25 Ekim 2015 Pazar

ömer hayyam - rubai

Yürek / Ömer Hayyam

Bir yürek ki yanmaz yürek denir mi ona
Sevmek haram yüreğinde ateş olmayana
Bir günü sevgisiz geçirdinse yazık
En boş geçen günün o gündür inan bana

edip cansever -pesüs

Pesüs / Edip Cansever

I

Ben denizin kumları üzerinde durdum
Bir heykel tadında olan ve bunu geçen
Bir şekilde denizin kumları üzerinde durdum
Durdum ki, şehrin son kalıntısı onu unutmak olsa gerek
Diyordum. Ve bütün ayrıntılarından sıyrılmış bir düzlüğün
Ayrı bir nesne gibi, daha sonra da
Hiç görmediğim bir yaratık gibi üstüme gelmeye başladığı
Bir şey olsa gerek
Ben bunu duyuyordum.

Yalnız duymak mı? korktum ve her yerlerimle yalnız oldum
Oldum ki, düzlük dediğim o korkunç varlık
Bitmez tükenmez bir kaynaktan çoğalarak
Üstüme aktıkça benim
Ben kendimi koruyordum
Sanki bir çaresizlikten ödünç aldığım kendimi
Mesela ellerimi bir heykeli bozmayacak şekilde boşluğa uzatarak
Bir anlam vermek istiyor gibiydim düzlüğe
Ve birtakım görüntüleri üst üste yığaraktan
Bir anlam
Sonra alanlarda, ana caddelerde unutulmuş
ırtıcı bir hayvan gibi işte ben
Yapılması akla gelmedik
Daha bir sürü şeyleri de hep yapıyordum ki
Pek denenmemiş bir boğuşma şekli oluyordu bu da
Sonra ben yoruluyordum.
Yalnız yorulmak mı? giderek geri çekiliyordum biraz
Pençesi asfaltlarda gezen, tüyleri camları ikileştiren
Aşılır bir yer sanan o beton duvarları
Mermerleri ve soğuk potrelleri tırmalayan
Ben
Geri çekiliyordum biraz
Güçlenip saldırmak için düzlüğe yeniden
Ama hiç bilmiyordum ki, neresinden vurulurdu bu düzlük
Neresinden bozulur
Bilmiyordum ki
Bildiğim bir şey varsa, bana pek bir zararı dokunuyordu diyemem düzlüğün
Diyemem, çünkü bir yerlerim hiç mi hiç acımıyordu ki
Ne bir baş dönmesi, ne bir göz kararması
Duymuyordum ki
Olsa olsa benim kendime bir şeyler yapmam için zorluyordu beni
Düzlük
Ve gerçekten yaptırıyordu da
Mesela giderek yenilmem gerekiyordu ki kendime, yenildim
Uzanmam gerekiyordu ki yere, uzandım sonunda iyice
Uzandım içimdeki o beyaz düzlüğün taşırdığı
Bembeyaz taneciklerin üstüne
Artık çağanozlar bir su gibi beni yalayarak
Geçiyorlardı tek sesli yaradılışımdan
Ve memeli balıklar ağır ağır doğuruyorlardı içimde
Ben ve kumlar bir pesüs gibi ağırdan yanıyorduk
Biz öyle yanıyorduk ki, dünya ise bu alevden
Bir bağışlanmamış dünyaydı
Artakalan dünyaydı eski bir tevrat plağından
Gittikçe bizim olmayan bir
Dünyaydı
Ve düzlük bir peygamber ölüsü karşısında
Bitmeyen bir düzlüktü ki... işte ben
Gene de tam kendisi oldum diyemem düzlüğün
Diyemem
Çünkü bazı olaylar bunu doğruluyor
Ve bazı düşünceler.

Şöyle ki:
Martılardan bir tanesi yalnız yaşıyormuşçasına boşlukta
Dünyanın en heyecanlı çizgilerini çizdi
Ve bulutlar doldurdu bu kıvrımları yavaştan
Ve benim yarattığım tanrılar ki, geldiler
Bir inip bir çıktılar çocuklar gibi
Çığlık çığlığa
Bu metalsi görünümler arasından
Sonra ben belki de gözlerimi yumdum
Her yerlerimle yalnız oldum ki, düzlük
Etimi ve benim bütün boyutlarımı yemeye başladı
Ve hayallerimi
Yemeye
Demek oluyor ki bir süre kalsam böyle
- Ne kadar mı, bunun pek önemi olduğunu sanmıyorum -
Kimseler tanımayacak beni. Deniz hayvanlarının
Kurumuş iskeletlerine döneceğim
Korktum
Yani hiçbir şey değilim de ben, sadece bir konuyum
Öyle mi
Doğruldum işte yeniden
Bir insan tadında olan ve
Bunu geçen ben
Denizin kumları üzerinde durdum.

Ben denizin kumları üzerinde durdum
Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım var benim de
Değişen bir şey olarak ve değiştiren
Bir anlamım var
Peki öyleyse neden hep başkaları tanımladı beni şimdiye kadar
Neden
Gerçi sessiz ve ünü olmayan bir yaratıktım, biliyorum
Ve onlar güçlüydüler, biliyorum
Ne zaman biraz öfkelenmeye kalksam, bu bile
Onların istediği bir öfke oluyordu ki
Sonra ben susuyordum
Ama bir suçluluk da duyuyordum ki, bu da bir başkaca düşmanımdı benim
Ben neydim.


II

Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. Bir ara
Hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim
Tiyatrolar ki benim en sevdiğim boşluklarımdır. Maun tabutumda
Her yerleri çok süslenmiş ölüler gibiyimdir
Bir kurdelenin ya da gümüşten bir haçın altında sanki
Geri çekilmiş yüzümle, geri çekilmişliğe dargın yüzümle
Bir çelişki gibi ölümsüz
Yaşamakta olurdum.

İlkyazla birlikte kına çiçeklerinin de açtığı söylenir
Kimi zaman da bir efsane gibi söylenir, kazılardan çıkarılmış kalıntı şehirleri
Anlatır gibi
Bana kalırsa açtıkları günden yıllarca sonra açar bu çiçekler
İlkel bir coşkunluğu bir hayat kılığına
Yıllarca sonra getirirler ki
Tıpkı fırtınalardan kurtulmuş bir geminin
Şimşekler, gökgürültüleri
Ve yırtıcı deniz hayvanlarından
Ve korkunç gıcırtılardan artakalan bir uğultuyu
Bir sabah denizinde sütliman
Güneşli, durgun bir gökyüzünün altında
Dinlenen gemicilere unutturduğu zaman
Derim ki, tam o zaman yaşanır fırtına
Onca telaş, onca ölüm korkusu o zaman.

Yani tiyatrolar ki benim en sevdiğim boşluklarımdır. Maun tabutumda
Her yerleri çok süslenmiş ölüler gibiyimdir
Bir kurdelenin ya da gümüşten bir haçın altında sanki
Ölümün bir acıyla doldurulduğu yüzümle
Geri çekilmiş yüzümle, geri çekilmişliğe dargın yüzümle
Öyle bir çelişki gibi ölümsüz
Yaşamakta olurum.

Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. İşte ben
Hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim
Bir kedi ayaklarıma sürtünerekten geçerdi - ki benim yaşamımda
Her zaman bir kedi bulunur, onu ben
Bir imza gibi yazılarıma koyarım -
Ve duvarlar yumuşardı, sarkardı
Ellerimle ittiğim olurdu onları bu yüzden
Terlerdim
Sonra bir gazoz içerdim ki, yani ben
Kısaca söylemek gerekirse, bazı şeyleri hep geciktirirdim
Mesela bir mürekkep balığına, bir bahçe kapısının oymalı demir parmaklığına
Saatlerce baktığım olurdu, orkideler satılan bir dükkanın
Önündeki çiçek artıklarına
Bir bira çekme makinesine, ne bileyim
Yazısız bir kağıda günlerce baktığım olurdu
Ve yıllarca bir saplantıya
Giderek bakmanın tam kendisi olurdum. Yani ben
Bakmanın düzlüğü ve hiçliği ve sonrasızlığındaki şey
Olurdum ki, başkalarını hiç mi hiç ilgilendirmeyen
Yapayalnız bir ben kurardım
Yapayalnız bir ben kurardım ve kedi
Salona girerdi birden, başlama saatini
Bir o somutlardı sanki.

(Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydiler onlar da
Biraz eşyaları vardı
Bir gidip bir geliyorlardı o eşyalar arasında
Biraz da susuyorlardı. Ve ağırca bir konsol
Tüyleri dökülmüş bir halıyla beraber
- Küllükleri, bir gece lambasını, duvardaki bir gravürü saymazsak -
Onların aile resimleri gibiydiler
Ve biraz da üç kişiydiler ki, ben onları buluyordum
Biri bir banka afişinde veznedar
Ben onu buluyordum
Biriyse bir ilaç prospektüsünde acılı
Ve hastalıklı bir kadın
Onu da
Buluyordum ki
Olsa olsa bir heykeldi diyebilirim üçüncüsü de
Gündelikçi bir kadın
Tozunu alıyordu bazen, siliyordu onu iyice
Böylece üç kişiydiler. Ben birdenbire buzdolabını gördüm
Yaşayan bir şey olarak
Diyebilirim ki, değişken bir yüzölçümü vardı yaşamasının
Ve beyaz
Ve mavimsi bir şekilde örtüyordu ki dünyayı
Bir seramik gibi onu dondurarak
Bir mine gibi
Şunu da söylemeliyim ki, hiçbir şey kımıldamıyordu bu yüzden
Bir tanrı yere düşse parçalanacak
Ve pencerelerden upuzun inşaat demirleri giriyordu içeriye
Gökler kalıplı ve kalın
Duruyordu bir buz dağı gibi şehrin üstünde
Ve dolap buzlanıyordu durmadan. Öyle ki
Önce mutfağı donduruyordu bir buzdolabı mantığıyla
Odalara giriyordu, sonra veznedarı
Heykeli, hasta kadını, giderek
Koltuğu, masanın altındaki kediyi - evet kediyi -
Konsolla çatlak bir aynayı da donduruyordu
Bu böyle olunca, yani evin her köşesi donmakta oldu mu
Birden bir örümcek düşüyordu yere, çıt diye bir ses
İncecik gövdesiyle kırılıp bölünüyordu
Örümcek
Ve ayna hep gösteriyordu. Ben solgun
Yüzümle buzlanaraktan içimi gezdiriyordum orada
Ve konsolda bir kadını kaydırıyordum, o kadın ki
İyiliği artık çağımıza uymayan
Bir kadın ki
Cinsiyeti belirsiz bir resim gibi duruyordu
Ellerim arasında
Ve tuhaf yüzler duruyordu, ben bunu görüyordum
Anlamları hiç değişmeyen
Mesela gülmek sonsuzca uzanıyordu. Anılar
Bir buz bitkisi gibi renksiz, yabansı
Acılar ki en kalıcıydı ve nasıl
Yeni bir insan haritasını çiziyorlardı buzların altında
Ve insan nasıl da daha çok benzeyerekten insana
Durmuştu ki, şöyleydi:
Sanırım bir soru vardı öyle sorulacak
Bir soru, evet, hiç olmazsa
Biz tarihin hangi döneminde yaşadık?
Bir insan müzesi gibi...

Kedi
Çıkardı birden salondan. Ve bitiş saatini
Bir o somutlardı sanki.)


III

Sanırım hiçbir şeyin öyle pek tamamlanmadığı
Bir çağda yaşıyordum. Ve bütün eksik kalmaların
Sessiz ve ünü olmayan bir tanığıydım ben
Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım vardı benim de
Düşünen bir şey olarak ve düşündüren
Ama korkarak söylüyorum, çok ağır bir yük gibi taşıyordum bunu da
Ve biraz da pek kullanılmayan
Ya da hiç bırakmadıkları kullanılmaya
Çok ağır bir yük gibi
Onu ben taşıyordum, düşündüklerimi
Ve bu durumda ne beni etkileyen
Ne de ben etkilendikçe bir başkasını
Etkileyen ve bizi geçen
Bir ben kurmuş oluyorduk ki, o zamanda diyordum
Yani hiçbir şey değilim de ben, sadece bir konuyum
Öyle mi?

Yeniden, yeniden, yeniden doğruluyordum
Bir insan tadında olan ve
Bunu geçen ben
Bir dram gibi sonsuz
Kumları üzerinde sonsuzluğun.

thomas stearns eliot - çorak ülke

Çorak Ülke / Thomas Stearns Eliot


                                     1922

`Nam Sibyllam quidem Cumis ego ipse
oculis meis vidi in ampulla pendere,
et cum illi pueri dicerent: Sibulla ti thelis;
respondebat illa: apothanein tehelo.' (1)

Ezra Pound için
il miglior fabbro (2)


I. ÖLÜLERİN GÖMÜLÜŞÜ

Nisan en zalim aydır, gövertir
Leylakları ölü toprakta, yoğurur
Anılarla istekleri, uyarır
Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla.
Kış, sıcacık tuttu bizi, örter
Toprağı unutkan karla, sürdürür
Kısır bir hayatı kuru köklerle.i
Yaz şaşırttı bizi, Starnbersee'ye gelince
Deli bir sağnakla; sığındık sıra kolonlara,
Derken yeniden güneş, uzandık Hofgarten'a,
Birer kahve içip konuştuk bir saat kadar.
Bin gar keine Russin, stamm' aus Litauen, echt deutsch. (3)
Ve çocukluğumuzda, arşidüklerde kalırken,
Yeğenimgillerde, kızakla gezdirirdi beni,
Ve ben korkardım. Ama o, Marie, derdi,
Sıkı tutun Marie! Ve yamaçtan kayardık.
Dağlardaysan, orada özgür bulursun kendini.
Çoğu geceler okurum, kışın da güneye giderim.

Hangi kökler kavrar, hangi dallar bezer
Buradaki taş yığınını? Ey insanoğlu
Bunu bilemez, sezemezsin, çünkü bildiğin yalnız
Bir kırık putlar yığınıdır ki güneşte kavrulur
Ve ona ne ölü ağaç gölge, ne cırcırböceği erinç,
Ne de kuru taş su sesi verir. Yalnız
Burası gölge, altı bu kızıl kayanın,
(Sığın gölgesine bu kızıl kayanın),
Ve ben öyle bir şey göstereceğim ki sana,
Ne seni durmadan izleyen sabahki gölgendir,
Ne kalkıp seni karşılayan akşamki gölgendir,
Sana korkuyu göstereceğim bir avuç tozda.

                Frisch weth der Wind
                Der Heimat zu
                Mein Irisch Kind,
                Wo weilest du? (4)

"Bana sümbülleri ilk verişin bir yıl önceydi,
Sonra sümbül kız koydular adımı."
- Ama döndüğümüzde, gün sonu, sümbül bahçesinden,
Kolların dolu, saçların ıslak, bir türlü
Konuşamadım, gözlerim de seçmedi, sanki
Ne diriydim, ne ölü, ne de bir şey biliyorum,
Sırf bakıyordum ışığın gözüne, sessizlik.
Oed' und leer das Meer. (5)

Madam Sosostris, şu ünlü falcı,
İyice üşütmüştü kendini ama
En akıllı kadın diye bilinir Avrupa'da
Elinde bir deste hayın kağıtla. İşte, dedi,
Senin kağıdın, boğulmuş Finikeli gemici,
(Şu inciler onun gözleriydi bir zamanlar, Bak!)
İşte Belladonna, Kayalıkların Ecesi,
Durumların ecesi.
İşte üç değnekli adam, işte Çarkıfelek,
Ve işte tek gözlü tüccar, bu kağıda gelince,
Bu boş kağıt, tüccarın sırtındaki şeydir,
Onu da görmem yasaktır. Peki nerede
Asılmış Adam! Suda ölümden sakın.
Kalabalıklar görüyorum halka olmuş yürüyor.
Falınız tamam. Sayın Mrs. Equitone'u görürseniz,
Deyin ki yıldız falını kendim getiririm:
Öyle zamandayız ki su uyur düşman uyumaz.

Düşçül Kent,
Kirli sisi altında bir kış sabahının,
Bir kalabalık aktı Londra Köprüsünden, sürüyle,
Ummazdım, ölüm çökertsin insanları sürüyle.
Duyulan, kesik ve seyrek, iç çekişlerdi,
Ve gözleri kendi adımlarındaydı her adamın.
Aşıp tepeyi aktılar King William Caddesinden
Saint Mary Woolnoth Kilisesine, kulede çan
Ölü bir sesle tınlarken son vuruşunda dokuzun.
Bir tanış görüp durdurdum haykırarak, "Stetson!
"Sen ha! Gemilerdeki yoldaşım benim, Mylae'de!
"Şu ceset, bıldır diktiydin ya bahçene,
"Filiz verdi mi? Bu yıl durur mu çiçeğe?
"Yoksa o beklenmedik don bozdu mu tarhını?
"Öyleyse uzak tut köpeği, insanların dostudur,
"Yoksa tırnaklarıyla kazıp çıkarır gene!
"Sen! hypocrite lecteur! - mon semblable, - mon frère!" (6)


II. BİR SATRANÇ PARTİSİ

Kadının koltuğu, yaldızlı bir taht gibi,
Çil Çil yansıdı mermerde ve ayna
- Destekleri salkımlı asmalarla bezenmiş
Birisinden bir altın Küpidon baka kalmış,
(Biri de gizlemiş gözlerini kanadıyla) -
Çiftleyip alevlerini yedi kollu şamdanın
Yansıttı ışığı masanın üzerine, tam da
Yükselirken mücevherlerinin parıltısı
Öbek öbek atlas döşeli kutulardan;
Fildişi ve renkli camdan şişeciklere,
Tapasız, sinmiş acayip, sentetik parfümleri,
Macun, toz ya da sıvı - bunalttı, şaşırttı
Ve boğdu duyuları kokularla; tedirgin olup
Pencereden gelen esinle, kokular yükseldi
Besleyerek upuzun alevlerini şamdanın
Ve savurdu dumanları bölmeli tavana,
Tedirgin edip desenlerini oymalı tavanın.
Geniş kızılağaç kaplama, renkli taşlarla çevrili,
Bakır kakmalı, bir yeşil, bir turuncu yanıyor
Ve bu içli ışıltıda oyma bir yunus yüzüyordu.
Antik şömine üstündeki tabloda anlatılan,
Sanki bir pencereydi ormana açılan,
Değişimiydi Philomel'in, o barbar kralın
Onca zorladığı; ama bülbül kesilmiş orda,
Sarmıştı tüm çölü kirletilemez bir sesle,
Ve hala ağlıyordu ve dünya hala o yolda,
"Cik cik!" kös dinlemiş kulaklara.
Ve zamanın öbür solgun artıkları da
Anlatılmıştı duvarlarda; ısrarla bakan biçimler
Dört yönden sarkmış, eğilip susturuyordu odayı.
Sürüklendi merdivende adımlar.
Ocağın ışığında, fırçanın altında, saçları
Alevli oklar gibi dağılmış
Işıl ışıl konuşurken, artık zalimce susacaktı.

"Sinirlerim bozuk bu gece. Çok bozuk. Gitme kal.
"Bir şeyler anlat. Neden konuşmazsın hiç. Konuş.
"Ne düşünüyorsun? Ne düşüncesi bu? Ne?
"Ne düşünürsün böyle bilmem ki hiç. Düşün bakalım."

Sanırım biz dönekler geçidindeyiz,
Ölü adamlar orda yitirmişti kemiklerini.

"Nedir bu gürültü?"
                        Eşikten esen yel.
"Peki ya bu gürültü? Zoru nedir bu yelin?"
                        Hiçbişey gene hiçbişey.
                                        "Bilmez
"misin hiçbişey? Görmez misin hiçbişey? Hatırlamaz mısın
"Hiçbişey?"
                Hatırlarım
Şu incilerdi adamın gözleri bir zamanlar.
"Diri misin, değil misin? Hiçbişey yok mu kafanda?"
                                                    Ama
O O O O şu Şekispiyerimsi cümbüş-
Hem ne incelik
Ne yetkinlik
"Ne yaparım şimdi ben? Ne yaparım ben?
"Öyleyse hemen fırlayıp sürterim sokaklarda,
"Saç baş darmadağın. Peki ne yaparız yarın?
"Ve her günü Tanrının?"
                        Sıcak su saat onda.
Yağmur varsa, kapalı bir araba saat dörtte.
Sonra bir el satranç oynayacağız,
Kapaksız gözlerimiz kısılmış, kulağımız kapıda.

Kocası terhis edildiğinde Lil'e dedim ki -
Esirgemedim sözümü, hem yüzüne söyledim,
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
Bak Albert dönüyor, çekidüzen ver kendine biraz.
Bilmek ister n'aptın sana verdiği parayı,
Dişlerini yaptırman için. Verdi, hem de yanımda.
Gel çektir tümünü, Lil, güzel bir takım yaptır,
İnan ki, demişti, yüzüne bakasım gelmiyor.
Al benden de o kadar, dedim, Albert'ciği düşün bir,
Dört yıldır askerdeydi, gününü gün etmek ister,
Bunu sende bulamazsa, başkaları var, dedim.
Ya, öyle mi dedi. Olabilir a, dedim.
O zaman bir kapı bulurum, dedi, ama açık konuşsana.
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
O işten hoşlanmasan da dayanmalısın, dedim.
Yok, yapamam, dersen, başkaları seçip kapar.
Albert çekip giderse, bilir miydim? deme sakın.
Utanmalısın, dedim, böyle yaşlı görünmekten.
(Oysa ancak otuz birinde.)
Elimden ne gelir, dedi, suratını asarak,
Hep aldığım o haplar, düşürmek için, dedi.
(Beş tane vardı, minik George'da az kalsın ölüyordu.)
Ezzacı her şey düzelir, dedi, ama nerde eski halim.
Sen eni konu aptalmışsın, dedim,
Ya Albert rahat bırakmazsa, sil baştan, dedim.
Çocuk istemiyordun da niye evlendin?
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
Neyse, Albert geldi o pazar, sofrada sıcak domuz budu,
Yemeğe bırakmadılar beni, tatmalıymışım sıcacık -
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
İğgeceler Bill. İğgeceler Lou. İğgeceler May. İğgeceler.
Haydi eyvallah. İğgeceler. İğgeceler.
İyi geceler leydiler, iyi geceler sevimli leydiler,
        iyi geceler, iyi geceler.


III. ATEŞ TÖRENİ

Irmağın tentesi çökmüş: damar parmaklarıyla
Son yapraklar kavrayıp gömülür ıslak setlere. Yel
Arşınlar kavruk ülkeyi duyulmadan. Su perileri gitmiş.
Nazlı Thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm.
Üstünde ne boş şişeler, sandviç kağıtları,
Ne ipek mendiller, karton kutular, izmaritler,
Ne de başka izi yaz gecelerinin. Su perileri gitmiş.
Ve dostları, kent kodamanlarının aylak mirasçıları,
Gitmişler, adres filan bırakmadan.
Leman gölünün kıyısında oturdum da ağladım.
Nazlı Thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm,
Nazlı Thames, usulca ak, sessiz ve kısadır sözüm.
Ama ansızın soğuk bir yel ve duyarım ardımda
Kemik takırtıları ve kikirdemeler, kulaktan kulağa.
Bir sıçan otların arasından usulca süzüldü
Yapış yapış karnını toprağa sürterek,
Avlanırken ben durgun sularında kanalın
Havagazı fabrikasının ardında, bir kış akşamı,
Aklımda kral kardeşimin uğradığı deniz kazası
Ve kral babamın ölümü, ondan önce.
Aşağıda ıslak toprakta çıplanmış ak gövdeler
Ve basık ve kuru tavanarasındaki kemikleri
Yıllardır takırdatan ayaklarıydı sıçanların.
Ama ben ardımdan, zaman zaman, duyarım
Korno-motor seslerini ki getirirler nasılsa
Sweeney'i Mrs. Porter'a baharda.
Ooo! Dolunay doğup üstüne parlasın
Mrs. Porter'la kızının
Onlar sodalı suda yıkar ayakların'
Et O ces voix d'enfants, chantant dans la coupole! (7)

Cik cik cik
Cık cık cık cık cık cık
Onca zorlanmış
Tereu (8)

Düşçül Kent
Boz sisi altında bir kış öğlesinin
Mr. Eugenides, İzmirli tüccar,
Tıraşsız, bir cebi kuşüzümü dolu,
CIF Londra: Belgeler para ödenince,
Kaba bir Fransızcayla, ne dersin, dedi,
Canon Street Otelinde öğle yemeğine,
Sonra hafta sonu tatiline Metropole'de.

Erguvanımsı saatte ki bakışlar ve sırt
Doğrulur masadan ve insan makinesi bekler
Avara çalışan, bekleyen bir taksi gibi,
Ben Tiresias, iki hayat arası bocalayan, kör,
Pörsük dişi memeli yaşlı adam, nasıl sezmem,
Erguvanımsı saatte, akşam saatinde ki çırpınır
Yuvaya doğru, gemicileri yuvaya getirir denizden,
Daktilo kız çay zamanı yuvada, sabah sofrasını tpolar,
Sobasını yakar, düzenler hazır yiyecekleri masada.
Pencerenin dışına korkusuzca astığı
İç çamaşırları güneşin son ışınlarıyla yanar,
Ve yığılmış üstüne divanın (geceleri yatağı)
Çoraplar, terlikler, kombinezonlar, korseler.
Ben Tiresias, pörsük hayvan memeli kocamışa yeter
Yeter de artardı bu sahne, gerisine gelince -
Yolu gözlenen konuğu bekledim ben de.
Adam, iğrenç suratlı bir gençtir, gelir,
Sıradan bir emlakçı katibi, küstah bakışlı,
Aşağı kesimden biri ki kurumlu hali sırıtır
Bir Bradford milyonerinin ipek şapkası gibi.
Umduğu gibi, zaman en uygun zamandır,
Yemek bitmiş, kadın oyalamaya çalışır,
İstemese bile engel de olmaz kadın.
Ateşlenmiş ve kararlı, adam hemen saldırır;
Hiçbir engele rastlamaz yoklayan eller;
Karşılık mı bekler adamdaki kör gurur,
Kayıtsızlığı da hoş karşılar.

(Ve ben, Tiresias, önceden acısını çekmiş
Aynı yatak-divanda oynanan oyunların,
Ben ki Thebai surlarına sırtımı dayamış,
Yürümüşüm safında en aşağılık ölülerin.)
Adam son bir öpücüğe daha kıyar,
El yordamıyla iner ışıksız merdiveni.

Kadın döner, bir an pencerede görünür,
Sanki habersizdir aşığının gittiğinden,
Kafasından puslu bir düşünce geçer:
"Neyse bu da bitti, iyi ki bitti hem."
Bir gün gelir düşer de yosma kadın
Yalnızken gene dolanırsa odasında,
Eli saçlarına gider kendiliğinden
Ve bir plak koyar gramafona.

"Sulardaydım, bu ezgi çalındı kulağıma"
Ve Strand boyunca, Queen Victoria Caddesine dek.
Kent, ey Kent! arasıra duyarım
Lower Thames Caddesinde bir meyhaneden
Bir mandolinin hoşa giden dertlenişini
Ve öğle yemeğindeki gürültüsüyle sohbetini
Balıkçıların ki orda yaşar duvarlarında
Magnus Martyr Kilisesinin,
Büyülü görkemi İyon beyazıyla altın renginin.

Irmağın terlediği
Yağ ve katran,
Mavnalar sürüklenir
Alçalan sularda,
Al yelkenler
Dopdolu
Yelle, yelpirder koca serende.
Mavnalar yıkar
Sürüklenen paraketeleri
Varırlar Aşağı Greenwich'e
Köpekler Adasından ileri.
                         Weialala leia
                         Wallala leialala

Elizabeth'le Leicester
Çekilen kürekler,
Teknenin kıçı
Yaldızlı deniz kabuğu
Al ve altın,
Sert soluğanlar
Yıkadı kıyıları,
Güneybatı yeli
Çan seslerini
Ak kulelerin
            Weialala leia
            Wallala leialala

"Tramvaylar tozlu ağaçlar.
Highbury'denim. Richmond'la Kew idi
Beni mahveden. Bir kanodaydı, dapdar,
Richmond'un yanında kaldırdım dizlerimi."

"Moorgate'in gediklisiyim ve gönlüm
kırık dökük. Her şey olup bitince
Ağladı adam ve sözerdi 'yeni bir yarın'.
Ses etmedim. Nemeydi benim gücenme."

"Margate kumsalındayım.
Bağlayamam ki
Hiçbir şeyi hiçbir şeyle.
Ucu kırık turnakları kirli ellerin.
Benim halkım gönülsüz halk, ummaz ki
Hiçbir şey."
            la la

Sonra vardım Kartaca'ya

Yanıyor yanıyor yanıyor yanıyor
Ey Tanrım Sen kurtar beni
Ey Tanrım Sen kurtar

yanıyor


IV. SUDA ÖLÜM

Fenikeli Phlebas, öleli iki hafta olmadan
Unuttu martı çığlıklarını, soluğanları
ve kâr ile zararı.
                        Bir akıntı, deniz altında,
Sıyırdı kemiklerini fısıltılarla. Yüksele alçala
Yeniden yaşadı evrelerini yaşlılığıyla gençliğinin
Kapılırken burgaçlara.
                        Yahudi ol, olma
Sen, ey çarkı çevirirken yelden yöne bakan!
Düşün Phlebas'ı, o da yakışıklı ve boyluydu eskiden.


V. GÖK GÜRÜLTÜSÜNÜN DEDİKLERİ

Vurunca meşale kızıllığı terli yüzlere
İnince dondurucu sessizlik bahçelere
Başlayınca can çekişme taşlık ülkede
Bağıranlar ve ağlayanlar
Mapusane ve saraylar ve yankıması
Gök gürlemesinin, bharda, uzak dağlarda
O adam ki yaşıyordu, şimdi ölüdür
Bizler ki yaşıyorduk, şimdi ölüyoruz
Sabrımız tükenmiş

        Burada su yok yalnız kaya var
Kaya ve susuzluk ve kumlu yol
Yol döne döne tırmanıyor dağlara
Dağlar ki sırf kaya, su yüzü görmemiş
Su olsaydı durup içerdik birer birer
Kayalar arasında kim durur, kim düşünür
Ter kupkuru, ayaklarsa kuma gömülü
Hiç olmazsa su olsaydı arasında kayaların
Ki ölü dağın çürük dişli ağzıdır, tüküremez
Kişi burda dikilemez, oturamaz, yatamaz
Üstelik sessizlik de yok bu dağlarda
Ama kuru kısır gök gürlemesi var, yağmursuz,
Üstelik çile yerleri de yok bu dağlarda
Ama asık mor suratlar sırıtır ve hırlar
Çatlak duvarlı evlerin kapılarından
                                Su olsaydı
        Kaya olmasaydı
        Kaya olsaydı ama
        Su da olsaydı
        Ve su
        Bir pınar
        Bir gölcük kayalar arasında
        Hiç olmazsa su sesi olsaydı
        Değil ağustosböceği
        Ve türküyen kuru otlar
        Ama bir su sesi kayalardan
        Şakırken yalnızgezer ardıç kuşu orada çamlarda
        Şıp şıp şip şıp şıp şıp
        Ama ne gezer su

        Kimdi o üçüncü, hep yanında yürüyen?
Sayınca bir sen varsın, bir de ben
Ama ne zaman uzayıp giden ak yola baksam
Birisi daha var daima yanında yürüyen
Akıyor sanki boz harmanisiyle, kukuletalı,
Bilemem artık erkek mi, kadın mı
- Ama kimdir öbür yanında yürüyen?

        Yücelerden gelen şu ses de nedir
Anaların yaktığı ağıdın mırıltısı,
Nedir şu kukuletalı insan yığını, kaynaşır
Sonsuz ovalarda, tökezler çatlak toprakta,
Ki kuşatılmış dümdüz bir ufukla yalnız,
Hangi kenttir şu dağların üstündeki
Çatırdı ve sessizlik ve patlamalar erguvan gökte
Yıkılan kuleler
Kudüs Atina İskenderiye
Viyana Londra
Düşçül
Bir kadın uzun kara saçlarını gerdi eliyle
Ve zırıldattı tellerinde bir ezgiyi
Ve bebek yüzlü yarasalar erguvan ışık içre
Islık çaldılar ve kanatlarını çırptılar
Ve kara bir duvardan aşağı sarktılar başaşağı
Ve havada tepetaklaktı kuleler
Çalarak hatırlatan çanları ki saatleri vurur
Ve boş sarnıçlarla kör kuyulardan yükselen türküler.

        Dağlar arasındaki bu kokmuş çukurda
Solgun ayışığında, otlar türkü yakıyor
Çökmüş mezarlar üzre, kilise avlusunda
Bomboş bir kilise, yelin cirit attığı,
Cam çerçeve yok, kapı gıcırdar durur,
Kuru kemikler incitmez ki kimseyi.
Sırf bir horoz kurulmuş çatı direğine
Ku ku riku ku ku riku
Bir şimşeğin yalazında. Sonra çileyen bir bora
Yağmur getiren.

        Ganj cılızlaşmıştı ve bitkin yapraklar
Yağmur bekliyordu, kara kara bulutlar
Yığılırken çok uzaklarda, Himalayalarda.
Cengel sinmiş, kamburlaşmıştı sessizce.
Derken konuştu gök gürültüsü

DA

Datta: Verdiğimiz nedir?
Dostum, tutkuyla titremekte yüreğim,
Bir anlık kapılışın korkunç ataklığı,
Ki bir sakınganlık çağı da onaramaz bunu,
Bununla ama sırf bu tutkuyla varolduk
Ve bu, ne ölüm ilanlarımızda izlenebilir
Ne iyiliksever örümceğin sardığı anılarda
Ne de mühür altında, sıska dava vekili kırar
Bomboş odalarımızda

DA

Dayadhvam: Duydum anahtarlar
Bir kez döner kapıda, ve yalnız bir kez döner
Düşünürüz anahtarı, herkes kendi zindanında
Düşünmekte anahtarı, bir zindanı onar herkes
Ancak akşam saatinde, göksel söylentiler
Bir an için umutsuz bir Coriolanus yaratır

DA

Damyata: Tekne yanıtladı
Neşeyle, yelken ve kürekte usta ellere
Deniz durgundu, yüreğin yanıtlayacaktı
Neşeyle, çağrılsaydı bir, usulca atarak
Altında yoklayan ellerin

                       Oturmuş kıyıda
Avlanıyordum, ardımda çorak düzlükler,
Topraklarımı işleyebilecek miyim hiç olmazsa?
Londra Köprüsü yıkılıyor yıkılıyor yıkılıyor
Pi s'ascose nel foco che gli affina (9)
Quando fiam uti chelidon - Ey kırlangıç kırlangıç (10)
Le Prince d'Aquitaine à la tour abolie (11)
Bu parçalarla yıkıntılarımı payandaladım
Ya, siza uyarım öyleyse. Hieronymo delirdi gene.
Datta. Dayadhvam. Damyata. (12)
                Shantih shantih shantih (13)







T.S. Eliot,
Çeviren: "Eliot" Suphi Aytimur,
"T.S. Eliot / Çorak Ülke, Dört Kuartet ve başka şiirler", Adam Yayınları.

(1)
Sibyl'i Cumae'de kendi gözlerimle gördüm
cam bir kavanoz içinde yaşıyordu,
oğlanlar sorunca, "Sibyl ne oldu?"
yanıtı hep şuydu, "Ölümü özlüyorum."
                        Petronius'dan
                        Satiricon, Bölüm 48
(Çevirenin notu: Sibyl'e (kahin kadın) sonsuz hayat verilmiştir ama sonsuz
gençlik değil. Yüzyıllar boyu kocadıkça gövdesi küçüle küçüle bir çekirge
kadar kalır. Daha da büzülecek ama ölemiyecektir. Yani hem zamanın, hem de
doğum-ölüm-yeniden doğum halkasının dışına itilmiştir.)

(2) Daha iyi usta

(3) Hayır Rus değilim, Litvanyalıyım, Alman kökenli.

(4)
Dağlarından yurdunun
Yel eser serin serin
İrlandalım, çocuğum
Gurbet elde neylersin?
                R. Wagner (Tristan ile İsolde)

(5) Boş ve ıssız gene deniz.
                R. Wagner (Tristan ile İsolde)

(6) Sen! dönek okur! - benzerim, kerdeşim benim!
                C. Baudelaire

(7) Ve ey çocuk sesleri, kubbelerde çınlayan!
                Verlaine

(8) Tereu: Bülbül sesine öykünmede kullanılır.
    Tereus: Philomel'i kirleten kral.

(9) Sonra kendilerini arıtan alevlere daldı.
                Dante, Araf

(10) Ne zaman kırlangıç gibi olacağım.
                Pervigilium Veneris

(11) Aquitane Prensi yıkık kulede
                Gerard de Nerval

(12) Ver. Duyuları paylaş. Denetle.
                Upanishad'dan

(13) Barış. Barış. Barış.


Şiirin orijinali için buraya tıklayın.

cemal süreya - cigarayı attım denize

Cıgarayı Attım Denize / Cemal Süreya

Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşürüyoruz
Gökyüzünün o meşhur maviliğinde
Uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla
Bir Akdeniz şehri çıkabilir içinden
Alıp yaracak olsak yüreğini
Şimdi bir güvercinin

Şimdi sen tam çağındasın yanına varılacak
Önünde durulacak tam elinden tutulacak
Hangi bir elinden güzelim hangi bir
Bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz
Bir elinde yetişkin bir günışığı
Daha öbür elinde de kilometrelerce hürlük
Çalışan insanlar için akşamlara kadar
Toz duman içinde
Bir elinde boyuna ekmek kesiyorsun

Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen
Bir bulut geçiyorsa onu görürdük
Bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu
Bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu
Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına
Bir cıgara atmışsak denize
Sabaha kadar yandı durdu.

jean paul sartre - albert camus'un ölümü üzerine

Albert Camus'nün Ölümü Üzerine / Jean Paul Sartre

        Altı ay önce, dün bile, "Ne yapacak?" diye soruluyordu. Saygı duymak
gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği
seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan
olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi. Bir gün konuşacaktı.
Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze
alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini
düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu.

        Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa
olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve
birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da
gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime "Ne diyor? Şu anda ne
diyor?" dememe engel değildi.

        Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı,
bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün
niteliği idi, insancıldı. Kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az
anlaşılanı olan Düşüş'ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında
olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. Kültürümüzün belirli bir
serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı.

        Çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları Fransız Edebiyatı'nda belki
en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil
ediyordu. İnsatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın
biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. Ama, bunun
yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin
altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu.

        Bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. Ne değin az
okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı
insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu
ortaya koyuyordu ortaya örneğin. Ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa
girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için
kaçınılmazdı. Son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı;
uyumsuzun bu Descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın
sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. Farkediyorduk bunu;
sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız
başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu.

        Bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye
karar verirse versin Camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri
olmakta, çağın ve Fransa'nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. Ama
konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. Herşeyi yapmıştı
-bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. Kendisi de
söylüyordu: "Eserimi bundan sonra yapacağım". Bitti artık. Bu ölümün, kendine
özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan
kaldırması bu.

        İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir,
ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca
ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus'nün yaşaması
gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de
karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve
reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten
çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. Yaşlanıp ölenler
vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı
değişmeden ölebilecekler vardır. Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için,
en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapıtın
nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın
yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir.

        Camus'yü öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl
dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus,
yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla,
uyumsuzu -insanın budalaca yokluğunu- buldu. Alıştı buna, dayanılmaz koşulunu
düşündü ve kendisini kurtardı. Bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan
gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği
zannedilebilir. Buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye
sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir
sessizliktir.

        Böyle olduğunu zannetmiyorum. İnsancıl olmayan, kendini belli eder
etmez insanın bir bölümü olur. Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki
bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. Bu ölümde, onu
sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır. Gene de bu parçalanmış
yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Camus'nün
insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir
davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı
gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu
eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her
anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız.

Albert Camus'nün Ölümü Üzerine,  Jean Paul Sartre (Düzyazı - Tam Alıntı) [188 kez ziyaret edildi.]
Kaynak: Düşler, sayı 9, mart-nisan 95, Çev. Yıldırım Keskin
Gönderen: Emre Sururi, 23-03-2001 Editör: Emre Sururi        

24 Ekim 2015 Cumartesi

terkib-i bend - ziya paşa

TERKİB-İ BEND
Pek rengine aldanma felek eski felektir;
Zîrâ feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir.
a
a
Yâ bister-i kemhâda ya vîrânede can ver,
Çün bay u gedâ hâke berâber girecektir.
b
a
Allâh'a sığın şahs-ı halîmin gazabından,
Zîrâ yumuşak huylu atın çiftesi pektir!
c
a
Yaktı nice canlar o nezâketle tebessüm,
Şîrin dahi kasdetmesi câna gülerektir.
d
a
Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma
Zer-dûz[ı] palan ursan eşek yine eşektir!
e
a
Bed-mâye olan anlaşılır meclis-i meyde,
İşret; güher-i âdemi temyîze mehektir.
f
a
Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdîr;
Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir!
g
a
Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz;
Dîvânelerin hemdemi dîvâne gerektir.
h
a
Afv ile mübeşşer midir ashâb-i merâtib?
Kânûn-ı cezâ âcize mi hâs[ı] demektir?
i
a
Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz
Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir
j
a
Îmân ile din akçadır erbâb-ı gınâda
Nâmûs u hamiyyet sözü kaldı fukarâda
m
m
ZİYA PAŞA
Kelimeler
afv: Af.
ashâb-ı merâtib: Mevki sahipleri.
bay: Zengin.
bed-asl: Kötü asıllı, soysuz.
bed-mâye: Mayası kötü, soysuz.
bister-i kemhâ: İpek döşek.
cây: Yer.
erbâb-ı gınâ: Zenginler.
felek: Gök yüzü.
gazab: Öfke.
gedâ: Fakir, kul, köle.
güher-i âdem: İnsanın cevheri.
hâk: Toprak.
halîm: Yumuşak huylu.
hamiyyet: Din, millet, vatan gibi değerleri koruma duygusu.
işret: İçki, içki âlemi.
mesned-i izzet: Yücelik mevkii.
meşreb-i nâ-sâz: Aykırı, ters yaratılış, huy.
mehek (mihenk): Altının ayarını ölçmeye yarayan taş.
mübeşşer: Müjdelenmiş.
mürtekib: Hırsız.
nâdân: Cahil, haddini bilmez.
necâbet: Asalet, soyluluk.
nush: Nasihat, öğüt.
reng: Hile, oyun; sûret, şekil.
ser-efrâz: Başta gelen, seçkin.
şîr: Aslan.
tekdîr: İkaz, ihtar, uyarı.
telezzüz etmek: Lezzet almak, hoşlanmak.
temyîz: Dikkatle inceleyip anlama, seçme.
zer-dûz: Altın işlemeli.

vaveyla - namık kemal

VAVEYLA
Nefta
1
Feminin rengi aksedip tenine
Yeni açmış güle misal olmuş
İn’itafiyle, bak! Ne al olmuş,!..
Serv-i simin sefalı gerdenine
O letafetle ol nihal-i revan
Giriyor göz yumunca rü’yama
Benziyor, aynı, kendi hülyama
Bu tasavvur dokundu sevdama
Ah böyle gezer mi hiç canan?..
Gül değil, arkasında kanlı kefen
Sen misin, sen misin garip vatan!..
Nefta
2
Bu güzellikte hiç bu çağında
Yakışır mıydı boynuna o kefen?..
Cisminin her mesamı yare iken
Tuttun evladını kucağında
Sen gider isen bizi kalır sanma
Şühedan oldu mevt ile handan
Sağ kalanlar durur mu hiçbir giryan?
Tende yaştan ziyadedir al kan
Söyleyen söylesin sen aldanma!
Sen gidersin bütün helak oluruz
Koynuna can atar da hak oluruz...
Nefta
3
Git vatan! Ka’bede siyaha bürün
Bir kolun ravza-i nebi’ye uzat
Birini Kerbela’da Meşhede atKainata o hey’etinle görün!
O temaşaya Hak da aşık olurGöze bir alem eyliyor izhar
Ki cihandan büyük letafeti olur:
Aç vatan! Göğsünü İlahına aç!
Şühedanı çıkar da ortaya saç!

yunus emre şiirleri 2

ŞOL CENNETİN IRMAKLARI

Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu
Çıkmış islam bülbülleri öter Allah deyu deyu
Salınır tuba dalları, Kuran okur hem dilleri
Cennet bağının gülleri, kokar Allah deyu deyu
*** ***
Kimi yiyip kimi içer, hep melekler rahmet saçar
İdris nebi hulle biçer, biçer Allah deyu deyu
Altındandır direkleri, Gümüştendir yaprakları
Uzandıkca dudakları, biter Allah deyu deyu
*** ***
Aydan arıdır yüzleri, misk-i amberdir sözleri
Cennette Huri kızları, gezer Allah deyu deyu
Hakka aşık olan kişi, akar gözlerinin yaşı
Pür nur olur içi dışı, söyler Allah deyu deyu
*** ***
Ne dilersen Haktan dile, Kılavuzla gir bu yola
Bülbül aşık olmuş güle, öter Allah deyu deyu
Açıldı gökler kapısı, rahmetle doldu hepisi
Sekiz cennetin kapısı, açar Allah deyu deyu
*** ***
Rıdvan-durur kapı açan, idris-durur hulle biçen
Kevser şarabını içen, kanar Allah deyu deyu
Miskin Yunus var yarına, koma bugünü yarına
Yarın Hakkın divanına, varam Allah deyu deyu
*** ***
Tuba : Cennet Ağacı
Hulle : Elbise
Nebi : Peygamber
Rıdvan : Cennet, Cennet meleği

ELHAMDULİLLAH

Haktan gelen şerbeti içtik elhamdulillah
Şol kudret denizini geçtik elhamdulillah
Şol karşıki dağları, meşeleri bağları
Sağlık safalık ile aştık elhamdulillah
*** ***
Kuru idik yaş olduk, kanatlandık kuş olduk
Birbirmize eş olduk, uçtuk elhamdulillah
Vardığımız illere şol safa gönüllere
Halka tapduk manisin saçtık elhamdulillah
*** ***
Beri gel barışalım, yad isen bilişelim
Atımız eğerlendi estik elhamdulillah
İndik Rum'u kışladık, çok hayır şer işledik
Uş bahar geldi geri göçtük elhamdulillah
*** ***
Dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk
Artık denize dolduk, taştık elhamdulillah
Taptuğun tapusuna, kul olduk kapusuna
Yunus miskin çiğ idik, piştik elhamdulillah
*** ***


HAKKI BULDUM CAN İÇİNDE

Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş
Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde
Bir isen birliğe gel, ikiyi bırak elden
Bütün mana bulasın, sıdk u iman içinde
*** ***
Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrine
AŞK ile gider iken, iz buldum can içinde
Bu izimi izledim, sağım solum gözledim
Çok acaibler gördüm, yoktur cihan içinde
*** ***
Yunus senin sözlerin, manadır bilenlere
Söylenecek sözlerin devr-i zaman içinde
*** ***
Guman : Şüphe
Bahri : Deniz

CAN İÇİNDE CAN OL

Can olgil can içinde, kalma guman içinde
İstediğin bulasın, yakın zaman içinde
Rüku secde de kalma, Ameline dayanma
İlm u amel gark olur, naz u niyaz içinde
*** ***
İkiligi terketgil birlik makamın tutgil
Canlar canın bulasın, işbu dirlik içinde
Şeriat korucudur, hakikat ordusunda
Senin için korunur, hasıl ordu içinde
*** ***
Aynel-yakin görüptür, Yunus mecnun oluptur
Bir ile bir oluptur, Hakkel-yakin içinde
*** ***
Aynel-yakin : Hakka Aşık olanların ulaştığı mertebe
Hakkel-yakin : Aşkın artıp, HAK ile BiR olma, (ayrılığın kalkması)

BÜTÜN ALEM BiR İÇİNDE

Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde
Kimse yok BiR den ayruk, söylenir BiR içinde
Cümle BiR onu BiRler, cümle ona giderler
Cümle dil onu söyler, her BiR tebdil içinde
*** ***
Kim gördü onu ayan, ne nakşu ne hod nişan
Söz "len terani" dir, Musa'ya Tur içinde
Yunus sen ne dilersin, dostu görem der isen
Ayandır görenlere, ol gönüller içinde
*** ***
Tebdil : Değişik görünmek, değişik
ayruk : Başka
Len terani : Allahın, Musa Peygambere "Beni göremezsin" hitabı
Ayan : Açık, açıkca ortada

OL CALABIMIN AŞKI

Ol calabımın aşkı bağrımı baş eyledi
Aldı benim gönlümü, sırrımı faş eyledi
Hergiz gitmez gönülden hiç eksik olmaz dilden
Calab kendi nurunu gözüme tuş eyledi
*** ***
Can gözü onu gördü, dil ondan haber verdi
Can içinde oturdu, gönlümü arş eyledi
Bir kadeh sundu cana, can içti kana kana
Dolu geldi peymane, canı sarhoş eyledi
*** ***
Esruk oldu canımız, dur döker lisanımız
Ol calabımın aşkı, beni sarhoş eyledi
Yunus imdi avunur, dostu gördü sevinir
Erenler mahfilinde aşka cünbüş eyledi
*** ***
Faş : Gizliyi açıklama
Tuş etmek : Yönelmek, yöneltmek
Peymane : Büyük Kadeh
Mahfil : Meclis, toplantı yeri

SUN KADEHİ EY SAKi

Doldur bize sun kadehi, Aşk şarabından ey saki
Ol denizden içir bize, k'andan içer seyh u faki
Kim ki bir dem sohbet ola, mufti müderris mat ola
Bir ilahi devlet ola, ondan içen oldu baki
*** ***
Okudun yedi mushafı, ha taat gösterir safi
Çünki amel eylemedin, gerekse var yüzyıl oku
Bin kez hacca vardın ise, Bin kez gaza kıldın ise
Bir kez gönül kırdı, ise gerekse var yollar doku
*** ***
Gönül mü yeğ, Kabe mi yeğ, eyit bana aklı eren
Gönlü yeğ-durur zira kim gönüldedir dost durağı
Yunus işin budur, hemen tutgil gönüller eteğin
Dilersen baki olasın, gönüller oldu baki
*** ***
K'andan : ki ondan
faki : FIKIH alimi

YA MUHAMMED CANIM ARZULAR SENİ

Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Ya Muhammed canım arzular seni
*** ***
Bir mübarek sefer olsa da gitsem
Kabe yollarında kumlara batsam
Hub cemalin bir kez düşte seyretsem
Ya Muhammed canım arzular seni
*** ***
Yunus metheyledi seni dillerde
Sevilirsin bütün bu gönüllerde
Ağlayı ağlayı gürbet ellerde
Ya Muhammed canım arzular seni
*** ***


GELDi GEÇTi ÖMRÜM BENİM

Geldi geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle geldi, şol göz yumup açmış gibi
İşbu söze hak tanıktır, Bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide, kafesten kuş uçmuş gibi
*** ***
Bir hastaya vardın ise, bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele, Hak şarabın içmiş gibi
Bir miskini gördün ise, bir eskice verdin ise,
Yarın anda karşı gele, Hak libasın biçmiş gibi
Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler
Meğer HIZIR, İLYAS ola, Ab-ı hayat içmiş gibi
*** ***


AŞIK - MAŞUK

Helal kıldı maşuka, Aşık kendi kanını
Maşuk nakşından okur, Aşk eri kuranını
Yardan ayrı olunca, asılıp ölmek yeğdir
Aşık kendi bırakır boynuna urganını
*** ***
Gitmez aşık gözünden, hergiz maşuk hayali
Nitekim ZELHA verir YUSUF un nişanını
Dirlik budur maşuka, Aşık yolunda öle
Sorarlar ise eydem aşıkın burhanını
*** ***
BELKIS ile SÜLEYMAN aşka düştü bir zaman
İsteyip bulmadılar bu derdin dermanını
Gökteki HARUT MARUT, Aşk için indi yere
Zühre yüzün görünce unuttu rahmanını
*** ***
FERHAD bu aşk yolunda başın külünge tuttu
HÜSREV ŞİRİN derdinden dosta verdi canını
LEYLA ile MECNUN işi aceb gelir bu halka
Abdurrezzak terketti aşk için imanını
Zamane vefaları cefa gelir Yunus'a
Bir doğru yar bulunca feda kılar canını
*** ***
Burhan : Delil
Güzaf : Bos laf
Külüng : Kazma

SEVEREM BEN SENİ CANDAN İÇERİ

Severem ben seni candan içeri
Yolum vardır bu erkandan içeri
Beni sorma bana benden değilem
Suretim boş yürür dondan içeri
*** ***
Tecelliden nasib erdi kimine
Kiminin maksudu bundan içeri
Senin aşkın beni benden alıptır
Ne Şirin dert bu dermandan içeri
*** ***
Şeriat tarikat yoldur varana
Hakikat Marifet andan içeri
SÜLEYMAN kuş dili bilir dediler
SÜLEYMAN var SÜLEYMAN dan içeri
*** ***
Unuttum din diyanet, kaldı benden
Bu ne mezheptir, dinden içeri
Dinin terk edenin küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeri
Geçer iken Yunus şeş oldu dosta
Ki kaldı kapıda andan içeri
*** ***
Suret : Yüz, dış görünüş
Don : Elbise
Tecelli: Görünme, belirme
Gün : Gündüz, güneş
Şeş olmak: Karşılaşma, raslamak

BULDUK OL CANI

Aşk ile ister idik yine bulduk ol canı
Gömlek edinmiş giyer suret ile bu teni
Girmiş surette geçer, cümle işleri düzer
Geri kendiye söyler, gevher ile bu kanı
*** ***
Bu dünya bir pazardır, suretler dükkan olmuş
Bu dükkana giriben, oldur satan bu kanı
Bir niceler kayırır, bunca malım kaldı der
Veren oldur alan ol, sormaz nedir ziyanı
Yunus imdi sen senden, ayrı değilsin candan
Sen sende bulmaz isen, nerde bulasın anı
*** ***
Suret : Yaratılmış şeyler
Kan : Maden

BİR SAKİDEN İÇTİK ŞARAP

Bir sakiden içtik şarap, Arştan yüce meyhanesi
Ol sakinin mestleriyiz, canlar onun meyhanesi
Bir meclistir meclisimiz, anda ciğer kebap olur
Bir şemdir burda yanan, güneş onun pervanesi
*** ***
Aşk oduna yananların, Kulli vücudu nur olur
Ol od bu oda benzemez, hiç belirmez zebanesi
Ondaki mest olanların, "Enel hak" tır sözleri
Hallac Mansur gibidir en kemine divanesi
*** ***
Ol meclisin bekrileri, şol şah-ı Edhem gibidir
Belh şehrinde yüzbin ola her guşede viranesi
Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil
Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi
*** ***
Saki : İçki dağıtan
Mest : Sarhoş
Peymane: Kadeh
Şem : Hepsi
Zebane : Alev
Kemine : En aşağı
Bekri : Sarhoş
Guşe : Köşe
Cezbe : İlahi sarhoşluk hali

SÖYLEYEMEM

Ey yarenler eydemezem, canım neye yandığını
Dil ile vasfedemem, gönlümü kim aldığını
Gönlüm dolu sığmaz dile, Aşıktır ol kim hal bile
Aşk niceyi verdi yele, anlayamaz nolduğunu
*** ***
Aşktan haber bilenlerin, Aşk derdiyle dolanların
Küfrü iman olanların, ayıplaman güldüğünü
Ağlamak gülmektir aşıka, dirilmek ölmektir aşığa
Kahr ile lütfü bir bilir, bilmez melul olduğunu
*** ***
Aşık yunus eyledi lal, Yunus kanı aşka helal
Koy verin etsin paymal, görmesin ayrıldığını
*** ***
Eydemezem : Söyleyemem
Vasfetmek : Tasvir etmek
Melul : Üzülen
Kahr : Güçlük, zor
Lütuf : İhsan, iyilik
Paymal : Ayak altında çiğnenmiş

EZELDEN VAR İDİ

Ezeliden var idi, canımda bu aşk odu
Eşkere etmez idim, bilirdim ki dost koydu
Ben razıyam bu yolda, günde bin kez yanarsam
Şekerden daha tatlı, şirindir aşkın tadı
*** ***
Aşk anadan doğmadı, kimseye kul olmadı
Hükmüne kıldı esir, cümle bilişi, yadı
Aşka mecnun olanlar, assı ziyandan farig
Korkmaz ıssı soğuktan, pes ne biliser odu
*** ***
Ezeli : Evveli olmayan
Eşkere : Açıklamak
Biliş : Tanıdık
Yad : Yabancı
Assı : Kazanç, kar
Is : Sahip
Farig : Vazgeçmiş

SIRRA ERDİM

Ben bunda seyr eder iken, aceb sırra erdim ahi
Bir siz dahi sizde görün, dostu bende gördüm ahi
Bende baktım bende gördüm, benim ile BiR olanı
Suretime can vereni, Kimduğini bildim ahi
*** ***
İsteyuben bulamazam, o ben isem ya ben hani
Seçemedim ondan beni, bir kez o oldum ahi
Maşuk benimledir bile, ayrı değil kıldan kıla
Irak sefer bizden kala, dostu yakın gördüm ahi
*** ***
Munim oldum yoksul iken, benim oldu kevn-i mekan
Yerden göğe magrib meşrik, yere göğe doldum ahi
Nitekim ben beni bildim, bu oldu ki HAKKI buldum
Korkum onu buluncadı, korkudan kurtuldum ahi
Yunus kim öldürür seni, veren alır tatlı canı
Bu canlara hükmedenin, kim olduğun buldum ahi
*** ***
Acep : Garip
Ahi : Kardeş
Kimduğini: Kim olduğunu
Munim : Nimet veren(Hak)
Kevn-i Mekan :Var olan her şey
Magrib, Meşrik : Doğu, Batı

AŞK BAHRİSİ

Benem ol aşk bahrisi denizler hayran bana
Derya benim katremdir zerreler umman bana
Kafdağı zerrem değil ay u güneş bana
Haktır aslım şek değil, Murşittir kuran bana
*** ***
Yok iken ol barigah, var idi ol padişah
Ah bu aşk elinden ah, dert oldu derman bana
ADEM yaratılmadan can kalıba girmeden
Şeytan lanet olmadan arş idi seyran bana
*** ***
Yaratıldı MUSTAFA, yüzü gül gönlü safa
Ol kıldı bize vefa, ondandır ihsan bana
Şeriat ehli ırak eremez bu menzile
Ben kuş dilin bilirim, söyler SÜLEYMAN bana
Yunus bu halk içinde eksikliktir HAK bilir
Divane olmuş çağırır, dervişlik buhtan bana
*** ***
Bahri : Bir cins deniz ördeği, deniz
Derya : Deniz
Katre : Damla
Umman : Okyanus
Zerre : En kucuk parca
Murşit : Rehber, Hak aşığı, Şeyh
Arş : Göğün en yüksek katı
Safa : Berraklık
Vefa : Sözde durma,
İhsan : Lütuf, bağış
Şeriat : Kuranın yüzeysel emirleri
Ehil : İş bilen
Menzil : Varılacak hedef
Buhtan : İftira

NİTELİĞİM SORAN

Niteliğim soran işit hikayet
Su vu toprak od u yel oldu suret
Dört muhalif nesneden dört duvarın
Sazıkar eyledi verdi keramet
*** ***
Yel ile toprağı kıldı muallak
Su içinde odu tuttu selamet
Rızkı ömrü tamam eyledi henüz
Şeş cihet olmadan tuttugu kisvet
*** ***
Baki tertiplerimi şerh edeyim
İnayet mevcudu sem'u basaret
Aklımın haberi bugünkü değil
Onu er derisen evvelki ayet
Yunus ile bu ne denli nasibim
Gönül dost durağı, dilim şehadet
*** ***
Sazıkar : Uygun
Muallak : Asılı, havada duran
Şerh : Açıklama
İnayet : Yardım
Sem : İşitme
Basaret : Görme

AŞK İMAMDIR BİZE

Aşk imamdır bize, gönül cemaat
Kıblemiz dost yüzü daimdir salat
Dost yüzün göricek, şirk yağmalandı
Anıncun kapıda kaldı şeriat
*** ***
Gönül secde kılar, dost mihrabında
Yüzün yere vurup kılar münacat
Münacat gibi vakt olmaz arada
Kim ola dost ile bu demde halvet
*** ***
Şeriat eydur, sakın şartı bırakma
Şart ol kişiye kim ede hiyanet
Erenler nefesi devletli rumuz
Onunla fitneden olduk selamet
"Beli" kavlin dedik evvelki demde
Henuz bir demdir, ol vakt u bu saat
*** ***
Derildi beşimiz, bir vakte geldi
Beşi bir eyleyip, kim kıla taat
Biz kimse dinine hilaf demeziz
Din tamam olucak doğar muhabbet
*** ***
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulur ilahi devlet
Yunus ol kapıda kemine kuldur
Ezelden ebede dektir bu izzet
*** ***
Şirk : Allaha ortak koşma
Mihrab : Kıbleyi gosteren yer
Münacat : Yalvarma
Halvet : Yalnız kalma
Beli : Yaratılan ruhların Allaha verdikleri söz
(Evet sen rabbimizsin anlamında)
Rumuz : İşaret, söz, simge
Fitne : Hile, ayartma
Kavl : Söz
Derilmek : Düzenlenmek
Hilaf : Karşı, aksi
Güman : Şüphe
Kemine : Aciz, en değersiz

AŞIKLARA DİN NE HACET

Din umillet sorar isen, aşıklara din ne hacet
Aşık kişi harab olur, harab bilmez din diyanet
Aşıkların gönlü gözü maşuk diye gitmiş olur
Ayruk surette ne kalır kim kılısar zühd u taat
*** ***
Taat kılan uçmağ için din tutmayan tamu için
Ol ikiden farig olur, neye benzer bu işaret
Her kim dostu sever ise, dosttan yana gitmek gerek
İşi gücü dost olucak, cümle işten olur azat
*** ***
Onun gibi maşukanın haberini kim getirir
CEBRAİL-İ MURSEL sığmaz, böyle olundu işaret
Soru hesap olmayısar, dünya ahret kovana
MUNKER u NEKiR ne sorar terkolucak cümle murad
Havf u reca gelmez onda varlık yokluk bırakana
İlm u amel sığmaz onda ne terazi var ne sırat
*** ***
Ol kıyamet pazarında her bir kula BAŞ kaygısı
Yunus sen aşıklar ile hiç görmeyesin kıyamet
*** ***
Hacet : İhtiyaç
Di˜anet : Dini kurallar, yordamlar
Farig : Vazgecmek
Havf u reca : Korku ve ümit

CIKTIM ERiK DALINA

Çıktım erik dalına anda yedim üzümü
Boştan ıssı kakıyıp, der ne yersin kozumu
Ağrılık yaptı bana, buhtan eyledim ona
Çerçi de geldi dedi, niye aldın kuzumu
*** ***
Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana, bandım verdim özünü
İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar, gelsin alsın bezini
*** ***
Bir serçenin kanadın, kırk katıra yüklettim
Çift dahi çekemedi, şöyle kaldı kazını
Bir sinek bir kartalı salladı urdu yere
Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu
*** ***
Bir kut ile güreştim, elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım göyündürdü özümü
Kaf dağından bir taşı şöyle attılar bana
Öylelik yola düştü, bozayazdı yüzümü
*** ***
Balık kavaga çıkmış, zift turşusu yemeğe
Leylek koduk doğurmuş baka şunun sözünü
Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü
*** ***
Tosbağaya sataştım, gözsüzsepek yoldaşı
Sordum sefer nereye, Kayseri'ye azimli
YUNUS BİR SÖZ SÖYLEDİN,HİÇ BİR SÖZE BENZEMEZ
MUNAFIKLAR YÜZÜNDEN ÖRTTÜN MANA YÜZÜNÜ
*** ***
Issı : Sahibi
Kakımak: Kızmak
Koz : Ceviz
Buhtan : İftira
Çerçi : Seyyar satıcı
Becid : Acele
Küt : Kötürüm
Göyündürmek : Kendi kendine yanmak
Koduk : Sıpa
Gözsüzsepek : Köstebek
Munafık: İçi dışı bir olmayan, sahte müslüman

SÖZLERİN ASLI

Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir
Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir
Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil
Bu yürüyen halktan değil, halık avazından gelir
*** ***
Ne elif okudum ne cim varlığındandır kelecim
Bilmeye yüzbin müneccim, taliim ne ıldızdan gelir
Şule bize aydan değil, Aşk eri bu soydan değil
Rızkımız bu evden değil, derya-yı ummandan gelir
*** ***
Biz bir bahane arada, Ayruk de elden ne gele
Hak cun emir eyler, Cana bu keleci andan gelir
Yunus bir dert ile ah et, Kahr evinde neyler rahat
Bu derde derman keffaret, bir ah ile suzdan gelir
*** ***
Kandan : Nereden
Halık : Yaratan, Allah
Elif, cim : Arap alfabesinden harfler
Keleci : Söz
Müneccim : Yıldız falcısı
Ildız : Yıldız
Şule : Işık
Rızk : Nimet
Ayruk : Başka
Kahr : Dert
Derman : İlaç, şifa
Keffaret : Karşılık
Süz : Yanıp tutuşma

KOĞIL ÖLÜM ENDİŞESİN

Koğıl ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir
Ölüm aşıkın nesidir cun nur-u ilahidir
Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın
Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir
*** ***
Kal u bela denmeden, Kadimde bile idik
Biz bir uçar kuş idik , vücut can budağıdır
Yunus beşaret sana, gel derler dosttan yana
Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ aslıdır
*** ***
Koğıl : Bırak
Fasid : Fesatcı, bozguncu
Kal u bela : Yaratanın, Rabliğini ruhlara onaylattığı söz
Kadim : Ezel, öncesi olmayan zaman, Allah
Biliş : Tanışıklık
Beşaret : Müjde
Kullun yerci : Herşey döner (Haktan gelen hakka dönecektir)

AŞIKMIDIR

Canını aşk yoluna vermeyen aşık mıdır
Cehdeyleyip ol dosta ermeyen aşık mıdır
Dost sevgisin gönülde, can ile berkitmeyen
Tul-i emel defterin dürmeyen aşık mıdır
*** ***
Nefs arzusundan geçip, aşk kadehinden içip
Dost yoluna er gibi, durmayan aşık mıdır
Dün ü gün ü riyazetde halvetlerde diz çokup
Sohbetlerde baş çatıp, durmayan aşık mıdır
*** ***
Yunus imdi ol dostun, cefasına sabreyle
Yüreğine aşk odun, Urmayan aşık mıdır
*** ***
Cehd : Gayret
Berkitmek : Pekiştirmek
Tül-i emel : Aşırı isteklerden oluşan emeller
Nefs : Öz varlık, can, arzular emeller kaynağı
Riyazet : Nefs terbiyesi
Halvet : Yalnızlık
Cefa : Zorluk, sıkıntı
Od : Ateş
Urmak : Vurmak

HAKİKATIN MANASI

Hakikatin manisin şerh ile bilmediler
Erenler bu dirliği, riya dirilmediler
Hakikat bir denizdir, şeriattır gemisi
Çoklar gemiden çıkıp, denize dalmadılar
*** ***
Bunlar gelip kapıya, şeriatta durdular
İçeri giribeni ne vardır bilmediler
Dört kitabı şerh eden, Asidir Hakikatte
Zira tefsir okuyup, Manisin bilmediler
*** ***
Yunus adın sadıktır, bu yola geldin ise
Adın değşirmeyenler, bu yola gelmediler
*** ***
Hakikat : Gerçek, sırların açıldığı makam
Şeriat : Din yolunda dışsal emirleri içeren başlangıç aşaması
Tefsir : Açıklama

VÜCUD ŞEHRİ

İşbu vücud şehrine bir dem giresim gelir
İçindeki sultanın yüzün göresim gelir
İşidirim sözünü, göremezem yüzünü
Yüzünü görmekliğe, canım veresim gelir
*** ***
Erenlerin sohbeti, arttırır marifeti
Bi-dertleri sohbetden, her dem süresim gelir
Miskin Yunusun canı, dört tabiat içinde
Aşk ile can sırrına pinhan varasım gelir
*** ***
pinhan : Gizli

AŞK ÖDÜ

Aşkın ödü ciğerimi yaka geldi yaka gider
Garip başım bu sevdayı çeke geldi çeke gider
Kar etti firak canıma, Aşık oldum sultanıma
Aşk zincirin dost boynuma, taka geldi taka gider
*** ***
Arada olmasın naşı, onulmaz bağrımın başı
Gözlerimin kanlı yaşı, aka geldi aka gider
Aşık Yunusun sözleri efgan eder bülbülleri
Dost bahçesinde gülleri, koka geldi koka gider
*** ***
Firak : Ayrılık

SEMA

Bu sema'a girmeyen sonra peşiman olur
Erişir bizim ile ser-be-ser düşman olur
Dosttur bizi okuyan, üstümüzde şakıyan
Şimd'üçbuçuk okuyan derin Danışman olur
*** ***
Hey biçare Danışman, Et dervişi dervişhan
Dervişlere erişen, işine pişman olur
YUNUS eydur MEVLANA, epsem otur yerinde
Bu sohbete doymayan sonra sevişken olur
*** ***
Epsem : Dilsiz

ARİFLER ORTASINDA

Arifler ortasında Sufilik satmayalar
Cun Sufiye ihlas oldu, Aşka riya katmayalar
Ya gel bildiğinden eyit, yahut bilenlerden işit
Teslimin ucun tutup, hiç sözü uzatmayalar
*** ***
Kuran'ı virip idi, gönüle evim dedi
Gönül ev ıssın bilmez ademden tutmayalar
Mumsuz baldır şeriat, tortusuz yağdır tarikat
Dost için balı yağa ne için katmayalar
*** ***
Evvel ADEM yanıldı, uçmakta buğday yedi
İşi HAKtan bilenler şeytandan tutmayalar
Şirin huylar eyleğil, tatlI sözler söyleğil
Sohbetlerde YUNUSu hergiz unutmayalar
*** ***
Arif : ݘlim irfan sahibi
Sufi : Derviş, mutasavvıf
Uçmak : Cennet
Hergiz : Asla

HAK İSTEYEN

Ey dünü gün HAK isteyen, bilmezmisin HAK kandadır
Her kandasam anda hazır, kanda bakarsam andadır
İstemegil HAKKI ırak, Gönüldedir HAKKA durak
Sen senliğin elden bırak, tenden içeri candadır
*** ***
Gir gönüle bul andadır, benliğinin defterin dur
Ol has gevher bil andadır sanam kim ol ummandadır
Ol ummanda yüzbin gevher bir zerreden oldu kemter
Ol cana zeval mi erer, canı ab-ı hayvandadır
*** ***
Eyleğil suretin viran, can sırrıdır ona eren
Batın gözüdür dost gören zahir gözü yabandadır
Kim ki gaflet icre geçer, canı zeval suyun içer
Derviş gönlü arşta uçar, çünki mekanı ondadır
*** ***
Ab-ı hayvan : Ebedilik veren su
Batın : İç, gizli
Zahir : Dış, görünen

YAR YÜREĞİM YAR

Yar yüreğim yar, gör ki neler var
Bu halk içinde bize güler var
Ko gülen gülsün, HAK bizim olsun
Gafil ne bilir, HAKKI seven var
*** ***
Bu yol uzaktır menzili çoktur
Geçidi yoktur, derin sular var
Girdik bu yola Aşk ile bile
Gurbetlik ile bizi salar var
*** ***
Her kim merdane, gelsin meydane
Kalmasın cana kimde hüner var
Yunus sen bunda meydan isteme
Meydan içinde merdaneler var
*** ***


AŞKIN OKU

Dost senin aşkın oku key katı taştan geçer
Aşkına düşen kişi can ile baştan geçer
Dün ü günü zar olur aşkın ile yar olur
Endişesi sen olan, cümle tesvişten geçer
*** ***
Aşkına düşenlerin, yüreği yanar olur
Kendini sana veren, düğeli işten geçer
Dünyanın muhabbeti agülü aşa benzer
Ahırın sanan kişi, agülü aştan gecer
*** ***
Başında aklı olan, ücrete amel etmez
Hurilere aldanmaz, göz ile kaştan geçer
Yunusun gönlü gözü, doludur HAK sevgisi
Sohbet ihtiyar eden, yad u bilişten geçer
*** ***
Key : Pek çok
Tesviş : Kargaşa
Düğeli : Bütün, hepsi
İhtiyar : Seçmek, Seçkin

ERENLER NEREDEDİR

Bilirmisiniz ey yarenler, gerçek erenler kandadır
Kanda baksam anda hazır, Kanda isterem andadır
Aşksızlara benim sözüm, benzer kaya yankısına
Bir zerre aşkı olmayan, belli bilin yabandadır
*** ***
Yalancılık eylemeğil aşka yalan söylemeğil
Bunda yalan söyleyenin, anda yeri zindandadır
Ey kend'özün bilmeyen söz manisin bulmayan
Hak varlığın istersen, Us ilm ile Kurandadır
*** ***
Allah benim dediğine, vermiş verir aşk varlığın
Kimdeki var bir zerre aşk Calap varlığı ondadır
Niceler eydur Yunusa Kocaldın sen aşkı koğıl
Bu aşk bize yeni geldi, henuz dahi turfandadır
*** ***


AŞKLA GELEN ERENLER

Aşkla gelen erenler içer aguyu nuş eder
Topuğa çıkmayan sular, deniz ile savaş eder
Bu sohbete gelmeyenler, HAK nefesi almayanlar
Sürün onu burdan gitsin, Durur ise çok iş eder
*** ***
Cahildir mani'den almaz oturur kararı gelmez
Öleceğini hiç sanmaz, yüzbin yıllık teşviş eder
Dağ ne kadar yüksek ise yol onun üstünden aşar
Yunus Emrem yolsuzlara yol gösterdi vu hoş eder
*** ***
Nuş etmek : İçmek
Man'i : Anlam
Tesviş : İşkillenme

CEFANIN ADI AŞK

Türlü türlü cefanın, adını aşk vermişler
Bu cefaya katlanan, dosta halvet vermişler
Kime ki aşk ulaşa, her dem kaynaya taşa
İyi dirlik hem yavuz, dört yanında durmuşlar
*** ***
Her kim aşk eri ise, aşka müşteri ise
Aşk onun yarı ise, canına öd urmuşlar
Miskin Yunusun canı başında serencamı
Aşka munkir ademi bu meydandan sürmüşler
*** ***
Halvet : Yalnızlık
Serencam : Başa gelen
Munkir : İnkar eden

SÖZ OLA KESE SAVAŞI

Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı
Söz ola agülü aşı, yağ ile bal ede bir söz
*** ***
Kişi bile söz demini, Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini, Sekiz cennet ede bir söz
Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden
Pek sakın o sah katından, Seni ırak ede bir söz
*** ***
Dem : Etki
Kem : Fena, değersiz
Yat : Usul, yol yordam

VÜCUDDA BULDUK

Mani evine daldık, vücuda seyran kıldık
İki cihan seyrini, cümle vücudda bulduk
Yedi gök yedi yeri, dağları denizleri
Cenneti cehennemi, cümle vücudda bulduk
*** ***
Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu
Bunlardan beyanı cümle vücudda bulduk
Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak
Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk
*** ***
Furkan : KURAN
Saddak : Doğru

BİR NAZARDA KALMAYALIM

Bir nazarda kalmayalım gel dosta gidelim gönül
Hasret ile ölmeyelim gel dosta gidelim gönül
Gel gidelim can durmadan suret terkini urmadan
Araya düşman girmeden gel dosta gidelim gönül
*** ***
Gel gidelim kalma ırak dost için kılalım yarağ
Şeyhin katındadır durak gel dosta gidelim gönül
Terk edelim il u şarı dost için kılalım zarı
Ele getirelim yarı gel dosta gidelim gönül
*** ***
Bu dünyaya kanmayalım fanidir aldanmayalım
Bir iken ayrılmayalım gel dosta gidelim gönül
Biz bu cihandan göçelim ol dost iline uçalım
Arzu hevadan geçelim gel dosta gidelim gönül
*** ***
Kılavuz ol sen bana günilelim dosttan yanate
Bakmayalım önden sona gel dosta gidelim gönül
Bu dünya olmaz payidar aç gözünü canın uyar
Olgıl bana yoldaş u yar gel dosta gidelim gönül
*** ***
Ölüm haberi gelmeden ecel yakamız almadan
Azrail hamle kılmadan gel dosta gidelim gönül
Gerçek erene varalım Hakk'ın haberin soralım
Yunus Emre'yi bulalım gel dosta gidelim gönül
*** ***
Heva : Heves, nefse düşkünlük
Günilmek : Yönelmek, kıskanmak
Payidar, paydar : Devamlı, sürekli
Yarağ kılmak : Hazırlanmak, hazırlık yapmak
Terkin urmak : Terketmek, bırakmak

TEHİ GÖRME KİMSEYİ

Tehi görme kimseyi hiç kimsene boş değil
Eksiklik ile nazar erenlere hoş değil
Gönlünü derviş eyle dost ile biliş eyle
Aşk eri şol ma'nide derviş içi boş değil
*** ***
Derviş bilir dervişi Hak yoluna durmuşu
Dervişler Huma kuşu çaylak u baykuş değil
Dervişlik aslı candan geçti iki cihandan
Haber verir sultandan bellidir yad kuş değil
*** ***
Ey Yunus Hakk'ı bilen söylemez hergiz yalan
İkilik ile gelen doğru yol bulmuş değil
*** ***
Tehi : Bos, kimsesiz
Yad : Yabancı, el kişi
Hergiz : Asla

HAK CALABIM HAK CALABIM

Hak Calabım Hak Calabım sencileyin yok Calabım
Günahlarımız yarlığa ey rahmeti çok Calabım
Ben eydürem kim ey gani nedir bu derdin dermanı
Zinhar esirgeme beni aşk oduna yak Calabım
*** ***
Kullar senin sen kulların günahları çok bunların
Uçmağına koy bunları binsinler Burak Calabım
Ne sultan ne baylardasın ne köşk ü saraylardasın
Girdin miskinler gönlüne edindin durak Calabım
*** ***
Ne ilmim var ne taatım ne gücüm var ne takatım
Meğer senin inayetin kıla yüzüm ak Calabım
Yarlığağıl sen Yunusu günahlı kulların ile
Eğer yarlıgamaz isen key katı firak Calabım
*** ***
Calab : Allah
Yarlıgamak : Bağışlamak
İnayet : Yardım
Firak : Ayrılık

BENİM CANIM UYANIKTIR

Benim canım uyanıktır dost yüzüne bakan benem
Hem denize karışmağa ırmak olup akan benem
Irmak gibi ben çağlaram geh gülerem geh ağlaram
Nefsin ciğerin doğraram kibr u kini yıkan benem
*** ***
Kırdım bu nefsin çerisin bir itdim burc u barusun
Pak eyledim içerisin milketini yuyan benem
Ben hazrete tutum yüzüm ol aşk eri açtı gözüm
Gösterdi bana kendozum ayet-i kul denen benem
*** ***
Şah didarın gördüm ayan hiç gumansuz belli beyan
Kafir ola inanmayan ol didara bakan benem
Benim durur bu cümle iş hikmetimle yaz u kış
Ben bilirim yad u biliş ırılmadan duran benem
*** ***
Bu cümle canda oynayan damarlarımda kaynayan
Kulli dillerde söyleyen kulli dili diyen benem
Nemrud odun ˜brahim'e ben bag u bostan eyledim
Küfür yüzünden doğuban gene ödü yakan benem
*** ***
Ol Hallac-ı Mansur ile söyler idim enel Hakk'ı
Benem gi'nönün boynuna dar urganın takan benem
Ol Hak habibi Mustafa mi'raca edicek sefer
Ol dem canım hak eyledim ol sırrı duyan benem
*** ***
Şimdi adım Yunus durur ol demde İsmail idi
Ol dost için Arafat'a kurban olup çıkan benem
Cerh benim hükmümdedir her kanda ben oturmusam
Mülk benim elimdedir yıkan benem yapan benem
*** ***
Sa'd benem said benem Yunus dahi benimledir
İlm-i ledundur ustadım ol esrarı duyan benem
*** ***
Burcu u baru : Kule ve hisar
Milket : Memleket
Didar : Yüz, Allah'ın cemali
Kulli : Hepsi, tümü
Hak : Toprak
Yüz tutmak : Yönelmek
Yad u biliş : Tanıdık tanış
Cerh : Gök, felek
Said : Kutlu, Allah'ın beğendiği
Sa'd : Uğurlu, mübarek

HER KAÇAN ANARSAM SENİ

Her kacan anarsam seni kararım kalmaz Allahım
Senden ayrı gözüm yaşın kimseler silmez Allahım
Sensin ismi baki olan sensin dillerde okunan
Sensin aşkına dokunan kendini bilmez Allahım
*** ***
Sen yarattın cism u cani sen yarattın bu cihanı
Mülk senindir kerem kkaıl kimsenin olmaz Allahım
Okunur dilde destanın açılır bag u bostanın
Sen baktığın gülistansın gülleri solmaz Allahım
*** ***
Aşk bahrna dalmayan canını feda kılmayan
Senin cemalin görmeyen meydana gelmez Allahım
Zor olur aşıkın işi durmaz akar gözün yaş
Senden ayrı düşen kişi didarın gö”rmez Alahım
*** ***
Aşık Yunus seni ister lütf eyle cemalin göster
Cemalin gören aşıklar ebedi ölmez Allahım
Kacan : Ne vakit ki
Kerem : Cömertlik
Cism u can: Beden ve Ruh
Kan : Maden Ocağı
Didar : Allahın cemali,yüz

TEHİ GÖRMEN SİZ BENİ

Tehi görmen siz beni dost yüzün görüp geldim
Baki devr-i rüzgigar dost ile sürüp geldim
Oldur söyleyen dilde varlık dostundur kulda
Varlığım hep ol ilde ben bunda garip geldim
*** ***
Bezirganam mataım çok dest-girim ustadım Hak
Ziyanım assıya cümle anda değişip geldim
Yer u gök yaratıldı aşk ile bünyad oldu
Toprağa nazar kıldı aksırdı durup geldim
*** ***
Gördüm yedi tamusun anda sekiz uçmağın
Korkudan günahımı anda sızdırıp geldim
İşi oldum kudretten bahanem bir avretten
İnayet oldu Hak'tan ölü dirgörüp geldim
*** ***
Adem olup durmadan nefsin boynun burmadan
Yanıldım buğday yedim uçmaktan sürülüp geldim
Musayla Tur'a çıktım binbir kelime dedim
Bu Hak bizi ne bilsin anda bilinip geldim
*** ***
Nuh oldum tufan için çok duruştum din için
Duymayanın tagadan suya boğdurup geldim
Yalan değildir sözüm bak yüzüme aç gözün
Dah'örtülmedi izim uş yoldan erip geldim
*** ***
Çerçiş oldum basıldım Mansur oldum asıldım
Hallac pamuğu gibi bunda atılıp geldim
Eyyüb oldum tenime cefa kıldım canıma
Çağırdım Sübhanıma kurtlar duruyup geldim
*** ***
Zekerya oldum kaçtım erdim ağaça geçtim
Kanım dört yana saçıp tepem deldirip geldim
Yalınız Sübhan idi peygamberler can idi
Yunus hod pinhan idi suret değişip geldim
Dirgörmek : Diriltmek
Taga : Taka, büyük kayık
Pinhan : Gizli
Dürümek : Bir araya getirmek

BEN BİR ACEB İLE GELDİM

Ben bir aceb ile geldim kimse halim bilmez benim
Ben söylerem ben dinlerem kimse dilim bilmez benim
Benim dilim kuş dilidir benim ilim dost ilidir
Ben bülbülem dost gülümdür bilin gülüm solmaz benim
*** ***
Ol dost bana gelsin demiş sundum kadeh alsın demiş
Aldım kadeh içtim şarab ayruk gönlüm ölmez benim
Ne Tür'üm var ne durağım hiç yerde yoktur kararım
Hakk'a münacaat etmeye belli yerim olmaz benim
*** ***
Sor durduğum yeri bana gelirsen gösteren sana
Bir zerrece Hak'tan ayrı gözüm nesne görmez benim
Tur dağında bir tecelli gör Musi'ye neler kıldı
Yunus eydur Hak katında sözüm geri kalmaz benim
*** ***
Tecelli : Görünmek
Ayruk : Ayrı, başka
Göğnü : Yanmak, yanık
Tap : Yeter, kafi
Zari kılmak : Ağlamak, inlemek
Dar : Ev, yurt, darağacı
Munkir : İnkar eden

HER KANCARU DÖNER İSEM

Her kancaru döner isem aşk iledir işim benim
Öldür gönlümde teşvişim hem aşktır yoldaşım benim
Aşıklara göynür özüm onuncun faşolur razım
Göriceğiz aşıkları kaynar içim dışım benim
*** ***
Bu aşk bize rahmanidir hem canımızın canıdır
Onun icin şeytan ile her dem bu savaşım benim
Benim canım bir kuştur kim gövdem onun kafesidir
Dosttan haber geliceğiz birgün uçar kuşum benim
*** ***
Geldim dünyayı seyrettim ya bugün ya yarın gittim
Ben bunda eğlenemezem bunda bitmez işim benim
Yunus eydur ben aşıkam hem aşıkam hem sadıkam
Bu ayruk aşıklar gibi yoktur arayışım benim
*** ***
Kancaru : Nereye
Teşviş : Kargaşalık
Göynümek : Kendi kendine yanmak
Faşolmak : Açığa çıkmak, belli olmak,
Raz : Sır, gizli şey
Rahmanı : İlahi

Arayış : Sus, bezek
Ertan Türkmen