B A T I E D E B İ Y A T I
!
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
8.4. 20. Yüzyıl İtalyan Edebiyatı
Fillippo Marinetti (1876) Avrupa ülkelerinde de etkisi görülen fütürizm akımının
kurucusudur.
Fütürizm akımına göre, modern zamanların makine ve onun hız sistemine bağlı
kalarak çağın ve geleceğin hızlı ve dinamik yaşanması gerekir.
Makine çağının hız ve dinamizmi fütürizmin itici gücü olmuştur. Şiirde mısraların
düzenlenişi ve müzikal yapısı fabrika işleyişini, sistemini ve makine seslerini çağrıştırmalıdır.
20. yüzyıl İtalyan edebiyatının öncülerinden sayılan Alberto Morario, yapıtlarında
genel olarak orta sınıfı işlediğini görürüz. Bu sınıfın içinde bulunduğu ahlâk çöküntüsünü,
kişinin bencilliği yüzünden yalnız kalışını anlatır.
BİLİNÇSİZ
Bir işe kalkışıldı mı o iş önceden düşünülmüş demektir: Eylem bazı bitkilerin toprak üstünde
görünen yeşil kısmı gibidir, ama çekip koparmaya kalkınca derin kökleri olduğunu görürsünüz.
Ne kadar düşündüm acaba o mektubu yazmak için? Altı ay, evet, o adam Cassia yolu üstünde
yirminci kilometredeki villayı yaptıralı altı ay oluyor. Aslında bu düşünce de bana dağ
başında tepemsi bir yerdeki yeni villayı görünce gelmişti. O günlerde, filmler ve resimli romanların
etkisiyle olacak, kafamda kavak yelleri esiyordu. Üstelik, ben yaşlarda bir kız olan
Santina'ya da kendimi beğendirmem gerekiyordu. Demiryolu bekçisinin kızıydı Santina,
alığın biriydi; ama güzeldi ya da bana öyle görünüyordu. Birlikte gezdiğimiz bir akşam villayı
göstererek "Önümüzdeki günlerde bu villayı yaptırana bir tehdit mektubu yazmak istiyorum"
dedim. "Ne demekmiş o?" "Korkutucu... Ya paraları çıkarsın yahut canına okuruz...
Gözdağı vermek için." "Ama yasak değil mi?" diye sordu şaşkınlıkla; "Yasaksa yasak... Ne
önemi var bunun? Parayı bırakacağı yeri bildiren bir mektup... Ee, ne dersin?" Onu biraz olsun
etkilenmiş, ürkmüş göreceğimi umuyordum; ama tersine, sanki ona dünyanın en olağan
işini önermişim gibi biraz düşündükten sonra, "Ben bu işte varım, ne kadar isteyeceksin" demez
mi!? Demek olağan sayıyordu bunu; ondan aşağı kalmak istemedim ben yde. "Bilmiyorum...
Yüz, iki yüz bin." Ellerini çırptı: "Ne güzel... Bana da bir şeyler alırsın artık." "Elbette."
"Ee, ne bekliyorsun öyleyse, ne duruyorsun?" "Düşünecek zaman bırak" dedim sonunda.
Böyle işte, bir şaka yüzünden o mektubu yazmak zorunda kalmıştım.
Villanın sahibi sık sık arabasıyla Storta'dan, annemin manav dükkânının önünden geçerdi.
Boyalı kartonlardan yapılıp panayırlarda takılanlara benzeyen koca bir burnu, kapkara pos
bıyıkları vardı. İri yarıydı, devetüyü renkli paltosuyla tam bir ayı. Villanın bodrumu güzel
kokular yapılan bir laboratuvardı. Gerçekten alt kat pencerelerinden yemek kokuları yerine,
bu türlü kokular geliyordu. Hiç hoşlanmamıştım adamdan, bu da başka bir nedeniydi mektubu
yazmamın. Ama ona ne kadar bozulsam da, yüz bin liret yüzünden Santina beni ne kadar
B A T I E D E B İ Y A T I 247
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
kışkırtsa da o günlerden birinde, villa'dan az uzakta, üç maskeli adam bir soygun yapmamış
olsalardı, bu mektubu yazmazdım. Gazeteler her şeyi yazıyordu. Romalı bir tüccar olan
şoför kaçmaya çalışırken öldürülmüş; araba bir çukura saplanmış, yolcuların nesi var nesi
yoksa alınmıştı. "Şimdi o mektubu yazmanın tam sırası" dedim Santina'ya o akşam. Şaşkınlıkla
"Niçin?" diyordu. "Çünkü" dedim, "mektubu soygunculardan biri yazmış gibi yapacağız;
olanlar yüzünden adam korkacak ve paraları sökülecek." Santina'nın hayran hayran
bana baktığını görünce ekledim: "Göreceksin, yüreklilik-yüreksizlik yok... Yalnız bilinçlilikbilinçsizlik
var... Bilinçlilik yüreksizliktir, bilinsizlik yüreklilik. O adam şimdi bilinçsiz...
Dağ başında, yalnız bir villada oturmanın ne demek olduğunu, sözün gelişi; kolayca soyulabileceğini
bilmiyor, daha doğrusu biliyor, ama anlamış değil... Bu yüzden bilinçsiz yani yürekli...
Ben mektubumla, onu bilinçli ya da yüreksiz yapacağım... Birden bire tehlikede olduğunu
fark edecek, o zaman korkacak ve paraları sayacak." Aylardan, hatta yıllardan beri hep
düşündüklerimdi bunlar; sözler ağzımdan sanki bir kitapta okumuşum gibi çıkıyordu; Santina,
hayranlığını belirtti gerçekten: "Söyle bana, bunların hepsini nasıl düşünebiliyorsun?
Çok zekisin!" Koltuklarım iyice kabarmıştı: "Bu bir şey mi? Beni tanımıyorsun daha."
Öylesine sevinmiştim ki dakika geçirmedim. Santina'yla Storta'daki tütüncüye gittik, hemen
oracakta, bir masada mektubu yazdık: "Ölü soyucu, uzun zamandır peşindeyiz ve paranın
çok geldiğini biliyoruz. Sonunun Vaccarino'nunkine benzemesini istemiyorsan, Cassia
yolunda otuzuncu kilometre taşının altına, yarınki salı günü, gece yarısından önce yüz bin
liret bırakırsın. Maskeli adam."
Vaccarino, önceki gün öldürülen tüccardı. Santina bir milyon isteyelim diyordu, ama olmazdı
bu: Ona, bir milyon için bir adamın kelleyi koltuğa alabileceğini; yüz bin içinse, epey
düşüneceğini, sonunda da paralara kıyacağını açıkladım.
Santina evine gitti; ben de, biraz daha Storta'da dolandıktan sonra, hava kararınca, bisiklete
atladığım gibi o adamın villasına yollandım. Kıştı. Güney batmaktaydı, batı kıpkızıl, ağaçlarsa
kara görünüyordu. İki ağaç arasında da alacakaranlık, ama ortaklık açık...Villanın parmaklıklarına
uçar gibi vardım, bisikletten inmeden bir elimle bir direğe tutundum, ötekiyle
mektubu deliğe attım. Yol, tam burada, iki dönemeç arasında, düz uzanır. Ben mektubu deliğe
atarken, dönemeçlerden, Roma yönündekinden, villa sahibinin arabası çıkıverdi.
ALBERTO MORAVIA
(Çeviren: Egemen Berköz)
9. Rus Edebiyatı
9.1. Klâsik Dönem Rus Edebiyatı
Kantemir (1708-1744) ve Lomonosov (1711-1765) şiir türünde, Krilov (1768-1844)
fabl türünde, Fonvizin (1744-1792) de komedya türünde bu akımı Rusya'da temsil
etmişlerdir.
248 B A T I E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
9.2. Romantik Dönem Rus Edebiyatı
Hemen hemen her edebî türde eser vermiş olan Puşkin (1799-1837), en önemli romantik
Rus sanatçısıdır.
Puşkin, romantizmi (coşumculuk) Rus halkının yaşamından yerel renkler alarak
zenginleştirmiştir. Ayrıca canlandırdığı kişilikleri eleştirel bir tutumla vermesi; insanın
bencilliğini, çıkarcılığını, insan ile toplum arasındaki ilişkiyi anlatması nedeniyle
gerçekçiliğin hazırlayıcısı sayılmıştır. En ünlü eserleri Bahçesaray Çeşmesi, Çingeneler,
Yüzbaşının Kızı, Maça Kızı'dır.
9.3. Gerçekçi Dönem Rus Edebiyatı
Realizm akımı Fransız edebiyatından sonra en önemli sanatçılarını Rus edebiyatından
yetiştirmiştir.
Nikoloi Gogol (1809-1852) özellikle yergi üslûbuyla toplumunun kokuşmuş, bozulmuş
yöntemlerini eliştirmiştir. Müfettiş adlı oyunu ve Ölü Canlar adlı romanı
ünlüdür.
Fiodor Mihayloviç Dostoyevski (1822-1881) ise toplumdan çok, birey olarak insanın
ruh dünyasını hem tabiî hem de sosyal çevresi içinde en ince ayrıntılarına kadar
sergiler. Psikolojik tahlilleri oldukça başarılıdır. Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler,
Ölü Bir Evden Anılar en ünlü romanlarıdır.
Bir başka önemli realist yazar Lev Nikoleyeviç Tolstoy (1828-1910), özellikle köylülerin
dünyasını yazmıştır. Başlıca romanları: Harp ve Sulh, Anna Karenina, Hacı Murat.
Anton Çehov (1860-1904) daha çok hikâye ve tiyatro türlerinden ürün vermiştir.
Hikâye türünde "Çehov tarzı hikâye" denilen bir çığır açmıştır.
Bu tarz hikâyede giriş, gelişme, sonuç gibi kronolojik bir düzenlemeye itibar edilmiz;
bir anı, bir durumu, ortamı, hayatın bir kesitini, olayların en çarpıcı yanını etkili
bir şekilde vermeyi amaçlar. Üslûpta şiirsellik ve deneme türünü andıran bir anlatımı
vardır. "Olay" yerine "durum" ögesine ağırlık verilir. Hikâyelerinden seçmeler 4
cilt hâlinde MEB'da yayımlanmıştı. En önemli oyunlari ise Vişne Bahçesi, Vanya Dayı
ve Martı'dır.
Diğer önemli Rus realist yazarlar arasında İvan Turgenyev (1818-1883) ve Maksim
Gorki (1868-1936) sayılabilir.
B A T I E D E B İ Y A T I 249
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
9.4. 20. Yüzyıl Rus Edebiyatı
Fütürüzmin Rus edebiyatındaki önemli temsilcisi Mayakovski (1893-1930) olmuştur.
Şiirde Pasternak (1890-1960); hikâye ve romanda ise Zoşçenko (1895-1958),
Şolohov (1905) ve Soljenitsin (1918) önde gelen sanatçılar arasında yer alırlar.
ORKESTRA ŞEFİ HAKKINDA
Lokantada elektrikten hava kızıla döndü.
Koltuklara kadınların yumuşaklığı yayılmıştı.
Ortaya birdenbire incinmiş orkestra şefi fırlıyarak
Müzisyenlere ağlama emri verdi.
İri bir som balığı parçasını
sakalına tatlı tatlı götürenin
boru yağlı suratına
bir avuç madeni gözyaşı fırlattı.
Hıçkırıklar arasında altın dişlerinden
çığlığa basmağa vakit bulamadan,
oradakiler trombonların, zurnaların hırpalamasıyla
üstüne basarak geçtiler.
Sonuncu, kapıya varmadan,
yanağı sos tabağında ölünce
orkestra şefi büsbütün çıldırdı,
müzisyenlere hayvanlar gibi ulumalarını emretti.
Sonra sarhoş bir gövdenin dişleri arasına,
boruyu bakırdan bir simit gibi soktu;
üflüyor, göbeğin içinde
hıçkırıkların çılgınca uğuldamasını dinliyordu.
Ertesi sabah patron öfkesinden aç acına,
hesabını kesmeye gelince
orkestra şefi mosmor olmuş
avizenin üstünde sallanıp daha da çok morarıyordu.
VLADİMİR MAYAKOVSKİ
(Çeviren: Nihal Layaza Talay)
250 B A T I E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Özet
Batı uygarlığını oluşturdukları için, Batılı ulusların düşünüş ve duyuş tarzları temelde ortak
özelliklere dayanmaktadır. Bu yüzden Batı edebiyatı adıyla genel bir kavram ortaya çıkmıştır.
Batı edebiyatı, Batılı ulusların nazım ve düzyazı türlerinde yarattıkları edebî ürünlerden
oluşur.
Batı edebiyatının başlangıcı Klâsik Batı edebiyatını oluşturan Yunan ve Lâtin edebiyatlarına
dayanır. Rönesansla birlikte, ulusların edebiyatı Alman edebiyatı, Fransız
edebiyatı, İspanyol edebiyatı, İngiliz edebiyatı, İtalyan edebiyatı gibi adlarla kendi
başlarına gelişimlerini sürdürürler.
Amerikan ve Avusturya edebiyatlarında ise ilk büyük sanatçılar 19. yüzyılda yetişmeye başlamıştır.
Batı edebiyatını oluşturan ulusların edebiyatları rönesans, klâsik, romantik, gerçekçi ve 20.
yüzyıl olmak üzere birbirini izleyen dönemler içinde ele alınabilir.
Değerlendirme Soruları
Aşağıdaki soruların yanıtlarını, verilen seçenekler arasından bulunuz.
1. Batılı yazarlardan Aisopos (Ezop) ve Andersen hangi türde ürün vermişlerdir?
A. Roman
B. Hikâye
C. Fabl
D. Şiir
E. Tiyatro
2. Boccacio hangi dönem İtalyan yazarıdır?
A. Klâsik Dönem
B. Romantik Dönem
C. Rönesans Dönemi
D. 20. yüzyıl
E. Gerçekçilik Dönemi
3. Deneme türünün öncüsü olarak kim kabul edilmektedir?
A. Montaigne
B. Dante
C. Cervantes
D. Gargantua
E. Maupassant
B A T I E D E B İ Y A T I 251
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ

halk edebiyatı - 1

Halkbilim (Folklor) ve Halk
Edebiyatı
Yazar
Metin TURAN
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Çalışma Önerileri
• Bu ünitede yer alan konu başlıklarıyla ilgili değişik kaynaklardan
bilgiler edinmeye çalışın.
• Çağdaş sanatçılarımızın halk edebiyatı ve halkbilim kaynaklarından
nasıl yararlandıklarını görmek için, Yaşar Kemal, Kemal
Bilbaşar, Ahmed Arif, Enver Gökçe gibi yazar ve şairlerimizin yapıtlarını
okuyunuz.
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
1. Giriş
Halkbilimle halk edebiyatının ilişkisi, özellikle ortak (anonim) halk edebiyatı ürünlerinin;
masal, ninni, efsane, fıkra, atalarsözü, deyimler vb. derlenmesi, toparlanması,
tasnifi ve bunların irdelenmesi bağlamında işlev kazanır. Bunun yanı sıra
Türk halk edebiyatının iki önemli kolu olan âşık edebiyatı ve dinsel halk edebiyatı
da bir yandan edebiyat tarihinin araştırma alanına girerken, diğer taraftan halkbilimin
çalışma alanları içerisinde ele alınmış, öylece değerlendirilegelmiştir. Bu çerçeve
daha çok halk edebiyatı ürünlerinin hangilerinin halkbilimin alanına girdiğine
ilişkin bir saptamadır. Daha geniş bir açıdan bakıldığında, günümüzde örnekleri
çokça görülen değerlendirme ve incelemelerde, halkbilim çağdaş edebiyat ürünlerine
de eğilme gereksinimi duymuş; çağdaş edebiyatın yaratılmasında yeğlenen
yaklaşımlarda halkbilimsel ögeler de bu disiplin içerisinde ele alınmaya başlanmıştır.
Bu bakımdan halkbilim, halk edebiyatı ürünlerine yaklaşırken, bütünüyle geçmişte
kalan, geçmişte yaratılan ve sadece ortak (anonim) ürünlere değil, bugünkü ürünlere
de eğilmektedir. Halk ozanlarının şiirlerinin ve hikayelerinin ele alınması gibi...
Çünkü ne halk kültürü, dolayısıyla edebiyatı, durağandır ne de halkbilim. Sürekli
bir yenilenme ve gelişme içerisinde olan bu bilim kolları dinamik bir yapı göstermektedirler.
Ulusal edebiyatların karakterini halk kültürü belirler. Çağdaş Türk edebiyatının
ulusal nitelikteki yapıtlarında da bu özellik görülür. Halk kültüründen beslenen ulusal
ve evrensel nitelikteki yapıtlarda, yerellik gibi kimi özellikler görülse de, yetkince
işlenmiş bu geleneksel form ve izleklerin o yapıta ayrı bir zenginlik kattığı kolaylıkla
söylenebilir.
2. Halkbilim (Folklor)
Folkor terimini ilk kez 1846'da bağımsız bir bilim dalına ad olarak İngiliz arkeolog
William J. Thoms (1803-1885) kullandı.
Halkbilim, diğer sosyal bilim dalları gibi sınırlı bir tanım aralığına sıkıştırılamayacak
kadar geniş bir içeriğe sahiptir. Yine de, tanımlanmaya çalışılırsa; bir ülke ya da
belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alandaki kültürel ürünleri konu
edinen, bunları kendisine özgü yöntemleriyle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen,
yorumlayan ve son aşamada da bir bireşime vardırmayı amaçlayan bir bilimdir.
Halkbilim halkın geleneklerini, göreneklerini, inançlarını, törelerini, törenlerini, yazın
ürünlerini içine alır. Halkbilim, bugünün halk kültürü değerlerini de araştırıp
inceler. Toplumsal yaşamdaki değişiklikler kültüre de yansır. Halkbilim bu kültürler
arasında karşılaştırmalar yaparak aradaki bağları, kültürün geçirdiği evrimi ve
H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I 3
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
değişimi, günümüzde aldığı yeni biçimi ortaya koyar. Bu anlamda, geçmişle gelecek
arasındaki ilişkinin kavranmasında önemli bir işlev görür.
Bir ülkenin, bir yöre halkının, bir etnik grubun yaşamının bütününü kapsayan ve temelinde
o halkı oluşturan insanların ortak ve yaygın davranış kalıplarını, yaşama
biçimini, belirli olaylar ve durumlar karşısındaki tavrını, çevresini ve dünyayı algılayışını
açıklamada; geleneksel ve törensel yaşamı düzenleyen, zenginleştiren,
renklendiren bir dizi beceriyi, beğeniyi, yaratıyı, töreyi, kurumu, kurumlaşmayı
göz önüne sermede halkbilimin önemli bir rolü vardır. Bir ucuyla geçmişe, bir ucuyla
da zamanımıza uzanan gelenekler, görenekler, âdetler zincirini saptamada; bu
zincirin köstekleyici ya da destekleyici halkalarını tek tek belirlemede; halk kültürünün
atar damarlarını yakalayarak bunlardan özgün ve çağdaş yaratmalar çıkarmada
da halkbilim ilgilenenlere zengin kaynaklar sunar.
Halkbilim çalışmalarında ilk ciddi adım 17. yüzyılda atılmıştır. İlk kez Fransız Charles
Perrault (1628-1700) halk masallarını derleyip yayımlamıştır. Aradan geçen uzun
bir süreden sonra Walter Scott (1772-1832) derlediği masalları, edebi bir tarza dönüştürmekle
isim yapmıştır. 18. yüzyılın sonlarına doğru Alman Johnn Gottifield
Von Herder (1743-1803) halkbilime bilimsel olarak yaklaşan bilinçli ilk büyük isim olmuştur.
Masalların yanı sıra diğer halkbilim ürünleri ile ilgili çalışmalar da yapan Wilhelm
Grimm (1788-1859) ve Jacob Grimm (1785-1865) kardeşlerin Alman halkbilimine
katkıları ise çok önemlidir.
Disiplinli halkbilim çalışmaları Almanya'da Grimm kardeşlerin Alman masalları,
efsaneleri konusundaki derlemeleriyle; İsviçre'de 1886'da İsviçre halk gelenekleri
derneğinin kuruluşuyla; Rusya'da 19. yüzyıldan sora dilciler, edebiyatçılar ve tarihçiler
tarafından gösterilen çabalarla başlar. Bu konuda geniş araştırmaları bulunan
W. Radloff, Türk halkbilimi için de çok değerli dokümanlar toplamıştır.
Türk halkbilimiyle ilgili çalışmaları da, biz daha kendi kültürümüzün araştırmasını
yapıp değerini ortaya koymamışken, bu konuya eğilen Rus, Macar ve Alman uzmanlar
yapmışlardır. Bu konuda özellikle Macar bilim insanı Ignoz Kunos'un büyük
katkıları olmuştur. Türk halk edebiyatını bir bilim konusu olarak ele alan; masalları,
türküleri, meddah hikayelerini, seyirlik oyunları, bir ulusun sanat yaratmalarını
besleyip güçlendirecek, onlara "ulusal" nitelik kazandıracak, aynı zamanda uluslararası
kültür alışverişini anlamayı sağlayacak belgeler olarak değerlendiren; Türk
halkbiliminin ilk temel taşını koyan Kunos'tur. Batılı bilim adamlarının, Kunos'un
açtığı yoldan yürüyerek, Türk halk edebiyatını oluşturan her türden metni derleme
ve inceleme çabaları 19. yüzyılın sonlarından bu yana süregelmiştir: Macar Gyula
Nemeth, Alman Georg Jacob, Fredrich Giese, Theodor Manzel, Helmut Ritter ve daha sonraki
kuşaktan Otto Spies, Walter Ruben, Wolfram Eberhard, Fransız Georges Dumézil, Jean
Deny, Edmond Saussey, Henry Glassie vb. bu arada anılmalıdır.
4 H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
2.1. Türkiye'de Halkbilim Çalışmaları
Türkiye'de halkbilim çalışmalarının henüz bir yüzyılı yoktur. Ülkemizde halkbilim
ilk kez Ziya Gökalp tarafından Halka Doğru dergisinin 10 Temmuz 1329 (23 Temmuz
1913) tarihli sayısında yayımlanan "Halk Medeniyeti" başlıklı yazısıyla gündeme
geldi. Folklor terimi ise ilk kez Rıza Tevfik [Bölükbaşı]'in 20 Şubat 1913 tarihli Peyam
gazetesinin edebiyat ekinde yayımladığı "Folklor" başlıklı yazısında kullanıldı.
Özellikle ülkemiz için çok genç bir bilim dalı olan halkbilimle ilgilenen ilk örgüt,
1927 yılında Ankara'da kurulan ve daha sonra adı Türk Halk Bilgisi Derneği'ne çevrilen
Anadolu Halk Bilgisi Derneği olmuştur. Bu dernek ilk önce folklor derleyicilerini
yetiştirmek ve yönlendirmek amacıyla Halk Bilgisi Toplayıcılarına Rehber adlı kılavuz
(1928) ardından da Halk Bilgisi Mecmuası (1928, 1 sayı) yayımladı. 1923 yılında
halkevlerine devredilene değin bu dernek iki derleme gezisi düzenlemiş ve
Halk Bilgisi Haberleri (19 sayı) adlı süreli yayınının yanı sıra 13 adet de kitap ve
broşür yayımlamıştır.
Ülkemizde genel folklor alanındaki çalışmalar, müzik folkloru sahasındaki disiplinli
çalışmalarla başlar. Halk türkülerini toplama, notaya alma, yayınlama yolundaki
hareketlerin ve bu konuyla ilgili yayınların önemini belirten yazıların ilki, 5
Mart 1915 tarihli Yeni Mecmua'nın Çanakkale Özel Sayısı'ndaki Musa Süreyya
Bey'in bir makalesidir. Halkbilimin bir iş halinde uygulanması Dr. Rıza Nur'un
Milli Eğitim Bakanı olduğu 1920 yılında başlar.
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından başlatılan türküleri toplama yolundaki çalışmalar,
1916 yılında kurulmuş olan "Darü-l Elhan" (İstanbul Konservatuarı) ın bu konuya
eğilmesi ile disiplinli ve yaygın bir şekil alır. 1926-1927-1928-1929 yıllarında zamanın
ünlü müzik bilginlerinin de katıldığı dört araştırma gezisi düzenlenir. Bu
araştırma gezisinde toplanan türküler 15 defter halinde yayımlanır.
1960'lardan sonra ise halkbilimiyle ilgili çalışmalar yapan dernekler çoğalmış, ülkemizin
değişik il ve ilçelerinin yanı sıra üniversitelerimizde de topluluk halinde çalışmalarını
sürdürür olmuşlardır. Üniversite öğrenci dernekleri arasında Boğaziçi
Üniversitesi Folklor Kulübü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Türk Halkbilimi Topluluğu
dergi ve kitap yayınlarıyla, alan araştırmaları ve halk oyunu toplulukları kurmalarıyla,
Türk folkloruyla ilgili toplantılar düzenlemeleriyle; Mimar Sinan Üniversitesi
Türk Halk Sanatları Araştırma Derneği araştırma gezileri ve sergileriyle dikkat çekmektedirler.
Anadolu Üniversitesi Halkbilim Araştırmaları Merkezi, araştırmalar yapmakla,
oyun ve müzik toplulukları yetiştirmekle bu çalışmalara katılmaktadır.
1966 yılında Milli Folklor Enstitüsü adı ile kurulan ve bugün Kültür Bakanlığı bünyesinde
Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü olarak çalışmalarını
sürdüren önemli bir örgüte nihayet kavuşmuş durumdayız.
H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I 5
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
2.2. Akademik Çalışmalar
Üniversitelerimizde ilk halkbilim çalışmaları 12 Aralık 1924'te İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi'ne bağlı olarak kurulan Türkiyât Enstitüsü tarafından yapılmıştır.
Enstitü, M. Fuad Köprülü'nün başkanlığında Türk halk edebiyatıyla ilgili
önemli eserler yayımlamıştır. Ancak üniversitelerimizde halkbilimin akademik bir
disiplin olarak ilk kez ele alınmasını Pertev Naili Boratav başlatmıştır. Boratav,
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde, 1938 yılında başlattığı
halk edebiyatı derslerini 1948 yılında folklor kürsüsüne dönüştürmüş, ne var ki,
üniversiteye bilimdışı çevrelerin müdahalesi sonucu bu kürsü 1948 yılında kapatılmıştır.
Ülkemizde 32 yıl kapalı tutulan halkbilim bölümü ancak 1980 yılında yeniden açılmıştır.
Günümüzde Ankara Üniversitesi ile Hacettepe Üniversitelerinde bağımsız
bilim dalı olarak eğitim verilmekte, akademik çalışmalar yürütülmektedir. Bu üniversiteler
dışında Atatürk, Fırat, Erciyes, Selçuk, Cumhuriyet ve Balıkesir üniversitelerinde
de halkbilim dersleri okutulmaktadır.
3. Halk Edebiyatı Kavramı
Halk edebiyatı kavramıyla nasıl bir edebiyatı anladığımızı açıklamak için öncelikle
halk kavramının ne anlama geldiğini algılamak gerekir. İlkçağlarda halk, hükümdarlarla
ona bağlı çevreler dışında kalan, henüz sınıflara ve tabakalara ayrılmamış
geniş yığınlardır. Halk ortak bir dili konuşan, gelenek ve görenekleriyle ortak etkinliklerde
buluşan; ortak şeylere gülüp ortak şeylere ağlayan; günlük yaşamındaki
ekonomik ve sosyal düzeyle biribirinden çok farklı olmayan insanlar topluluğu olarak
tanımlanabilir. Kuşkusuz böyle bir kavram ve böyle bir tanımlama, bu çerçevenin
dışında da bir insan topluluğunun varlığını akla getiriyor. Öyledir de.
İlkel toplumlar dediğimiz topluluğu oluşturan bütün bireylerin aynı yaşam biçimini
sürdürdüğü; birlikte avlanıp avladığını birlikte yediği, birlikte ektiğini birlikte tükettiği;
birlikte savaşıp elde ettiklerini birlikte paylaştıkları bir dönemden, üretim
araçları, işbölümünün yaygınlaşması ve değişim araçlarının gelişmesiyle, üretimi
kendi gereksinimi olduğu kadar başka birilerinin de isteği olduğu için, avladığını
ya da ekip biçtiğini kendisine yetenden başka, yöneten ya da hakim olan için de ürettiği
bir döneme geçerken, halkla halk olmayan ayrımı da belirmeye başlamıştır. Kaba
hatlarıyla çizdiğimiz bu görüntü, Türk toplumunda da özellikle göçebe yaşamdan
yerleşik yaşama geçmeyle belirginleşmeye başladı ve kentlerle birlikte soylu
bir tabaka da oluştu. Özellikle İslamiyetle birlikte Türklerin düşünüş biçimi de değişmeye
başladı, bu inancın gerekleri doğrultusunda yapılanmaya gidildi. Şehir ve
kasabalarda kurulan medreseler, başlangıçta çok büyük bir kitle oluşturmasa da siyasal
iktidar açısından etkin olan bir topluluk oluşturdu. Bu topluluk, İslam düşüncesiyle
ilgili bilgi ve birikimlerinden dolayı farklı bir düzeyde olunca, geniş toplumsal
kesimlerle bu kesim arasında ortak değerler azalmaya başladı. Üstünlük duygu-
6 H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
suna kapılan medreseliler, halkı "havas" ve "avam" diye ikiye ayırarak düşünsel olduğu
kadar yaşama biçimi ve kültürüyle de farklılığın artık belirginleşmeye başladığını
işaretlediler.
Özellikle XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı saray çevresine egemen olmaya başlayan
Arap ve Fars aydınları beraberlerinde kendi kültürlerini de getirdiler. Türk toplumuna
yabancı olan bu kültür, Osmanlı saray çevresi ile yöneticileri tarafından yeğlenince
bu çevrede kabul gördü; ancak halk geleneksel duyarlığını, estetik ve sanatsal
yeteneğini yitirmeksizin bir gereksinim olarak duyumsadığı ürünlerini üretmeyi
sürdürdü. Bu, dil ve kültür ayrılığı, eğitim görmüş çelebiyi temsil eden Hacivat ile
sağduyu sahibi anlayışlı halkı temsil eden Karagöz'ün nükteli konuşmalarında kolaylıkla
görülür.
Oluşan bu yeni "seçkinci" kesim, dili Arapça ve Farsça sözcüklerce kuşatılmış, içeriği
yaratıcısının düşünde yorumladığı bir dünya olan ve hayat bulduğu sosyal-siyasal
çevrenin yaşama biçimine denk düşen bir edebiyat, sanat yarattı. Divan ya da saray
edebiyatı adıyla andığımız bu edebiyat, kuşkusuz bütün Osmanlı coğrafyasının
öyle ya da böyle edebiyatı, sanatıdır. Ne var ki, bu edebiyat ve sanatta geniş bir
toplum kesiminin yaşadıklarından uzak bir yaşama biçimi, estetik ve ideolojik anlayış
vardır. İşte halk edebiyatı, bu geniş toplum kesimine uzak 'seçkinci' anlayışın
karşısında, tarihsel ve toplumsal ortaklıklardan beslenen diliyle, içeriğiyle, zorlama
etkenlerin olmadığı, en önemlisi de, yarattığı halkın ulusal özünü taşıyan edebiyattır.
Avrupa'da 16. yüzyılda Rönesansın, 1789 yılında da Fransız Devriminin yaşanması
yeni bir düşünce oluşturmuş, aydınlarda halk yaşamına karşı ilgi uyandırmıştır.
Aynı zamanda bu süreçte Avrupa'da 'halk' ve 'ulus' kavramları günümüzdeki anlamıyla
kullanılmaya başlanmıştır. Oysa, ekonomik ve siyasal sıkıntı içerisindeki Osmanlı
böyle bir süreci yaşayamadı.
'Halk Edebiyatı' kavramının dilimizde kullanılışı ise, yüzyılımızın başlarından daha
eskiye gitmez. Elçin'in (1997) "halk edebiyatı kavramı" üzerinde dururken altını
çizdiği gibi, Avrupa'nın akılcı ve teknik üstünlüğüne dayanan yeni uygarlığı
karşısında bütün Türk dünyası ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu gerilemek, parçalanmak
durumuna gelince, zaman içinde "siyasi Tanzimat" adını verdiğimiz bilinç
doğdu. Bu bilincin ardından gelen "edebi Tanzimat" kuşağı 3 Kasım 1839'da
ilan edilen Tanziman Fermanının yarattığı ortamda 1789 ilkelerini ve bu ilkelerle
doyurulan fikirlerini gazeteyle, çeviri ve sanat yapıtları ile Türk halkına yaymaya
başladılar. Şinasi'nin "Durûb-ı Emsâl-i Osmaniye"si, Ziya Paşa'nın "Şiir ve İnşâ"sı,
Namık Kemal'in tiyatroları ve "Vatan" gibi makaleleri, mutlak rejimden meşrutiyete
doğru giden yolda, aslında var olan "halk"ı ve "ulus"u Avrupalı bir görüşle arayan
yapıtlardır.
Folklor, Türkiye Türklerinde 1908'den sonra Türkçülük ve milliyetçilik hareketi
içinde kendini gösterdi. Doğal olarak Türkiye'de halk edebiyatı kavramının dilimiz
H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I 7
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
ve düşüncemizdeki tarihsel derinliği bu tarihten daha öteye gitmez.
Bugün bu kavramla biz, divan edebiyatı dışında kalan ortak ürünlerle: mani, türkü,
ağıt, atalar sözü, destanlar, masallar, hikayeler, fıkralar, bilmeceler, ninniler, beddualar,
vb gibi; söyleyeni belli saz ve tekke şiiri kapsamındaki ürünleri; köy orta oyunu
dediğimiz temsilleri: Meddah, Karagöz ve Ortaoyunu'nu anlıyor, değerlendiriyoruz.
4. Halk Edebiyatının Kaynakları
Türk halk edebiyatı ürünlerini değişik kaynaklardan elde ediyoruz. Her ulus gibi
Türk ulusununun da yazısı ve yazılı edebiyatı yokken, bugün edebiyat adı altında
değerlendirdiğimiz ürünlerin görevlerini üzerine alan yaratmaları vardı. Bunlar
çok uzunca bir süre sözlü kaynaklarla taşınageldiler. Bu ürünlerin yazıya geçirilmeleri
aşağı-yukarı 7. yüzyıldır. Ağıtlar, kısaltılıp yoğunlaştırılarak mezar taşlarına;
hakanların, ünlü kişilerin büyük işlerinin anlatıları ise anıtlara kazılarak halk yaşamının
izleri halk edebiyatı ürünleriyle birlikte yazılı hale getirilmeye başlanmıştır.
Bu bakımdan, halk edebiyatının kaynaklarına eğildiğimizde yazılı ve sözlü olmak
üzere iki kaynak karşımıza çıkar.
4.1. Sözlü Kaynaklar
Halk edebiyatının masal, tekerleme, ninni, mani, fıkra, bilmece, atasözü, beddua,
vb. gibi sözlü ürünlerinin çok büyük bir bölümü özellikle ileri yaşlardaki insanlarımızdan
elde edilen ürünlerdir. Bu yaşlı insanlar, dedelerinden, ninelerinden ya da
anne-baba ve o çevredeki yaşlı kimselerden duydukları bu ürünleri yeni bir kuşağa
aktarmada önemli bir kaynaktır. Halkbilim ve halk edebiyatı araştırmacıları bu yaşlı
kaynaklardan derledikleri metinleri yazılı hale getirerek halk edebiyatı kaynağını
zenginleştirirler. Ayrıca çeşitli yörelerimizde, radyo, gazete ve televizyon gibi görsel-
işitsel iletişim araçlarının yaygın olmadığı dönemlerde, halkın başlıca eğlence
ve bir anlamda da eğitim kaynağı olan bu ürünler anlatıcı ve sorucularının, bugün
sayıları giderek azalsa da, belleğinde yer etmiştir. Bu usta anlatıcıların yanı sıra halk
ozanları, özellikle de saz şairleri sözlü halk edebiyatı ürünlerinin günümüze taşınmasında
başlıca kaynaklardır.
4.2. Yazılı Kaynaklar
Halk edebiyatımızla ilgili yazılı kaynaklar oldukça çeşitlidir. Şöyle bir sıralayacak
olursak bunların başlıcaları şunlardır:
• Orhun Abideleri : Türk kültürü ve edebiyatıyla ilgili yazılı kaynakların en
eskisini Türk gelenek ve adları konusunda bilgiler taşıyan ve 8. yüzyılda dikilen
Orhun Abideleri oluşturmaktadır.
8 H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
• Divânü Lûgati't -Türk: Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072 tarihinde yazımı
tamamlanan bu sözlük, Türk halk edebiyatının değişik türlerinden örnekler taşıması
bakımından önemli bir kaynaktır.
• Sûrnameler: Düğünlerden, şenliklerden, eğlencelerden, halk sporlarından
sözeden çoğunlukla minyatürlü yazma yapıtlardır. Halk tiyatrosu, halk eğlenceleri
yönünden zengin bilgi kaynaklarıdır.
• Menâkıpnâmeler, vilâyetnâmeler: Halk kültüründe eren ve evliya gibi üstün
bir değeri olan Sarı Saltuk, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Mevlana
gibi kişilerin yaşamlarını anlatan yapıtlardır.
• Falnâmeler: Gelecekten haber verme konusunda inanışları ve uygulamaları
içine alan yazma yapıtlardır.
• Mesnevîler: Halk hikayeleri, fıkraları yönünden çok zengin kaynaklardır. Divan
şairlerinin halk hikayelerini mesnevi şeklinde işlemeleriyle oluşmuşlardır.
Örneğin Mevlana'nın ünlü Mesnevisi, halk hikayeleri ve fıkralar bakımından
çok zengin bir kaynaktır.
• Cönkler : Halk edebiyatımızın en önemli yazılı kaynaklarını cönkler oluşturmaktadır.
Birer defter olan cönkler alttan yukarıya doğru, uzunlamasına açılan
ve okuma-yazma bilen bir halk edebiyatı gönüllüsü tarafından düzenlenmiş
kaynaklardır. Cönkler tek bir halk edebiyatı türü üzerine düzenlenmemişlerdir;
tam tersine destanlar, koşmalar, ağıtlar, türküler, atalar sözü, maniler, fıkralar,
masallar gibi halk edebiyatı ürünleri bakımından oldukça zengin ürünleri
birarada bulundurmaktadır. Bu bakımdan, bu kaynaklarda halk edebiyatının
bütün ürünlerini bulmamız olasıdır.
5. Halk Edebiyatının Özellikleri
Türk halk edebiyatı ürünlerinin ortak özelliklerinin başında, anlaşılır bir Türkçeyle
söylenmiş ya da yazılmış olmaları gelir. Halk edebiyatı ürünlerinin büyük bir bölümünü
nazımla söylenmiş türkü, ağıt, ninni, mani, koşma, koçaklama vb. türler oluşturduğu
için, bu türlerde başlıca ölçü hece ölçüsüdür.
Özellikle 16. yüzyıldan sonra, kimi halk şairlerinin gerek ilişkide oldukları medrese
kültürü ve çevresinin etkisi, gerekse divan şairlerine özenmelerinden kaynaklanan
hece dışında ve ağdalı bir dille söyleme özellikleri görülmüştür. Fakat bu, halk edebiyatı
ürünlerinin özellikleri sıralanırken temiz bir Türkçeyle söylenmiş olduklarının
belirtilmesine engel değildir.
Halk edebiyatı ürünlerinin dil ve biçim dışında bir diğer özelliği ise büyük bir bölümünün
bireysel değil imece usulüyle yaratılmalarıdır. Bu imece usulüyle yaratım,
kimi adlara ait gösterilen şiirlerde de böyledir. Bir şiirin, bir masalın, bir türkünün,
bir fıkranın birden çok söyleniş şeklinin olması da bu ortak yaratma niteliğinden ileri
gelmektedir. Bugün Karacaoğlan, Pir Sultan, Yunus Emre gibi adı belli halk ozanlarımıza
ait şiirlerin bile birden çok söyleniş şekilleri vardır. Bu ozanlarımız etrafında
bir Karacaoğlan şiirinden çok Karacaoğlan şiir geleneği ya da Pir Sultan şiir geleneği
H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I 9
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
vurgulamasının yapılması da bu gerçeklikten ileri gelmektedir. Yani, halk benimsediği,
kendi duygu ve düşüncesiyle bütünleştirdiği ürünlere yenilerini eklerken, ona
gönlünde yer etmiş bu adlardan birini yakıştırmaktan kaçınmamıştır.
6. Edebiyatın İçinde Halk Edebiyatının Yeri
Bütün ulusların edebiyatlarında olduğu gibi, Türk edebiyatında da halk edebiyatı
geleneğinden sürekli yararlanılmaktadır. Bunun tersini düşünmek doğru olmaz.
Çünkü bugün bile, insanın çocukluğunda tanıştığı ilk edebiyat ürünleri ninni, tekerleme,
masal gibi halk geleneğine dayalı ürünlerdir. Böyle bir gelenek içerisinde
yetişen sanatçı, çok aykırı bir yapıt sunsa da, düşünsel dünyasının derinliklerindeki
bu birikimlerin izleriyle tanışıklığını hiç bir zaman yok sayamayacaktır.
Bu kaçınılmaz gerçeğe daha bilinçli bir biçimde yaklaşarak iletmek istediği düşünsel
ve estetik iletileri halkbilim ve halk edebiyatı ürünlerinden özellikle yararlanarak
okuyucusuna ulaştıran sanatçılar da vardır. İngiltere'de Macperson'un ve
Percy'nin İngiliz halk türkülerini örnek alarak geliştirdikleri edebiyat dili, Almanya'da
Klopstock ve Herder'in epik şiirden ve halk türkülerinden yararlanarak geliştirdikleri
edebiyat geleneği, klasik edebiyatın sıkı kaidelerinin kırılmasına ve ulusal
bir edebiyatın yaratılmasına yol açmıştır. Puşkin'in Rus edebiyat dilini yaratmada
halk edebiyatından ne büyük yardımlar gördüğü bilinen bir gerçektir. Puşkin,
dadısı Rodionovna'dan, ta çocukluğunda dinlediği masallar için "bunların her biri
bir şiirdi", atasözleri için ise "dilimizin altın madeni" demektedir. Puşkin'den sonra
gelen büyük Rus yazalarının hepsi, Lermontof, Gogol, Turgenyev, Tolstoy ve Dostoyevski
"halkın ruhu ile kaynaşmanın" yolunu Puşkin'in açtığı gelenekten öğrenmiştir.
Ülkemiz edebiyatında, halk edebiyatı ürünlerinin konu, biçim ve biçeminden yararlanarak
özleri sağlam, dili ve anlatımı güçlü yapıtlar veren sanatçılarımızın içerisinde
Ömer Seyfettin, Ahmet Rasim, Ahmet Mithat Efendi, Hüseyin Rahmi Gürpınar
adları akla ilk gelenlerdir.
Günümüz edebiyatçıları içerisinde sadece ülkemizde değil, dünyanın bütün ülkelerinde
işlediği temalar kadar işleyiş biçimi bakımından da örnek gösterilen Yaşar
Kemal, özgünlüğünü destan ve halk hikayeciliği geleneğinden yararlanarak var
etmiştir. Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf , Yılanı Öldürseler,
İnce Memed, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu, vb. romanları halk edebiyatının
zengin dil birikimini yansıtmaktadır. Ayrıca sözlü kültürde var olan Karacaoğlan,
Köroğlu, Ala Geyik efsanelerini derleyerek yazdığı Üç Anadolu Efsanesi halk
edebiyatının çağdaş edebiyat içerisindeki yerini göstermesi bakımından önemli yapıtlardır.
Bu listeye yine Yaşar Kemal'in yapıtlarından Ağrı Dağı Efsanesi'ni, Filler
Sultanı ile Küçük Karınca'yı da eklemek gerekir.
Halk edebiyatı geleneği ve halkbiliminden edebiyatımızda sadece Yaşar Kemal bu
denli yararlanmamıştır. Çağdaş Türk edebiyatı içerisinde önemli yerleri olan Nazım
10 H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Hikmet'in Sevdalı Bulut, Şeyh Bedrettin Destanı, Ferhat İle Şirin, Yusuf ile Menofis
adlı yapıtları, Sabahattin Ali'nin Hasan Boğuldu adlı öyküsü, Samim Kocagöz'ün
kimi öykü ve romanları, Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü'nün birçok gülmece öyküsünde
halk edebiyatının zengin örneklerinden yararlanılmıştır. Ahmed Arif, Enver Gökçe,
Necip Fazıl Kısakürek, Bekir Yıldız, Ümit Kaftancıoğlu, Niyazi Akıncıoğlu, Kemal Tahir,
Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Ali Kemal Gözükara, Osman Şahin, Kemal Bilbaşar, Abbas Sayar,
Onat Kutlar, Necati Cumalı, Abdülkadir Bulut, Hasan Hüseyin, Gülten Akın ve daha
genç kuşaktan Murathan Mungan, Ömer Civano, Müslüm Çelik gibi şair ve yazarlarımızın
yapıtlarında da bu geleneğin belirgin izleri vardır.
Aşağıda Akın'ın (1982) yazısında da halk yazınının çağdaş yazına kaynaklık ettiğine
ve önemine değinilmiştir.
Okuma Parçası
Yoz Bir Kültürü Egemen Kılmak İçin
Gülten Akın
Günümüz sanatını besleyecek bir kaynak olarak halk edebiyatı konusu, ürkütücü genişlikte
bir konu. Ben salt, kendi alanım olan edebiyatı, özellikle şiiri kapsayacak biçimde konuyu sınırlandırmak
istiyorum.
"Her kültür, belli bir toplumun ekonomisiyle siyasasının ideolojik planda yansımasıdır."
Kültürün bir görünümü olan sanat da öyle.
Halk edebiyatının en güçlü olduğu, ürünlerinin en bol olduğu dönem, kuşkusuz halkların
uluslaşma sürecine girmeden az önceki , aşiret, boy, kabile biçiminde yaşadıkları dönemdir.
Dünyamızdan gelip geçen insanlar, halklar bu çok sancılı evreyi ürünleriyle sonsuza aktarmışlardır.
İlkel insanın büyü, dua, dans, ezgi biçimlerinde, işine yardımcı kıldığı, hayatını
değiştirmede başvurduğu sanat, daha ileri bir evrede de aynı toplumsal amaçla yapılıyordu.
Yaşadığı olayları anlatıyordu insan. O olayların benzerini belki bir daha yaşamamak istiyordu.
Tarihini, birlikte yaşadıklarına ya da kendinden sonraya kalacak olanlara, çocuklarına aktarmak
istiyordu. Bunu en etkin biçimde yapması gerekiyordu. Bir de artık, yaylak, güzlek,
kışlak saydığı yurt saydığı yerlerin dışına taşmışlığı vardı. Savaşların, sürgünlerin, iskanların,
salgınların onulmaz acılarını taşıyordu. Yakarıyor, isyan ediyor, öfkeleniyordu, yiğitliğini
yüceltiyordu, alay ediyor, yergiler diziyordu. İkinci boyutta, bireysel yaşamı sürüyordu.
İlk boyuttan etkilenerek ve onu etkileyerek. Sevda vardı. Hastalık, ölüm vardı. Zulüm vardı.
Ayrılıklar, özlemler, kavuşmalar vardı. Her biri için, sayılamayacak kadar çok deyiş dedi.
Destan, masal, efsane söyledi. Güç kazanmak, kazandırmak için, yeniden o olayı yaşıyor olmak
için, yaşamı kalıcı kılmak için...
Sonra bu söylenenler, yazıya da döküldüler. Hem yazılı, hem sözlü ürünler günümüze dek
geldi.
H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I 11
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
O toplumsal koşullar, bir daha geri gelebilir mi, gelmiş midir? Uluslaşma süreçlerinin geçildiği,
sınıfsal çelişkilerin yaşandığı, bu çelişkilerin özel yaşamda da bir yığın değişiklik oluşturduğu
çağımızda, at, avrat, silah yiğitliği; mecnunluk, leylâlık kalmış mıdır? Ya değer ölçüleri,
sağtöre, insan ilişkileri?
Diyor ki birileri, o koşullar bir daha gelmeyeceğine göre, o sanat da yapılamaz. Doğru bu. Ancak,
kapsamı bir iyice genişletiliyor bu savın, o günün halk yazını, çağdaş yazına kaynaklık
edemez 'e kadar.
Pir Sultan'ın, Karacaoğlan'ın şiirleri, Köroğlu, Dadaloğlu'nunkiler, Kazak Abdal yergileri,
onca aşık deyişleri, efsaneler, destanlar, masallar hâlâ bunca geçerliyken (halk içinde değil
yalnız, seçkinci çevrelerde de) nasıl düşünülebilir böyle?
Bana yeryüzünden haksızlığın zulmün kalktığını söyle, Pir Sultan'dan vazgeçeyim. Bana
insanların artık usla, mantıkla davrandıklarını söyle, Leylek koduk doğurmuş/Ovada zurna
çalar/Balık kavağa çıkmış/Söğüt dalın biçmeye... diyen Kaygusuz'dan vazgeçeyim.
Bana, İsrail oğullarının kendi çektiklerini silip; kara elleriyle, yeni bir soykırımı Filistin'de
tarihe yazdıklarını unuttur, halk şiirinin çoğundan vazgeçeyim.
Yüzyılların geçmesi insanlığın tarihinde, masaldaki bir arpa boy yol kadar kısa demek ki. Demek
ki insan henüz niceliklerde dolaşıyor. Yeterli bir birikimi oluşturamadı, nitelik değişimini
gerçekleştiremedi. Doğrusu bu.
Şu var ki, halk edebiyatının bu güne kaynaklık etmesi demek halk şiirinin benzeri şiiri yazmak
demek değildir. Dünyada ve ülkemizde usta sayılan yazarlara ozanlara bakın, halk edebiyatı
kaynağından nasıl yararlanmışlar. Endülüs ("Cante flamenco"ları) olmasa, Lorca
olur muydu? Anadolu efsaneleri olmasa Yaşar Kemal olur muydu? Mitoloji olmasaydı, Yunan
sanatı?...
............
Konumuzun bir de öteyüzü var, değinmeden geçemeyiz. Halk sanatının, halk edebiyatının
ürünleri, dünyanın çok yerinde ve ülkemizde, belli çevrelerce hızla yozlaştırılıyor. Egemen
kültürü oluşturma görevini de üstlenen bu çevrelerin, öyle, halkın değerlerinin nitelikçe değiştirilip
yükseltilmesi, halkın yaşamının da yükselmesine yardımcı olunması gibi bir sorunları
yok. Herşeyi, paraya çevrilir mal olarak gördüklerinden, ellerini değdirdikleri güzellik
çirkinliğe dönüşüyor. Bastıkları çimen kuruyor. Halkın müziğine, şiirine, efsanesine, masalına
musallat oluyor onlar. Yoz bir kültürü egemen kılmak için.
12 H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Özet
Avurapa'da 18. yüzyılda başlayan halkbilim ve etnografya çalışmaları, ülkemizde ancak 20.
yüzyılın başlarında görülür. Kırık dökük çalışmalarla geçmişi 300 yılı aşan, fakat bilim olarak
100 yılı bulmayan folklor konusundaki uğraşılar, bizde de ilk zamanlar kişisel ve disiplinsiz
çalışmalarla yürüyordu. İlki 1926 yılında başlatılan ve 1927, 1928, 1929 yıllarında yinelenen
müzik bilginlerinin katıldığı araştırma gezileriyle halkbilime disiplinli ve yaygın bir
şekilde yaklaşıldığı görülür.
Halkbilimle uğraşacak özel bir organizasyon 1 Kasım 1927 yılında , Ankara'da "Halk Bilgisi
Derneği" adı altında kuruldu ve bir süre sonra da bu derneğin İstanbul, İzmir gibi büyük
kentlerde şubeleri; Sinop, Samsun, Sivas ve Erzurum'daki temsilcilikleri izledi. 1928'de ise
"Halk Bilgisi Mecmuası" yayınlandı.
10 Nisan 1931'de "Türk Ocakları"nın kapatılmasından sonra, 19 Şubat 1932'de halkevlerinin
açılması üzerine, yurtta geniş bir halkbilim çalışmaları başlatıldı. Kısa zamanda yurdun
her yanına yayılan bu çalışmalar, özellikle Türk halk kültürü ürünlerinin derlenmesi bakımından
önemli bir işlev görmüştür.
Halk edebiyatının kaynaklarına eğildiğimizde, halkbilimle ortak kaynaklardan beslendiklerini
kolaylıkla görürüz. Halk edebiyatı ürünlerinin hemen tamamı halkbiliminin de ilgi alanına
giren ürünler olmaktadır. Bu bakımdan halkbilim ile halk edebiyatının yakın bir ilişkisi
vardır. Özellikle sözlü yollardan elde edilen ve yaratıcısı bilinmeyen halk edebiyatı ürünlerinin
halkbilim disiplini içerisinde ele alınması bu bakımdan önemlidir.
Halk edebiyatı deyimi, özellikle 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı saray ve çevresine egemen
olmaya başlayan Arap ve Fars kültürünün oluşturduğu "Divan Edebiyatı" geleneğine karşıt
kullanılan bir kavramdır. Kentleşme ve buna bağlı olarak gelişen işbölümü toplumdaki
egemenlik ilişkilerini de şekillendirmiş; düşünce dünyaları ve yaşama biçimleri bakımından
birbirlerinden ayrılan özelliklerde sınıflar oluşturmuştur. Halk edebiyatı, bu toplumsal yapılanmada
siyasal ve askeri bakımdan egemenliği elinde bulunduramayan üretici, geniş toplum
kesimlerinin yaratmış olduğu bir edebiyattır.
Halk edebiyatı ürünlerinde anlaşılır bir dil her zaman en belirleyici etmen olmuştur.
H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I 13
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Değerlendirme Soruları
Aşağıdaki soruların yanıtlarını verilen seçenekler arasından bulunuz.
1. Halkbilimin (folklorun) içeriğini anlamak bakımından, aşağıda belirtilenlerden
hangileri doğrudur?
I. Bir ülke ya da belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alandaki
kültürel ürünlerini konu edinir.
II. Halkbilim bugünün halk kültürü ürünlerini de inceler.
III. Halkın yaşama biçimini, belirli olaylar karşısındaki tavrını, çevresini ve
dünyayı angılayışını açıklamada bize yardımcı olur.
A. Sadece I doğrudur.
B. Sadece II doğrudur.
C. Sadece I ve II doğrudur.
D. Hepsi doğrudur.
E. Sadece II ve III doğrudur.
2. Halkbilim konusunda yapılan çalışmaların Türkiye'deki düzeyiyle ilgili aşağıda
belirtilenlerden hangileri doğrudur?
I. Türkiye'de folklor terimi ilk kez Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın 20 Şubat 1913
tarihli Peyam gazetesinin edebiyat ekinde yayımladığı 'Folklor' başlıklı yazıda
kullanıldı.
II. Üniversitelerimizde ilk kez 1938 yılında Pertev Naili Boratav tarafından
bağımsız ders olarak okutulmaya başlandı.
III. Halkbilimiyle ilgili çalışmalar yapmak üzere kurulan ilk dernek 1927 yılında
kurulan Anadolu Halk Bilgisi Derneği olmuştur.
A. Sadece I doğrudur.
B. Sadece II doğrudur.
C. Sadece I ve II doğrudur.
D. Sadece II ve III doğrudur.
E. Hepsi doğrudur.
3. Halk edebiyatı kavramını anlamak bakımından aşağıda verilen bilgilerden
hangileri doğrudur?
I. Halk edebiyatı kavramı, üretim araçlarının gelişmesi ve işbölümünün
yaygınlaşmasıyla oluşan farklı düşünce ve yaşama biçimlerinin sonucu
doğmuştur.
II. Halk edebiyatı kavramı, dilimizde divan edebiyatına karşı kullanılan bir
kavramdır.
III. Halk edebiyatı kavramının içerisine ağıt, ninni, bilmece, türkü, destan,
masal vb. sözlü yolla üretilen ürünlerle, halk ve tekke ozanlarının ürünleri
girer.
A. Sadece I doğrudur.
B. Sadece II doğrudur.
C. Hepsi doğrudur.
D. Sadece III doğrudur.
E. Sadece II ve III doğrudur.
14 H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
4. Halk edebiyatının kaynakları konusunda aşağıda belirtilenlerden hangileri
doğrudur?
I. Masal, ninni, fıkra, bilmece anlatan yaşlı kimseler.
II. Cönkler.
III. Falname, mesnevi ve Surname gibi halk kültürüne ilişkin ürünlerin kaydedildiği
yapıtlar.
A. Sadece I doğrudur.
B. Sadece II doğrudur.
C. Sadece I ve II doğrudur.
D. Hepsi doğrudur.
E. Sadece II ve III doğrudur.
5. Halk edebiyatının edebiyat içindeki yerini anlamak bakımından aşağıda belirtilenlerden
hangileri doğrudur?
I. Türk edebiyatında halk edebiyatına yönelme özellikle Tanzimat Fermanı'yla
birlikte gündeme gelmiştir.
II. Halbilim ve halk edebiyatı ürünlerinden yararlanan sanatçılar, geleneğin
yolaçıcı niteliklerinden hareket etmişlerdir.
III. Türk edebiyatında halk kültürü geleneğinden yararlanan yazarlar arasında
Yaşar Kemal, AhmedArif, Enver Gökçe, Kemal Bilbaşar anılabilir.
A. Hepsi doğrudur.
B. Sadece II doğrudur.
C. Sadece I ve II doğrudur.
D. Sadece III doğrudur.
E. Sadece II ve III doğrudur.
Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar
Acıpayamlı, Orhan. Halkbilim Terimleri Sözlüğü. Ankara Üniversitesi Basımevi,
1978.
Akın, Gülten. "Yoz Bir Kültürü Egemen Kılmak", Hürriyet Gösteri, Sayı 23, 1982.
Alangu, Tahir. Türkiye Folkloru Elkitabı. İstanbul: Adam Yayınları, 1983.
Arık, Remzi Oğuz. Müze, Tarih ve Folklor Çalışmaları Kılavuzu. Ankara: CHP
Halkevleri Yayınları, 1947.
And, Metin. Geleneksel Türk Tiyatrosu. Ankara: Bilgi Yayınları, 1969.
Avcı, A. Haydar. Halkbilimi Konuları ve Araştırma Yöntemleri. Ankara: Berhem
Yayınları, 1992.
H A L K B İ L İ M ( F O L K L O R ) V E H A L K E D E B İ Y A T I 15
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ