5 Kasım 2019 Salı

roman türü - test


1 ) Aşağıdakilerin hangisi roman türünün genel özellikleri arasında sayılamaz?
·        Aİç ve dış zaman kavramları söz konusudur.
·        BRomanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.
·        CŞahıs kadrosu geniştir.
·        DKarakter değil, tip ön plandadır.
·        EOlaylar bir ana olay etrafında birbirine bağlanır.
2 ) O zamanlar her gün binlerce kuş tutulurdu Florya düzlüğünde, binlerce kuş götürülürdü İstanbul’a, Eyüp Camii’nin, Yeni Camii’nin, Sultan Ahmet’in, Ayasofya’nın, Mihrimah Sultan’ın, Fatih Camii’nin önüne. Azat buzat, beni cennet kapısında gözet... İnsanlar saldırırdı kafeslere, birbirleriyle yarışırlardı bir kuş satın almak için. O zamanlar kuşçular İstanbul’a kuş dayandıramazlardı. Kiliselerin, havraların önünde de her gün binlerce kuş kafeslerinden, üstlerine dualar okunup salıverilir, arkalarından, özgürlüğe kavuşmuş sevinçli kuşların, kıvançla umutla bakılırdı...

O zamanlar kuşçuluk çocuklar için bayağı kârlı bir işti. O zamanlar insanlar daha iyiydiler denemez, kim bilir ama daha başkaydılar. Belki de kuşları daha çok seviyordular. Belki de yürekleri yufka, daha acımayla, daha sevgiyle doluydular. Belki de doğaya daha yakındılar, kim bilir... Şimdiki insanlara vız geliyor kafeslerde küçücük kuşların ölmesi, pazardan pazara, o da birkaç kişi, ölümden ölüme, o da birkaç kişi. (Yaşar Kemal, Kuşlar da Gitti)

Bu paragraf için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
·        ANesnel ve sanatsız bir dil kullanılmıştır.
·        BRoman türünden alınmış olabilir.
·        Cİlahi bakış açısıyla yazılmıştır.
·        DGeçmişteki bir duruma bakış içermektedir.
·        EAnlatıcı kuşları azat etmeye dinsel bir anlam yüklendiğini aktarmaktadır.
3 ) I. Roman, hem bir gerçekliğin hem de düş gücünün ürünüdür.
II. Yazar, anlattığı olayı, kişileri gerçekten olsa da bunları yeniden yaratarak verir. Bu bakımdan roman gerçek yaşamla tam olarak örtüşmez.
III. Romanın geçtiği sosyal çevre içerisinde dine, felsefeye, ahlaka, siyasete yer verilir.
IV. Romanda aslında romancının hayal gücü, sanatçı kişiliği, görgü ve bilgisiyle, zengin duygu ve düşüncesiyle yaratılan bir yaşam ortamı anlatılır.

V. Romanlarda anlatım sadece üçüncü kişi ağzıyla ve öznel olarak anlatılır.
Yukarıda romanla ilgili verilen bilgilerden hangisinde bir yanlış yapılmıştır?
·        AII
·        BV
·        CIV
·        DI
·        EIII
4 ) Aşağıda roman ve hikâyeye ilişkin yapılan karşılaştırmalardan hangisinde yanlışlık yapılmıştır?
·        AHikâye kısa ve orta uzunlukta bir yazı türüdür. Roman ise uzundur.
·        BHikâyede olaylar kısa bir zamanı kapsar, romanda ise genellikle uzun bir zaman söz konusudur.
·        CHikâye yoğun bir tür olduğundan olayın geçtiği dönemin siyasi, sosyal, tarih durumu hakkında bilgi edinilir. Romanda bu ayrıntılara yer yoktur.
·        DHikâyede genellikle bir tek olay anlatılırken, romanda birbirine bağlı olaylar anlatılır.
·        EHikâyede kişi sayısı romana göre daha azdır.
5 ) Roman ve hikâyenin benzerliklerinin değerlendirildiği cümlelerin hangisinde bilgi yanlışı yapılmıştır?
·        AAnlatmaya bağlı edebi metin türleridir.
·        BYazarı belli olan ürünlerdir.
·        COlayların geçtiği zaman ve mekân bellidir.
·        DGerçek veya gerçeğe yakın olayları konu alırlar.
·        EKahramanları olağanüstü varlıklardır.
6 ) Aşağıdaki romanlardan hangisi bir yönüyle ilk olma özelliği göstermez?
·        ACezmi
·        BKarabibik
·        CHuzur
·        DAraba Sevdası
·        EEylül
7 ) Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? (Oğuz Atay, Tutunamayanlar)

Bu paragraf için aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
·        AKahraman bakış açılı anlatımla yazılmıştır.
·        BRoman türündeki bir eserden alınmıştır.
·        CBen kişili anlatıma yer verilmiştir.
·        DBir olay, zaman ekseni içinde sunulmuştur.
·        EFelsefi sorgulamalar içeren bir anlatıma yer verilmiştir.
8 ) Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir. Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek mecburiyeti kadar korkutmazdı. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür? (Sabahattin Ali- Kürk Mantolu Madonna)

Bu paragraf için aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
·        AFelsefi sorgulamalar içeren bir anlatıma yer verilmiştir?
·        BBen kişili anlatımla kaleme alınmıştır.
·        CGözlemci bakış açılı anlatımla yazılmıştır.
·        DDuruma dayalı psikolojik açıklamalara yer verilmiştir.
·        ERoman türündeki bir eserden alınmıştır.
9 ) Goriot’nun sevgi duymuş bulunduğu yegâne adam olan kaynatası, dünyadan gitmiş bulunmasına rağmen karısına ihanet etmemeye onun yemini olduğuna emin bulunduğunu söylüyordu. Halin bu ulvi deliliği anlamaktan aciz olan adamları bu vaziyetle alay ettiler ve Goriot’ ya gülünç bir lakap taktılar. Pazar günü bol şarap içtikten sonra bu lakabı söylemeye kalkan adam, uncudan, omuzunun üzerine, kendisini Oblin sokağının bir köşesine başı önde olmak üzere yollayan bir yumruk yedi. Goriot’ nun kızlarına beslediği şuursuz fedakârlık hissi, kıskanç ve ince aşk o kadar malumdu ki, fiyat üzerinde hâkim kalmak için onu çarşıdan savmak isteyen rakiplerinden biri, kendisine Delphine’ e bir arabanın çarpmış olduğunu bir gün söyledi. Goriot benzi sapsarı, derhal hali terk etti. Bu yalan haberden duyduğu keder, sonra da yalanı anlayınca hissettiği sevinçle yalancıya karşı duyduğu gazap yüzünden birçok günler hasta oldu. Haberi vermiş adamın omuzu üzerine öldürücü yumruğunu indirmedi ise de müşkül bir vaziyette kendisini iflasa mecbur ederek halden kovdu. (Goriot Baba-H. Balzac)

Bu paragraf için aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
·        AKahraman bakış açılı anlatımla yazılmıştır.
·        B3. kişili anlatımla kaleme alınmıştır.
·        CAnlatım anından geriye gidişler söz konusudur.
·        DGoriot ekseninde gelişen olay ve durumlara yer verilmiştir.
·        ERoman türündeki bir eserden alınmıştır.
10 ) Aşağıdaki cümlelerin hangisinde yanlış bir bilgi verilmiştir?
·        AEdebiyatımızda roman türü Cumhuriyet Dönemi’nde daha da yaygınlaşmış ve gelişmiştir.
·        BEdebiyatımıza roman, Tanzimat Dönemi’nde çeviri yoluyla girmiştir.
·        CKlasik bir romanda olayların sonuca bağlandığı bölüm romanın serim bölümüdür.
·        DZaman, mekan, kahraman ve olay romanın temel öğeleridir.
·        ERomanda anlatma, gösterme, özetleme gibi anlatım tekniklerinden faydalanılabilir.


26 Eylül 2019 Perşembe

dede korkut hikayelerinde egemenlik kavramı - bahadır özarslan

DEDE KORKUT HİKÂYELERİNDE EGEMENLİK KAVRAMINA AİT UNSURLAR Bahadır Bumin Özarslan* Özet Oğuz Türklerine ait hikâyelerden oluşan Dede Korkut Hikâyeleri, bugüne kadar pek çok edebiyat ve tarih araştırmasının konusunu oluşturmuştur. Türk kültür hayatını değişik açılardan yansıtan bu hikâyelerde, egemenlik kavramıyla ilgili unsurlar da yer almaktadır. Genel olarak bir iktidarın hükümranlığı olarak nitelendirilebilecek olan egemenlik, bir devletin temel varlık koşullarından biridir. Dede Korkut Hikâyelerinde açıkça bir devletin varlığından bahsedilmemiştir ancak üstün bir siyasî otoritenin varlığı anlaşılmaktadır. Hikâyelerden anlaşıldığı kadarıyla Oğuz Türklerinin bir devleti vardır ve bu devlet, öteden beri devam eden bir mekanizmadır. Bu durum, Türklerde devlet geleneğinin varlığının ve kökünün oldukça gerilere uzandığını bir kez daha göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Dede Korkut Hikâyeleri, Oğuz Türkleri, Türk kültürü, egemenlik, devlet Abstract Dede Korkut stories, formed of stories belonging to Oghuz Turks, have been the theme of quite a few researchs in literature and history up till now. Elements regarding sovereignty are also involved in these stories, reflecting the life of Turkish culture in terms of various points. Sovereignty, which may be described as the rulership of a power in general, is one of the basic existing provision of a state. In Dede Korkut stories, there isn’t spoken of the presence of a state but it is understood that there is a superior political authority. From the stories understood, Oghuz Turks have a state and this state is a mechanism, ongoing from of old. This fact shows one more time that, Turks have a tradition of state and its root extends to pretty much back. Key Words: Dede Korkut stories, Oghuz Turks, Turkish culture, sovereignty, state GİRİŞ “İki Musevî bir araya gelse şirket, iki Türk bir araya gelse devlet kurar.”∗∗ Dede Korkut Hikâyeleri, dokuzuncu ve on birinci yüzyıllar arasında geçen ve Türklerin Oğuz boyuna ait anlatmalardan oluşan hikâyeler topluluğudur. * Dr. Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Sosyal, Ekonomik ve Siyasal İlişkiler Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi ∗∗ Çin atasözü Bahadır Bumin Özarslan 102 Vatikan ve Dresden nüshaları olmak üzere, bilinen iki adet yazılı kaynağı olan bu anlatmalar1, on iki hikâyeden oluşmaktadır. Hikâyelerin tam olarak hangi coğrafyada geçtiği bilinmemekle birlikte bu metinlerin Kuzeydoğu Anadolu ve Azerbaycan coğrafyası sınırları içinde cereyan etmiş olaylardan teşekkül ettiği tahmin edilmektedir. Bu hikâyelerde geçen kahramanlar, tarihte yaşamış kişileri bire-bir karşılamamakta; bahsi geçen olaylar, tarihî gerçeklerle bire-bir örtüşmemektedir. Ancak bütün bunlara rağmen hikâyelerin özelde Oğuz Türklerinin kültürünü, genelde ise Türk kültür hayatını pek çok açıdan yansıttığı görülmektedir (Ayrıntılı bilgi için bkz. Gökyay 1973: I-V, LXXIII-LXXXIII; Ergin 1994: 54-57; Sümer 1999: 363-374; Miyasoğlu 1991: 7-20; Develi 2006: 7-14). Hikâyelere bakıldığında, belirgin bir devlet ve sınırları yoktur ancak anlatmalar dikkatle incelendiğinde, bir devletin varlığının kabul edilebilmesi için gerekli olan egemenlik kavramına ilişkin örneklere rastlamak mümkündür. Bu çalışmada hikâyeler, egemenlik kavramı açısından incelenecektir. Öncelikle kısaca egemenlik kavramına değinilecek, ardından egemenlik algısını oluşturan unsurlar ele alınacaktır. Hikâyelerdeki örnekler değerlendirilerek egemenlik kavramını karşılayabilirliği sorgulanacaktır2. EGEMENLİK KAVRAMI “Egemen” kelimesinden türeyen ve eş anlamlı olarak dilimizde “hâkimiyet” kelimesiyle de karşılanan egemenlik kavramı, “egemen olma durumu, milletin ve onun tüzel kişiliği olan devletin yetkilerinin hepsi, hükümranlık” (Akalın vd. 2011: 759), “buyruğunu yürütme hakkı” (Arkın IV: 658) olarak tanımlanmaktadır. Genel olarak bir kudretin, bir iktidarın en üstün olma niteliği olarak tarif edilebilecek olan egemenlik (Özman 1964: 658), başkalarına emirler vererek sözünü geçirmek ve onlara karşı üstünlük sağlamak olarak da tanımlanabilir (Hekimoğlu 2004: 29). Belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve ortak özellikleri olan insan topluluğunun devlet olarak nitelenebilmesi için, bu topluluk üzerinde tek ve üstün bir siyasî otoriteye ihtiyaç vardır. Üstün ve sınırsız olan bu güç, egemenliktir. Egemenlik kendisini emir, kumanda ve müeyyide uygulama yetkisi şeklinde gösterir (Akyılmaz 1988: 213). Soyut ve ideolojik bir kavram olan egemenlik, devletin varlık koşullarından biridir. Devletin sınırsız ve koşulsuz bağımsızlığa sahip olması, ülke içinde kendisiyle rekabet edecek başka bir gücün bulunmaması (Gözübüyük 2004: 15-16) demek olan egemenlik devlet içindeki en üstün buyurma kudretidir (Özbudun 2005: 83). 1 Berlin nüshası olarak bilinen bir başka nüsha ise Dresden nüshasının kopyası olduğu için burada ayrıca zikredilmemiştir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Gökyay 1973: I-V. 2 Hikâyelerin incelenmesinde, Miyasoğlu’nun ve Develi’nin metinleri esas alınmıştır. Dede Korkut Hikâyelerinde Egemenlik Kavramı 103 Egemenlik, devletin kendi yetkilerini ve temel hukuk kurallarını hür iradesiyle belirleyebilmesi demektir ve iki boyutludur. İlk boyutu, iç egemenliktir. Devletin ülke sınırları içinde, bütün diğer sosyal ve siyasal gruplara karşı üstünlüğü anlamına gelir (Teziç 2005: 119; Koçak 2006: 123). Devletin iradesi, ülke sınırları içindeki bütün şahısların ve toplulukların iradelerinden üstündür. Bu iradeyle rekabet edebilecek başka bir iktidar söz konusu olamaz (Özman 1964: 59). Egemenliğin ikinci boyutunu ise dış egemenlik oluşturmaktadır. Egemenliğin bu boyutu, devletin hiçbir başka devlete bağımlı olmaması ve diğer devletlerle hukuken eşit olması anlamına gelmektedir (Teziç 2005: 119-120; Salha 1993: 460). Dış egemenlik, devletler arasında eşitliği sağlaması ve devletlerin birbirlerinin işlerine karışmasının önüne geçmesi sebebiyle karışmama zorunluluğunu bünyesinde barındırır (Salha 1993: 461; Özman 1964: 59). HİKÂYELERDE EGEMENLİK KAVRAMINA İLİŞKİN ÖRNEKLER Dede Korkut Hikâyelerini egemenlik kavramı açısından ele aldığımızda, karşımıza birkaç değişik tasnif çıkmaktadır. Bunlar, şu şekilde sıralanabilir: Hiyerarşik İktidar Dede Korkut Hikâyelerinde, yukarıda da değinildiği üzere, belirgin bir devlet yoktur. Ancak anlatmalarda, bahsi geçen han ve bey isimleri içinde Bayındır Han dikkat çekmektedir. Hikâyelerde kullanılan “Hanlar hanı Bayındır Han” şeklindeki ifade ve Bayındır Han isminin geçtiği kısımlar, Bayındır Han’ın Oğuz boylarının tamamının liderliğini üstlendiğini göstermektedir. Yine Salur Kazan’ın da diğer beyler içinde daha üstün konumda olduğu, bir çeşit beylerbeyi olduğu anlaşılmaktadır (Gökyay 1973: CCCXXXVI; Ergin 1994: 23; Bayat 2000: 67; Develi 2006: 10; Dursun 2011: 114). Bu hiyerarşik ilişkide, en tepede Bayındır Han yer almaktadır. Diğer beyler, Bayındır Han’ın iktidarını kabul etmiştir. Bütün bu dikey yapılanmada, hikâyelerde geçen beylerin ve beylere bağlı halkların Bayındır Han’ın iktidarına/egemenliğine rıza gösterdiği anlaşılmaktadır. Bayındır Han’ın bu dikey ilişkide sahip olduğu iktidara ait değişik örneklere rastlamak mümkündür. Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde, Bayındır Han’ın Oğuz beylerini her yıl toplayıp misafir ettiği, toy tertip ettiği anlatılmaktadır (Miyasoğlu 1991: 33; Develi 2006: 19). Toy tertip etmek, her beyin yetki sınırları içinde olan bir mesele değildir (Bayat 2000: 70). Bu davetin, davete katılma açısından ihtiyarî bir davet ya da yalnızca geleneksel bir toplanma olmadığı anlaşılmaktadır. Zira bütün beyler, bu davete icabet etmektedir. Bu da davetin Bayındır Han’ın emriyle gerçekleştiğini göstermektedir3. 3 Toy adı verilen bu toplantılar, zamanla devlette bir kurum adı olarak ortaya çıkmış ve “kurultay” adını almıştır. Siyasî, iktisadî, kültürel, vb. meselelerle ilgili kararların alındığı bu Bahadır Bumin Özarslan 104 Bayındır Han’ın sahip olduğu iktidara bir başka örnek ise sefere çıkma izni vermesidir. Kazılık Koca Oğlu Yeğenek hikâyesinde, Bayındır Han’ın veziri olan Kazılık Koca, akın yapmak için Han’dan izin istemiş ve bu izni almıştır. Çıktığı akında tutsak düşünce, oğlu Yeğenek yine Bayındır Han’ın huzuruna çıkar ve babasının tutsak olduğu kaleye gönderilmesini talep eder. Bayındır Han bunun üzerine yirmi dört sancak beyini huzuruna çağırır ve bu sancak beyleriyle birlikte Kazılık Koca’nın oğlu Yeğenek’i kaleye gönderir (Miyasoğlu 1991: 152-154; Develi 2006: 77-78). Burada da yine Bayındır Han’ın savaş ilan etme kararı aldığı anlaşılmaktadır (Dursun 2011: 114). Bayındır Han’ın sahip olduğu iktidar gücüyle ilgili dikkat çeken bir başka husus da divanı toplaması ve kendisine bağlı vezirinin olmasıdır. Hikâyelerde muhtelif yerlerde geçen bu husus, Bayındır Han’ın divanı toplama yetkisine sahip olduğunu ve bu divana başkanlık ettiğini göstermektedir. Öte yandan vezirinin olmasından da Bayındır Han’ın, sahip olduğu iktidarı kullanırken yürütmeye ilişkin hususlarda görevlendirme yapabildiği ve kendisine yardımcı olan uzmanlar grubunun bulunduğu anlaşılmaktadır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşıldığı üzere, hikâyelerde bahsi geçen Bayındır Han, Oğuz beyleri içinde hiyerarşik olarak en üstte yer almakta ve sahip olduğu iktidarı, yürütme alanında da sergilemektedir. Emirler vermesi, savaş kararı alması, divanı toplaması ve kendisine bağlı veziri olması gibi örnekler, Bayındır Han’ın icraî gücünün olduğunu ve egemenlik yetkisini fiilen kullandığını açıkça göstermektedir. Coğrafî Sınırlandırma Hikâyelerde, coğrafî anlamda bir sınırın varlığı da anlaşılmaktadır. Söz gelimi Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı hikâyesinde, “Oğuz ili, Oğuz serhaddi” (Miyasoğlu 1991: 134-151; Develi 2006: 68-76); Kazılık Koca Oğlu Yeğenek ve Salur Kazan Tutsak Olup Oğlu Uruz’un Çıkarması hikâyelerinde “Oğuz ili” (Miyasoğlu 1991: 152-158, 194-206; Develi 2006: 77-80, 101-107); Uşun Koca Oğlu Segrek hikâyesinde “Oğuz hududu, Oğuz serhaddi, Oğuz ili” (Miyasoğlu 1991: 183-193; Develi 2006: 95-100); Bay Büre Oğlu Bamsı Beyrek hikâyesinde “Oğuz diyarı” (Miyasoğlu 1991: 68-103; Develi 2006: 37-52) ve Begil Oğlu Emren adlı hikâyede, “Oğuz ülkesi(” Miyasoğlu 1991: 171-182; Develi 2006: 88-94) tabirleri geçmektedir. Bunun dışında anlatmalarda pek çok kez “kâfir illeri” şeklinde bahsedilmekte ve Oğuz illeri dışındaki coğrafyalara da işaret edilmektedir. Dolayısıyla sınırları belli olan bir ülkenin ve bu ülke dışında, “öteki” kabul edilen coğrafyaların olduğu anlaşılmaktadır. toplantıya katılmak, devlete sadakatin işareti kabul edilmekte; aksine bir durumda devlete itaatsizlik ve isyan olduğu varsayılmaktaydı. Nitekim Begil Oğlu Emren hikâyesinde Begil, Bayındır Han’ın divanından çıkarak asi olduğunu ilân etmiştir. Bkz. Miyasoğlu 1991: 172-173; Develi 2006: 89-90. Toyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Kafesoğlu 2011: 249-253; Özdemir 1999: 88-91; Doğan, 2005: 434-436 Dede Korkut Hikâyelerinde Egemenlik Kavramı 105 Egemenlik yetkisinin önemli bir boyutu da yukarıda bahsedildiği üzere iç cephesidir ve iç egemenliğin varlığı için sınırları belirlenmiş bir coğrafya gereklidir. Hikâyelerin dilinden, belirli sınırlara sahip bir ülkenin var olduğu, Bayındır Han’ın bu sınırlar içinde egemenliğini sürdürdüğü ve Oğuz ülkesi sınırları içinde Bayındır Han’ın herhangi bir egemenlik paylaşımına girmediği, bu anlamda rakipsiz olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, Bayındır Han’ın sahip olduğu egemenlik yetkisinin Oğuz ülkesiyle sınırlı olduğu da hikâyelerden çıkarılabilecek bir başka sonuçtur. Güvenlik ve Asayiş Dede Korkut Hikâyelerinde, güvenliğin ve asayişin sağlanması hususunda, Bayındır Han’ın egemenlik yetkisinden kaynaklanan bazı adımlar attığı görülmektedir. Yukarıda bahsi geçen sefere çıkma izni ve savaş ilanı dışında, Bayındır Han’ın Oğuz ülkesinin başbuğu olduğu anlaşılmaktadır. Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi isimli hikâyede, Basat’ın “Şanlı bayrak yücelten hanımız Bayındır Han. Vuruş günü önden giden alpımız Salur oğlu Kazan.” ifadeleri, Bayındır Han’ın aynı zamanda orduyu da idare ettiğini göstermektedir (Miyasoğlu 1991: 168-169; Develi 2006: 86). Ayrıca, yine aynı hikâyede, Oğuz ülkesi için tehlike olan Tepegöz’ün ortadan kaldırılmasına yönelik kararın (Miyasoğlu 1991: 159-170; Develi 2006: 81-87) üstün bir otorite tarafından alındığı ve alınan bu kararın da Oğuzların iç güvenliğini ve asayişini sağlamaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Güvenlikle ve asayişle ilgili bir başka örnek, Begil Oğlu Emren Hikâyesi’nde geçmektedir. Gürcistan’dan gelen haracı beğenmeyen Bayındır Han, Dede Korkut’un tavsiyesi üzerine gelen hediyeleri Begil isminde bir yiğide verir ve onu, Oğuz ülkesinin sınırlarını beklemek üzere görevlendirir. Aldığı görev üzerine Begil, Gürcistan sınırına yerleşerek asayişi ve iç güvenliği tesis eder. Düşmanları, Oğuz ülkesi sınırlarından içeriye sokmaz. Ayrıca, elde ettiği hediyeleri de Bayındır Han’a gönderir (Miyasoğlu 1991: 171-172; Develi 2006: 88). Yukarıdaki örneklerden anlaşıldığı üzere, Oğuz ülkesi içinde meşru silahlı güç kullanma yetkisi Bayındır Han tarafından kullanılmakta ve gerektiğinde asayişin ve iç güvenliğin temini için görevlendirme yapılmaktadır. Bunun dışında yine akın izni ve savaş kararı da Bayındır Han’ın uhdesindedir. Oğuz ülkesinin toprak bütünlüğünün korunmasına ve Oğuzların can güvenliğinin sağlanmasına yönelik tedbirlerin Bayındır Han eliyle hayata geçirilebilmesi, egemenlik yetkisinin bir izdüşümüdür. Gelir Temini ve Vergilendirme Dede Korkut Hikâyelerinde, egemenlik yetkisinin malî boyutlarıyla ilgili örneklere de rastlamak mümkündür. Kazılık Koca Oğlu Yeğenek hikâyesinde, Yeğenek ve Oğuz beyleri tarafından yapılan akında, bir hisar kuşatılır Bahadır Bumin Özarslan 106 ve ele geçirilir. Bunun üzerine hisar yağmalanır ve Bayındır Han’a da bu yağmadan bir pay ayrılır (Miyasoğlu 1991: 158; Develi 2006: 79). Buradaki yağmalama, günümüzdeki yağma suçundan farklı olup devrin savaş hukuku gereğince galip gelen tarafın yaptığı bir uygulamadır. Burada elde edilen ganimetten Bayındır Han’a pay ayrılması da egemenliği/iktidarı elinde tutan yöneticinin oluşturduğu bütçeye aktarılan bir gelir kalemi niteliğindedir. Aynı şekilde, Begil Oğlu Emren Hikâyesi’nde de sınır boylarını bekleyen Begil’in, düşmanlardan elde ettiği değerli eşyaları Bayındır Han’a göndermesi (Miyasoğlu 1991: 172; Develi 2006: 88), Oğuz ülkesinin bütçesine gelir temin edildiğini göstermektedir. Begil Oğlu Emren Hikâyesi’nde ise Bayındır Han ile Oğuz beylerinin bir arada olduğu bir sırada, Gürcistan’dan gelen haraçtan bahsedilir (Miyasoğlu 1991: 171; Develi 2006: 88). Hikâyede, “Gürcistan’ın haraca geldi.” şeklinde ifade edilen haraç da yine günümüzdeki anlamından farklıdır. Buradaki haraç, cizye ve yenilmiş olan düşmandan tahsil edilen bir vergi ve tazminat niteliğindedir (Gökyay 1973: CCCLXXIII). Dolayısıyla haraç, devrin dış ilişkilerinde bir devletin başka bir devletten aldığı vergi anlamına gelmektedir. Burada vergi alan devlet, değişik sebeplere ve usûllere bağlı olarak vergi aldığı devlete üstünlük sağlamış ve o devleti kendisine siyasî, malî, vb. açıdan bağımlı kılmıştır. Hikâyedeki anlatımda da benzer bir durum söz konusudur. Malî egemenlikle ilgili bir başka grubu ise beşte birlik ganimetin Bayındır Han’a ayrılması oluşturmaktadır (Pençik çıkartma olarak bilinen bu uygulamayla ilgili olarak bkz. Türkmen 2011: 252-253). Kam Büre Bey Oğlu Bamsı Beyrek ile Begil Oğlu Emren hikâyelerinde ve yukarıda bahsettiğimiz Kazılık Koca Oğlu Yeğenek hikâyesinde, yapılan savaşlar sonrasında elde edilen ganimetin beşte biri Bayındır Han’a tahsis edilmiştir (Miyasoğlu 1991: 102, 158, 181). Yapılan bu tahsis Bayındır Han adınadır ancak aslında, Oğuz ülkesinin bütçesine aktarılan bir kazandırma, gelir temin etme niteliğindedir. Bilindiği üzere vergilendirme, devletin egemenlik yetkisinin malî alandaki görünümüdür (Öncel vd. 1997: 33). Egemenliğini sürdürebilmesi için düzenli malî kaynaklara ihtiyaç duyan devletin vergilendirme yetkisini kullanması siyasî bir zorunluluktur zira devletten beklenen kamu hizmetlerinin yerine getirilebilmesi için gereken kaynaklar, bu şekilde sağlanır (Çağan 1982: 4). Kamu ihtiyaçlarının yerine getirilmesi için gereken düzenli ve sağlıklı finansman, malî alandaki egemenliğin nişanesi olan vergilendirme yetkisi kullanılarak gerçekleştirilir (Palamut 2002: 221). Bu açıdan bakıldığında, Dede Korkut Hikâyelerinde geçen malî meseleler, egemenlik yetkisinin malî alanda da kullanıldığını göstermektedir. Dede Korkut Hikâyelerinde Egemenlik Kavramı 107 Suç ve Ceza Dede Korkut Hikâyelerinde, Oğuz ülkesi sınırları içinde bir ceza hukuku olduğu ve cezalandırma yetkisinin de üstün bir iradeye bağlı bulunduğu anlaşılmaktadır. Kazan Bey’in Oğlu Uruz Bey’in Tutsak Olması isimli hikâyede, Kazan Bey ile oğlu Uruz arasında geçen diyalogda, düşmanın kim olduğu sorusu cevaplandırılmaktadır. Oğlu Uruz’un “Düşman kimdir?” sorusuna karşılık Kazan Bey, “Düşman ona derler ki biz onları bulsak öldürürüz; onlar bizi bulsalar öldürürler.” cevabını verir. Bunun üzerine Uruz, “Baba, savaşta bey yiğitler adam öldürse kan sorarlar mı, dava ederler mi?” şeklinde ikinci bir soru sorar. Kazan Bey de “Oğul, bin kâfir öldürsen kimse senden davacı olmaz.” diyerek diyalogu tamamlar (Miyasoğlu 1991: 107- 128; Develi 2006: 55). Bu geçen diyalogdan anlaşıldığı üzere, Oğuz ülkesi sınırları içinde adam öldürme bir suçtur ve öldüren kişi, dava edilir (Türkmen 2011: 250-251; Dursun 2011: 120). Adam öldürmenin bir suç olduğu ve öldüren kişinin dava edildiği bir ülkede, suçun işlenip işlenmediğine karar veren ve suç işlenmişse ceza verme yetkisine sahip üstün bir otoritenin olduğu anlaşılmaktadır. Adam öldürme suçuyla ilgili örnek üzerinden, suç ve ceza sistemine bir diğer örnek de Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde karşımıza çıkmaktadır. Dirse Han’a, “Oğlun seni öldürmeden, sen oğlunu öldür.” şeklinde tavsiyede bulunan ve aslında suça azmettiren kişiler (Miyasoğlu 1991: 38-40; Develi 2006: 22-23), burada meşru müdafaa hakkının bulunduğuna işaret ederek öldürme fiilini hukuk dışı olmaktan çıkarmış olmaktadırlar. Bu da göstermektedir ki suçlara verilen cezalar önceden belirlenmiştir (Türkmen 2011: 250-251). “Suçta ve cezada kanunîlik” ilkesinin basit bir hâli olan yukarıdaki örneklerden, ceza hukukuyla ilgili önemli bir ilkenin hikâyenin geçtiği zaman diliminde de geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi adlı hikâye, Oğuz ülkesinde suç ve ceza kavramlarının bir üst otorite tarafından denetlendiği ve gerektiğinde cebrî icra yoluyla yaptırımların uygulandığını gösteren bir örnektir. Hikâyede geçen Tepegöz’ün adam yakalaması, harâmî olması gibi eylemlerine karşılık üzerine kuvvet gönderilmesi (Miyasoğlu 1991: 159-170; Develi 2006: 81- 87), Oğuz ülkesinde başına buyruk bir yaşantının olmadığını ve bir düzen içinde sosyal hayatın devam ettiğini göstermektedir. Bu düzeni bozan eylemler karşısında alınan tedbirler, bir ülke sınırları içinde müeyyide uygulama yetkisinin varlığına işaret etmektedir. SONUÇ ve DEĞERLENDİRME Oğuz Türklerinin yaşayışlarının konu edildiği Dede Korkut hikâyeleri, yalnızca gündelik yaşantıdan değil, aynı zamanda sosyal düzenden de kesitler sunan metinler topluluğudur. Bu sebeple bu hikâyeler sadece Türk Tarihi ile Türk Dili ve Edebiyatı alanlarının malzemesi değildir. Anlatmalar dikkatle incelendiğinde, Oğuzların tâbi olduğu hukuk düzeni de hikâyelerin önemli konularından biridir. Bu açıdan bakıldığında Bayındır Han, hiyerar- Bahadır Bumin Özarslan 108 şik bir düzen içinde töreyi uygulayan ve bunun sorumluluğunu taşıyan bir yöneticidir. Bu düzen, düzenin uygulayıcısı ve düzenin işleyişinin sorumlusu da yine töreyle, yani hukukla belirlenmiştir (Türkmen 2011: 253). Bu bağlamda, hikâyelerdeki bir başka dikkat çekici unsur da törenin Oğuzlar tarafından sahiplenilmiş olması ve törenin uygulamada bireyler tarafından da otomatik bir denetim aracı işlevi görmesidir (Törenin benimsenmesiyle, bireylerin toplum içindeki ilişkilerinde törenin kendiliğinden devreye girmesiyle ve denetim işlevi görmesiyle ilgili olarak bkz. Karatay 2011: 1-9. Benzer yönde bkz. Doğan 2005: 436-437, 439). Dede Korkut hikâyelerinde sosyal düzenin belirli kurallar dâhilinde işliyor olması, Oğuz Türklerinin idaresinde tek ve üstün bir otoritenin varlığına ve Oğuz ülkesinde bu otoriteyle rekabet edecek başka bir gücün bulunmadığına işaret etmektedir ki bu otorite, Bayındır Han eliyle temsil edilmektedir. Bayındır Han, hikâyelerin içinde sıklıkla bahsedilen bir kahraman olmasa da onun Oğuz ülkesinde emir, kumanda ve müeyyide uygulama yetkisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bayındır Han, Oğuzların yurdunda en üstün buyurma kudretine sahip kişidir. Bayındır Han’ın sahip olduğu bu egemenlik yetkisi, iç ve dış egemenliğin unsurlarını taşımaktadır. Egemenlik kavramına ait unsurların varlığı, hikâyelerde açıkça işlenmemiş olsa da Oğuzların bir devlete sahip olduğunu göstermektedir. Zira egemenliğin varlığı, bir devlete ait yetkilerin varlığını ve kullanılıyor olduğunu göstermektedir. Bu noktada, açıkça bir devletin zikredilmemesi, varlığı bilinen ve tartışma götürmez bir olgunun tekrarına bir gerek görülmemesinden kaynaklanmış olabilir. Dede Korkut hikâyelerine genel olarak bakıldığında, hikâyelerin ruhunda bir devlet algısı olduğu görülmektedir. Bu algının, hikâyelerin geçtiği dönemden daha gerilere uzandığı, yerleşik bir devlet geleneğinin olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Nitekim sekizinci yüzyıla ait olan ve Göktürkler döneminde kaleme alınmış Orhun Kitabelerinde de bu sosyal düzenin ve devlet anlayışının işlendiği bilinmektedir (Doğan 2005: 425-439). Bu veriler ışığında, Türklerde devlet anlayışının kadim ve köklü olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, son günlerde gündemi fazlasıyla meşgul eden terörizm belası üzerinden besleyen kişilerin ve kuruluşların, bildikleri ama unuttukları bu gerçeği hatırlamalarının kendileri için hayırlı olabileceği düşünülmektedir. KAYNAKÇA AKYILMAZ Bahtiyar (1988), “Milli Egemenlik Kavramının Gelişimi”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. İhsan Tarakçıoğlu’na Armağan, II/1-2 (Haziran-Aralık). BAYAT Fuzûlî (2000), “Dede Korkut Kitabı’nda Devletçilik”, Uluslararası Dede Korkut Bilgi Şöleni Bildirileri, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı. Dede Korkut Hikâyelerinde Egemenlik Kavramı 10

30 Ağustos 2019 Cuma

15 Ağustos 2019 Perşembe

geleneksel türk seyirlik oyunları - 2

6. Karagöz
Karagöz oyunu baş oyuncularından Karagöz'ün adıyla anılan bir gölge oyunudur.
Oyunun diğer başoyuncusunun adı da Hacivat'tır. Bu oyun deriden kesilmiş bir
takım insan, hayvan, bitki ve eşya biçimlerinin arkadan ışık verilerek beyaz perdeye
gölgelerinin yansıtılması ile oynatılır.
Doğu ülkelerine özgü bir sanat olduğu görüşü oldukça yaygındır. Gölge oyununun
Türk toplumunda ne zaman kullanılmaya başlandığı tam olarak belli değildir. Ancak
en yaygın olan görüş: "Gölge oyunu"nun Çinlilerden Moğollara onlardan da
204 G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Türklere geçtiğidir. Türk gölge oyununun vazgeçilmez iki kahramanı olan Karagöz
ile Hacivat'ın da 14. yy.'de Bursa'da yaşadıkları görüşü eldeki verilere dayanarak
öne sürülebilir. "Hayal-i Zıl" oyunu olarak ortaya çıkarılan Karagöz oyununun kurucusu
ise Şeyh Küşteri kabul edilmektedir. Karagöz oyununun üç temel niteliğinden
söz edilebilir:
1. Güldürücü olması,
2. Siyasal ve toplumsal taşlamalar yapması,
3. Açık-saçık konuşmalara yer vermesi.
6.1. Oynatılış Tekniği
Yatay ve perdeye dik açı yapan çubuklarla beyaz perde gerisinde oynatılır. Geriden
verilen ışıkla görüntülerin (tasvirlerin) gölgeleri perdeye yansıtılmış olur. Görüntüler
tek yönlü hareket ederler, geri dönemezler.
Karagöz oynatıcısı hem görüntüleri hareket ettirir hem de her oyun kişisinin özelliğine
göre sesini değiştirerek her birini ayrı ayrı konuşturur.
Karagözcünün tef çalan, görüntüleri sıraya koyan, perdeyi hazırlayan bir yardımcısı
vardır. Oyunun tasvir denilen görüntüleri de deve, dana, manda vb. sığır derisinden
yapılır.
6.2. Karagöz Oyununda Bölümler
Karagöz oyunları dört bölümden oluşur. Öndeyiş-giriş (mukaddime), söyleşme
(muhavere), oyun bölümü (fasıl) ve bitiş.
Öndeyiş bölümünde müzik başlar ve perdeye bir göstermelik konulur. Konulan
göstermelik, oyunun konusuyla ilgili olabileceği gibi ilgisiz de olabilir. Göstermeliklerin
işlevi izleyiciyi oyunun havasına sokmak ve merak uyandırmaktır.
Önce perdeye Hacivat gelir ve bir semai okuyup ardından perde gazeline geçer. Daha
sonra perdenin diğer yanından Karagöz gelir. İkisi dövüşürler. Hacivat kaçar Karagöz
yere uzanır.
Söyleşme bölümü genellikle Karagöz ve Hacivat arasında geçer. Bu bölüm salt söz
oyunlarına dayanır ve bir olay anlatılmaz. Bu bölümün işlevi Hacivat'la Karagöz'ün
birbirlerine zıt olan kişiliklerini sergilemektir. Söyleşme bölümleri genellikle bir
sonraki oyun (fasıl) bölümünden bağımsızdır.
Oyun bölümünde Hacivat'la Karagöz'den başka oyunun çeşitli kişileri de konu
kapsamında ve olaylar dizisinde perdeye yansıtılırlar. Yeni oyun kişileri kendi konuşma
ve giysi özelliklerini yansıtırlar. Karagözcüler, oyunun ana temasına bağlı
kalmakla birlikte küçük değişiklikler de yaparlar. Örneğin perdeye çıkardıkları taklitlerin
sayısını azaltıp çoğaltabilirler. Giriş sıralarını değiştirebilirler.
G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I 205
Karagöz
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Oyun (fasıl) bölümünden sonra kısa bir bitiriş vardır. Hacivat'la Karagöz oyun bölümünde
giysi değiştirdilerse yeniden kendi klasik giysilerini giyerek perdeye gelirler.
Bu bölümde Karagöz, Hacivat'ı yine döver. Bunun üzerine Hacivat:
- Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim heman,
diyerek çıkar. Karagöz de:
- Her ne kadar sürc-i lisan ettikse af ola. Kalın sağlıcakla,
diyerek bir sonraki oyunun adını ve yerini belirterek gösteriyi sona erdirir.
Karagöz'e Bir Örnek:
ÖYLE Mİ DERLER?
Kaynak: Ignacz Kunos, Harom Karagöz- Jatek, Uruşma Oyunu (s.72-76). Budapest 1886.
HACİVAT - Akşam şerifler hayır olsun!
KARAGÖZ - Bugün gidemem.
HACİVAT - Nereye?
KARAGÖZ - Bahşiş dağılan yere.
HACİVAT - Ulan, ben sana bahşiş dedim mi?
KARAGÖZ - Ben de sana hediye dedim mi (Diye Hacivat'a vurur.)
HACİVAT - Safâ geldin.
KARAGÖZ - Evde unuttum.
HACİVAT - Neyi?
KARAGÖZ - Sopayı.
HACİVAT - Ulan, ben sana sopa dedim mi? (Der, Karagöz'e vurur.)
KARAGÖZ - Ben de sana çelik çomak dedim mi? (Der, Hacivat'a vurur.)
HACİVAT - Aman efendim, her ne hal ise!... Başıma bir fes almıştım da, gelirken
yorgunluk almak üzere Karagöz'üme uğrayım demiştim.
KARAGÖZ - Ne yapayım fes aldıysan?
HACİVAT - Ulan, öyle mi derler?
KARAGÖZ - Ya nasıl derler?
HACİVAT - Ulan, «Güle güle başında paralansın!» demek yok mu?
KARAGÖZ - Güle güle başında paralansın!
HACİVAT - Haa, aferim, işte öyle demeli yaa!... - derken, efendim, onun üzerine evde
odun bitmiş, «- Biraz odun al.» dediler, Odunkapısı'na gidip beş on çeki
odun aldım.
KARAGÖZ - Güle güle başında paralansın!
HACİVAT - Ulan, sus! Bu fes değil, odun aldım, odun.
KARAGÖZ - Güle güle başında paralansın!
HACİVAT - Ulan, başım gözüm yarılır.
KARAGÖZ - Güle güle başında paralansın!
HACİVAT - Ulan, öyle demezler.
KARAGÖZ - Ne bileyim, sen öğrettin.
HACİVAT - Ulan, o fese göreydi.
KARAGÖZ - Ey, ne deyim?
HACİVAT - «Güle güle yak , otur da külüne bak!» demek yok mu?
KARAGÖZ - Yok yok, var mı? Güle güle yak, otur da külüne bak!
HACİVAT - Haa, aferim, işte şöyle söyle!
206 G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I
Hacivat
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
KARAGÖZ - Güle güle yak , otur da külüne bak!
HACİVAT - Derken efendim, geçen günkü yağmur, malûm ya, evin kiremitleri
filân kırılmış, bütün yağmur evin içine akmış; bari bir iki dülger çağırayım
da hem kiremitleri, hem de yıkık bazı yerlerini yaptırayım, dedim; evi
bi güzelce tamir ettirdim.
KARAGÖZ - Güle güle yak , otur da külüne bak!
HACİVAT - Ulan, bu ev! Yeni tamir ettirdim daha.
KARAGÖZ - Güle güle yak , otur da külüne bak!
HACİVAT - Ulan, yazık değil mi?
KARAGÖZ - Güle güle yak , otur da külüne bak!
HACİVAT - Öyle denmez.
KARAGÖZ - Ya ne denir?
HACİVAT - Ulan, «Oh oh, maşallah, pek memnun oldum! Güle güle oturunuz,
içinde hiç eksik olmayınız!» demek istemez mi?
KARAGÖZ - İs... is... ister... şey... Oh oh, maşallah, pek memnun oldum! güle güle
oturunuz, içinde hiç eksik olmayınız!
HACİVAT - Sonra, bilâder, borçlunun biri, «Hacivat zenginleşmiş, evi yaptırıyor»
deyip para almağa gelir; benim de param bitmiş olduğundan, borçluyla
boğaz boğaza kavga ederiz; sonra da dâva edip bizi hapse atarlar.
KARAGÖZ - Oh, oh, maşallah, pek memnum oldum! Güle güle oturunuz, içinde hiç
eksik olmayınız!
HACİVAT - Aman bilâder, hapisteyim hapiste!
KARAGÖZ - Oh, oh, maşallah, pek memnum oldum! Güle güle oturunuz, içinde hiç
eksik olmayınız!
............
(Kudret, 1968)
Özet
Seyirlik oyunlarda taklit en önemli özellik olarak yansır. Çatışma ve kişileştirme taklitle sağlanır.
Sözlü veya sözsüz oyunlarda bir eylemin veya rolün taklidi söz konusudur. İlkinde eylem
olarak olay dizisi, ikincisinde ise insan, hayvan, bitki ve cansız nesneler taklit edilir. Bir
başka özellik ise sözlü oyunların belli bir metne bağlı olmadan doğaçtan oluşturulmasıdır.
Geleneksel Türk tiyatrosunun en az bilinen dallarından biri Kukla'dır. Geçmişi çok eskilere
dayanmakla birlikte 16.yy'de Türkler tarafından kullanıldığı öne sürülmektedir. Türk
kuklasındaki kişiler, Karagöz veya Ortaoyunu'ndakiler gibi belirgin özelliklere sahip değildirler.
Kukla oyunlarında Karagöz'le Ortaoyunu'ndan alınmış konuları ya da halk efsaneleri,
aşk hikayeleri vb. konuları işlenir.
Sözlü halk yazınının en önemli yanlarından biri de öykü anlatmadır. Özellikle doğu ülkelerinde
görülmekle birlikte bütün dünyada raslanabilir. Türk seyirlikleri arasında yer alan
Meddah da bunlardan biridir. Amaç, Karagöz ve Ortaoyunu'ndan ayrı olarak hep güldürmek
değildir, izleyicide merak, acıma, korku gibi duygular da uyandırılır. Meddahlar izleyiciyi
meraklandırmayı, ilgilerini ayakta tutmayı çok iyi bilirler. Günümüz tiyatrosunun
da bazen başvurduğu bir yöntem olan anlatı bir bakıma çağdaş meddahlıktır. Zaman zaman
geleneksel biçimiyle sunularak yeni öyküler anlatılmakta ve güncel bir boyut kazandırılmaya
çalışılmaktadır.
G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I 207
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Seyirlik oyunların en önemlilerinden biri de Ortaoyunu'dur. Ortada oynanan oyun anlamına
gelir. Bu biçimdeki oynanışa değişik ülkelerde de raslanır. Oyun alanları genellikle
açık havada oluşturulur. Ortaoyununda dekordan çok giysiye önem verilir. Baş kişileri aynı
zamada oyunun düzenleyicisi olan Pişekar ile oyunun baş güldürücü tipi Kavuklu'dur.
Karagöz oyunu ise baş oyuncularından Karagöz'ün adıyla anılan bir gölge oyunudur.
Oyunun diğer başoyuncusunun adı da Hacivat'tır. Bu oyun deriden kesilmiş bir takım insan,
hayvan, bitki ve eşya biçimlerinin arkadan ışık verilerek beyaz perdeye gölgelerinin yansıtılması
ile oynatılır. Karagöz oyunları dört bölümden oluşur. Öndeyiş-giriş (mukaddime),
söyleşme (muhavere), oyun bölümü (fasıl) ve bitiş. Karagözcüler, oyunun ana temasına bağlı
kalmakla birlikte küçük değişiklikler de yaparlar. Örneğin perdeye çıkardıkları taklitlerin sayısını
azaltıp çoğaltabilirler. Giriş sıralarını değiştirebilirler.
Değerlendirme Soruları
1. Aşağıdakilerden hangisi geleneksel halk seyirlik oyunlarından değildir?
A. Kukla
B. Mani
C. Meddah
D. Ortaoyunu
E. Karagöz
2. Ortaoyunundaki tiplemeler aşağıdaki seçeneklerin hangisinde birarada verilmiştir?
A. Karagöz, Hacivat, Zenne, Çelebi
B. Kavuklu, Pişekar, Kambur, Cüce
C. İbiş, Evin Beyi, Evin Hanımı
D. Kavuklu, Karagöz, Çelebi, Pişekar
E. Keloğlan, Peri Kızı, Padişah
3. Karagöz oyunundaki bölümler hangi sırayla oynanır?
A. Söyleyiş, öndeyiş, oyun, bitiriş
B. Oyun, öndeyiş, söyleşme, bitiriş
C. Öndeyiş, söyleşme, oyun, bitiriş
D. Öndeyiş, oyun, söyleşme, bitiriş
E. Söyleşme, oyun, öndeyiş, bitiriş
4. Aşağıdakilerden hangisi Karagöz oyunu kişilerinden değildir?
A. Hacivat
B. Karagöz
C. Kavuklu
D. Çelebi
E. Zenne
208 G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
5. "Hak dostum hak" diye başlayıp "sürç-ü lisan ettikse" diye biten seyirlik
oyun hangisidir?
A. Ortaoyunu
B. Kukla
C. Karagöz
D. Meddah
E. Hepsi
Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar
And, Metin. 100 Soruda Türk Tiyatrosu. İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1970.
______ . Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,
1977.
______ . Geleneksel Türk Tiyatrosu. İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1985.
Boratav, Pertev Naili. Folklor ve Edebiyat II. İstanbul: Adam Yayınları, 1983.
Elçin, Şükrü. Anadolu Köy Ortaoyunları. Ankara: Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü,
1977.
______ . Halk Edebiyatına Giriş. Ankara: Akçağ Yayınları, (tarihsiz).
Gerçek, Selim Nüzhet. Türk Temaşası. İstanbul: Kanaat Kitabevi, 1942.
Karadağ, Nurhan. Köy Seyirlik Oyunları. Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları,
1978.
Kudret, Cevdet. Karagöz I. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1968.
______ . Ortaoyunu I. Ankara: Türkiye İş Bankası, 1973.
Nutku, Özdemir. Meddahlık ve Meddah Hikayeleri. Ankara: Türkiye İş Bankası
Yayınları, 1976.
______ . Gösterim Terimleri Sözlüğü. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1983.
Sevin, Nureddin. Türk Gölge Oyunu. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları,
1968.
Oral, Ünver. Çocuklara Karagöz Hikayeleri. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları,
1996.
G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I 209
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Cevap Anahtarı
Ünite 1
1 D, 2 E, 3 C, 4 D, 5 A
Ünite 2
1 D, 2 D, 3 B, 4 D, 5 C
Ünite 3
1 C, 2 E, 3 C, 4 D, 5 D
Ünite 4
1 A, 2 D, 3 D, 4 A, 5 D, 6 D
Ünite 5
1 C, 2 B, 3 B, 4 B, 5 A
Ünite 6
1 B, 2 A, 3 D, 4 C, 5 A
Ünite 7
1 D, 2 A, 3 B, 4 C, 5 B
Ünite 8
1 B, 2 B, 3 D, 4 B, 5 C
Ünite 9
1 A, 2 D, 3 C, 4 C, 5 D
Ünite 10
1 C, 2 D, 3 C, 4 C, 5 D
Ünite 11
1 B, 2 C, 3 D, 4 C, 5 C
Ünite 12
1 B, 2 B, 3 C, 4 C, 5 D
210

geleneksel türk seyirlik oyunları - 1

Geleneksel Halk Seyirlik
Oyunları
Yazar
Yard.Doç.Dr. Ali ÖZTÜRK
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Çalışma Önerileri
• Bulunduğunuz yörede geleneksel Türk tiyatrosuna örnek olabilecek
gösterilerin yapılıp yapılmadığını araştırınız.
• Bulunduğunuz yörede bu tür gösteriler yapılıyorsa bunları
sesli ve yazılı olarak kaydedip yayımlamaya çalışınız.
• Kaynakçadan da yararlanarak geleneksel Türk tiyatrosu üzerine
ayrıntılı bilgiler edinmeye çalışınız.
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
1. Giriş
İnsanlıkla yaşıt olan oyun bugün bile bütün toplumlarda görülebilir. Halkın eğlenme,
öğrenme vb. gereksinimleri yine kendi içinden çıkardığı oyunlarla giderilmeye
çalışılmıştır.
Gelenekselleşmiş olan halk seyirlik oyunları yüzyıllarla tanımlanabilecek bir zaman
dilimini içermektedir. Kuşaktan kuşağa aktarım sonucu bazı değişimlere, kayıplara
uğrasa da halka özgü olan yanını hep korumuştur. Gerek kullanılan dil, gerek
eleştiri anlayışı, gerekse eğlendirirken eğitmesi halk kültürünü yansıtır. Halk seyirlikleri
çağdaş sanatların da yararlandığı önemli bir kaynak olma özelliğini korumaktadır.
Bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de geleneksel halk seyirlik oyunları, halk
yazınının önemli bir dalını oluşturmaktadır. Bu ünitede de Türk halk yazınının bir
bölümü olan geleneksel halk seyirlik oyunları ile ilgili kısa bilgiler verilmiştir.
Geleneksel seyirlik oyunlarımız, bir sonraki kuşaklara aktarıldıkça yaşamayı sürdürecektir.
2. Köy Seyirlik Oyunları
Geleneksel Türk tiyatrosu denildiğinde hem köylü tiyatrosu geleneği, hem de halk
tiyatrosu geleneği anlaşılmaktadır. Ancak, hemen belirtelim ki "köylü" ve "halk"
kavramları birbirinden ayrı düşünülmemelidir. Köylü aynı zamanda halktır, halk
da köylü kökeninden olabilir (And, 1985).
Yukarıda yapılan ayrımın nedeni köylü tiyatrosunun daha içe kapalı olmasıdır. Kırsal
kesimde, dar bir çevrede yaşayan insanların kendi aralarında belli zamanlarda
oynadıkları sözlü ya da sözsüz oyunlardır. Sahnesiz ve ortada oynanır. Özel bir
oyun yeri yoktur. Basit giysi ve araçlarla rol kişileri canlandırılır. Törensel yanın öne
çıkarıldığı bu oyunlarda, genellikle üretim, bereket, doğum, ölüm konuları işlenir.
Köylü tiyatrosu geleneği işlevleri bakımından kutlama törenlerinden (kut törenlerden)
kaynaklandığı için halk tiyatrosu geleneğinden ayrılır. Oyunların topluca yaratıldığı
ve seyircilerin de oyunlara katıldığı görülür. Seyirlik oyunlarda kullanılan
en yaygın ögeler, ak-kara ögesi ve erotik ögedir.
Değişik yörelerde değişik biçimlerde ve işlevlerde oynanan seyirlik oyunları yedi
öbekte toplamak olasıdır:
G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I 195
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
1. Kut tören ve söylence kaynaklı oyunlar - gerçekçi oyunlar,
2. Ölüp dirilme ve kız kaçırma oyunları,
3. Yılbaşı ve yıl sonu oyunları,
4. Tarımsal oyunlar - çoban oyunları,
5. Hayvan taklitli oyunlar,
6. Dilsiz oyunları - kukla, şaka oyunları,
7. Tek ve çift izlekli oyunlar - dizi oyunları (And,1985).
Seyirlik oyunlarda taklit en önemli özellik olarak yansır. Çatışma ve kişileştirme
taklitle sağlanır. Sözlü veya sözsüz oyunlarda bir eylemin veya rolün taklidi söz konusudur.
İlkinde eylem olarak olay dizisi, ikincisinde ise insan, hayvan, bitki ve cansız
nesneler taklit edilir. Bir başka özellik ise sözlü oyunların belli bir metne bağlı olmadan
doğaçtan oluşturulmasıdır. Seyirlik oyunlarda dans, müzik, şiir ve soytarılığın
birbirinin içine girdiği görülür. Seyirlik oyunlar her yönüyle "göstermeci tiyatro"
özelliği taşır.
3. Kukla
Geleneksel Türk tiyatrosunun en az bilinen dallarından biri kukladır. Geçmişi çok
eskilere dayanmakla birlikte 16. yy.'de Türkler tarafından kullanıldığı öne sürülmektedir.
Başka bir deyişle Karagöz'den eski olduğu varsayımı güçlüdür.
Türk kukla oynatıcılığı 18. yy.'den başlayarak Batı kuklasının etkisinde kalmış ve giderek
unutulmuştur.
Sözlü seyirlik oyunlarından olan kukla türlerinden en yaygın olanları ipli kukla, resim
kukla, el kuklası, araba kuklası ve iskemle kuklası'dır. Araştırmalarda daha çok el
kuklasına ilişkin bilgilere ulaşılmıştır.
Türk kuklasındaki kişiler Karagöz veya Ortaoyunundakiler gibi belirgin özelliklere
sahip değildirler. Daha çok doğaçtan konuşmaların (tuluat) yapıldığı kukla
oyunlarında, olaylar genellikle birincil kişilerle (İbiş ve İhtiyar), ikincil kişiler (Genç
Aşık, Sevgili Kız, Kahya vb.) arasında geçer.
Kukla oyunlarında ya Karagözle Ortaoyunundan alınmış konular ya da halk efsaneleri,
aşk hikayeleri vb. işlenir. Tuluat tiyatrosundan etkilenmiş olan bu seyirliklere
Sahte Esirci, Cinli Yazıcı, Gül ile Fidan, Üvey Anne, İncili Çavuş vb. oyunlar örnek
olarak sayılabilir.
196 G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I
Göstermeci Tiyatro: Oyunun
oyun olduğunu vurgulayan
gerçek yaşantı izlenimi
vermeyen tiyatro
türü.
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Kukla Oyununa Bir Örnek:
REFİK B. - (Ses) Evlâdım neredesin. İbiişş?.. (Girip dolaşarak) Perdeler açılıp
gösterimiz başlayacak halâ görünürde yok? «Bir yere gitme!» diye de tembih
ettim. Biz başlasak bile İbişsiz tadı tuzu olmaz ki... Aaaa, aman, perdeler
açıkmış!... (Seyircilere) Merhaba efendim, hoş geldiniz, safalar getirdiniz!
Şey, siz de İbiş'i bekliyorsunuz değil mi? Hemen gidip bir daha arayayım!
(Çıkar) İbiişşş!...
YAŞAR B. - (Girip seyircileri selamlar. Mahçuptur. Önce saatine bakınır.
Sonra kukla sahnesine giderek içine bakınır. Seyircilere) Efendim,
ben bu kukla tiyatrosunun sahibiyim de... Şey... Şimdi başlayacak!.. Allah
Allah sanki sözleşmiş gibi evin beyi de, uşak İbiş de yok oldular? (İbiş
görünüp yanaşır) Çok ayıp ettiler! (İbiş başını sallar) Herhalde oyunları
olduğunu unuttular? (İbiş başını salladıktan sonra nişanlayıp
şakşağı ile onun kafasına birden vurunca) Aaaahh, bu da nesi?.. (O
tarafa) İbiş sen misin?.. (İbiş diğer yandan vurur) Ooofff!..
İBİŞ - İbiş ben miyim? (Seyircilere) Hani alkış?.. (Yaşar Beye) gördün mü
İbiş benmişim!..
YAŞAR B. - Utanmadan vuracağına hesap ver?
İBİŞ - İki kere iki, eder üç tane tilki... Al sana hesap!.. (Şakşakla vurur)
YAŞAR B. - Yine yüzüne gözüne bulaştırdın, öyle hesap değil! Neredeydin?
İBİŞ - Ben sahnenin altındaydım, sen neredeydin. (Vurur)
YAŞAR B. - Seyircilerin önünde şımararak vurup durma, kuklasın demem... (Seyircileri
hatırlayarak) şey, neyse, geç kaldım diye zâten nefesim kesildi.
............
YAŞAR B. - (Saate bakarak) Neyse, vakit geçiyor. Bey nerede, oyunu başlatalım?
İBİŞ - Sen işine git, biz hem haşlarız hem başlarız! Kızdırma yoksa senden başlarız!
(Vurur ve gider)
YAŞAR B. - Tamam gidiyorum! Haydi Beyefendini bul da hemen başlayın! (Seyircileri
selamlayarak, kuklaların alkışlanmasını işaret ederek çekilir)
İBİŞ - (Sallanarak dolaşır. Sonra sahne gazelini okur)
Of aman aman!
Merhaba pek sevgili, kıymetli büyüklerim!
Merhaba hem kıymetli, sevgili küçüklerim!
Adıma İbiş derler, her işime gülerler,
Her yerde dost bilirler, sevgi ne güzel derim.
Boyalı, tahta başım; kapkara gözüm kaşım,
Ağlasam akmaz yaşım, böyle ömür sürerim.
Bakmayın hiç boyuma, gülüp geçin huyuma,
Kuklalar gitsin suyuma şaka deyip döverim.
Okuma yazma bilmem ama yalancı olmam,
Kötü söze de gelmem, neşeyi çok severim.
G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I 197
XIX. Yüzyıl
El ve İpli Kuklaları
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Sıra sıra oldunuz karşıma oturdunuz,
Bir güzel kuruldunuz! Görün neler eylerim!
Yaaa, işte böyle! Ben bu evin uşağıyım. Oooo, gençliğimden beri... Neyse
gidip Beyefendiyi arayayım (Çıkar)
REFİK B. - (Girer) İbiişşş!.. (Çıkar)
İBİŞ - (Girer) Bulamıyorum... Beyefendi kaybolursa ne yaparım? Birbirimizi
çok severiz. Aramaktan başka çâre yok.. (Çıkar) Beyefendiii!..
ÇİÇEK - (Girer, aranır) Bugün bu evde bir tuhaflık var? Beni bulup soruyorlar
da birbirlerini bulamıyorlar. (Seslenerek çıkar) Beyefendiiii, İbiişş, neredesiniz?..
REFİK B. - (Girer) Misafirler gelecek, İbiş halâ yok?.. Sağ bulursam mahallenin fakirlerine
ziyâfet vereceğim (Seslenerek çıkar) İbiişş!..
İBİŞ - (Girer) Herhalde Beyefendi benimle saklambaç oynuyor? Bir de şuralara
bakayım. (İki yandaki sahne perdelerine bakar) Yokk!.. Onu sağ bulursam
bizim Aşçı Tosun'un kepçe kulaklarını mahallenin kedilerine atacağım.
(Çıkar)
REFİK B. - (Girer) Acaba sahneden aşağı falan mı düştü? (Eğilip sahnenin diplerine
bakınır) Yokkk!..
İBİŞ - (Ses) Kekik Beeyyy!..
REFİK B. - Aman İbiş, neredesin?.. (Çıkar)
İBİŞ - (Girer) Buradayııım Kekik Bey! (Çıkar)
REFİK B. - (Ses) İbişş, salona gel evlâdım!
İBİŞ - (Ses) Balonla mı geleyim?
REFİK B. - (Ses) Çabuk salona gel!
İBİŞ - (Ses) Çabuk salona gel de birbirimizi yine kaybetmeyelim!
REFİK B. - (Hızla girer) İbiişş!..
İBİŞ - (Hızla girer) Kekik Beey!..
REFİK B. - (Çarpışırlar, ses) Aaahh, belim belim!..
İBİŞ - (Ses) Oy anaamm, yüzüm yüzüm!..
(Kalkarlar)
REFİK B. - İbiş, sen misin, aç yüzünü!
İBİŞ - (Yüzü kapalı) Beyefendi burnun gözüme girdi. Kendimi göremiyorum
ki, ben miyim?
REFİK B. - Hemen saçmalama da aç gözünü! Burnum gözünün içinde kalmadı ya...
İBİŞ - (Yüzünü açar, bakınır) Aman, benmişim. Şükür buluştuğumuza Beyefendi!
(Sarılıp sırtına vurur)
REFİK B. - Şükür ama neredeydin bakayım?..
İBİŞ - Vallahi çok şükür görüştüğümüze Beyefendi! (Sarılıp vurur)
REFİK B. - Aaaa, yeter canım, ne vuruyorsun?
İBİŞ - Sevincimden ne yaptığımı biliyor muyum?
REFİK B. - Sağ sâlim buluştuk diye bu sefer de vura vura öldüreceksin! (Çıkar)
İBİŞ - Nasıl istiyorsan öyle öldüreyim?
............
(Oral, 1996)
198 G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
4. Meddah
Arapça'da övücü anlamındaki "methetmek" kökünden gelmiştir. Meddah veya
dramatik öykü anlatıcılığı İslam ülkelerinde yaygın görülen bir türdür. Meddah bir
anlatı türü olmakla ötekilerden ayrılırsa da anlatı bölümünün aralarına söyleşmeli,
taklitli, ses değiştirerek kişileştirmeli kesimler yerleştirildiği için kolaylıkla dramatik
türden sayılır. Meddahların dağarcıkları çok zengindir. Yanlız güldürü türünü
değil, dinsel konuları da işlerler.
Amaç, Karagöz ve Ortaoyunundan ayrı olarak hep güldürmek değildir, izleyicide
merak, acıma, korku gibi duygular da uyandırılır. Meddahlar izleyiciyi meraklandırmayı,
ilgilerini ayakta tutmayı çok iyi bilirler.
Sözlü halk yazınının en önemli yanlarından biri de öykü anlatmadır. Özellikle doğu
ülkelerinde görülmekle birlikte bütün dünyada rastlanabilir. Geçmişi yazının bulunmasından
öncelere dayanır. Olup bitenlerin özellikle yetişmiş ya da yetiştirilmiş
kişilerce anlatılması söz konusudur.
Meddahlık zengin kaynaklara dayanır. Öykü dağarının çeşitliliği güldürmenin yanı
sıra düşündürücü, merak uyandırıcı özelliğe sahip olması Ortaoyunu ve Karagözden
farkıdır. Yanlızca gösterimci dramatik bir tür değil aynı zamanda birbirinden
farklı olayları ve durumları da aktaran bir anlatı yöntemidir. Seçilen konulara
göre göstermeci ve benzetmeci tiyatro türleri gibi yansır.
Günümüz tiyatrosunun da bazen başvurduğu bir yöntem olan anlatı, bir bakıma
çağdaş meddahlıktır. Zaman zaman geleneksel biçimiyle sunularak yeni öyküler
anlatılmakta ve güncel bir boyut kazandırılmaya çalışılmaktadır.
Meddah, gösteri/anlatı sırasında elinde bir baston veya âsa, omuzunda bir büyük
mendil (yağlık) bulundurur. Kullandığı mendil, başörtüsü, göz bağı, ter bezi vb. işlevler
üslenir.
Meddah öyküleri ile meddah öykünmeleri (taklitleri) ayrıdır. Öyküler daha çok bir
olay örgüsü içinde işlenir ve uzundur. Öykünmeler ise daha kısa ve güldürmeye yöneliktir,
güncel olayları işler.
Meddah, öykülerine tekerlemeler, şiirler veya kalıplaşmış sözlerle başlar. Meddahın
dili yalın, kullanılan halk dilidir. Meddah sadece Acem, Anadolu, Yahudi gibi
çeşitli ağızların değil ayrıca çeşitli hayvanların ve cansız nesnelerin seslerini de taklit
eder.
Genellikle "Hay hak" ya da "Hak dostum hak" diye söze başlayan meddah "Sürç- ü
lisan ettikse affola" diye de sözünü bitirir. Oyundan çıkarılması gereken dersi belirler.
Bir sonraki öykünün adını ve nerede söyleyeceğini bildirir.
G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I 199
Benzetmeci Tiyatro: Seyirciyi
duygusal açıdan
sahnede olup bitenlerle
özdeşleştiren tiyatro türü.
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Meddah Öykünmesine Bir Örnek:
BİR SARHOŞUN RAKIYA TÖVBESİ
(Mazlum Bey'den Bir Taklit)
Sarhoş
- Hoca efendi, mutlaka bana tövbe ettireceksin bu akşam. Çünkü karıynan boyuna çıngar
ediyoruz. Hadi, Hocacım, bana mutlaka rakıya tövbe ettireceksin!
Hoca Efendi
- Evladım, nasıl tövbe ettireyim. (Yüzünü buruşturarak) Hem bak, daha ağzın rakı kokuyor.
İçmişsin gene...
- Yahu, çok içmedik. Allahaşkına bugün tövbe ettir, boyuna kavga ediyoruz karıynan.
- Peki, tövbe ettireyim, ama bu akşam değil. Bu akşam birinci tövbe olsun. Yarın akşam
esas tövbeni yaptırırım. Şimdi sen doğrudan yatsı namazına, camiye, bana yetiş.
- Hoca efendi, ben namaz kılmasını çakmam.
- Aaa! Estağfurullah, estağfurullah! Hiç camiye gitmedin mi?
- Bir defa bayram namazına gittim; ayakkapları çaldırdık, ondan sonra bir daha gitmedim.
- Oğlum, evlâdım, bazen öyle zuhur eder. Neyse, şimdi sen doğrudan doğruya yatsı
namazına gel, namazı kılarsın.
- Ee, çakmam dedim.
- Benim yaptığım gibi yaparsın. Sonra aptes almak için... Onu da bilmiyorsun galiba?
- Onu da çakmam.
- Öyleyse, evvela, şadırvanın başına git, herkes nasıl aptes alıyorsa, elini, yüzünü yıkıyorsa,
öyle yıkarsın. Sonra camiye yetiş! yalnız benim yaptığımı yap, yoksa namazı bozarım.
Hadi oğlum, şimdi yatsı namazına gel, yetiş. Ben de gidiyorum.
- Peki Hoca Efendi.
(Yolda giderken)
Külhanbeyi
- Vaaay! Alicim, anam! Aslan abi! (Arkada saz başlar) Dalga geçmiyelim, gel, bakiim
anam! Bir tane içmiyecek misin? Biz seni bekliyoruz yahu! Nereye savuştun gittin?
- Valla sultanlar, Hocaya yapıştım. Evde karıynan boyuna kavga ediyoruz, onun için,
rakıya tövbe ettirsin, diye. O da bana birinci tövbeyi yaptırdı. Şimdi camiye yetişeceğim.
Anlıyor musun, onun için gidiyorum.
- Öyleyse, bir tane bizden içeceksin. Tövbe sağlam olsun. Hem vekarına yapar.
- Pekalâ, öyleyse bir tane içelim. Sakatlanmaz ya!
- Yok usta!
Yahudi
- Aşkolsun be, bir tane de benden iç, Avram'dan be!
Külhanbey
- Bak abi, gel bakiim Nazım Abinden de bir tane iç!
- Eyvallah sultan, bir tane de senden içelim, ama camiye yetişeceğiz.
Kürt
- Aha, hamşari, benden de bir tane içmezsen, tövbeler olsun, hani tövben sakatlanır.
- Peki, bir tane de senden içelim.
200 G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Ermeni
- E ahbar, bir tane de benden iç bakalım.
(Dili dolaşarak)
- Pekalâ, öyleyse ben camiye yetişeyim... yetişip... camiye geç kaldık!
(Sallanarak gider)
- Vay, Hoca Efendi, aman yetişelim, yoksa manzaramız bozulur ha! Hoca efendi, şöyle
gel bakiyim. Yalnız elimde bir emanet var, istakoz aldım: hem de diri diri. Ayağının yanına
koyuyorum. Hoca Efendi, dalga geçmiyelim. Bak senin yaptığın gibi yapıyorum: hem
yatıp hem kalkıyorum. Hoca Efendi, dalga geçmiyelim, ben geldim. Baksana hoca ben arkadayım:
yatıp kalkıyorum valla! Aman emanet kaçmasın!
Hoca
- Eyvaah, ayağımın parmağını bir şey ısırdı! Ne oldu? Acaba bu adam mı vuruyor?
Dur bakıyim, şu selâmı vereyim, bir tokat atayım.
- Vaay, bana tokat ha! Ben de ötekine ha? Yoksa namaz bozulur.
- Ulan bana mı atıyorsun?
- Ne yapiyim? Hoca bana, ben de sana!
- Demek böyle?
- Bilmem, namazı bozacaksın. Sen de ötekine atacaksın... Tamam!
(Nutku, 1976)
5. Ortaoyunu
Ortada oynanan oyun anlamına gelir. Ortaoyunu yuvarlak, çevresi seyircilerle dolu
bir alanda oynanır. Bu biçimdeki oynanışa değişik ülkelerde de raslanır. Oyun alanları
genellikle açık havada oluşturulur. Ortaoyununda dekordan çok giysiye önem
verilir. Baş kişileri aynı zamada oyunun düzenleyicisi olan Pişekar ile oyunun baş
güldürücü tipi Kavuklu'dur. Dekor olarak bir paravan ve onun önünde alçak bir
hasır iskemle (peyke) kullanılır. Paravana Yeni Dünya da denilir. Gerek oyunun başında
ve içinde, gerekse bölüm geçişlerinde müzik kullanılır. Ortaoyununun sahnelenişinde
dört bölüm vardır. Bunlar öndeyiş, ortaoyunu (söyleyiş), oyun (fasıl) ve bitiriştir.
Ortaoyununda genellikle zurna ve çifte-nâra gibi nefesli ve vurmalı sazlarla
insan sesi kullanılır.
Oyun kişilerinin giysileri onların özelliklerini yansıtır. Ayrıca Pişekar'ın elinde iki
dilimli tahtadan yapılmış şakşak bulunur. Bu aynı zamanda Pişekar'ın yönlendirici
özelliğini yansıtır.
Yuvarlak bir alandan oluşan oyun yeri oyuncuların sürekli yer ve yön değiştirmelerine
neden olur. Bu durum izleyicilerin oyunu daha rahat izlemelerini sağlar. Oyuncular
belli rollerde ustalaşmışlardır. İzleyici de özellikle o oyuncuları ustalaştığı rol
ya da rollerde izlemek ister.
Öndeyişte, zurnanın çaldığı Pişekar Havasıyla Pişekar gelir, halkı selamlayıp zurnacıyla
konuşur ve oyunun adını bildirir. Bundan sonra zurna Kavuklu Havasını çalar,
Kavuklu ile Cüce veya Kambur (kavuklu arkası) gelir. Bundan sonra ortaoyunu
G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I 201
Kavuklu Hamdi Efendi
(1841-1911)
(Ressam: Muazzez)
Ortaoyununun Son
Büyük Ustaları
Pişekâr İsmail Efendi
(1854-1931)
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
(söyleyiş) bölümü başlar. Karagöz oyunundaki söyleyiş (muhavere) bölümünü andırır.
Bu bölümde tanıdık çıkmalar, ters anlamalar, çene yarışı, tekerlemeler gibi
güldürücü ögeler bulunur. Her şeyin düş olduğu anlaşıldığında oyun (fasıl) bölümüne
geçilir. Bu bölümde belli bir olay temsil edilir. İşsiz olan Kavuklu'ya Pişekar'ın
bir dükkan ya da ev kiralamasıyla başlar. Karagöz oyunlarına çok benzeyen oyun
(fasıl) bölümü esas oyun bölümüdür. Genellikle dükkan dekorundan ve "Yeni Dünya"
denilen ev dekorunda gelişip sonuçlanır. Bitirişte oyunu yine Pişekar bitirir. Seyirciden
kusurları için özür dileyip bir sonraki oyunun adını ve yerini duyurur.
Ortaoyunun güldürme yöntemi Karagöz'e benzer. Ortaoyunu Karagöz'den ayrı
olarak canlı oyuncular tarafından sahnelenir. Eleştiri ve taşlamalara da yer verilen
Ortaoyununun en önemli özelliği göstermeci tiyatro biçiminde olmasıdır. Her şey
göstermeliktir. Seyirci oyun kahramanı ile benzetmeci tiyatrodaki gibi özdeşleşmez.
İzlediğinin bir oyun olduğunu bilir. Örneğin kapı açılırken "gacur gucur" diye
ağızla ses çıkarılır. Ya da birkaç katlı evdeki merdivenlerin yerine Yeni Dünyadaki
iskemlenin üzerine çıkılır.
Oyunda gerçeğin yanılsamasını yıkmak için oyundaki eylemler kesintiye uğratılıp
kısa bölümlere ayrılır. Oyunun öyküsü belli olmakla birlikte çok fazla doğaçlama
yapılır. Güncel olan, oyunun bir parçası gibi sunulur. Buna bağlı olarak oyunun oynanma
süresi uzatılıp kısaltılabilir. Ortaoyunu, konularını masallardan, efsanelerden,
eski halk öykülerinden, geleneklerden, görgü kurallarından, batıl inançlardan,
ev yaşamından, mahalle yaşamından alır. Toplumsal ve siyasal taşlamalara da yer
verir.
Ortaoyunu Kişileri
Ortaoyunu kişileri kalıplaşmış tiplerden oluşur. Bunlar konuşma, davranış ve giysileriyle
hemen tanınırlar. Oyun alanına girmeden çalmaya başlayan müzik de tanınmalarına
yardımcı olur.
Her tip bağlı olduğu kesimin ya da toplumun bütün karakteristik özelliklerini yansıtır.
Genelleştirilmiş kişilerdir.
Pişekar: Karagöz oyunundaki Hacivat'ın karşılığıdır. Oyun başıdır. Oyunu başlatır,
gelişmesini sağlar ve bitirir. Elindeki şakşakla hem oyuncu hem yönetmen
hem de yazar gibi davranır.
Kavuklu: Karagöz oyunundaki karşılığı Karagöz'dür. Ortaoyununun baş güldürücüsüdür.
Pişekar'la birlikte oyunu yürüten ikinci oyuncudur. Bütün oyuncular
oyun alanına girip çıksalar da Kavuklu hep sahnededir. Kavuklu her karmaşık olayın
içinde vardır. Bildiğini bilmemeyi, gördüğünü görmemeyi oynar. Herkesi uğraştırıp
ilgilerini çekip oyunun gelişmesini sağlar.
Çelebi: Mal mülk sahibi, mirasyedi, zampara bir kişiyi temsil eder.
202 G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Zenne: Sevgili, eş, hayat kadını gibi rolleri oynayan erkek oyunculardır. Kavuklu'nun
veya Pişekar'ın karısı, kızı, tanıdığı rollerinde oynadıkları gibi oyunun diğer
kişileriyle de ya sevda ya da alacak verecek ilişkileri vardır.
Cüce veya Kambur: Oyunun başında Kavuklu ile birlikte meydana çıkar. Onun ardından
yürüyen "Kavuklu arkası" diye de adlandırılan bedensel veya zihinsel engelli
kişidir.
Ortaoyununa Bir Örnek:
KÂĞITHÂNE SAFÂSI
Kaynak: Kavuklu Hamdi, Kâğıthâne Safâsı Yazma; Behzat Butak Özel Arşivi; Ankara
Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kürsüsü Arşivi.
GİRİŞ
(Zurna Pişekâr havası çalar. Pişekâr gelir, iki eliyle dört tarafındaki hâzırûnu
selâmlar.)
PİŞEKÂR - Efendim, safâ geldiniz. (Zurnacı'ya hitâben) - Ammâ benim pehlivanım!
ZURNACI - Buyurun üstadım!
PİŞEKÂR - Bu da hesap değil.
ZURNACI - Nedir hesabın?
PİŞEKÂR - Oğlum, borcunu ver kasabın.
- "Kâğıthane Safâsı" oyununun taklidini aldım, çal da oyunumuz başlasın;
teşrif buyuran zevât-i kiram zevk-yâb olsunlar. (Bir kenara çekilir
oturur)
ORTAOYUNU (SÖYLEYİŞ)
(Zurna Kavuklu havası çalar. Kavuklu, arkasında bir Kambur ile meydana gelir,
zurna duruncaya kadar devir yapar. Pişekâr, Kavuklu'nun güzergâhına gelerek onların
devrini seyr eder.)
KAVUKLU - (Ardına dönerek) Haa! Almışsın.
KAMBUR - Neyi almışım?
KAVUKLU - Neyi al dediler evden sana, sersem!
KAMBUR - Haa! " - Çok yoruldunsa dur da nefes al." dediler. Onu mu soruyorsun?
KAVUKLU - Hay abdal hay! (Yürür) Onu tembih etmeğe ne hâcet, oğlum. Onu
sen kendi kendine yaparsın. Ulan, sana «- Zembili al.» demediler mi?
KAMBUR - Haa! Sahi, annem öyle dediydi. Aldım mı acaba?
KAVUKLU - (Ardına dönerek) Ulan, benimle eğleniyor musun, eşek herif? Sırtındaki
ne?
G E L E N E K S E L H A L K S E Y İ R L İ K O Y U N L A R I 203
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
KAMBUR - (Bir eliyle sırtını yoklayarak) Haa! Ulan, sahiden almışım.
PİŞEKÂR - (Birdenbire) Aman da maşallah! Hak nazardan saklasın! O ne endam,
o ne letâfet, o ne çedik pabuç... Doğrusu görenler gıptaya düşecekler.
Yakışıklı ve zarif. Peh peh peh peh!
KAVUKLU - (Birdenbire irkilerek) Ulan, İsmail, bunu sen her vakit yapıyorsun.
İnsan dalgın dalgın yürürken, birdenbire bağırarak insanı ürkütüyorsun.
Doğrusu, şu yaptığın...
PİŞEKÂR - Aman, birader, insanlar ürkmez. «Ürkme» tabiri hayvanlara kullanılır.
Sen birdenbire irkildin.
KAVUKLU - Silkindim, milkindim, her ne hal ise. Adam gibi insanı karşılasan da
adamı korkutmasan olmaz mi, be yahu?
PİŞEKÂR - Efendim senin bu lâtif lebessümün insanı hayrete bırakıyor, artık başka
şeyler de düşünemiyor. Hele o binişin insanın ağzının suyunu akıtıyor.
KAVUKLU - Tabiî. Sade senin değil ananın da ağzının suyu akardı. Birader, sen
ne söylüyorsun!
PİŞEKÂR - Canım, efendim, bir kere gözden nihân oldun mu idi, aylarca kaybolur,
hepimizi meraka düşürürdün. Yine öyle oldu da, seni görünce sevindim
ne söyleyeceğimi şaşırdım. Arkandaki mahdum mu?
KAVUKLU - İsmail, eğleniyor musun?
PİŞEKÂR - Aman, birader, neden eğlendiğime hükm ettin?
KAVUKLU - Ulan, sen beni görmeyeli haydi haydi iki ay, bilemedin üç ay olsun.
Üç ayda benim bu kadar çocuğum olur mu?
PİŞEKÂR - Canım, öyle deme, insan hali bu. Bir de bakarsın...
KAVUKLU - Bakar sensin.
PİŞEKÂR - Canım, sözümü ne kesiyorsun? Ne bileyim? Seni kaybettiğimiz müddet
zarfında bir evlât sahibi olamaz mısın?
KAVUKLU - Ulan, üç ayda bu kadar evlât olur mu?
PİŞEKÂR - Peki, o halde kim o öyle?
KAVUKLU - O, bizim komşulardan birinin evlâtlığı. Benim çarşıya çıkacağımı anlayınca,
yaşlı kadın öteberi almasını beceremiyor, yalvardı, kendine
lâzım birkaç şeyi «- Alıver.» dedi. İşte bu çocuk da onun, anladın mı?
PİŞEKÂR - Haa! Anladım: yanaşma.
...........
(Kudret, 1973

18 Haziran 2019 Salı

fransız bakalorya soruları -5

Bizde de Uygulanmalı* 
Server Tanilli hemen her yıl, bahar aylarında, Fransa’da “bakalorya” adı verilen olgunluk sınavlarına ilişkin ayrıntılı yazılar yayımlamayı gelenek haline getirmiştir. Sanırım, “Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?” kitabında düşünsel bir temele oturtmak istediği üretici eğitim yönteminin ne olduğunu anlatmak için yapıyor bunu.
Lise bitirmede olgunluk sınavı, 1950 yıllarına değin bizde de vardı. Her Milli Eğitim Bakanı’yla eğitim izlenceleri allak bullak edildiğinden ortadan kaldırılıverdi.
Lise öğretimi yine dört yıla çıkarıldı. Öğrencinin düşünme ve yazma becerisini geliştireceğine inandığım bu uygulamaya zaman yitirilmeden geçilmesinin yararlı olacağı kanısındayım. Oysa basına yansıdığına göre, bu değişimle, üç yıllık müfredatın dört yıla yayılmasının dışında bir amaç güdülmüyormuş.
***
Almanya’da Gymnasium(lise) bitirmek, temel bilgilerin edinilip çağdaş davranışların kazandırılmasında yeterli görülür. Ötesi bir dalda uzman olmayı düşünenleri ilgilendirir. Onun için, meslek eğitimi ayrı bir önem taşıdığından, Türkiye’de olduğu gibi, üniversite öğrenimi bireyin yaşamında olmazsa olmazlardan değildir.
Öğrenci, Gymnasium’un giriş aşamasında, o zamana değin gördüğü ders konularının üzerinde topluca dururken, ikinci sınıfta aldığı derslerde tek konunun ayrıntıları üzerinde yoğunlaşır, son sınıfta da kapsamlı ödevler hazırlar. Bu ödevler, neredeyse bizim üniversite bitirmede hazırlanan tezlere denk niteliktedir.
Lise bitirme sınavlarında sorulan sorulardan biri, Tanilli’nin örneklerini verdiği türden, kavramlara dayalı yorum gerektiren düşünce açıklamalarıdır.
Berlin’de bu çalışmalara katıldığım için biliyorum; önceden hazırlanıp ilgili bakanlıkça onaylanan bu soruların hazırlanması günlerce sürer.
***
Fransa’da bu sınavlar felsefe, edebiyat, ekonomi, bilim bölümlerine ayrılıyor. Biri seçilmek üzere, öğrenciye bu alanlarla ilgili üç soru yöneltiliyor. Yazısında bu yılın bütün sorularını da aktarmış Tanilli. Onlardan bize de uyabileceğini düşündüğüm birkaç örnek:
  1. İdrak(algılama yeteneği) eğitilebilir mi?
  2. Canlıyı bilimsel olarak tanımak mümkün mü?
  3. İnsanın başarı nereden geliyor?
  4. Başkasını tanımak kendimizi tanımaktan kolay mı?
  5. Sanat, bizim gerçeklik üstüne bilincimizi değiştirir mi?
  6. Bir gerçeği ortaya koymakta ispattan başka araçlar da var mı?
***
Bizde, öğretmenin biri çıkıp öğrencilere, -o da uygulamadan kaldırılmadıysa-, kompozisyon dersinde kazara bu tür sorular yöneltse, “kafa sorusu soruyor” diye ilk tepkiyi öğrenciden alır. Velilerin çoğu da “bu öğretmen, çocuğumuz kafasını karıştırıyor!” diye müdürü uyarır. Müdür de öğretmen hakkında soruşturma açar…
Öğrenci tepkisinde haksız mı? Haklı! Haklı, çünkü altyapısı olmayan bir eğitim ortamında, bebeğin ağzına ceviz sokmaya benzer böyle sorular.
Felsefe okutma, mantığın adını anma, edebiyat derslerinde yazar hayatı ezberlet, sonra kalk, çağdışı düşüncelerle düzleşmiş beyinlerden kavramsal açıklama, düşünsel yorum bekle!
***
Tanilli, tanı koyarken, hastalığa hangi eksikliğin yol açtığını da gösteriyor:
Cumhuriyet Devrimi, eğitim reformunu yaparken, liseyi baştan kurdu. “Dünya Klasikleri”ni gençlerin önüne serdi.
Oysa test kültürü kuruttu öğrencinin beynini mekanikleştirdi, yaratıcılığını öldürdü.