25 Nisan 2016 Pazartesi

bağlaçlar



açıkçası
ama
ancak
bile
çünkü
dahi
dE
dE.....dE
demek ki
fakat
gene
gerek...gerek(se)
ha........ha
hâlbuki
hatta
hele
hem
hem de
hem.....hem (de)
ile
ise
ister.....ister(se)
kâh..........kâh
kısacası
ki
lâkin
madem(ki)
nasıl ki
ne var ki
ne yazık ki
ne......ne (de)
nitekim
oysa
oysaki
öyle ki
öyleyse
üstelik
ve
veya
veyahut
ya da
ya....ya (da)
yahut
yalnız
yeter ki
yine
yoksa
zira




Özellikleri


]Edatlardan farkı, zaten var olan anlam ilgilerine dayanarak bağ kurmasıdır. Edatlar ise yeni anlam ilgileri  kurarlar.

]Bağlaçların yerine noktalama işaretleri kullanılabilir.

]Bağlaçlar cümleden çıkarılınca anlam bozulmaz, ama daralabilir. Bağlaçlar (ile hariç) önceki ve sonraki kelimeden ayrı yazılır. Bitişik yazılanlar bağlaç değil, ektir.

Eve gittim, fakat onu bulamadım.          (bağlaç)
Konuşmak üzere ayağa kalktı.          (edat)
Sözlüden yine zayıf almış.                   (zarf)
Ben de seninle geleceğim.                   (bağlaç)
Evde rahat çalışamadı.                   (çekim eki)
Sözde Ermeni soy kırımı                   (yapım eki)
Sen ki hep çalışmamı isterdin...          (bağlaç)
Seninki de lâf işte...                            (çekim eki)
Evdeki hesap                                  (yapım eki)


BAĞLAÇ ÇEŞİTLERİ


a. Sıralama Bağlaçları


“ve”


Cümleleri, anlam ve görev bakımından benzer veya aynı olan kelimeleri, sözleri ve öğeleri birbirine bağlar.

Duygu ve düşünce bir olmalıdır.                      özneleri
Köyünü, yaşlı dedesini ve ninesini özlemişti.         nesneleri
Şiir ve roman okuma alışkanlığı edinin.                 nesneleri
Bana baktı ve güldü.                                              cümleleri
Anlatılanları dinliyor ve çocuğa hak veriyordu.         cümleleri
Aylarca ve yıllarca sustu.                                   benzer kelimeleri
Binlerce yerli ve yabancı turist geldi.          sıfatları

] “ve” bağlacı yerine virgül veya “-İp”, “-ErEk” zarf-fiil ekleri de kullanılabilir:

Masaya yaklaştı ve kitabı aldı.
Masaya yaklaştı, kitabı aldı.
Masaya yaklaşıp kitabı aldı.
Masaya yaklaşarak kitabı aldı.

Not: “ve” bağlacından önce noktalama işareti kullanılmaz, bu bağlaçla cümle başlamaz. Çağdaş şiirde söze etki ve çekicilik katmak için kullanılmaktadır, ama doğru değildir.
“ve” bağlacı yerine & işaretini kullanmak son derece yozlaştırıcıdır.

“ile, -lE”


“ve” ile görevleri aynı olmasına rağmen her zaman birbirinin yerine kullanılamazlar. “ile”nin kullanım alanı daha dardır.
“ile” cümleleri birbirine bağlamaz; sadece aynı görevdeki kelimeleri bağlar.

Duygu ile düşünce bir olmalıdır.            
Yaşlı dedesi ile ninesini özlemişti.            
Edebiyatımızda en çok eser verilen türler şiir ile romandır  

Not: Edat olarak kullanılan ve zarf yapan “ile”den farklıdır.

Mehmet ile Ali sinemaya gittiler.          (bağlaç)
Mehmet, Ali’yle sinemaya gitti.          (edat)
Mehmet heyecanla yerinden kalktı.          (edat)


b. Eşdeğerlik Bağlaçları


“ya da, veya, yahut, veyahut”


Aynı değerde olup da birinin tercih edilmesi gereken iki seçenek arasında kullanılırlar.

Biriniz gideceksiniz: Sen ya da kardeşin.
Bisiklet veya motosiklet alacağım.
Sen, ben veya başkası...
Sen olmasan yahut (veyahut) seni görmesem dayanamam.


c. Karşılaştırma Bağlaçları


“ya....ya”


İki seçenek sunulduğunda kullanılır.
Bunlar birbirinin zıttı olabilir
Biri yapılmadığında diğerinin yapılması gerekebilir.

Ya beni de götür ya sen de gitme.
Ya gel ya gelme.
Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin[1]

“hem.....hem (de)”


Her ikisi de geçerli olan iki durumu anlatır. Bunlar zıt da olabilir, eşdeğer da.

Hem çalışmıyor hem (de) yakınıyorsun.              
Hem kitap okuyor hem de müzik dinliyor.              Aynı anda

“ne......ne (de)”


]Aynı görevdeki kelimeleri, kelime gruplarını ve öğeleri birbirine bağlar.

Ne şiş yansın ne kebap.                        özneleri
Gönül ne kahve ister ne kahvehane.               nesneleri
Ne İzmir’e gitmiş ve Bursa’ya.             dolaylı tümleçleri

]Cümleleri de birbirine bağlar:

Üç yıldır ne bir telefon açtı, ne de bir mektup yazdı.
Onu ne gördüm ne de tanıdım.
Ne aradı ne (de) sordu.
Ne kızı verir, ne de dünürü küstürür.

Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur.

]Cümleleri -yapı bakımından olumlu oldukları hâlde- olumsuz yapar. Yüklem olumlu durumdadır.

Ne kendi rahatsız oldu ne de halkı huzursuz etti. (kendisi rahatsız olmadı, halkı da huzursuz etmedi)

Yüklem olumsuz çekimlenirse anlatım bozukluğu meydana gelir.

Ne çay ne kahve içmedi.→ “Ne çay içti ne kahve” olmalıydı.

] Zıt anlamlı iki sıfatla birlikte kullanılarak onların arasında bir durum ifade eder.

Dışarıdaki hava ne soğuk ne sıcak.
Yaptığı işe ne kolay ne de zor denebilir.

Not: “Ne zor, ne acı günler yaşadık” örneğinde “ne zor” ve “ne acı” sözleri ayrı ayrı da (biri olmadan) kullanılabileceği için buradaki “ne”ler bağlaç oluşturmaz.

“dE....dE, gerek......gerek, olsun.....olsun, kâh......kâh, ha......ha”


Öğeleri ya da cümleleri birbirine bağlarlar.

Öğretmeni de arkadaşları da onu çok merak ettiler.  özneleri bağlamış.
Annesini de babasına da özlemişti.             nesneleri bağlamış.
Tatil boyunca dinlenmiş de gezmiş de.         yüklemleri bağlamış.
İzmir’e de Aydın’a da uğrayacağız.                dolaylı tümleçleri
Fizikten de anlamam kimyadan da.
Gerek sen gerek(se) o, güzel çalıştınız.
Gerek baba gerek anne tarafından bir akrabalıkları yok.
Ali olsun, Ahmet olsun, ikisi de çalışkan ve zekîdirler.
Kâh yıkılıyor, kâh kalkıyor, ama yılmıyor.
Ha Ali ha Veli, ne fark eder?


d. Karşıtlık Bağlaçları


“ama, fakat, lâkin, yalnız, ancak, ne var ki, ne yazık ki”


“ama, fakat, lâkin” aynı anlamlı bağlaçlardır. “yalnız, ancak, ne var ki, ne yazık ki” de bunlara yakın bağlaçlardır.

]“ama, fakat, lâkin, yalnız, ancak, ne var ki, ne yazık ki” bağlaçları, aralarında zıtlık bulunan iki ayrı ifadeyi, cümleyi birbirine bağlar.

Çok tembeldi, ama başarılı oldu.
Yemek az, ama doyurucu.
Yerinde ve zamanında konuşmaya dikkat ediyorum, ama bazen yanlış anlaşılıyorum.
Hızlı yürüdü, ancak yetişemedi.
Bu işe başlıyorum, ancak bugün bitiremem.
Hava nemliydi, fakat yağmur yağmıyordu.
Altmış yaşında, kır saçlı; fakat dinç bir adam bağırdı.
Bunları götür, yalnız diğerlerini getirmeyi unutma.

Not: Bir cümle bu bağlaçlardan biriyle başlayabilir. Bu durumda bu bağlaçlar iki bağımsız cümleyi birbirine bağlamış olur..

... Ne var ki sanatçıyı bu yüzden eleştirmek doğru olmaz.

] “ne yazık ki” bağlacı çok kötü ve acı sonları bildirir.

İnsanlara hep vefa gösterdi; ne yazık ki kendisi onlardan vefa görmedi.

] “ne var ki” bağlacı çaresizlik ifade eder.

En yüce duyguların tohumları ekildi; ne var ki dünya, insanları kendisine benzetmişti.

]“ama, fakat, lâkin, yalnız, ancak”, neden, şart, uyarma bildirir

Arkadaşının kalbini kırdı, ama çok pişman oldu.
Bizimle gelmene izin veririz, ama yolda fazla soru sormayacaksın.

] Sadece “ama” bağlacı pekiştirme anlamı katar.

Güzel, ama çok güzel eserler bırakmış atalarımız.

]Yine sadece “ama”, cümle sonunda, dikkat çekmek için kullanılır.

Bak kızarım ama!
Böyle söylersen darılırım ama!

“hiç olmazsa” ve “hiç değilse”


Çarşıdan elimiz boş döndük. Hiç olmazsa iki kaset alsaydık.

“oysa, oysaki, hâlbuki”


Aralarında zıtlık, aykırılık bulunan iki cümleyi “tersine olarak, -dİğİ hâlde” anlamlarıyla birbirine bağlar.

Onu özledim, oysa gideli çok olmadı.
Gelemeyeceğini söyledi, hâlbuki vakti vardı.

Not: Bu bağlaçlar anlam bakımından zıt olmayan cümleler arasında kullanılırsa anlatım bozukluğuna yol açar.

Her zaman birinciydi, oysa çok çalışırdı. (anlatım bozuk)


e. Gerekçe Bağlaçları


“çünkü”

“Şundan dolayı, şu sebeple” anlamlarına gelir.
Neden bildirir.
Eve gittim, çünkü babam çağırmıştı.
Otobüse yetişemedik; çünkü evden geç çıkmıştık.

“madem(ki)”

Madem gelecektin, haber verseydin.

“zira”

“çünkü” anlamında kullanılır.
Allah'a sığın şahs-ı halîmin gazabından
Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir

“yoksa”

Ver diyorum, yoksa yersin dayağı.

“nasıl ki”

Acele etmez, ağırdan alır; nasıl ki bu akşam ağırdan alıyor.

“değil mi ki”



f. Özetleme Bağlaçları


“kısacası, demek ki, açıkçası, öyleyse, yani, özetle, o hâlde, anlaşılıyor ki”

... Kısacası kendimizi toparlamalıyız.
... Demek ki ülkemiz bunlardan dolayı gelişmiyor.
... Açıkçası bu işi istemiyorum.
... Öyleyse gidelim arkadaşlar.


g. Pekiştirme Bağlaçları


“bile, dE, hem de, dahi, üstelik, hatta, ayrıca, bundan başka”


Bu bağlaçlardan bazıları bazı durumlarda birbirlerinin yerine kullanılabilirler.

]“bile” kullanılan bir cümle daha önce kullanılmış bir cümlenin ya devamıdır ya da devamı gibi görünür.

Bunu sen bile başarabilirsin.
Bağırsan bile duymaz.
Tembel adam, olur, demiş. Demiş ama yerinden bile kalkmamış.
Hatta parasını bile ödemişti. / Hatta parasını ödemişti bile.
Çölde suyun bir damlası bile değerlidir.

] “bile” yerine “de” veya “dahi” de kullanılabilir.

Bunu sen de başarabilirsin.
Bağırsan da duymaz.
Tembel adam, olur, demiş. Demiş ama yerinden dahi kalkmamış.
Hatta parasını dahi ödemişti. / Hatta parasını ödemişti dahi.
Çölde suyun bir damlası dahi değerlidir.

] “hatta, hem de, ayrıca, üstelik”

Belle, kazmayla, hatta elleriyle kazıdılar.
Gördüm, hatta konuştum da.
Konuşmuyor; üstelik gülmüyor da.
Çalışıyor, hem de sabahtan akşama kadar.


h. “de, ki, ise” bağlaçları


“dE”


] Her zaman kendinden önceki kelimeden ayrı ve de, da şeklinde yazılır; bitiştirilmez, te, ta şeklinde yazılmaz.  “ya” ile birlikte kullanıldığında da ayrı yazılır: “ya da”
Kelimenin son hecesine kalınlık-incelik bakımından uyar.

] Genellikle “dahi, bile, üstelik, hatta” bağlaçlarıyla özdeştir.

Bu soruyu Ali de bildi                     dahi, bile
Artık gönlümü alsa da önemi yok.         dahi, bile

] Cümleleri, aynı görevdeki kelimeleri ve sözleri birbirine bağlar ve değişik anlamlar katar:

Sorsan da söylemem                   asla

Erzakını hazırla da pikniğe gidelim.    
Cümleleri bağlamış, burada pikniğe gitmek için erzak hazırlama şartı var.

Biraz müsaade etsen de işime baksam         rica, istek, yalvarma
Büyüyecek de bana bakacak.                    Küçümseme, alay
Çalışıp da kazanacaksın.                      şart
Dün bizi bekletti de gelmedi.                      yakınma
Çalışayım da gör neler yapacağımı.             övünme
Düzenli çalıştı da başarılı oldu.           için, neden-sonuç
Koşsan da yetişemezsin.                        değişmezlik

Bütün yıl okumamış da şimdi kitap kurdu oluverdi.   
Zıt anlamlı cümleler arasına girmiş.

] Tekrarlanan kelimelerin arasına girerek anlamı güçlendirir:

Ev de ev olsa bari                              küçümseme
Çalış da çalış...                                   abartma

] “ama” bağlacının yerine kullanılabilir; cümleleri ve öğeleri birbirine bağlayabilir:

Hızlı hızlı koştu da yetişemedi.         cümleleri bağlamış

] Edattan ve zarftan sonra gelerek anlamı pekiştirebilir:

O kadar da soğuk değil.
Böyle davranmanız hiç de iyi olmadı.

“ki”


Sadece “ki” biçimi vardır.
Kendinden önceki ve sonraki kelimelerden ayrı yazılır.
Türkçe değil, Farsça bir bağlaçtır ve Türkçe cümle yapısına aykırı olarak kullanılır.

]Anlam bakımından birbiriyle ilgili cümleleri birbirine bağlar.

Bir şey biliyor ki konuşuyor.                 (sebep-sonuç)
Baktım ki gitmiş.                          (şaşkınlık)
Ancak ne yazık ki böyle olmadı.              

]Birisinden alıntı yapılacağı zaman kullanılır.

Atatürk diyor ki: ...                   (açıklama)

]Özneyle veya tümleçlerle ilgili açıklama yapılacağı zaman kullanılır. Bazen “ki” ile başlayan bu açıklama iki kısa çizgi arasında verilir.

Ben ki hep sizin için çalıştım.              (pekiştirme)
Siz ki beni tanırsınız, neden böyle düşünüyorsunuz?
O yerden -ki herkes kaçar- sen de kaç.

]”ki” kullanılan bazı cümlelerin “ki”den sonraki kısmı söylenmez.

Sınavı kazanabilir miyim ki...             (kuşku)
Bu adama güvenilmez ki!            (yakınma)
Acaba çocuğa kızarlar mı ki?         (endişe)

]Tekrar edilen kelimeler arasında kullanılır.

Adam belâ ki ne belâ...

]Abartma anlamı katar.

Bugün öyle yorgunum ki...

]Bu bağlaç birkaç örnekte kalıplaşarak bitişik yazılmaktadır.

Belki, çünkü (burada ünlü uyumuna girmiş), hâlbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki.


“ise”


Karşılaştırma ilgisi kurar, karşıtlığı güçlendirir.

Yağmur yağıyor, evim ise çok uzakta. (bağlaç)
Adam konuşuyor, çocuksa hep susuyordu. (bağlaç)

Ek-fiilin şart çekimiyle karıştırılabilir.

Çocuk başarılıysa sınıfını geçer. (ek-fiilin şartı)


YAPI BAKIMINDAN BAĞLAÇLAR


1. Basit Bağlaçlar


Ek almamış (kök hâlindeki) zarflardır. ve, ile, de, fakat, eğer...

2. Türemiş Bağlaçlar


Yapım eki almış zarflardır. kısaca, yalnız, üstelik...

3. Birleşik Bağlaçlar


Birden fazla kelimeden oluşurlar ve bitişik yazılırlar. yoksa, hâlbuki...

4. Öbekleşmiş Bağlaçlar


Birden fazla kelimeden oluşur ve ayrı yazılırlar. ya da, ne var ki, hem de...


[1] “ya olacak ya olacak” gibi kullanımlar, dil bilgisi bakımından yanlış; mantıksal olarak da saçmadır.

dostluk arkadaşlık üstüne metinler

Nazım Hikmet - Dostluk Şiiri
Nazım Hikmet Dostluk 

Biz haber etmeden haberimizi alırsın,
yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin.

Gözümüzün dilinden anlar,
elimizin sırrını bilirsin.

Namuslu bir kitap gibi güler,
alnımızın terini silersin.

O gider, bu gider, şu gider,
dostluk, sen yanı başımızda kalırsın…


Olmasın o ta içten
Gülen gözlerde yaş
Bir gün gelip ayrılsak da
Seninle arkadaş
Bir kıvılcım düşer önce
Büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş
Yanmışsın arkadaş
Dolduramaz boşluğunu
Ne ana ne kardaş
Bu en güzel bu en sıcak
Duygudur arkadaş
Ortak olmak her sevince
Her derde kedere
Ve yürümek ömür boyu
Beraberce el ele
Olmayacak o ta içten
Gülen gözlerde yaş
Bir gun gelir ayrılsak da
Seninle arkadaş


      - Hişt hişt hişt, dedi.
         Hani bazı kulağımızın dibinde çok tanıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. 
       Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

 Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi
ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

GEÇEN ZAMAN
Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar...
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum...
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim...
-Doğdugum ev. Rahatlıyacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini...
Böyle uzaklasmayın benden, yasâdığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar...
Yalnız hatırlamak hatirlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp herşeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?
Yazar : ZİYA OSMAN SABA

Yıllar geçse de üstünden
Bu kalp seni unutur mu

Kader gibi istemeden
Bu kalp seni unutur mu

Bir hasretlik yüzün vardı
İçimde bir hüzün vardı
Söyleyecek sözün vardı

Bu kalp seni unutur mu



Şarkılarımız
evlerimizin önünde durmalı
camlara vurmalı
kapıların ellerini sıkmalıdır,
sıkmalıdır
             acıtana kadar,
kapılar
             bağlı kollarını açana kadar...

Biz anlamayız
             tek ağzın türküsünü.
Her matem gecesi
             her bayram günü,
şarkılarımız
             bir gaz sandığını yere yıkarak
             sandığın üstüne çıkarak
                          kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.
Şarkılarımız
             çam ormanlarında rüzgar gibi bize kendini
                          hep bir ağızdan okutmalıdır!!.

Şarkılarımız
ön safta en önde saldırmalıdır düşmana.
Bizden önce boyanmalıdır
             şarkılarımızın yüzü kana..

Şarkılarımız
varoşlarda sokaklara çıkmalıdır!
Şarkılarımız
bir tek yüreğin
             perdeleri inik
             kapısı kilitli evinde oturamaz!.
Şarkılarımız
rüzgara çıkmalıdır...
                 Nazım HİKMET






Kulak ver ki havasında bahçemizin,
Gök maviliğinden, dal yeşilliğinden
Bir türkü söylenmede kendiliğinden;
Nasıl dinlersen öyle, sen veya hazin.
Kulak ver, dolaşan ruhumuzu tel tel;
Dallardaki tomurcukları ürperten
Bir türkü söylenmede kendiliğinden;
Dinlenmedikçe ömrün artar, öyle güzel!




İki dudak arası bir zaman
Gözgöze geldikse geçerken
Mayıs'la Haziran arasında
Yağmurlu bir saçak altından
Aşktı uçup giden üstümüzden
Aşktı değip geçen yanımızdan




19 mayıs türk gençliğinin andı

TÜRK GENÇLİĞİNİN ANDI
              Türk gençliği olarak özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, Cumhuriyetin ve devrimlerinin (inkılâplarının) yılmaz bekçileriyiz.
                    
Her zaman, her yerde ve her durumda Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize namus ve şeref sözü verip, kendimizi büyük Türk Milletine adarız.

fazıl hüsnü dağlarca - demir kazık

Mustafa Kemal’le Demirkazık Yıldızı

Demirkazık yerindedir,
Bütün ışıklar yer değiştirse de.
Mustafa Kemal milyondur hep,
Yürek birse de.

Demirkazık kalıcı, kuzey kuzey,
Çok parlamadan, biraz sönük.
Mustafa Kemal hepimizi kapsar,
Hepimize ayrı ayrı dönük.

Demirkazık, uzun,
Kocaman gecelere karşı yaşar sarıda.
Mustafa Kemal uzanır sonuca ergeç,
Kalmaz ki yarıda.

Demirkazık ne güzel,
Evrenin çivisi.
Mustafa Kemal evrence bir aydınlık,
Yok eder karanlığı, sisi.

Demirkazık ne der yolunu yitirenlere ta uzak,
Kendi yönüne gel der.
Mustafa Kemal ne der bana, sana, ona
Özgürlük üzre yüksel der.

                                     Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


19 mayıs gençlik adına konuşma

                                    GENÇLİK ADINA KONUŞMA           
                Sayın büyüklerim ve sevgili arkadaşlarım,
                Milletimizin bağımsızlık mücadelesine başladığı bu büyük günün, bizlere armağan edilmesi biz gençler için büyük bir şereftir. 19 Mayıs’ın Gençlik Bayramı olarak kutlanması medeniyet yolundaki yürüyüşümüzde bizi daha çok cesaretlendirmektedir. Biliyoruz ki, attığımız her adımda, verdiğimiz her kararda bütün Türk milleti bizimle olacaktır.
                Bizler Türk gençleri olarak, Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış.” sözünün gereği olarak, tüm insanlığa sevgiyle bakmaktayız ve bu böyle devam edecektir. Savaşların ve nefretlerin olmadığı bir dünya istiyoruz. Çünkü bizler, Mevlana’yı da, Yunus Emre’yi de, Hacı Bektaşî Veli’yi de iyi biliyoruz; onların içlerindeki insan sevgisini de biliyoruz ve onlar gibi, insanları çok seviyoruz.
                 Bizler, her dönemde Ulu Önder Atatürk’ün fikirlerini takip edeceğiz ve onun belirlediği hedeflere ulaşmak için hiç durmadan çalışacağız. Bu hedefleri gerçekleştirmek için; okul sıralarında öğrencilik yapıyoruz, bilimi, tarihimizi ve sanatı öğrenmek için; öğretmenlik yapıyoruz, gelecek nesilleri yetiştirmek için. Doktor oluyoruz, mühendis oluyoruz, işçi oluyoruz ilerleyebilmek için. Ve asker oluyoruz vatanımızı, milletimizi, bayrağımızı korumak için.
                 Zor kazanılmış bir ülkede yaşadığımızı biliyoruz; bu ülke bizim ve bize emanet, her şartta emanetin bekçileriyiz. Sevgili Atam, bize emanet ettiğin bu güzel vatanın insanları adına sana sesleniyorum. Bu sesleniş genç Mustafa Kemallerden bir sesleniş; görevlerimizin bilincindeyiz, geleceğin teminatı ve mimarı olacağımızı biliyoruz. Sana ve yurdumuza layık biri olarak yetişeceğimize söz veriyoruz. Sen bizlere kılavuzluk etmeyi sürdüreceksin, senin rehberliğinde çağdaşlığa, uygarlığa, bize gösterdiğin hedeflere, aklın ve bilimin ışığına kavuşacağız.
                 Sevgili Atatürk, bize güvenmeni ve sonsuzluk uykusunda rahat olmanı diliyorum. Bizler senin yenilikçi, coşkun ruhunu taşıyan Mustafa Kemaller olarak yetişiyoruz; Mustafa Kemalleriz! Değerli arkadaşlarım, genç olan ve kendini bu ülkeyi korumaya aday gören gönülleri genç olanlar   bayramımız kutlu olsun.


19 mayıs 1919

19 MAYIS KUTLAMASI 2015
                       Sayın Kaymakamım, Sayın Garnizon Komutanım, Sayın Belediye Başkanım, Sayın Milletvekilim ; Değerli Daire Amirleri, İlçemizin Siyasi Parti Temsilcileri ; Saygı Değer Lüleburgazlılar , Sevgili Öğrenciler.
Ulusal Bağımsızlık Savaşımızın başlangıcı olan 19 Mayıs 1919 tarihinin ulu önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından ‘Gençlik ve Spor Bayramı’ olarak cumhuriyet gençliğine armağan edildiği bugünün 96. Yıl dönümünü yeniden büyük bir coşku ve sevinçle kutlamaktayız.
                    19 Mayıs tarihi, Türk ulusu için çok önemli bir dönüm noktasıdır. Ulusumuzun yeniden dirilişi, umutsuzluğun umuda, karamsarlığın iyimserliğe dönüştüğü bir gündür. Ulusça, ülkemizi paylaşmak isteyenlere karşı özgürlük ve bağımsızlık savaşını başlattığımız gündür.
                    ‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir!’ diyen Atamız, çağdaş Türkiye cumhuriyetini ve Türk devrimini, yalnız bugünü değil yarını da hedefleyerek gençlere emanet etmiştir.
                    Minnet ve saygıyla andığımız büyük önder Atatürk’ü sevmek, bir düşünceyi sevmek demektir: Türk tarihinde Atatürk’ün kişiliğinde beliren, yalın bir gerçeklikle açığa vurulan bu düşünce, çağdaş uygarlık düşüncesidir.Atatürk’ü sevmek, müspet bilime inanmak demektir.Atatürk’ü sevmek, insanlığı sevmek demektir.
                 İşte bizler, Atatürk’ün gerçekten güzel olduğunu resimlerinden bildiğimiz, yüzünü birebir bir kez olsun görmemiş; Atamızın büyük şair Tevfik Fikret’ten esinlenerek ‘ Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller’ diye seslendiği Atatürk çocukları, Atatürk’ü sevmekten bunları anlıyoruz.
                   Türk Gençliği, Atasının bıraktığı mirasa, O’nun Cumhuriyetine, O’nun devrimlerine, O’nun kudretli ve kuvvetli rejimine daima sadık kalacak, toprağına kanımızı, istiklaline canımızı vermekten bir an bile geri durmayacağız.
                   Bu mutlu bayram ulusumuza kutlu olsun.

                                                                                   Bülent Demiryapan

23 Nisan 2016 Cumartesi

23 nisan bayramımız kutlu olsun...

23 NİSAN

Sanki her tarafta var bir düğün.
Çünkü, en şerefli en mutlu gün.
Bugün yirmi üç Nisan,
Hep neşeyle doluyor insan.
İşte, bugün bir meclis kuruldu,
Sonra hemen padişah kovuldu.
Bugün yirmi üç Nisan,
Hep neşeyle doluyor insan.
Bugün, Atatürk'ten bir armağan,
Yoksa, tutsak olurduk sen inan.
Bugün yirmi üç Nisan,
Hep neşeyle doluyor insan.
Saip EGÜZ

orhan pamuk gülenay börekçi söyleşisi

Renklerle meşgul olmayı seven Orhan Pamuk, “Beyaz Kale”, “Kara Kitap” ve “Benim Adım Kırmızı”nın ardından şimdi “kırmızı” isimli ikinci kitabı “Kırmızı Saçlı Kadın”la okur karşısında.

Kendi adıma, romanda en sevdiğim şu oldu: Bir bölümde, saçları doğal kızıl olan bir kadınla boya kızılı esas kadın karşılaşıyor. Saçlarını boyayan, “Onunki sadece tesadüf, bense böyle olmayı kendim seçtim” diyerek kurtarıyor gururunu. Ama tam kurtaramamış olacak ki o günden sonra artık saçlarını boya yerine kınayla renklendirmeye başlıyor.

Orhan Pamuk’la mülakatımıza bir soruyla değil, bu kısmın beni hem eğlendirdiğini hem de bunda onun edebiyatçılığını -ve benim de okuma tercihlerimi- açıklayan bir yan bulduğumu söyleyerek başladım. Yıllar önceki ilk sohbetimizde, “Samimiyet istiyorsanız başka romancıları okuyun. Ben çok gayrısamimiyim; hilem samimiyetsizliğimi samimiyetle yapmaktır” dediğini de hatırlattım. Buradan devam ettik…

Kırmızı Saçlı Kadın romanın bir yerinde, “Saçlarımı kınayla boyamaya başlamasaydım eğer, Cem beni hiç fark etmeyebilirdi” diyor, neden?

Eh, anlaşılır bir şey, kına doğal bir malzeme, o da kendini böyle daha iyi hissediyor. Ben sorayım: Kırmızı saçlı olmayı seçmek sizce samimiyetsizlik mi?

Hayır, öyle düşünmüyorum.

Ben de öyle düşünmüyorum. Ama sizin gibi, romanın bu kısmını ben de çok seviyorum. Onu benim edebi tutumuma karşılık gelen bir metafor olarak görmeniz de hoşuma gidiyor. “Kafamda Bir Tuhaflık”taki cümleyi hatırlatayım: “Doğruyu söylemem, samimi olduğum anlamına gelmez.” Bazen en tartışılmaz doğruları ifade ederken son derece samimiyetsiz olabilirsiniz. Özellikle bunu karşınızdakinin canını yakacağınızı bile bile yaparsanız… Romancılık düşünceli, yani hesaplı davranırken bile saf kalmayı gerektirir. Bazen kelimeler size bir yerden gelir, siz sanki onları sadece kaydediyorsunuzdur. Bazen de her şeyi titizlikle hesaplarsınız. Kesersiniz, biçersiniz, küçük ayrıntıları büyütüp dramatize edersiniz; okurun üzerinde samimi bir etki yaratmak için hikâyenizi sabunlar, şekerlendirir, çiçeklendirirsiniz… Bunların hiçbiri samimi işler değildir ama romancılıkta hepsi meşrudur.

“Saf ve Düşünceli Romancı”da anlattığınız şeyler bunlar…

A’yı B diyerek anlatan adam olmayı severim; Shakespeare ve Dostoyevski çizgisidir bu. Her insanın kalbinde birbiriyle çelişen iki düşünce mutlaka olur. Türkiye mesela hem Batılı hem de Doğuludur. Memleketi bir çizgiyle ortadan ikiye bölüp insanları Doğulu-Batılı, laik-muhafazakâr diye ikiye ayıramayız. Gerçi siyasi partiler oy almak için milleti zehirleyip böyle ayrımlar mümkünmüş gibi davranıyorlar. Bu yüzden bence liberal, hoşgörülü siyaseti politikacılar değil, iyi romancılar yapıyor aslında; Dostoyevski’ler… Onlar bir insanın A demek isterken pekala B diyebildiğinin, B derken bambaşka bir şeyi kastedebildiğinin farkındalar.

“Romancılığın iğneyle kuyu kazmak olduğunu her zaman söyledim. Ama bazen ne kadar ısrarla kazarsan kaz, suyu bulamayabilirsin”

Sofokles’in Oedipus’u, Rüstem ile Sührab efsanesi, Bizans kuyuları, Freudyen rüya yorumları, Jules Verne romanları, Pasolini filmleri; romanınız kültür tarihi gibi… Ağır iş yaptım duygusu var mı?

Zihnimde sürekli boğuştuğum ve neredeyse 30 yıldır bekleyen bir hikâyem vardı ve anlatmayı çok istiyordum. Altı ayda yazarım sandım ama bir yılı geçti.

Kuyucu Mahmut Usta, “Buradan bir şey çıkmaz” diyenlere rağmen bir gün su bulacağını hissederek kazıyor toprağı, siz de böyle hissettiniz mi?

Artık olgun romancı olduğum için bazı şeyleri daha rahat söyleyebiliyorum, yazarken aklımın bir köşesinde Ernest Hemingway’in “İhtiyar Adam ve Deniz”i duruyordu.

Sevdiğiniz bir roman mı?

Doğayla savaşı mükemmel anlatan bir roman. Kusuru, balıkçının yapayalnız olması, denizin ortasında kendi kendine konuşup durması… Ben, tek başına kuyu kazan bir adamı yazmak istemedim, o zaman “Kendini yazmış” diyeceklerdi. Öte yandan, kuyucuyla özdeşleştiğim doğru; romancılığın iğneyle kuyu kazmak olduğunu her zaman söyledim. Ama bir yere kadar! 40 yıldır sabırla yaptığım bir işim var, kitaplarım çok okunuyor, insanlar beni önemsiyor, bazı konularda ne söyleyeceğimi dinlemek istiyor… Ama kabul, bazen ne kadar ısrarla kazarsan kaz, suyu bulamayabilirsin.

Ne yapıyorsunuz o zaman? Elinizdeki romanı çöpe mi atıyorsunuz?

Hayır, başladığım hiçbir kitabı çöpe atmadım. 1980 darbesinden sonra yazdığım bir kitap var sadece ama onu artık yayınlayamazdım, öylece bıraktım. Ama yok, devam ediyorsunuz. “En sonunda suyu bulacağım” diyorsunuz, arkadaşlarınıza okutuyorsunuz, orasını burasını kesiyor, biçiyorsunuz. Yeni şeyler ekliyorsunuz. Depresyon geçiriyorsunuz. (Gülüyor.) Arada dursanız bile kazmaya yeniden başlıyorsunuz. Siz düşünüyorsunuz, kuyu derinleşiyor.

“Hiç kimse sonsuza kadar babasından nefret etmez, hiç kimse de sonsuza kadar babasına hayran kalıp kendini onun için feda etmez”

Mahmut Usta bir zamanlar insanların kıymet verip kuyularda sakladığı, sonra da unuttuğu şeylere rastlıyor. “Düşünceli” romancısınız ama bazen siz de beklenmedik şeylerin peşine düşüyor musunuz?

Roman yazmanın en zevkli yanı budur işte. Düşünceliyim ama demek ki saf bir yanım da var. (Gülüyor.) Bakıyorsun, hiç hesaplamadığın bir şey gelip seni bulmuş. Mesela öğleden sonra 1’le 3 arası saflığıma hitap edecek hiçbir şey gelmez. Ama zihnimi kirletecek şeylerden uzak durmuşsam, internetteki haberlere bakmamışsam, hele akşam 8’de güzel bir kadeh şarap içmişsem; uykudan kalkıp pijamalarımla masanın başına geçerim. Gece yarısından sonra öyle düşünceler gelir ki… Yazar farkında bile olmadan kaleminin ucunu sürekli biler. O sırada gelen tesadüflerin güzelliğini görebilirse, onları bir çerçeve içine koyarak kitabının parçası yapar, hatta kendi bile şaşırır bunu daha önce niçin akıl edemediğine…

Kitabınızın esas meselesine gelirsek; karakterinizin onu farklı biçimlerde hırpalayan, inciten iki babası var…

Babası pek ortada olmadığından, Cem başka türlü bir baba şefkati arıyor ve bunu ustasında buluyor. Buradaki şefkat, otoriterlik de içeriyor. “İstesem senin kemiklerini kırarım ama hepsi sana duyduğum sevgiden” diyen babalar yok mudur? Şefkat ve otorite kardeştir. Şu da var: Hiç kimse sonsuza kadar babasından nefret etmez, hiç kimse de sonsuza kadar babasına hayran kalıp kendini onun için feda etmez.

“Her baba bunu bilse iyi olur” dercesine söylediniz…

Babayla ilişki hep sorunludur. Astığı astık, kestiği kestik bir babam olmadığı halde ben de epey sıkıntı yaşadım ama benimki entelektüel bir sıkıntıydı. Babanın seni ezmesinin yanında benimki gibi buhranlar hiçbir şeydir. Babam kötü bir baba değildi; tam tersi, zeki, karizmatik, yetenekli, kendine güvenen bir adamdı. Abimle bana “akıllı oğullarım” derdi. Gerçekten akıllı olduğumuz için değil, kendini çok akıllı bulduğu ve bu durumda bizim de akıllı olmamız gerektiğini düşündüğünden… Bilmem anlatabiliyor muyum?

orhan pamuk egoistokur gulenay borekci yky 1

“Kemal Tahir babamdı; ona hem hayrandım hem de kalbimi kırabilir diye tanışmaktan kaçardım”

Sizin kaç babanız oldu?

Açıkçası bir babam daha oldu. Yazmaya yeni başladığım yıllarda Kemal Tahir’e hayrandım. Hayattaydı; isteseydim, tanışabilirdim. Ama o istemez diye düşünür, korkardım.

Ve?

Tanışmadık! Bir şey söyleyip kalbimi kırabilirdi ve bu kez ondan nefret eder, öldürmek isterdim… Babamı öldürmek istediğim zamanlardakinden bile daha güçlü bir istek duyardım belki bunun için. Hayran olduğumuz, ‘baba’ saydığımız insanları yakından tanımak, sahip oldukları güçleri öğrenmek isteriz. Ama onların arkadaş ilişkilerini, kişisel tarihlerini, iktidar sırlarını tükettikten sonra da özgür olmayı seçer, ucuz bir bahane uydurup kaçarız. Oh be, nihayet bitti! Şimdi kime âşık olacağız, kime baba diyeceğiz?

Romanınızın karmaşık karakterlerinden biri, “Seni kör etmek istiyorum, çünkü bir babada dayanılmayacak yan, seni hep görmesi” diyor.

Ve kendi yolunu çizmek, kendi romanını yazmak istiyor. (Gülüyor.) Güçlü adamların kendilerine özgü bir narsisizmleri vardır, yanlarına gittiğinde senin küçük zenginliklerini anlamayabilirler. Bozulursun, hem kendine hem de ona kızarsın. Bu yüzden büyük şairlerin, romancıların dostlukları hayat boyu sürmez. Belki bir tek İkinci Yeni şairleri hariç… Turgut Uyar, Edip Cansever ve Cemal Süreya arasında hep saygılı bir ilişki oldu. Sanat ve edebiyat dünyamızda dost kalabilmiş başkası da gelmiyor aklıma. İsterdim öyle yakın romancı arkadaşlarım olmasını…

Çırağınız oldu mu peki, size “baba” diyen biri?

Bilmiyorum, vardır benden etkilenenler ama ben onlara o gözle bakmam.

“Saldırıların üzerinizde durmazsanız, kendinizi gökyüzünde uçan bir kuş gibi hissedersiniz. Güzel bir duygu, kaybetmek istemem”

Toplumların da babaları var anladığım kadarıyla. “Devlet Baba, Allah Baba, Paşa Baba, Mafya Babası; bu ülkede kimse babasız yaşayamaz” deniyor romanda…

Bizde insanlar yere sağlam bastıklarından bir türlü emin olamadıkları için sırtlarını iktidara dayayarak yaşamak isterler. Ailenin iktidarı da olabilir bu, bilginin, devletin, kaba gücün iktidarı da… Baskıcı bir toplumda yaşıyoruz, zordur bizde babasız olmak. Ben, hiçbir gazetede düzenli yazmadım mesela ve bunun sıkıntısını çok çektim. Karalama kampanyaları açıldı, başım dertten derde girdi. Ama kötü günlerin şöyle bir faydası oluyor; derin kalınlaşıyor, aldırmamayı öğreniyorsun. Şimdilerde hükümet yanlısı gazeteler sataşıyor biraz ama umurumda değil, “Bu göz neler gördü neler” diyorum içimden.

Daha iki üç sene öncesine kadar diğer taraftan saldırıya uğruyordunuz ama. Üstelik hatırladığım kadarıyla saldırının şekli aynıydı…

Retoriği bile aynıydı, kelimeler değişmiyor… Üzerinde durmazsanız, kendinizi gökyüzünde uçan bir kuş gibi hissediyorsunuz. Güzel bir duygu, kaybetmek istemem.

80’lerin sol çevrelerinin ağır maçoluğuna vurgular var gibi geldi bana. Örgüt içi ilişkilere, evliliklere müdahaleler, kimin kiminle ne yaptığının çetelesinin tutulması…

Ben sol çevreler demezdim…

Ne derdiniz?

“Anladım Orhan, baban korku veren biri olmamış. Peki, sana bunu yapan biri oldu mu?” diye sorardım. O korkuyu bana ailemin dışındakiler yaşattı. Nasıl başlayıp yerleştiğini tam kestiremiyorum ama evimizin ötesinde karanlıklarla dolu bir dış dünya olduğunu hissederdim.

“Kuvvetli bir babam olmadığı için belki, ben hep kuvvetli, her şeye hâkim kadınlara yöneldim”

Cem, Kırmızı Saçlı Kadın’la yatakta kitap okuduklarını, ardından öpüşüp sevişerek uyuyakaldıklarını hayal ediyor. Babasından ödünç aldığı bir hayal bu aslında… Ve yıllar sonra karısıyla tam da böyle bir şey yaşıyor.

Cem’in karısıyla arasındaki son derece uyumlu ilişkide erotik gerilim yok; fazla arkadaş onlar… İtiraf edeyim, burada yoğun bir otobiyografik yan var. Kuvvetli bir babam olmadığı için belki, ben hep kuvvetli, her şeye hâkim kadınlara yöneldim. “Kırmızı Saçlı Kadın”da Cem’de kendinden daha güçlü, dertlerini açabilecek kadar güveneceği bir kadın istiyor. Belki kaçsa ya da gizli bir şeyler yaşasa kendini daha özgür hissedecek ama bunu da aramıyor.

Ama esas güçlü olan Kırmızı Saçlı Kadın, romanınızdan bunu da öğreniyoruz.

Cem şeytani cazibesine kapılıyor onun ama evlenmiyor; evlenmeyi aklından bile geçirmiyor. Demonik buluyor Kırmızı Saçlı Kadın’ı; haklı da…

Kapak için Dante Gabriel Rosetti’nin Regina Cordium’unu seçtiniz. Rossetti, “Uğultulu Tepeler”i okuduktan sonra şöyle demiş: “Olaylar cehennemde geçiyor, ama nedendir bilmem, yer isimleri İngilizce.” Sizin romanda olaylar nerede geçiyor?

Cennet’te mi, yoksa Cehennem’de mi geçtiğini soruyorsanız, Araf’ta diyelim…

“Unutmayın, roman, düşünceyi yasaklamak isteyenlere karşı icat edildi. Düşünce özgürlüğüne karşı kurmaca…”

Gençlerden Adam Thirlwell’in bir yazısını çevirmeye çalıştım geçenlerde. “Herhangi bir hikâyeyi anlatmayı seçtiğiniz an, anlattığınız kişiyle ilişkinizi riske atıyorsunuz demektir” diyor Thirlwell. Yazmak, ilişkilerinizi riske attığınızı hissettirdi mi size diye sorsam…

İyi de ben artık genç değilim, 40 yıldır yazıyorum. Kurmaca dediğimiz şeyin en büyük gücü ne biliyor musunuz? Adamın biri, sizin ona dair bir şey yazdığınızı sanıp kızmışsa, “Yok yahu bu sadece hikâye, niye seni yazayım, yakışır mı hiç sana?” diyebilirsiniz. Ya da diyelim, tamamen hayal gücünüzden çıkmış bir fanteziyi yazdınız ama o bunda kendini görmüş. “Aman abi, elbette senden hareket ettim” dersiniz, sevincini bozmazsınız.

Ailenizden, arkadaşlarınızdan mı bahsediyorsunuz?

Hayır, yalnızca yakın çevrenize karşı kullandığınız bir kalkan değildir bu. Onu, okura, devlete, millet, düşmanlarınıza karşı da kullanabilirsiniz. Unutmayın, roman, düşünceyi yasaklamak isteyenlere karşı icat edilmiştir. Düşünce özgürlüğüne karşı kurmaca… “Dur yahu, dokunma buna, anlattığım her şey hayal ürünü” diyebilme şansı verir yazara. “Böyle şeyler olmadı, gerçekle alakası yok, üzerine alınma…” İnsanoğluna hiç olmazsa bu kadarını kabul ettirebilirsin.

O zaman başta konuştuğumuz şeye dönüyoruz; “Kafamda Bir Tuhaflık’taki o cümlenize… “Doğruyu söylemem samimi olduğum anlamına gelmiyor.” Eh, bu durumda, yalan söylemek de her zaman sahtekârlık olmayabiliyor.

Yasakların var olduğu her yerde “Bunlar gerçek değil kurgu” diyen bir koruma mekanizmasından da söz edilebilir. Ama ben “Kırmızı Saçlı Kadın’ı bunu söylemek için yazmadım.

Öyle düşünmedim zaten…

Öte yandan, ne biliyorsunuz, belki bunu söylemek de kurgunun bir parçasıdır.

orhan pamuk egoistokur gulenay borekci yky 2

Oedipus, Rüstem, Freud… Kelimeler, renkler…

Rüstem neden ağladı, Oedipus neden kendini kör etti?

Oedipus ve Zaloğlu Rüstem mitlerine kafayı takan karakteriniz müze müze dolaşıyor ve Oedipus’un, babasını öldürdüğü ve annesiyle yattığı o iki an dışında her anının resmedildiğini fark ediyor. Oysa Sührab’ın babası Rüstem tarafından öldürülmesi Doğu’da her zaman açıkça resmedilmiş. Bu bize neyi gösterir?

Bakın, Rüstem’in oğlunu öldürmesi değil o minyatürlerde önemli olan, öldürürken ağlaması… İlginç bir durum var orada: Osmanlı padişahları da tahta çıktıklarında şehzade kardeşlerini öldürürken ağlarmış, tıpkı ona benziyor bu. Yalandan da değil üstelik, içtenlikle ağlıyorlardı herhalde… Gelin görün ki ağlamalarının esaslı bir nedeni daha vardı: Eylemin meşrulaşması, Oedipus ile Rüstem’in -ve tabii kardeşlerini boğduran padişahların- dürüstlüğünün kanıtlanması, için, gözyaşlarının toplum tarafından görülmesi gerekiyordu. “Gördünüz mü?” diyorlardı bir bakıma. “Biz zalim değiliz, bunu devletimizin bekası için mecburen yaptık, ne kadar acı çekiyoruz, baksanıza!”

Oysa Oedipus…

Oedipus da Rüstem gibi acı çekiyor; bilmeden babasını öldürdüğünü, yetmiyormuş gibi öz annesiyle evlendiğini fark ettiği için… Ve kendini cezalandırmak için gözlerini kör ediyor. Resimlerde ve kitap kapaklarında falan, babasını öldürmesiyle ya da annesiyle evlenmesiyle değil, kendini kör edişiyle resmedilmesi bundan. Orada gördüğümüz şey, suçluluk duygusu… Oedipus’un kendini kör etmesi ve Rüstem’in ağlaması aynı kapıya çıkıyor…

“Zihnimiz var ya zihnimiz; o bizi durmadan aldatıyor, onun yüzünden rüyalarımızda yanlış filmler çekip duruyoruz”

Cem, Kırmızı Saçlı Kadın’ın yataktaki bazı tavırlarını nasıl söyleyeyim, “biraz edepsizce” buluyor, neden?

Belki de okur her sayfada bu kadar ince eleyip sık dokumamalı…

Normalde bunun nedenini sormazdım ama hikâyenin burada açık etmek istemediğim şahane finalini düşününce, bu tanımlama ilginç geldi bana, o yüzden soruyorum…

Hah, tamam, anladım ne demek istediğinizi. Şimdi efendim, onu aslında kim yazmışsa, yazmış, okuyan öğrenecek… Elinizdeki kitabın aslında başka bir kitap olabileceğini gösteren bütün postmodern hileleri burada da kullandım, evet. Madem açtınız bu konuyu, okur kitabın son 15 sayfasında küçük bir sarsıntı da geçirecek, hadi o kadarını söyleyelim. Tartışmaya açık yanları olan bir kitap. “Hataları var” demek istemiyorum. Hataları vardır mutlaka, ayrı. Tartışılacak yanlar derken söylemek istediğim, hikâyenin soru sormaya davet etmesi… Kim baba, kim oğul? Hikâyeyi hangisi anlatıyor, o anlatıyorsa, bu ne oluyor? Başta gayet ortada görünen bazı şeylerden sonradan hiç bahsedilmemesinin manası ne? Cem, bu kadar büyük bir takıntı haline getirdiği Kırmızı Saçlı Kadın’ı sonradan niçin hiç hatırlamıyor, aklına getirmiyor? Bir ipucu: Oedipus babasını öldürdüğünü gerçekten bilmiyor muydu, Rüstem oğlunu öldürdüğünün farkında değil miydi? Bu konular, üzerinde düşünmeye değer konular.

Freud’çu olmadığınızı vurguluyorsunuz ama ondan epeyce bahsediyorsunuz…

Freud’çu değilim ama ondan çok şey öğrendim. Bütün o alt bilinç-üst bilinç meselelerini, dil sürçmelerini, rüya yorumlarını eğlenceli buluyorum ama doğrusunu isterseniz, çok da inanmıyorum. Hayatımızın ilk 10 yılının karakterimizi belirlediği de doğru değil; sonuçta irade diye bir şey var, öyle değil mi? İnsan evirip çevirip kendini yeniden yaratan bir varlık, sürekli başka biri olmaya devam ediyor ve bir noktadan sonra hayatının ilk 10 yılını iyice gerilerde bırakıyor. Ama zihnimiz var ya zihnimiz; o bizi durmadan aldatıyor, onun yüzünden rüyalarımızda yanlış filmler çekmeyi sürdürüyoruz… Freud’un antik Yunan tragedyası Oedipus’u sahnede izlemesi ve sonra da üzerine yazması önemliydi. “Baba katli” otoriteden kurtulmak, modern olmak arzusundan kaynaklanır. Modernlik doğduğumuz yerden, bizi belirleyen evden, sokaktan, mahalleden kaçmak isteğidir. Ailenin, okulun, cemaatin, dinin baskısından kurtulabilmemiz ve kimsenin bizi görmemesi, ancak şehir hayatında mümkündür. Şehir, insanın babadan, iktidardan kaçabileceği tek yerdir. Çünkü orada hem insan içindesin hem de gözlerden uzak kalabilirsin. Kitaplarım çoğunlukla büyük şehirde kaybolmak isteyen insanlar hakkında…

“Kelimeler işitsel dünyaya, renkler görsel dünyaya ait olsa da, ikisi de aynı sonuca ilerler, aynı kalbi etkilemeye çalışır”

Kitaplarınızın adlarında sıklıkla renklere yer veriyorsunuz… “Beyaz Kale”, “Kara Kitap”, “Benim Adım Kırmızı”, şimdi de bu… Yeni romanınızın kilit karakterlerinden biri, “Şairim, işim kelimelerle oynamak ama gerçek düşüncenin kelimelerden değil resimlerden çıkacağını biliyorum” diyor. Katılıyor musunuz ona?

Ressam olmak istemiştim, yazar oldum. Ama ikisi arasında köprü olmayı, renklerin verdiği duyguları kelimelerle anlatmayı seviyorum. Renkleri işitmeyi, kelimeleri görmeyi deniyorum… Sonuçta, bakmak ve dinlemek kardeş sanatlar; renklerle kelimeler birbirine o kadar da uzak sayılmaz. Bilhassa öfke, arzu, tutku gibi güçlü duygular size, kelimelerle değil imgelerle gelir… Ve kelimeler işitsel dünyaya, renkler görsel dünyaya ait olsa da, ikisi de aynı sonuca ilerler, aynı kalbi etkilemeye çalışır. Şimdi yeni bir roman yazıyorum. “Veba Geceleri”nde, hayatında hiç renk görmemiş birinin zihninde geziniyorum. Anlatıcılardan biri doğuştan kör ama hafızası sağlam, renkler hakkında duyduğu her şeyi zihnine kaydediyor ve onların neye benzeyeceğini hayal etmeye çalışıyor.

Kırmızının sizde neyi çağrıştırdığını sorsam…

Bu soruyu, “Benim Adım Kırmızı”yı yazarken, 1998’de, ben de kendime sormuştum. Bulduğum cevaplar arasında çiğ et, kan, iktidar ve daha başka birçok şey vardı… Demirle bakır arası bir metaldi benim için ve çiçeklerden güle değil papatyaya benziyordu. Eskiden ne fotokopi vardı ne de fotoğraf makinesi. O yüzden insanlar Avrupa’yı gezer, döndükten sonra da gördükleri sanat eserlerini kelimelere dökerdi. Farkında değiliz belki ama insanoğlunun kafası değişti ve bizler, fotoğraf ve sinemanın icadından sonra renkleri görme yeteneğimizi biraz kaybettik.

Gülenay Börekçi