25 Kasım 2020 Çarşamba
27 Ekim 2020 Salı
Promete - Tevfik Fikret
PROMETE (*)
Kalbinde her dakika şu ulvî tahassürün Minkar-ı âteşini duy, daimâ düşün: Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım? Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?.. Yükselmek âsmâna ve gülmek ne tatlı şey! Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa... Ey Müştâk-ı feyz ü nûr olan âtî-i milletin Meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin Yüklen, getir -ne varsa- biraz meskenet-fiken, Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen Esmâr-ı bünye-hîzini, boş durmasın elin Gör dâima önünde esâtir-i evvelin Gökten dehâ-yı nârı çalan kahramânını... Varsın bulunmasın bilecek nâm ü şânını.
Tevfik Fikret
( 1867 - 1915 )Tevfik Fikret - S.96, Yaşar Nabi Nayır, Varlık Yayınları, 1995
(*) Promete: Yunan mitolojisinde, göğe yükselip ateş cevherini çalarak yeryüzüne indiren, bu yüzden tanrıların gazabına uğrayarak bir kartal tarafından göğsü deşilmeye mahkûm edilen kahramandır.
Ulvî: yüce
Tahassür: hasretini çekmek
Minkar-ı âteşin: ateşten gaga
Müştâk-ı feyz ü nûr: ilim ve ışığın hasretlisi
Aktâr-ı fikret: düşünce ülkeleri
Meskenet-fiken: miskinliği gideren
Esmâr-ı bünye-hîz: vücudu canlandıran meyveler
Esâtir-i evvel: ilkçağ mitolojisi
Dehâ-yı nâr: ateşin dehası, cevheri
Ferda - Tevfik Fikret
FERDA
- Bugünün gençlerine - Ferda senin; senin bu teceddüd, bu inkılâb... Her şey senin değil mi ki zâten?.. Sen, ey şebâb, Ey çehre-i behîc-i ümîd, işte ma'kesin Karşında: Bir semâ-yi seher, sâf ü bî-sehâb, Âğuş-i lerzedârı açık, bekliyor., şitâb! Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin Enzârı sende; sen ki hayâtın ümidisin, Alnında bir sitâre-i nev, yok, bir âftâb, Sönsün mûebbeden. Sönsün müebbeden o cehennem; senin bugün Cennet kadar güzel vatanın var, şu gördüğün Zümrüt bakışlı, inci şetaretli kızcağız Kimdir bilir misin? Vatanın... Şimdi saygısız Bir göz bu nazlı çehreye - Allah esirgesin – Kem bir nazarla baksa tahammül eder misin? İster misin, şu ak sakalın pâk ü muhteşem Pîşâni-i vakaarına, bir kirli el demem, Hattâ yabancı bir el uzansın? Şu makberi, Razı olur musun, taşa tutsun şu serseri? Elbet hayır; o makber, o pîşâni-i vakur Kudsî birer misâl-i vatandır... Vatan gayur İnsanların omuzları üstünde yükselir. Gençler, bütün ümmid-i vatan şimdi sizdedir: Her şey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin; Lâkin unutmayın ki zaman tünd-ü mutmain Bir hatve-i samût ile ta'kîb eder bizi. Önden koşan, fakat yine dikkatle her izi Ta'mika yol bulan bu yanılmaz muâkıbin Şermende-i itabı kalırsak, yazık!.. Demin "Ferda senin!" dedim, beni alkışladın; hayır, Bir şey senin değil, sana ferda vediadır; Her şey vediadır sana, ey genç, unutma ki Senden de bir hisâb arar âtî-i müştekî. Mâzîye şimdi sen bakıyorsun pür-intibah, Âtî de senden eyleyecek böyle iştibâh. Her uzvu girdibâd-ı havâyicle sarsılan Bir neslin oğlusun; bunu yâd et zaman zaman. Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir, Bir ufk-ı i'tilâ açılır, yükselir hayât; Yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat! Yükselmeli, dokunmalı alnın semâlara; Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilâlara... Uğraş, didin, düşün, ara. bul, koş, atıl, bağır; Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!
Tevfik Fikret
( 1867 - 1915 )Tevfik Fikret, Yaşamı, sanatı, şiirleri, Varlık Yayınları, 1995 ![]()
YARIN
- Bugünün gençlerine -
Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik.. Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik, Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan: Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök, Titreyen kucağını açmış, bekliyor.. Koş, çabuk! Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesin Gözleri sende; sen ki hayatın umudusun, Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş. Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmiş Sönsün sonsuza değin. Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugün Cennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğün Zümrüt bakışlı; inci gülüşlü kızcağız Kimdir, bilir misin? Yurdun.. Şimdi saygısız Bir göz bu nazlı yüze -Tanrı esirgesin- Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin? İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli, Onurlu alnına, bir kirli el şöyle dursun, Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarı Bırakır mısın, taşa tutsun bir serseri? Elbette hayır; o mezar, o onurlu alın Kutsal birer örneğidir yurdun.. Yurt çalışkan İnsanların omuzları üstünde yükselir. Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir. Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin; Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli, Sessiz adımlarla arkamızdan gelir. Önden koşan, ama dikkatle her izi İncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyici Paylayıp utandırırsa bizi, yazık! Demin ’’Yarınlar senin’’, dedim, beni alkışladın; hayır, Bir şey senin değil, sana yarın emanettir; Her şey emanettir sana, ey genç, unutma: Senden de hesap sorar, yakınır gelecek. Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun, Gelecek de senden böyle kuşkulanacak. Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan Bir kuşağın oğlusun; bunu arasıra anımsa. Unutma; çağın şimşeklerin bollaştığı çağdır: Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır, Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak; Yükselmeyen düşer: ya ilerlemek, ya yıkılmak! Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere; Doymaz insan denilen kuş yükselmelere... Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır; Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!Sadeleştiren: Asım Bezirci
Tevfik Fikret - Hân-ı Yağma
HAN-I YAĞMA
Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
10 Haziran 2020 Çarşamba
edebiyat akımları
| EDEBİYAT AKIMLARI | ![]() |
GİRİŞ :Belirli bir yaygınlık ve etkinlik kazanan düşün ve sanat akımlarını elle tutulur, gözle görülür bir tarihsel çerçeve içerisine almak, kesin kurallarla tanımlamak, zorlayıcı ve hatalı olur. Antik Yunan'dan günümüze dek bütün düşün ve sanat akımları, değişik yüzyıllarda ve değişik koşullarda yapıtlar çoğaldıkça, ayrıntılarda ki ayrılıklara ve değişik yorumlara karşın genelde benzerlikler gösterdiğinden, bu akımlar için kesin tarihler koymak edebiyat tarihi anlayışını basite indirgemek olur. Birbirine kaynak olan, önceki kaynaklarla belini doğrultup daha kişilikli ve daha etkin olarak karşımıza çıkan, doğal bir yasa gibi gelişimsel bir süreç izleyen yazar çizer dünyasını sınırlara, kalıplara sokmak olur. Bu akımları, kesin çizgilerle birbirinden ayırmak, belli bir tarihsel sınır içerisine almak amacında değiliz. Edebiyat akımlarını genel anlayış yapıları içinde birbirlerinden ayrıldıkları ayrıntılarda ele alacağız.
KLASİSİZM :Ortaçağın alışkanlıkları ile Rönesans döneminde bir yandan Antik Yunan' ın verilerini aktaran, öte yandan da o verileri hümanist bir bakış açısı ile değerlendiren Rebalais ve Montaigne klasisizmin temel taşlarını yerine koymuşlardır. Aristoteles'in akıl, sağduyu, gerçeğe benzerlik, ölçülülük, kurallara bağlılık ve dilin önemi gibi düşüncelerini okurlarına sunmuşlardır. XVII. yüzyılda da klasik öğretinin temelini oluşturan kuramlar, XIV. Louis' nin hoşgörüsünden ve parasal desteğinden yararlanan Moliére, Racine, Boileau gibi yazarlarca yeniden gözden geçirilmiş ve yeni bir biçim almıştır. Ancak o dönemin yazarlarının hepsini klasik saymak ve klasisizm adına bir birliktelikten söz etmek olanaksızdır. Fransa' da saray çevresi Aristoteles' e dayanarak daha çoklukla trajedi üzerinde durmuş ve trajedi yazarlarını sarayın himayesine almışlardır. Aristoteles' e göre okuyanın ve seyredenin ruhunda soylu ve yüce duygular uyandıran trajedi "ahlaksal bakımdan ağırbaşlı, başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan bir eylem" olup, soylu ve ölçülü güzel bir dili vardır. Klasik trajedi de " uyandırdığı acıma ve korku duyguları ile ruhu tutkulardan temizlemektedir." Kaba saba, halkın kullanmadığı alışılmamış sözcüklerin kullanılması ile gündelik ve kaba olmaktan kurtulunacağına ve soylu bir anlatıma ulaşılacağına inanılmaktadır. Aklın ve sağduyunun etkisi o kadar büyüktür ki getirilen kurallar genel ve hatta evrensel niteliktedir. Aklın ve sağduyunun sarmalında filizlenen klasisizm, krallıkla yönetilen Fransa' da ve öteki Avrupa ülkelerinde doğal olarak egemen düzenin kural ve yasaları ile bezenmiştir. Klasisizm, estetik bir haz uyandıran, akla ve sağduyuya dayalı, öğreten, eğiten, kişiyi ve devleti yücelten bir sanat akımı olmuştur. Klasisizmin ana ilkelerini, bir bakıma klasisizmin kuramcısı kabul edilen Boileau, "Epitre" ve "Şiir Sanatı" eserlerinde açıkça ortaya koymuştur. Bu eserlerde "doğa, akıl, sağduyu" sözcükleri sık sık ısrarla kullanılmıştır. " Sahte şey daima tatsız, can sıkıcı ve yorucudur. Fakat doğa gerçektir; her şeyde ancak onu beğenir ve onu severiz." "Akıl ve mantığı seviniz, eserleriniz daima en büyük süsünü ve değerini ondan alsın." Burada dikkat etmemiz gereken bir şey var. XVII. Yüzyılda sözü edilen doğa dış doğa değildir. Onlar, sadece insan doğası ile ilgilenmişlerdir. Dış dünyayı tanımamışlar ve konu olarak işlenmesini de gereksiz görmüşlerdir. Ayrıca klasisizm insan doğasının aşağı yönlerinin gösterilmesini de yasaklar. Bu yönler insandaki asıl zenginlikler olmayıp, hayvanlarda da olan şeylerdir. Önemli olan insanda var olan ve insana yaraşır olanın ön plana çıkarılmasıdır. Söz gelişi bir gözü kör olmak doğada görülmekle birlikte doğal olmayan bir şeydir; hatta insan yapısına aykırıdır. Bunun gibi ruh özelliklerindeki aykırılıklar da doğal değildir ve bu yüzden taklit edilmemelidirler. Diğer insanlar, insanlarda bulunması gereken doğal özellikleri oranında bizleri ilgilendirmektedirler. Klasikler için önemli olan konu ve madde değil konunun işlenişidir. Onlar sanat eserlerinde esas olarak konunun yeniliği yerine biçim mükemmelliğini almakla hem bayağılığa düşmekten kurtulmuşlar, hem bütün insanlara hitap eden eserler vermişlerdir. Sanatçı, doğada sürekli olan şeyi, yani akılla kavranılan, herkes tarafından anlaşılacak kadar genel olan şeyi taklit edecektir. Bu yüzden, şiir ve roman klasisizm içinde kendine fazla bir yer bulamamıştır. Klasiklerin çok önem verdikleri "üç birlik kuralı" na yani aksiyon birliği, zaman birliği, çevre birliği kurallarına uygun olarak; yalnız bir kahramanın bir aksiyonu gösterilmeli, aksiyon süresi de yirmi dört saati geçmemelidir. Aksiyon zamanı kısa olunca da, bu aksiyon bir çevrede, tek bir dekor içinde geçmek zorundadır. Klasik yazarlar üç birlik kuralına uyarak tragedyalarını yazarlarken hemen hemen içinde olay olmayan, basit konuları ele almak zorunda kalmışlardır. COŞUMCULUK (ROMANTİZM) :Güney Avrupa' nın yalınlığı, arılığı, açıklığı ve kuralcılığı ile belirlenen klasik edebiyatına karşıt olarak kuzey Avrupa' da düşe, coşkuya, bulanık düşüncelere verdiği önemle belirlenen romantik edebiyat gelişmeye başlamıştı. Almanca "Die Romantik" kelimesinden gelen romantizm; Almanya'da ilk kullanılmasından on beş sene sonra Madame de Stael tarafından Fransa' da kullanılmış ve 1800 başlarında başlayan yeni bir edebiyat akımının adı olmuştur. Romantizm, klasik edebiyatın sanatçıyı kıskıvrak bağlayan, özgürlüğünü ve kişiliğini elinden alan baskıcı kurallarına karşı bir ayaklanmadır. Romantizm akla dayanan bu kuralları yıktıktan sonra, kişisel duyguların gürül gürül akmasına yol açan bir akım olmuştur. XVIII. yüzyıl Fransız yazarlarının devamlı yazdıkları görüşe göre; toplum yaşamını iklim, siyasal kurumlar, din ve yasalar koşullandırır, kitlelerin düşünce yapısı da toplum yaşamı ile koşullanır. Özellikle, Fransız İhtilali ve sonrasında geçirilen büyük değişimler sonucu, insan romantik ve hüzünlü bir niteliğe bürünmüş, acılı bir yetersizlik ve eksiklik duygusu içinde kıvranır olmuştur. Özellikle insan aklına seslenen klasik edebiyat böyle bir insanın yönelimlerini dile getiremezdi. Herkes için geçerli bir "kutsal" yoktur, artık. Ne kesin ilkelerden, ne sürekli kurumlardan ne de durmuş oturmuş düşünce ve inançlardan söz edilemezdi. "Bireycilik" gittikçe önem kazanmaya ve her şeyin önüne geçmeye başlamıştı. Bireyselliğin bu denli önem kazandığı bir ortamda, kişisel çıkar çabalarının gittikçe yoğunlaşması, kendini alabildiğine yalnız bulmaya başlayan bireyin başkaldırı ya da kaçışa yönelmesi doğaldır. Yaşanılması daha zor bir duruma dönüşen şehirlerin gürültü ve kargaşasından bunalan, yalnız ve anlaşılmamış kişinin en yakın sığınağı doğa olmuştur. Sanatçı, toplumla bağlantıları zayıfladığı oranda doğaya yaklaşır, insanlar arasında bir türlü bulamadığı sakinliği, rahatlığı ve dinlenişi doğada bulur. Bu yüzden sık sık seyahate çıkmaya başlar. Dünyanın dört bir tarafını dolaşma arzusundadır. Romantikler, bir yandan doğada ve uzak iklimlerde acılarına ve umutsuzluklarına bir çıkış yolu ararken, bir yandan da geçmiş çağlara yönelmeye başlamışlardır. Kendi çağlarında bulamadıkları arılık ve güzelliği geçmiş çağlarda arama isteminden kaynaklanan bir yöneliştir, bu. Doğaldır ki aynı düşünce içinde bazı yazarlar da daha mutlu, daha aydınlık, daha barışçıl bir geleceğe özlem duymaya başlarlar; yeryüzüne en sonunda barış ve mutluluğun egemen olacağına ve buna katkıda bulunulması gerekliliğine inanırlar. Bir çok sanatçı da toplumun sorunlarına daha yakın bir ilgi göstermeye, özellikle de toplumun dışına atılmış insanların, yoksulların, hırsızların, haydutların, satılık kadınların kaderleri üzerine sevgiyle eğilmeye; kendileri gibi bu insanlarca da benimsenmeyen toplumsal koşulları değiştirmek için yollar arama yönelmişlerdir. Romantizmi hazırlayan sanatçıların başında Rousseau gelmektedir. Chateaubriand, Madam de Stael, Senancour eserleriyle romantik ruhu hazırladılar. Romantizmi körükleyen eserler hep şiir kitapları olmuştur. Lamartine, Hugo, Alfred de Vigny peş peşe şiir kitapları yayınlamaya başladılar. Ancak romantizm, engin ölçüsünü ilkin şiirde bulmakla beraber, tıpkı klasisizm gibi açık anlamını tiyatroda kazanmıştır. Her iki akım için gerçek savaş alanı da tiyatro olmuştur. Romantizm, bir yandan klasisizmin sert kurallarına karşı bir ayaklanma bir yandan da duygunluk, geçmişe özlem, doğa duygusu, zaman ve çevreden kaçıştır. PARNASSİZM :"Sanat için sanat" anlayışını temel alan parnas şiir akımı 1860 yıllarında Fransa' da ortaya çıktı. Parnas ozanları, klasik ve romantik akım gibi uzun süreli bir okul oluşturamamışlardır. "Şiirsel doğalcılığı" başlatmışlar ve natüralizm akımının öncüleri olmuşlardır. Fransız yazının önemli evresini oluşturan romantik şiirin temel özellikleri "aşırı bireycilik ve duygusallık, doğayı bir bütün ve özdeşleşme içinde yalnızca Ben' in tasarımında tutma", parnas ozanlarınca en çok eleştirilen özellikler olmuş, bunların estetik beğeniyi azalttığı, dili kısırlaştırdığı savunulmuştur. Gautier, "coşkunun sanatla bağdaşamayacağını, sanatsal esinin gözü yaşlı olamayacağını" edebiyat dünyasında ilk savunan şair olmuştur. Adını editör A. Lemerre' in 1866 da Le Parnasse Contemporain başlığı ile yayımladığı bir şiir dergisinden almıştır. Leconte de Lisle şiirlerinin çoğunluğunu bu dergide yayımlamıştır. Hatta, o dönemin genç şairleri, Baudelair, François Copée, Verlaine, Mallermé' de bu dergide ilk şiirlerini yayımlamışlardır. Romantizme karşı bir tepkinin ifadesi olan Parnassizm, öznel şiirin yerine nesnel, duygusuz bir şiir koymak istemiş, bazen doğanın değişik manzaralarını yaşatan veya tarihin türlü devirlerini canlandıran tasvirci şiire, bazen de duyguların yerine düşünceleri koyan felsefi şiire önem vermiştir. Bir bakıma klasisizme bir dönüş sayılan Parnassizmin, duygusuzluk ve nesnellik temel niteliklerinden biri ise diğeri de biçim mükemmelliğine olan derin bağlılıktır. Ahenkten çok ritmi arayan şiirlerinde musikiden çok plastik sanatlara yaklaşmışlardır. Parnassizm, topluma karşı bir ilgisizlik, katkısız güzelliğe ulaşma, yalnız biçime bağlılık, duygulu şiirden nefret eden bir şiir akımı olmuştur. 1876 da derginin kapanması ile son bulmuştur. GERÇEKÇİLİK (REALİZM) :Gerçeğin ne olduğu sorusu yüzyıllarca sorula gelmiş; sanatçılar, düşünürler, eleştirmenler, edebiyat kuramcıları tarafından çağlar boyunca sorulmuştur. İnsanın dışında, insandan bağımsız bir gerçek, gerçeklik var mıdır? Varsa bu gerçekliğin boyutları nelerdir? İnsan düşüncesi hangi düzeyde, hangi oranda algılayabilir? Algılanan gerçeğin kendisi mi, yoksa gölgesi mi? Değişik biçimlerde, değişik yaklaşımlarla yanıtlanmıştır bu sorular. Günümüzde de gerçek gerçeklik kavramının sınırları tam çizilmiş değildir. Felsefede pozitivizm ne ise, sanat ve edebiyatta da realizm odur. Gerçekçiliğe, gerçeği olduğu gibi yansıtmak anlamı verilirse, gerçekçilik tüm çağları kapsar. Romantizmin şiddetle hüküm sürdüğü zamanlarda bile Balzac, Stendhal gibi yazarlar gerçekçi olabilmişlerdir. Balzac' ı gerçekçiliğin, hele doğalcılığın (natüralizmin) büyük bir öncüsü olarak görmek mümkündür. Bir edebiyat akımı olarak ele alınan gerçekçiliğin başlangıcı Murger, Champfleury ve Duranty gibi adları az duyulmuş yazarlara dayanır. Duranty, 1856 yılında Réalisme adı ile beş ay dayanan bir dergi çıkarmıştır. Ancak gerçekçilik akımının parlaması 1857 yılında basılan Mademe Bovary ile olmuştur. Romanın yazarı Flaubert, George Sand' a yazdığı bir mektupta; "Olayları bana göründükleri gibi ortaya koymakla, bana doğru görüneni ifade etmekle yetiniyorum... Doğruluğu sanata sokmanın daha zamanı gelmedi mi? Tasvirin tarafsızlığı o zaman kanunun yüksekliğine ve bilimin belginliğine ulaşacaktır." Demektedir. Gerçekçilik ile birlikte benlik romandan uzaklaşmıştır. Tourguenniev' in deyişi ile "roman yazarı ile romanlarının kişileri arasındaki göbek bağı kesiliyor", roman, objektif bir inceleme ve gösterme konusu olmuştur. Jules ve Edmond de Goncourt gerçekçiliği şöyle açıklarlar: "Tarih, yazılı belgelerle vücuda getirildiği gibi bugünkü roman da anlatılmış veya doğadan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmektedir. Tarihçiler geçmişin anlatıcıları, romancılar da bugünün anlatıcılarıdır." Gerçekçi roman yazarı konusunu gerçeklerden almak, önemsiz olayları bile ya bizzat görmek ya da güvenilir belgelere göre anlatmak zorundadır. Hayale kapılmamak, gerçekten ayrılmamak gerçekçilik akımının temel ilkesidir. Gerçekçilik, dış çevre tasvirini son haddine çıkarmıştır. Tasvire olan bu düşkünlük bir taraftan pozitivizmin tesiri altında bakışların gözleme alışmış olmasından, diğer taraftan da roman yazarının, çevrenin ruh üzerindeki tesirine inanmış bulunmasından ileri gelmektedir. Bir romandaki kişilerin düşünceleri ile hisleri hakkında tam bir fikir edinmek için, içinde onların yaşamakta oldukları çevreyi etraflıca bilmek gerekir. Benliğimiz, her an birbirini izleyen duyumların toplamından başka bir şey değildir. Eşyadan iklime kadar hiçbir şey yoktur ki insanın ben dediği sayısız duyumların kafilesine girmiş olmasın. Biz de bu duyumları uyandıran etken ise maddi çevredir. Çevrenin bizim üzerimizde bir tesiri olduğu gibi bizim de çevremiz üzerinde bir tesirimiz vardır. Örneğin, odamızın döşenme ve tertibinden bir çok hislerimiz ve düşüncelerimiz anlaşılabilir. İnsanın beraber bulunduğu, arasında yaşadığı şeyler derhal alışkanlıklarının ve hareketlerinin çehresi oluverirler. Dikkatli bir kimse için bizi çevreleyen eşyaya ve onların tertip tarzına bakarak karakterlerimizi ve alışkanlıklarımızı okumak güç bir şey değildir. Demek oluyor ki dış ve iç gerçek bir ve aynı şeydir. Sonuç olarak dış çevrenin tanımlanması gerçekçi roman için büyük bir önem taşır. Ancak, çevre olayın konusu olan kişilerin gözü ile tanımlanmalıdır. Gerçekçilik, çevreye gösterdiği bu ilgiyi aksiyon ve olayda en alt düzeye indirmiş, tanımlamalar arasına sıkıştırmıştır. Daudet, "başlarından hiçbir mühim olay geçmeyecek olan insanların romanını, yani yaşamlarını yazmak, en doğru yol değil midir?" sözleri ile gerçekçilerin olay ve aksiyona bakışlarını açıklamıştır. Gerçekçilik, sanatın dolayısı ile romanın ahlaki, dini, sosyal bir amacı olmadığını savunur. Flaubert, mektuplarında sanatın bağımsızlığını şöyle savunur; "Güzel üslupla yazan sanatçılara fikir ve ahlak amaçlarını ihmal ettikleri için çıkışıyorlar, sanki doktorun amacı iyileştirmek, bülbülün amacı da sadece ötmek, sanki sanatın amacı da her şeyden önce güzellik yaratmak değilmiş gibi." Bu sözlere rağmen Madame Bovary' yi okuyup da bundan bir ahlak dersi almamak olanaksızdır. Ama, okuyucunun eserden çıkardığı ahlak sonucu roman yazarının hedefi değildir. Gerçekçiler romandan asla bir ahlaki veya toplumsal bir sonuç çıkmasın demezler. Onlar sadece sanatçının bir ahlak hocası olmadığını savunurlar. Bütün çağların yazarları insanı insana anlatmaya çalışmıştır. Nedir ki bu anlatım, yazarların insana bakış açısına, toplumsal konumuna göre değişiklikler göstermiştir. Gerçekçiliğin çıkış noktası bir yazarın parçası olduğu tarihsel ve toplumsal bütünün doğrultusunda yaşama yönelmesidir. Yazarın içinde yaşadığı, soluduğu dünyayı eleştirel bir gözle algılaması ve yansıtmasıdır. Bu yansıtmanın yönü ve nitelikleri değişiklikler göstermiş, bunun için de eleştirmenler, edebiyat kuramcıları gerçekçiliği değişik türler altında toplamışlardır.
DOĞALCILIK (NATÜRALİZM) :Doğalcılığı bazı kuramcılar gerçekçilik akımı içinde beraber değerlendirmektedirler. Gerçekten de bu iki görüşü, birbirlerine benzeyen yönlerin çokluğu nedeni ile birbirlerinden ayırmak güç olabilmektedir. Bunun yanı sıra sanatçıları bazı kuramcılar gerçekçi olarak nitelerken bazıları da doğalcı olarak ele almaktadır. Doğalcılık, gerçekçiliği izlemiş ve ondan çevrenin ruh üzerindeki tesiri gibi bir çok görüşleri almış olmakla beraber, gerçekçilikte kapalı bir tarzda bulunan determinizm ilkesini açtığı ve gözlemden başka deneyim metodunu da romana uyguladığı için gerçekçilikten ayrılmaktadır. Doğalcılığın ilk akla gelen ismi Emile Zola' dır. Doğalcılık, ilmi olmak ve ilmin usullerini roman ve tiyatroya uygulamak iddiasında olduğu için; doğada geçen olayların bazı zorlayıcı etkenlerin tesiri ile olageldiğini, ilimde tesadüfün yeri olmadığına göre de aynı şartlar altında aynı nedenler daima aynı sonuçları verirler. Emile Zola, doğada hüküm süren bu prensibin insan eylemlerini de içine aldığını kabul etmektedir. Zola' ya göre bir insanın, fizyolojik bünyesini, aldığı eğitimi, içinde yaşadığı ve yetiştiği çevreyi bilmek birinci derecede önemlidir. Çünkü insanın kendi hür iradesine bağlı sandığı eylemlerini bile gerektiren gerçekte, maddi ve içtimai çevre, soyaçekim, eğitim gibi etkenlerdir. Doğalcı romanda kişilerin mizaçları, soyları ve çevreleri bize göstermek yani onları harekete getiren nedenler açıklanmak sureti ile olay adeta roman yazarının iradesi dışında, kendi zorunlu sonucuna doğru yürür, çevre olayın yürüyüşünü etkiler. Zola tasviri " çevrenin, insanı belirleyen ve tamamlayan, bir hali" olarak tanımlar. Ve "artık zevk olsun diye, tasvir için tasvir etmiyoruz. İnsanın, çevresinden ayrılamayacağını, elbisesi, evi, şehri ile tamamlandığını kabul ediyoruz. Bu bakımdan beyninin veya kalbinin tek bir olayını, çevrede onun sebeplerini veya tepkisini aramadan tespit etmeyeceğiz. Sonu gelmez tasvirlerimizin nedeni budur." Demektedir. Zola, romanlarında bir bilim adamı tarafsızlığı ile gerçeği yaşatmak istediği için konuşma tarzında yeni bir dönem başlatmış ve kişilerine hangi sınıf halktan iseler o sınıfın dilini konuşturmuştur. Oysa gerçekçiler usluba son derece önem vermişler ve üslubun mükemmelliği için çok çalışmışlardır. SİMGECİLİK (SEMBOLİZM) :Simgeciler, sözcüklerin müziği ve simgelerin akıcılığı ile düş kapılarını açtılar. Simgeciliğin öncüsü olarak Baudelaire'i kabul edebiliriz. Baudelaire' den büyülenerek simgeciliğin doğuşunu hazırlayanlar Verlaine, Rimbaud, Mallarmé 'dir. Verlaine ile düşler aleminden süzülen gizli bir fısıltıyı dinliyor, Rimbaud ile bilinç altında geçen cehennemsi mevsimleri yaşıyor, Mallermé ile sözcüklerin sırrına eriyoruz. Dış gerçekten uzak olduğu kadar da alışık olduğumuz düşünce ve duygu dünyasından uzak bir şiir yaratan bu üç şair, her biri kendine özgü karakterlerle simgeciliği ve onu izleyen akımları hazırlamışlardır. Simgecilik, "Evrenin, görüntülerin ötesinde bir anlamının olduğundan, evrende her şeyin duyarlı olduğunu bilen şairin bu görüntüleri aşmak, gerçeğe ulaşmak isteme" sinden yola çıkar. "Evrende bir birlik, bir uyum vardır. Özellikle maddesel evrenle ruhsal evren arasındaki uyum derindir. İnsanla evren arasındaki her şey benzeşim, uyum içindedir. İnsan simgeleri çöze çöze evrenin varolduğunu anlar." Verlaine ve Mallermé, ayrı ayrı yaşam biçimleri içinde çevrelerine toplanan genç şairlere yıllar boyunca şiirin sırrını anlatmaya çalıştılar. Bu iki şairin etraflarında toplanan şairlere Dekadanlar adı takıldı. Ancak Jean Moréas' ın ortaya attığı simgelicik kelimesi tutundu ve parnassizmden sonra gelişen bu yeni akıma simgecilik adı verildi. Gerçekçilik ve natüralizmin yaşamdan kovmaya çalıştığı düşler edebiyata simgecilik ile geri dönmüş oldu. 18 Eylül 1886 da Figaro Littéraire' de simgeciliğin bildirisi yayımlandı. (Oku) Anlatımda, maddi olmayan akıcı, fısıltıya benzeyen büyülü mısralar, yalnız kulağa değil doğrudan doğruya ruha seslenen mısralar, gölge dolu simgelerle his ve hayallerimizde ürpermeler uyandıran bir müziğe ihtiyaç vardı. Bu ise sözden ziyade müziğe yakın bir dille mümkün olabilirdi. Şiirin alanı, gerçek ile bağı kesilince sonsuzluğa doğru gelişmeye başladı. Şiirde bir çok anlamlardan hiç biri ötekine göre doğru ve daha yanlış değildir. Her okuyucu bir şiiri kendi eğilimine ve titreşimine göre algılar. H.de Régnier, A. Samain, G. Kahn, P. Fort gibi şairler ile gelişen simgecilik, F. Viélé Griffin, M. Maeterlinck gibi yazarlarla tiyatroda da kendine yer bulmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında simgecilik yok olmaya başlamıştı. Ancak, Jean Royére' in ve Phalange dergisinin etrafında toplanan André Gide, Paul Claudel, Paul Valéry gibi şairler bir bildiri ile simgecililerin devamı olduklarını ilan ediyorlardı. 1909 dan itibaren André Gide' din başı çektiği bir gurup yeni-simgeciler adını almıştır. ÜNANİMİZM :Ünanimizm, XX. Yüzyıl başlarında bireyci dünya görüşüne ve simgecilik akımına bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl yaşamın, artık makineleşen toplumları ve alabildiğine serpilip saçılan kentleri ile bireyi topluluk içinde yaşamaya zorladığını vurgulayan bu yeni akım, bir arada yaşamanın yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır. Topluluk bilinci' ni ve bu bilince göre bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi ruhsal gerçeklikleri betimlemeyi ön planda tutan ünanimizm idealist ve ruhsal nitelikli bir düşün ve sanat akımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Özünde topluluk ruhunu irdeleyen bir öğreti olmakla birlikte daha çok bir edebiyat akımı olarak duyurur adını. En büyük temsilcisi ünlü Fransız yazarı Jules Romains'dir. Bireyci düşünüşe karşı değişik boyutlarda yaygınlaşan demokratik, toplumcu ve özellikle de toplumbilimsel tepki ünanimist düşüncenin oluşmasında etkili olmuştur. 1906 yılında, Paris yakınlarında bir kır evinde bir araya gelen genç şairler; Arcos, Vildrac, Duhamel, Mercerau, Chenneviére, Durtain, Jouve ve sonradan katılan Romains "Kardeş Sanatçılar Topluluğu" adı altında on beş ay süren bir ortak yaşam sürdürdüler. Bu eve Crétil Tekkesi adı verilir. Aynı çatı altında, aynı duyguları dostça ve özgürce paylaşarak birlikte yaşamayı yücelten, toplumsal ilerleme düşüncesinin coşkun savunucuları Tekke şairleri, ortak bir şiir anlayışı ile yüzyılın başında Fransız şiirine yeni bir canlılık getirmişlerdir. Burada her ne denli ünanimist bir ortam yaratılmışsa da ünanimist adını sadece Romains ve Chenneviére takacaklardır kendilerine. Kent, ünanimizmin ana temasını oluşturur. Romains'e göre kent, iç yapısının karmaşıklığına karşın, kendine özgü kurulu düzeni ile bireyleri doğdukları andan başlayarak tüm yaşamları boyunca etkisi altında tutan bir ana örgen durumundadır. Böylece kent ile birey arasında kimi ruhsal ilişkilerin varlığı ön plana çıkmaktadır. Birey sadece ailesine, yakınlarına ait değildir. Kentin öteki insanları ile arasında giderek artan bir bağ kurulur. Aynı duygu ve düşünüşteki insanların bir araya gelerek oluşturdukları topluluk birimlerinde tek ruh duygusu oluşmaktadır. Birbirlerinden farklı bireyleri bir araya toplayan nedir? Bu birlikteliği yaratan güç, her türlü zorlama dışında bireylerin özgür istem ve seçimleriyle kendiliğindenlik duygularından kaynaklanmaktadır. Kendiliğinden oluşmuş varoluş, dağılmaya başlayınca ortak ruh da dağılıp giderek sönmeye başlar. Şiir de birey ile topluluk arasında oluşan bir gizil ilişkinin yol açtığı duygulanmadan ve etkilenmeden fışkırır. Şair, bu ilişkileri algılayıp, hiçbir simgeye ve anıştırmaya başvurmadan, en dolaysız ve gündelik bir anlatımla dışa vurur. GELECEKÇİLİK (FÜTÜRİZM) :Figaro gazetesinde 1909 yılında "gelecekçi" bildirgeyi (Oku) yayımlayan Marinetti, sanatçının ileri dünya görüşünü resimden çok siyasa ve şiir alanlarında sınırlıyordu. Ona göre "özgürce seçilen sözcükler", "düzensiz imgelem", kuralsız anlatım", "otomatik yazı", sanat ve siyasada özgürlük yollarını açan anahtar öğelerdir. Marinetti'nin bu temel görüşleri, yenilik ve özgürlük özlemiyle yanıp tutuşan, plastik sanatlarda ve pek çok ülkede sanatçıyı kalıplaşmış biçimlerden koparan, onun ötesine ileten, yaratıcı gücünü törpüleyen bu bulunç, bir yaşama biçimi niteliğinde yansır. Marinetti bildirgesinde geçmiş ve gelenekten uzaklaşmanın zorunluluğunu belirtirken XX. Yüzyılın birer belirteçleri olan "enerji", "nüfus artışı", "makine" ve "hız"dan doğan estetik ve yeni değerlerin önemini vurgular. Ona göre: "kulakları delercesine gürültüyle çalışan bir makinenin sesi, savaştan ya da bir yengiden çok daha güzel"dir. Üstelik makine, insan gücünün bir simgesidir, ondan öte sağlıklı gelişimin bir örneğidir. Marinetti'nin çağcıl dünya görüşüne duyarsız ve ilgisiz kalamayan Apollinaire, 1913 yılında yayınladığı bildirgesiyle şiirde "özgür sözcük" kullanımını bir koşul olarak öne sürerken, akılcı ve geleneksel "sözdizimine" ve kalıplaşmış değerlere karşı olduğunu duyurur. Apollinaire, şiirin ses ve görüntü oyunlarıyla geniş halk yığınlarının bilinç, bilinçdışı ilişkilerinde aklın denetiminden uzak özgür sözcüklerin bir oyunu olması gereğini sağlık verir. Ona göre şiir, aklın ve sözdiziminin klasik kurallarının olmadığı, içsel ve dışsalın özgürce dışlaştığı bir yaratıdır.şiire sokağın gürültülerini, açık pencereleri, tramvay gürültüsünü, sütçünün sesini, sokmuştur. Endüstri gerçeğinin gözleri kamaştıran dinamik ve mekanik hızının edebiyat ve diğer sanat dallarında da gözleri kamaştıran bir hız getirmesi doğaldır. Bu nedenle gelecekçi edebiyat ve diğer sanat dalları daha çok soyutlamadan yana olmuşlardır. Uygar ve teknik yaşamın koşulları ve verileri, yapıtların özünde somutu geçerek, aşarak soyut tasarlamalar getirmiştir. Kübizm, süprematizm, reyonizm, vortisizm, akmeizm, avönirizm vb. bir çok sanat akımı gelecekçiliğin farklı açılardan algılanan birer izdüşümü olmuşlardır. Ve birinci dünya savaşına kadar bir çok sanatsal bildiri yayınlanmıştır. Soyut sanat ve sanatı imgeleştirme sorunu çok hızla ele alınmıştır. Yayınlanan çok sayıdaki bildirinin amacı katıksız, dolaysız ve çağcıl biçimler adına damıtık bir sanatın inceliklerini ve gizlerini arama düşüncesidir. Ayrıca bu dönemde kitle iletişim araçlarının hızla gelişmesi ulusal sınırların kalkarak tüm dünya sanatında aynı estetik kaygıların yayılmasına ve yeniliklerin peşinde koşulmasına yol açmıştır. Edebiyat ve sanat dünyasında hiçbir sanatçı birinci dünya savaşı öncesinde başlatılan gelecekçi akımın öncüleri kadar etkili olamadılar. Çünkü gelecekçiler örneği az bulunur bir istem gücüyle topluluğun önünde gittiler. Ve 1914 yılında bir çok kişi tarafından birer şarlatan olarak nitelendirilmeye başladılar. DADAİZM :Dadaizm, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan kimselerin ruhsal durumlarının sonucuydu. Tristan Tzara, iki hecesinin anlamsızlığı yüzünden dostlarını coşturan bu sözcüğü 1916 yılında Zürich'te bir kahvede ortaya koymuştu. Ve dada bildirisini 1918 yılında yayınlamıştı. (Oku) Dadacılar savaşın ardından gelen boğuntu ve dengesizliği, derinden derine duyduklarından, dada gerçekte onların bir yaşama formülü arayışlarıydı. Yalnız eserleri değil, yaşamları da dada'ydı onların.yani yaşamları, sanata karşı olduğu gibi topluma ve yaşama karşı da sürekli bir başkaldırıştı. Dadacılar halkı şaşkınlığa düşürmek ve uyuşukluğundan kurtarmak istiyorlardı. Bu akım, özü gereğince, ortak estetik nitelemelerin dışına çıkıyordu. Çünkü dadacılar, dünyasal şeylerin boşunalığını derinden derine duyuyorlardı. Yaşamın sınırlayışlarını aşabilmek için, hangi düzenle ilgili olursa olsun, bütün geleneksel buyrukları çiğnemek istiyorlardı. Bütün değerler düzeni ortadan kaldırılarak, yapılması gerekenle gerekmeyen arasındaki ayrım yok edilmeye çalışılıyordu. Düşünceyi oluşumunun ilk atılımında yakalayabilmek için, aklınızdan geçenleri olduğu gibi yapmanız gerekliydi. 1926 yılının 26 Mayısında sonuncu dada gösterisi yapıldı. Dada, durumu gereğince er geç kendi kendini yok edecekti. Sonuçta, düşünceyi bütün önyargılardan kurtarmış, böylece de sürrealizmin hazırlayıcısı olmuştu. Dadacıların gürültülü gösterileri, topluma durmadan hakaret etmeleri, küçümsemeleri insanı tutsak eden iki yüzlülükten kurtulmak isteyişlerindendi. Herkes gibi davranma zorunluluğuna katlanamıyorlardı. Dada, klasik insan kavramını yıkmıştı, yeni bir kavram yaratmak sürrealistlere düşmüştü. Daha önce kubizm ve gelecekçiliğin kuklalarını Seine nehrine atan Quatz'Arts okulu öğrencileri 1921 yılında dadanın kuklasını da Seine nehrine attılar. GERÇEKÜSTÜCÜLÜK (SÜRREALİZM) :Gerçeküstü Başkaldırma dergisinin ikinci sayısında A. Breton dadaizmden ayrılışı konusunda şunları yazıyordu: "Son yıllarda boş ve genel güven sorununu her fırsatta gündeme getiren kimi aydınların hiçlikçi tutumlarının yaratabileceği sakıncaları gözlemledim." Breton, dadaizmi yadsırken düş ve olağanüstünün verebileceği "bilinmeyen" gerçekleri içeren bütüncül bir şiire ulaşmayı amaçlar. Breton, ilk bildirisinde (Oku) gerçeküstücülüğün tanımı şöyle yapıyordu: "Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için başvurulan içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın, her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır." Breton, görünüş bakımından birbirine aykırı olan iki ayrı durumun (düş ve uyanıklık), bir çeşit salt gerçekçilik olan gerçeküstü içerisinde eriyip kaynaşacağına inanır. Amaç, salt gerçeğe ulaşmaktır. Şiirde söz konusu olan, düş yolu ile imgeleme erişmek, onun içerisinde salt bir özgürlük düşüncesi ile hiçbir şeyin ve durumun etkisinde kalmadan içinden geldiği gibi yazmaktır. Aragon'a göre, gerçeküstücülük, şaşırtıcı imgelerin sürekli denetimsiz kullanılmasıdır. Sağduyuyu yadsıyan imgelerin denetimsiz ve kendiliğinden kullanımı, salt akıl ve sağduyu açısından bakıldığında anlamsız görülebilir. Belki kopuk ama kapalı kalan kimi gerçekleri ve duyguları şiirsel anlatıma uygun düşen bir düş havasında algılayabiliyoruz. Sigmund Freud, gerçeküstücülerin üstünde büyük bir etki yapmıştır. Gerçeküstücüler, Freud'un görüşlerini edebiyata uygulamaktan çekinmediler. İnsanın özü düşlerde kendisini bütün çıplaklığı ile göstermiyor mu? O alemde artık bizi gözetleyen sosyal bekçi yoktur. Arzularımız kendilerini olduğu gibi maskesiz göstermektedir. Gerçeküstücüler, bu düşüncenin sanat alanında, varlığımızın nüfuz edilmez, esrarlı tarafını meydana çıkarabileceklerini görmekte gecikmediler. Artık şiiri mantık ve irade ile açıklamaya çalışmak boşunadır. Şiir denilen cevher, iç yaşantımızın derin tabakalarında gizlidir; o karanlık tabakalardan bilince doğru sızan duygular ve düşünceler kelimeleşip sıralandıkça şiir akışını bize duyururlar. Sanat eseri aklın ürünü olmaktan çok tesadüfün ve otomatizmin ürünüdür. Noktalama işaretleri, içimizdeki akışın mutlak devamına bir engel teşkil edebilirler. VAROLUŞÇULUK :Yirminci yüzyılın ortalarına yaklaşılırken Fransa'da yaygınlık kazanan varoluşçuluk her şeyden önce bir felsefe akımıdır. Varoluşçulukta "insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği söz konusudur; güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman içinde ve tarihselliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı, tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan evreni aşabilir mi aşamaz mı?", "aşarsa nereye, dek varır bu aşma" gibi sorunlar söz konusudur." İkinci büyük savaşın hemen öncesinden başlayarak Fransa'da kimi yazarlar, bu felsefenin hiç de yabancısı olmadığı, modern toplumdaki insanın yalnızlığı, "saçma", umutsuzluk, bunaltı, başkaldırma, sorumluluk, dayanışma, seçme, özgürlük gibi kavramları okuyucuya yazın aracılığı ile sunmaya başladılar. En tanınmışları savaş sonrası Fransız edebiyatını kişilikleri ve yapıtları ile derinden etkileyen Albert Camus ve Jean Paul Sartre olan bu yazarlara eleştirmenler "varoluşçu etiketini yapıştırmakta gecikmediler. 1945 yılından sonra varoluşçuluk okuyucu kitlesinin el üstünde tuttuğu bir moda olur. Hangi kuşaktan olursa olsun hemen hemen her yazar konumunu varoluşçuluğa göre belirlemeye başlamışlardı. Hıristiyan varoluşçular ( Kierkegaard, Karl Barth, Maurice Blondel ) ve tanrıtanımaz varoluşçular (Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Jean Paul Sartre) olarak ayıranlar da vardır. Çok büyük bir tartışma yaratan ve ilgi gören varoluşçuluk tüm bu özelliklerine karşılık bir iki tanınmış isim dışında tanınmış edebiyatçılar yetiştirememiş ve 1955 yıllarından sonra silinip yok olmuştur. | |
balkan türk edebiyatı
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.
Balkanlar; Avrupa’nın güneydoğusunda Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Türkiye’nin bir bölümünü içine alan bir yarımadadır. Türkler; MS.4. yüzyılda Batı Hun Türkleri’nin yerlerinden kopmaları ve Orta Avrupa’ya gelmeleri sonucunda yeni bir yurt kurarlar . Bu yerleşme aynı zamanda günümüz Avrupa dünyasının biçimlenmesine ve bu günkü coğrafi düzene girmesine etki eder. Hun Türkleri Ural ve Kafkasya bölgesinde Orta Avrupa, Adriyatik kıyıları ve Balkanlar’a uzanan geniş bir alanı kontrol ederler. Kuzeyden ve güneyden gelen Türkler. 13.yüzyıl içinde Avrupa’da birleşir. Türk edebiyatının bu coğrafyada etkisi bu yıllara dayanır.[1]
11.ve 12. yüzyıllarda Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri Balkanlara gelip yerleşirler. Bu Balkanlar’ın Türk dili ve Türk kültürüyle ilk tanışmalarıdır.13.yüzyılda Moğol istilasından sonra Sarı Saltuk ve takipçisi bir çok Türkmen aşireti Balkanlar’a yerleşir [2]Türklerin Balkanlar’a ikinci gelişleriyle Türk kültürü, edebiyatı ve dini-tasavvufi edebiyat yayılmaya başlar. Türkler 14.yüzyıldan sonra Balkanlar’a damgalarını vurmuşlardır. 14.ve 18 . yüzyıllar arasında Balkan halkları dil ve dinlerini değiştirmenden Türk usulü yaşamışlardır[3]. Makedonya’da ve Bosna’da Hıristiyan halkı kitleler halinde İslam dinine geçmişlerdir. Balkan yarımadasının Osmanlılar’ın eline geçtikten sonra Balkanlar’daki halkların yaşama biçimleri, gelenek ve görenekleri, kültürleri Türk dilinin yaygınlaşması cami, hamam, medrese, tekke, türbe, vd. Osmanlı eserlerinin hızla inşa edilmesiyle değişime uğramıştır [4].
Kültür kaynaklarının Orta Asya’dan Anadolu’ya Anadolu’dan Balkanlara uzanan çağlar boyu devam eden süreçte Balkan Türk Edebiyatı’nı şekillendirici bir etkisi vardır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra dünya görüşü ve yaşama biçimlerinde görülen değişikliler edebiyatlarına da yasımıştır. 10.yüzyıldan başlayarak İslam kültür ve Arap, Fars edebiyatlarının etkisiyle Türk edebiyatı yeni konular ve anlatım biçimleri kazanarak yeniden şekillenmeye başlamıştır. 13. yüzyılda Türk şiiri nazım şekli ve vezin, tercüme ve konu olmak üzere dört kolda gelişti [5]. Anadolu’da yeni bir kültür senteziyle oluşan Türk edebiyatı aynı kültür kaynaklarından beslenmelerine rağmen, bu ortak malzemenin çevrelere farklı yansıması nedeniyle divan , aşık ve dini-tasavvufi ve anonim edebiyat olmak üzere dört ayrı disipline ayrıldı [6].
Türk Kültürü yüzyıllar boyuna Balkan kültürünü besleyen en önemli kaynaktır. Türk halk kültürü Balkanlar’da Türk kimliğinin oluşmasını sağlayan en önemli alt yapı kurumu olmuştur[7]. Anadolu’ya gelen İslamiyet’le Anadolu’da yeniden şekillenen ve oradan Avrupa ortalarına giden Türk kültürü, Balkanlar’da yerli halkın kültürünü etkilemiş, onlardan da etkilenmiştir. Halk kültürü öğeleri bir milletin meydana getirdiği kültürel değerlerin bütünüdür. Halk kültürü ürünleri yaşadığı toplumun dokusu, milletin söz sanatındaki sembolüdür [8].
Türklerin Balkanlara hakimiyeti Kosova savaşı (1389) sonrasında 14.yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Balkanlar’da Türk Edebiyatı da bu tarihten sonra başlar. 15.yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal alanda da önemli olduğu bir dönemdir. Bu dönem edebiyatta da önemlidir. Böylece Balkanlar kendilerini Anadolu’da gelişip yeniden şekillenen Türk edebiyatının içinde bulmuştur [9]. Balkanlar’a gelen aşıklar sazını ve bağlı bulundukları aşıklık geleneğini de taşıyarak buralara yaymışlardır. Aşıklık geleneği özellikle Müslümanlar arasında kabul görerek Balkanlarda Balkan kültürüyle yeniden yapılanmıştır. Çeşitli tarikatlara bağlı dervişler, şeyhler gelerek tekkeler kurmuşlardır. Şehirlerde medreseler kurulmuştur. Medreselerde, tekkelerde yetişenler; Balkan divan edebiyatının ve Balkan Türk tekke edebiyatının temellerini atmışlardır[10]. Balkanlarda doğmuş bir çok şair de İstanbul’a giderek şöhret olmuşlardır.
Balkan Türk edebiyatı, tarihsel açıdan bir geleneğin devamıdır. Osmanlı Türkleri’nin, Balkanlara egemen olmalarıyla başlayan siyasal bütünleşme sonrası kültür kurumlarının işlemesiyle kültürel bütünleşme sağlamıştır. Bunun sonucu olarak halk, divan ve tekke edebiyatı Balkanlarda İstanbul’a paralel olarak devam etmiştir[11]. Balkanlar; Anadolu’daki Türk edebiyatında da gelişme ve yenileşmelere sahne olmuştur. Selanik’te çıkan Genç Kalemler Dergisi’nin yanı sıra siyasal yönü ağır basan bir çok Türkçe dergi çıkmıştır.
19.yüzyılda Balkanları da etkisi altına alan milliyetçilik ve batılılaşma akımları sonucunda Balkanlardaki Türk halk kültürü etkisi yavaş yavaş azalmaya başlamışıtır. Balkan Türk dünyası 20.yüzyılın ilk yarısında siyasal açıdan büyük bir çözülüşü, dağınıklığı, kopukluğu yaşamıştır. Bu olumsuzluklar doğal olarak Türk halk kültürünü de etkilemiştir. Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmesi üzerine Türkler başka sistemler başka bayraklar altında yaşamak gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmesinden sonra bu topraklarda kalan Türklerin eğitim ve kültür yaşamında bir duraklama olmuştur. Türk okulları kapatılmış,Türkler; ana dilini evinin dışında kullanamaz olmuştur[12]. Bu sancılı dönemde Türkiye Türkleriyle Balkan Türk dünyası arasında doğal ve temel bağ olan Türkçe ve Türk külturü büyük baskılarla karşı karşıya kalmıştır.[13]
Birinci Dünya Savaşı sonrası Balkanları saran ideolojik akımlar Balkan Türk edebiyatını etkilemiştir.1990 yılı sonrası dünyanın siyasi haritası hızla değişip yeniden yapılanmaya başlamıştır. Balkan coğrafyasında hakim olan milletlerin kültürleri etkili olmağa başlamıştır[14]. Balkan ve 1. Dünya savaşı sonrasında , özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarından kopmuş Balkanlarda Türkler bir yandan geleneksel edebiyatı sürdürürken öte yandan da yenilik arayışına başlamışlardır. Önceleri Tanzimat sonrası edebiyattan etkilnemişler, sonraları siyasal ideolojilerine daha yakın buldukları Türk sanatçılarını benimsemişlerdir. Kendi yayın kuruluşlarında özgün eserler vermeğe başlamışlardır. Bağlı bulundukları topraklardaki edebiyatlardan gerek ideolojik gerekse estetik yönden etkilenmişlerdir.
Günümüzde Balkan Türkçesi kültür ve edebiyat dili olarak hızla gelişmektedir. Aydınlar kültür yaşamına öncülük etmektedir. Balkan Türk şiiri doğrudan hiçbir edebiyat akımına bağlanmadan, şekil ve üslup kaygısından uzak bir şekilde gelişmektedir. Şairler güncel olaylar, politika ve toplumsal konularda yoğunlaşmışlardır. Bu tür şiirlerde dış etkiler yoğundur. İlk dönemlerde toplumsal gerçekliği ön plana alan şairler sonraları bireyselliğe yönelip, eski kalıp söyleyişler yerine yeni arayışlar içine girmişlerdir[15]. Şairler yaratma gücünü gelenekten alırken geleneksel sanat ve halk yaratıcılığından da esinlenerek , köklerden kopmadan eski ile yeni arasında köprü kurmağa çalışmışlardır. Onlar halk türkülerinden , halk arasında yaşayan örf ve adetlerden esinleniyordu. Daha sonraları sözlü gelenekteki şiir ile modern şiir arasında başarılı bir bağ kurmağa başladılar. Kimi şairler önceleri doğaya özel gözle bakarak onu çeşitli renklerle tasvir etmişlerdir. Kimi şairler de bilinçdışı konu ve düşle bağ kurarak gerçek üstücülüğe kayarak, toplumcu şiiri dışlayarak bireyci eğitim göstermişlerdir.
Balkan Türk edebiyatında eski dönemlerden beri dış kaynak gerçeği vardır. Balkan Türk edebiyatı Balkanlardaki edebiyatlardan etkilenmiştir. Bu edebiyatlar temelde yabancı edebiyatlardır ve bu etkilenmenin açtığı yoldan Balkan Türk dili de, edebiyatı da çok farklı bir mecraya girmiştir. Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesinden sonra Anadolu Türk edebiyatıyla bağları zayıflayan Balkan Türk edebiyatı yüzünü yabancı edebiyatlara , Batıya çevirmiştir. Önce yöneldiği edebiyatlardan beslenmiş, çerçeve gelişerek etkilenme Balkanlardan başlayarak Avrupa ve dünya edebiyatlarına doğru genişlemiştir. Günümüze gelindiğinde kendi şiir kaynağından çok dış kaynaklardan beslenmenin sürdüğünü görüyoruz.
Balkan Türk şiirinin bugünkü durumuna baktığımızda tek renkli tek boyutlu bir şiirle karşılaşmıyoruz. Bu nedenle günümüz Balkan Türk şiiri için bir genelleme yapamıyoruz. İkinci Dünya savaşı sonrası ideolojilerle Balkan edebiyatı politize olmuş, büyük ölçüde politik düşüncelerin güdümüne girmiş, sloganlaşmış bir şiire sahip olmuştur. Şiir sanatının baş düşmanı olan hitabet şiire egemen olmuştur. Daha sonraları politik ideallerin yerini politik kaygılar almağa başlamıştır. Günümüzde ise konudan, içerikten çok şiirsel yapı önem kazanmağa başlamıştır. Sanatçılar günümüzde çeşitli yollardan yürümeyi tercih etmektedirler. Bunların başında Türk şiirinde gelenek anlayışı gelir. Geleneği her sanatçı farklı açıdan değerlendirmektedir. Türk şiir tarihini bir bütün olarak değerlendirip, bunu gelenek olarak alanların yanı sıra yalnızca bir dönemine veya belli isimlere yaslanmayı seçenler de vardır. Bir kısım şairler de Türk şiir geleneğinin bütünüyle dışında kalmışlardır. Şiirsel anlatımda iki zıt tavır görülür. Genelde günümüz şairleri anlatımcı şiirden uzak durmakta ve imge yoğunluğuna dayanan şiir anlayışına bağlı kalmaktadırlar. Bir kısım şiar de iki yolu birleştirmeğe çalmaktadırlar.
Balkan Türk Şiiri çeşitli eğilimleri içinde barındırsa da başlangıçta olduğu gibi bu gün de belli ortak noktalara özelliklere sahiptir. Onlar geçmiş şiiri, şiir birikimine geleneğe en azından onu bilme, tanıma zorunluluğu temelinde olsa da sahip çıkmıştır. Edebiyatta temel türlerden biri olan şiir, Balkan Türk edebiyatının çok önemli bir yeri olan , gelenek oluşturan divan , tekke edebiyatları aslında şiir edebiyatlarıdır. Batıya yönelince hikaye ve roman ayrı bir önem kazanır, fakat şiir daima ön planda yer almıştır.
Balkan Türk edebiyatında işlenen konulara baktığımızda ; toplumsal gerçek akımın etkisiyle toplumsal konulara, İkinci Dünya Savaşı olayları, ortak günlük yaşam, Osmanlı tarihi, Balkan tarihi en çok işlenmiştir. Yaşanılan ülkenin sanatçılarından etkilenme belirgindir. Ses , biçim, öz yönüyle halk şiirinden beslenmiştir. Masal, halk hikayesi mani, türkü, ağıt gibi halk edebiyatı türlerinden yararlanılmıştır. Şiirlerde kullanılan halk edebiyatındaki nazım şekilleri yer yer biçim ve kelime yapısının bozulduğu görülür. Halk inançlarından yararlanılır. Türk edebiyatının etkisi belirgindir.
Balkan Türk edebiyatı Osmanlı sonrası yeniden yapılanmıştır. Kuruluş yıllarında Balkan devletlerinin edebiyatlarından etkilenmiştir. Bu etkilenme günümüzde de sürmektedir. İlk örnekler çeviri özelliği gösterir. Bu örnekler bir tür taklit şiirden öte gidemez. Bunlarda Balkan Türk şiirinin sesini, armonisini bulamayız. Daha sonraki kimi şiirlerde türkü ve ağıtların kelime kadrosunun kullanıldığını görüyoruz. Kimi şairler de soyutlamaya giderek ironik bir atmosfer oluşturular. Ses ve kelime tekrarlarıyla yeni buluşlar, özgün söyleyişlere ulaşma çabası gözlenir.
Balkan Türk dili kendi coğrafi sınırları içinde kapalı kaldığı için gelişim göstermez. Balkanlar ‘da konuşulan Türkçe yaşadığı coğrafyanın dilinden etkilenince , Türkiye Türkçesinden ayrı kelime kullanımı sentaksa hatta semantik ögelere kadar uzanan etkilenme olmuştur. Dilde zorlamalar anlatım yanlışlıklarına düşmeye neden olmuştur. Şiirlerde ölçü zorlaması Türkiye Türkçesiyle beslenemeyen Balkan Türkçesinden zorlama anlatımlara yol açmıştır. Kelime kadrosundaki eksiklik şiiri yer yer anlaşılmaz hale getirerek, onun duygusal bütünlüğünü bozmuştur. Şiir ve nesir anlatımlarında kısa ve çarpıcı anlatım yakalanamadığı için söz gereksiz yere uzatılmıştır. Okuyucunun hayal gücü yerine açıklama yapma gereği duyulması şiirselliği bozmuştur. Şiir ve nesir anlatımlarında konu dışı ögeler günlük konuşma havasında verilmiştir. Balkan dillerinden yapılan alıntılarda çevirilerde kullanılan kelime kadrosu Türkçe’de olmayan kimi kelimeler kullanılması şiirde yapay bir dilin kullanılması, konuşulan dil yerine konuşulmayan yazılan yapay bir dil ortaya çıkmıştır.
Sonuç:
Balkan Türk edebiyatı, Türk edebiyatının yanı sıra Balkanlar’daki ulus ve halkların edebiyatlarından da yararlanarak beslenmiştir. Balkan Türk edebiyatı; Türk edebiyatıyla, Balkan edebiyatlarının bir sentezidir.[16] Bu edebiyat dil ve ifade imkanları itibariyle Türkçedir. Ama unutulmamalıdır ki Balkanlar’da boy verip Balkan ülkelerinin havası içinde yetişip gelişmiştir. Bu edebiyatlar konu ve olaylara bakış açısından yaşadıkları ülkelerin özelliklerini yansıtmaktadır. Bu nedenle Balkanlar’daki Türk edebiyatları bir yandan tarihi geleneğimizden yararlanırken diğer yandan da çağdaş Balkan edebi faaliyetlerinden de etkilenmektedir[17]. Balkan Türk edebiyatçıları Balkan’daki kültür mozayiği ile Anadolu’dan taşınan dil, edebiyat, kimlik , kültür değerlerini eserlerinden yansıtıyorlar. Kaynak zenginliğine rağmen, dilde pek çok sorun vardır. Dille ilgili en önemli sorun konuşulan fakat yazılmayan yerel dil yerine yazılan fakat konuşulmayan yapay bir dille yazılmasıdır. İki dilli kimi zaman üç dilli yaşama biçimi Balkan Türkçesinin her yönüyle gelişip edebiyat dili olmasını engellemektedir. Son yıllarda artan karşılıklı ilişkiler Balkan Türk dilinin gelişmesini sağlayacaktır. Balkan Türk edebiyatının çeşitli kültür ve dillerle beslenmesi zenginliktir. Yazı diliyle konuşma dili arasındaki açının daralması dilin gelişmesini sağlayacaktır.
Osmanlı sonrası Balkan Türk edebiyatları, Türkçe ve Türk edebiyatıyla bağı kopunca çağlar boyu süren kültür hayatı tahribata uğramış, bundan kültür ve sanat faaliyetleri olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu çevrede, geniş anlamda Türk dünyasının diğer toplulukları dar anlamda Balkanlardaki diğer Türk topluluklarına oranla sancılı problemli bir edebi geleneğe sahip olmuşlardır. 1960 yılından sonra kendi içinde bir canlılık kazansa da geniş çevrelere sesini duyurabilmesi 1980 yılından sonra olmuştur[18].
Balkan Türk edebiyatı incelemeleri beraberinde birçok problemi de getirmiştir. Öncelikle Balkan Türk edebiyatını Osmanlılar dönemi ve Osmanlı sonrası olarak iki başlıkta incelemek gerekmektedir. Osmanlı döneminde farklılıklar olması doğaldır. Ancak büyük benzerlikler gösterir. Osmanlı sonrası Türkçe ve Türk kültürü bağı gevşeyince yabancı edebiyatların baskısı yoğunlaşmıştır. Osmanlı Dönemi Balkan Türk Edebiyatı dört koldan yürümüştür. Bunlar: Divan edebiyatı, aşık edebiyatı, dini-tasavvufi halk edebiyatı ve anonim edebiyattır. Osmanlı dönemi sonrasını Balkan çağdaş Türk edebiyatı olarak adlandırabiliriz. Ayrıca Balkan doğumlu olup İstanbul’da şöhret bulmuş divan şairlerinin nerede inceleneceği tartışma konusudur. Türk edebiyatının dönüm noktalarından olan Yeni Lisan Hareketinin Balkanlar’da başlatılması Balkanların bir dönem önemli kültür merkezlerinden biri olduğu hakkında yeterli bilgi vermektedir. Balkan ortak Türk edebiyatının bütün Balkanları içine alıp alamayacağı konusu yıllardır tartışılmaktadır. Osmanlı dönemi Balkan Türk edebiyatına ve anonim halk edebiyatına egemen olan Türk dili, Türk Külltürü ve Türk edebiyatı geleneğidir. Bu nedenle Balkanlar bir bütün olarak alınmalıdır düşüncesini taşıyoruz.
Osmanlının Balkanlar’dan çekilmesinden sonra Türk kültürü ve Türk dilinin etkisi azalmış, yabancı dil, kültür ve edebiyatlarının etkisi artmıştır. Bu nedenle yeni coğrafyalarda yeniden yapılanan Türk edebiyatını ayrı ayrı sınıflandırıp incelemek daha uygun olacaktır. Ayrıca Yunansitan’da yaşayan Ortadoks Türk edebiyatı başlı başına incelenmelidir. Balkan Türkleri Balkanlarda ayrı cağrafyada ana dillleri Türkçe’yi bütün olumsuzluklara rağmen Türk kimlikleriyle birlikte korumuşlardır. Balkanlardaki Türk dünyasının edebiyatının her yönüyle incelenmesi gerekmektedir. Balkan Türk edebiyatının her yönüyle araştırılması çalışmalarında çeşitli nedenlerle geç kalınmıştır. Bütün imkansızlıklara rağmen Balkan kültürü ve edebiyatı üzerine çalışma yapan Balkan gönüllüsü araştırmacılar boşluğu doldurmaya çalışmışlardır. Bu gün Balkan edebiyatı ile Türk edebiyatı sistematik karşılaştırma yöntemiyle araştırılmalıdır. Balkanlar’da Türk edebiyatının bu günkü durumu dil, estetik değerler yönüyle ölçüp tartışmaya açıp sorgulayacak kurumlar yoktur. Bilimsel anlamdaki eleştirilerin Balkanlardaki edebiyatçıları kıracağı,onların heyecanlarını olumsuz etkileyeceği düşüncesi Türkiye’deki konunun uzmanlarını görüş ve eleştirilerini yazmakta çekimserliğe itmektedir. Balkanlarda yıllarca okullarda Türkçe okutulması gazete, dergi ve kitapların yayınlanmaması onları ana dilden uzaklaştırmış Türkçe düşünüp Türkçe yaratmak olanaklarını azaltmıştır[19]. Balkan Türk şiiri çeşitli eğilimleri içinde barındırsa da başlangıçta olduğu gibi bu günde belli ortak noktalarla özelliklere sahiptir.
Balkanlarda basılan eserlerin Türkiye’ye gelmesi, Türkiye’de basılan eserlerin Balkanlara gönderilmesi sağlanarak kültür bağının pekişmesi sağlanmalıdır. Eğer Balkanlara sahip çıkılmazsa yabancılaştırma politikaları hedeflerine ulaşacaktır. Balkan edebiyatı eserleri getirtilerek konunun uzmanlarının kurulacak merkezlerde çalışmalarının sağlanarak araştırmacıların incelenmesine sunulmalıdır. Karaman Türk Ortadoks’larının Türkiye ve Balkan’lardaki eserleri bu merkezde toplanıp araştırılmalı ve araştırıcıların hizmetine sunulmalıdır. Bir sanatçıyı yetiştiren bağlı bulunduğu edebiyat geleneği ve çevresidir. Bu nedenle Osmanlı Dönemi Türk edebiyatı bir bütün olarak “ Osmanlı Dönemi Balkan Türk Edebiyatı” , Çağdaş Balkan Türk Edebiyatı ise bağlı bulunduğu bu günkü coğrafyadaki devletin adıyla ayrı ayrı incelenip daha sonra önce Balkan içinde sonra da Türk edebiyatıyla karşılaştırılmalı yöntemle araştırma yapılmalıdır. Sonuç olarak çalışmalara bilimsel disiplin sağlamak için Balkanoloji Enstitüsü kurulmalıdır.
