16 Eylül 2016 Cuma

mai ve siyah - halit ziya

BİR NESLİN VEYA BİR ŞAİRİN ROMANI: MÂİ VE SİYAH


(Bu makale, Türk Yurdu dergisinde (S.153-154, May-Haz. 2000, s.318-333) yayımlanmıştır.)

Mâi ve Siyah, Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir dönemi romanlarından sonra (Sefile, Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı) İstanbul’da kaleme aldığı ilk romanıdır. Eser, önce Servet-i Fünûn mecmuasında tefrika edilmiş (C.XI-XIII, S.273-317, 23 May.1312/4 Haz.1896-27 Mart 1313/8 Nis.1897), tefrikası biter bitmez de 1313/1898’de kitap olarak basılmıştır.[1] Daha sonra pek çok defa basılan Mâi ve Siyah, 1938’de yazarı tarafından belli ölçüde sadeleştirilmiştir.[2]
Halit Ziya, hem Türk romanı ve dili hem de kendi sanat hayatında bir dönüm noktası teşkil ettiği kanaatinde olduğu Mâi ve Siyah’ın doğum hikâyesi konusunda şunları söyler: “O zamana kadar şurada burada ve en çok Ahmet İhsan’ın mecmuasında (Servet-i Fünûn) yazılan şeylerimde bir nevi kendimi denemekten ileri gitmemişken onun matbaası artık büsbütün karargâh yapılınca ben de ne vakitten beri zihnimi tırmalayan, artık mutlaka doğurmak ihtiyacıyle beni rahat bırakmayan eserimi yazmak istedim: Mâi ve Siyah...”[3]

A- ROMANIN MUHTEVASI

Türk romanının, geleneksel tahkiye geleneğimizden çok, Batı romanı tesiri altında doğduğu ve hâlâ da bu kaynaktan beslendiği bir gerçektir. Halit Ziya’ya gelinceye kadar romanımızın istenilen olgunluğa erişememesinin temel sebeplerinden biri, türün farklı bir kültüre mensup olmasıdır.
Batı’nın bütün sanat türleri (mimarî, heykel, resim, musiki, edebiyat), tâ Eflatun’dan (M.Ö.427-347) günümüze, çok büyük ölçüde “mimesis” anlayışı içinde vücut bulmuştur. Türkçe’de “taklit”, “yansıtma” kelimeleriyle karşılanan mimesis anlayışı, sanatta dış dünyanın yansıtmasını esas alır. Yansıtma veya taklit’in mahiyeti ve niteliği, farklı farklı yorumlanmış ve uygulanmışsa da, temel esas hep aynı kalmıştır. . “Dış dünya” ibaresinin anlam dünyası içinde, mekân, insan, toplum ve hayat vardır.[4]
XIX. yüzyılın başından itibaren pozitivist zihniyetin mümbit zemininde doğup gelişen   realizm, ardından da natüralizm akımlarında en uç noktaya ulaşan dış dünyanın yansıtılması, çoğu zaman romanın fonksiyonunu “ayna” motifinde ifadesini bulan bir anlayışa kadar götürür. Balzac’ın “İnsanlık Komedisi”, Emile Zola’nın “Reugon-Macquart’lar” projeleri ile Stendhal’in “Kırmızı ve Siyah” isimli romanında yer alan aşağıdaki cümleler, söz konusu fonksiyonun çok açık işaretleridir. “İşte böyle, bayım! Roman büyük bir yolun üstünde gezdirilen bir aynadır. Kâh göklerin maviliğini yansıtır, kâh yolun çukurlarında biriken çamuru; sonra da kalkar, torbasında ayna taşıyan adamı ahlâksızlıkla suçlandırırsınız! Aynası, çamuru gösteriyor diye, aynayı suçlandırıyorsunuz! Asıl çamurlu büyük yolu, en çok da suyun birikmesine, çamur olmasına yol açan bayındırlık müfettişi suçlandırılmalı.”[5]
Halit Ziya ve neslinin, hem genel hem de edebî kültür bakımından çok büyük ölçüde realist ve natüralist mekteplerden beslendikleri, herkesin malumudur. “Ferdi ve Şürekâsı” romanı ile ferdin dar dünyasından topluma yönelmenin ilk adımını atan yazar, Mâi ve Siyah’ta perspektifini biraz daha genişletir. Nitekim romana bu çerçeveden bakan birçok eleştirmen onu, bir neslin hayatı ve edebî görüşleri ile ilişkili görerek, Türk romanında “nesli namına konuşan ilk eser[6], “bir edebiyat hareketinin romanı[7] veya “beyannâme”si olarak değerlendirir. Söz konusu nesil, elbette ki, Halit Ziya’nın da mensuplarından biri olduğu Servet-i Fünûn veya Edebiyat-ı Cedîde topluluğudur.
Elbette ki söz konusu tespitten, nesle mensup şair ve yazarların bütün yönleriyle ve tek tek anlatıldığı mânâsı çıkarılamaz. Zira böyle bir tavra ne türün imkânları izin verir ne de buna lüzum vardır. Unutulmamalıdır ki roman türü, başlangıcından beri ferdin hikâyesi üzerine kurulmuştur. Bununla birlikte romandaki kahraman veya kahramanlar, yazar tarafından bir figür, bir sembol, bir tip olarak kullanılabilir. Böylece eserde bir fert olarak gördüğümüz kahraman, gerçekte belli bir sınıf, grup veya neslin temsilcisi seviyesine yükseltilmiş olur.
İşte Halit Ziya, romanını böyle bir tavır içinde kaleme almış; Servet-i Fünûn yazar ve şairlerinin tamamını değil, her yönüyle onları temsil edebilecek Ahmet Cemil tipini yaratmış ve onun hayatı, dünya görüşü, mizacı, kültürü, sanatı ve sanat anlayışını anlatmıştır. Bu sebepledir ki Mâi ve Siyah, çok büyük ölçüde asıl kahraman ve tematik güç durumundaki Ahmet Cemil üzerine kurulmuş; onun dışındaki kişiler, önemli ölçüde geri plânda kalmışlardır. Meselâ; biri edebiyat alanında, diğeri de maddî alanda karşı güç olan Raci ve Vehbi Efendi bile bir hayli siliktirler. Yazar, özellikle Raci’yi konuşturmaz ve onu her bakımdan süflî, kıskanç, kabiliyetsiz bir tip olarak çizer. Mir’at-ı Şuûn’da çalışan diğer kahramanlar, asıl kahramanın aile fertleri, yönlendirici durumundaki Hüseyin Nazmi ve arzu edilen varlık olarak karşımıza çıkan Lamia da aynı durumdadır. Kısacası Ahmet Cemil dışındaki bütün kahramanlar, Edebiyat-ı Cedîde neslinin temsilcisi ve sembolü olan asıl kahramanı, çeşitli yönlerinin daha belirgin bir biçimde ortaya çıkması ve onun toplum içinde bir fert olmasını sağlamak için kullanılmışlardır. Romanın bütün unsurlarının, Ahmet Cemil tipinin her yönüyle ve en geniş biçimde dikkatlere sunma istikâmetinde kullanılmış olmasının sebebini, bu noktada aramak gerekir. O zaman romanı incelerken (özellikle muhtevasını) dikkatimizi öncelikle Ahmet Cemil üzerinde yoğunlaştırmak ve onu çok yakından tanımak ve tanıtmak gerekecektir.
Bu gerçekten hareketle Mâi ve Siyah’ın incelemesine “Ahmet Cemil kimdir?”, sorusunun cevabını vererek başlamak istiyoruz. Bahis konusu sorunun cevabı, bize, aynı zamanda romanın muhtevasını da verecektir.
Halit Ziya Uşaklıgil, aşağıdaki açıklamasında, Mâi ve Siyah’ın muhtevasını vurguladığı kadar kahramanın niteliklerini de sezdirmektedir: “Bunu (Mâi ve Siyah) başka türlü tasarladım. O zamanın hayatından, idaresinden memlekette teneffüs edilen zehirle dolu havadan muztarip, marîz bir genç, kısacası devrin bütün hayalperest yeni nesli gibi bir bedbaht tasvir etmek isterdim ki, ruhunun bütün acılarını haykırsın, coşkun bir delilikle çırpınsın ve bütün emelleri parmaklarının arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçunca, o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın. Bu gençte bir aşk yıldızı, bir sanat hulyası olacaktı ve bunların arasında bir sarhoş gibi yıkıla yıkıla, o duvardan bu duvara çarpa çarpa çekilip gidecek, nihayet bir kovukta sinip can verecekti, mavi hulyalar içinde yaşamak için yaratılmışken, siyah bir uçuruma yuvarlanacaktı.
(...) Ahmet Cemil’i ister istemez memleketin umumî hayatından çıkarma zorunda kalınca onu matbuat âleminin hususî ve sınırlı zemininde bırakmak lâzım gelmişti.”[8]
Ahmet Cemil’in hayatını kronolojik olarak takip etmek istediğimizde, romana dördüncü bölümden başlamak gerekecektir. Zira ilk üç bölüm, hâlde Tepebaşı bahçesinde yenen yemek, yemek masasında yaşanan Ahmet Cemil-Raci tartışması ve Ahmet Cemil’in yarı karanlık ve tenha bir köşede hayalleri ile baş başa kalmasının anlatılmasına tahsis edilmiştir. Böylece yazar, eserin “giriş” mahiyetindeki bu üç bölümle, okuyucuyu romantik bir şairin portresi, hayal dünyası, çevresi, sanat anlayışı ve bunun doğurduğu bir çatışma ile yüz yüze getirmiş olur. Bu durumda okuyucu, “Kimdir bu Ahmet Cemil?” sorusunu sormaktan kendini alamaz. Bunu bilen Halit Ziya, dördüncü ve beşinci bölümlerde geri dönüş tekniğini kullanarak, itibarî dünyanın tanrısı durumundaki hâkim anlatıcıya, Mir’at-ı Şuûn gazetesi yazarlarından Ahmet Cemil’i, o güne kadarki yirmi iki yıllık hayatı, içinde yetiştiği ailesi, eğitimi, Hüseyin Nazmi ile olan arkadaşlıkları, şiire yönelişi, şiir türündeki ilk denemeleri, babasının ölümü ile saadetinin kayboluşu, hayat mücadelesi ile yüz yüze gelişi ve bu sahada yaptıklarını anlattırmayı lüzumlu bulur.
Altıncı bölümde tekrar hâle dönen anlatıcı, üçüncü bölümün sonunda kaldığı yerden vak’a zamanına; bir başka ifadeyle Tepebaşı bahçesindeki gecenin sabahından itibaren kahramanın hayat hikâyesine devam eder. Romanın geri kalan bölümlerinde de (6.-20. bölüm), asıl vak’a zamanını teşkil eden Ahmet Cemil’in iki yıl içinde yaşadıklarını anlatır. Böylece romanda, asıl kahramanın -iki yılı hâlde, yirmi iki yılı geçmişte olmak üzere-, toplam yirmi dört yıllık hayatı anlatılmış olur.
Ahmet Cemil’in Ailesi: Fiziği itibariyle, “bir saniha dalgasile tutuşmuş kadar parlak çehre”li “lâtif kıvrımlarla bükülerek kulaklarından dolaşan uzun sarı saçları ensesine dökülmüş bir genç” olarak takdim edilen Ahmet Cemil, huzurlu, mesut ve kendi kendine yeten mütevazi bir ailenin çocuğudur. O, “Evine meftun, zevcesine, çocuklarına tamamile bağlı, hususile namuslu”; tek endişesi “ailesini mesud etmek” olan dava vekili bir baba; namuslu, kocasına saygılı, çocuklarına şefkâtli ev hanımı bir anne; devrin geleneklerine göre yetişmekte olan, becerikli, sessiz bir kız kardeş (İkbal) ve namuslu, evine bağlı, âdeta ailenin bir ferdi olmuş “taşralı iri yarı bir kız” olan hizmetçi Seher’den müteşekkil “küçük bahtiyar” bir ailenin ferdidir. Ekonomik olarak orta gelir düzeyine sahip olan aile, dişten tırnaktan arttırılarak satın alınmış Süleymaniye’deki beş odalı mütevazi bir evde yaşamaktadır.
O vakit ne kadar mesud idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar, babası yazısını yazar; düsturları karıştırır, Ahmet Cemil bir köşeye büzülür, dersine çalışır; valdesi oğluna bir gömlek, yahud kızına esvab dikmekle meşguldür; İkbal -kız çocuklarını daima valdelerin eteklerine sevkeden bir hisle- annesinin yanında meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer; ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur, Ahmet Cemil başını kaldırır, İkbal güler, babası bir hikâye söyler.” (s.28)
Ahmet Cemil’in Tahsili: Ahmet Cemil’in hayatındaki bir başka önemli dönem, tahsil veya mektep hayatıdır. Zira mektep, onun mizacının şekillenmesinde olduğu kadar, bu mizacın önemli bir yönünü teşkil eden kültür ve zevkinin belirlenmesinde de son derece önemlidir. Tahsil hayatına sıbyan mektebi ile başlayan Ahmet Cemil, ardından askerî rüştiyeyi tamamlar; daha sonra da leylî olarak Mekteb-i Mülkiye’ye gider. Çalışkan ve düzenli bir öğrenci olan Ahmet Cemil, rüştiyede sınıfın “başçavuş”udur. Bununla birlikte matematikten pek hoşlanmaz. Kahraman, Mülkiye’de şiire yönelmesi, ardından da babasının ölümü üzerine son sınıfı “neharî” okumak ve çalışmak mecburiyetinde kalmış; bu durum, derslerini büyük ölçüde ihmal etmesi ve okulunu istediği seviyedeki bir başarı ile bitirmesine engel olmuştur. Bu arada babasının da onun tahsilinde belli bir rolü vardır. Evde akşamları zaman zaman birlikte Mesnevî okurlar.
 Ahmet Cemil’in tahsil hayatındaki bir başka önemli husus, rüştiyede tanıştıkları Hüseyin Nazmi ile olan dostluklarıdır. “Emel ve fikirlerinde”, “hislerinde, haricî tesirleri ahz ve telakkide, efkârın tayin ve nakşi tarzında” müşterek olan bu iki genç, özellikle okumaya ilgi duymalarından sonra diğer arkadaşlarını unutacak derecede bir ve beraberdirler.
Ahmet Cemil’in Şiire Yönelmesi: Ahmet Cemil ve arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin edebiyata alâka duyup şiire yönelmeleri, rüştiye yıllarında başlayan okumaya duydukları ilginin sonucudur. İki kahramanın ileriki hayatlarında sanatkârlığa çıkacak olan bu yolun ilk basamağında, “telif ve tercüme” hikâyeler vardır. Bu türden sıkılınca tarihe yönelmişler, ama “geçmiş zamanların mezarı” olarak telakki ettikleri tarihten pek zevk alamamışlardır. Zira onlar, “hulyaya müsait bir saha aramakla meşgul”dürler. Edebiyat sınıfına geçince, bir çöl yolcusu iştiyakiyle keşfettikleri bu saha, şiirdir.
 “O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsülleri okudular. Okumak tabiri sahih olmaz: onların arasında koştular. Sonra serin bir menba’dan ayrılamayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menba’lara ricat ettiler. Okuduklarını bir daha okudular, bazı parçaları ezberlediler.” (s.36)
Kahramanlarımızın ilk okudukları şiirler, Tanzimat sonrasının yeni şiiridir. Ancak yeni şiirin ruhlarını saran ufku o kadar “dar”dır ki, belli bir süre sonra onları tatmin etmez olur. Bunun üzerine aradıklarını bulmak arzusuyla Divan şiirine yönelip Fuzûlîleri, Bâkîleri, Nef’îleri, Nâbîleri, Nedimleri okurlar.
“...bir aralık bunların bazısında hele Nef’î’de buldukları lisan haşmeti fikirlerini örtdü, hislerini bunaltdı. Elfâzın tantanası altında şaşırdılar, külfetsiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan musikisine aldanarak okudular, sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. Fakat onlar, o kadar sâmit yahud o kadar tıraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titretmekden uzak kaldı.” (s.36-37)
Ahmet Cemil ve Hüseyin Nazmi’nin Divan şiiriyle olan bu ilk temaslarındaki olumsuz intiba, ilerleyen yıllarda daha da belirginleşip apaçık tenkide dönüşecektir. Nitekim Tepebaşı bahçesinde Raci ile tartışan Ahmet Cemil, bazı Divan şairlerini, şiirde insan ruhu ve bu ruhun duygularını ortadan kaldırarak işi büsbütün sanatkâraneliğe dökmek, dili statikleştirmek ve şiiri muamma hâline getirmekle suçlar.
-Şiirin nasıl bir yol takib ettiğini anlamıyorsunuz. Fuzûlî’nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi, ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler; lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar, öyle şeyler söylemişler ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek... Lisanı câmid bir kütle hâline getirmişler. Bâkîler, Nedimler, o deha perisinin nasiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar, bu lisandan, bu câmid kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar; lisanı -üstünü örten tezeyyün ve tasannu’ yükünün altında zaif, sarı artık görülemeyecek belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu- Veysîlerin, Nergisîlerin eline vermişler; o güzel Türkçe’ye muamma söyletmişler. Bunu inkâr etmek mümkün değil... Dört yüz sene emekle lisanın üzerine yığılan bu kof şeyler işte nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu...” (s.9)
Divan şiirinde aradıklarını bulamamaları üzerine bir süre okumaya küsen iki genç, ilk defa kendileri yazmaya başlarlar. Her gördükleri şeye şiir söylemeye kalkışma şeklinde tezahür eden bu gayret, apaçık bir “teşâürlük”tür ve çok geçmeden de bunun yanlışlığının farkına varırlar.
Ahmet Cemil ile Hüseyin Nazmi’nin şiir vadisindeki arayışları, Fransız şairi Edmond Haraucourt’un “L’ame nue” (Ruh-ı Uryan) adlı eseri ile karşılaşmalarına kadar devam eder. Bir gün Beyoğlu’nda dolaşırken bir kitapçı dükkânının cemekânında gördükleri bu şiir mecmuası, onların dikkatini başka bir ufka, Batı şiirine yöneltir. Hemen kitabı satın alıp Taksim bahçesinin tenha ortamında  “Mekber” isimli metni okumaya başladıklarında, kolay kolay tercüme edilemeyen bu şiirdeki derin ye’s, melâl ve bununla uyum içindeki ahenk karşısında mest olurlar.
Birden Hüseyin Nazmi:
-Of! Ne ye’is ile dolu bir şiir!.. Ne derin bir melal!.. dedi. Ahmet Cemil gözlerini ayıramıyordu, sanki bütün maneviyeti bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişdi...”
Hüseyin Nazmi ilâve etti:
- İyice anlamak için zihnimde tercüme ettikçe sanki bu güzel ye’is levhasının renkleri hep sisleniyor. Kaçıyor. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrındaki ahenk me’yus ruhuna nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor, evvelâ en hafif seslerden, kelimelerden mürekkep bir mukaddeme... Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş, sanki sürüklene sürüklene gidiyor... Terceme edilince o hazin musikî, o matem edası kayboluyor... Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk...” (s.39-40)
Edmond Haraucourt’un şiiri, iki kahramana yeni bir kapı aralamanın yanında,  Ahmet Cemil’in bir süreden beri hissedip yazmak istediği, ama bir türlü dilini ve tarzını bulamadığı şiirine de ilham kaynağı olur. Bunun üzerine o güne kadarki bütün müsveddeler yakılır ve işe sıfırdan başlanır. Zira anlamışlardır ki, “her şeyden evvel okumak, duygularını terbiye etmek”; “asıl sanat ehlile ülfet etmek, onların hünerlerini, sırlarını tahlil eylemek” gerekmektedir.
Bugünden sonra bütün müsveddeler yakıldı. Bir harf bile bırakmadılar. Bütün o tulu’ tasvirleri, verem(li)  kızlar ağzından söylenen neşideler, pejmürde çiçeklere hitabeler, çocuğunun mezarında ağlayan anneler, Fuzûlî’ye, Bâkî’ye, Nedim’e nazirelerle beraber yakıldı; tahmisler, tesdisler, parçalandı; her şeyden evvel okumak, duygularını terbiye etmek  lâzım olacağını anladılar. Yalnız yazmakla, daima işleyen amele gibi sanatın aynı mertebesinde kalacaklarını, eğer hakikaten sanat sahibi olmak isterlerse asıl sanat ehlile ülfet etmek, onların hünerlerini, sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler.” (s.43-44)
Böylece Batı edebiyatına yönelen genç kahramanlar, bir sıra dahilinde ve baştan itibaren Batı edebiyatını (özellikle şiir) okumaya başlarlar. Ancak bu iş büyük bir sabır ister; üstelik Batı’nın bütün eserlerinden aynı ölçüde zevk almaları mümkün değildir. Nitekim İlyada ve Odysseia’leri yarım bırakırlar; Yunan ve Roma edebiyatlarında “teahhur” edemezler; Orta Çağ edebiyatını da “esneye esneye, uyuya uyuya” geçmek zorunda kalırlar. Ancak Goethe, Schiller, Milton, Yung, Byron, Hugo, Musset, Lamartine gibi romantik şairlere geldiklerinde bunların şiir âleminin “lezâizile” mest olurlar ve o “şiir ummanı” içinde uzun süre kalmak lâzım geldiği kanaatine varırlar.
Ahmet Cemil’in Batı şiiri olan alâkası ve ondan beslenmesi, sadece yukarıda adı geçen romantik şairlerle sınırlı değildir. İleriki yıllarda kendi eserini kaleme aldığı sırada, yaşadığı döneme kadarki Batı şiirini de yakından tanıdığına; hatta Hugo, Lamartine, Musset gibi şairlerde birtakım kusurlar bulma seviyesine ulaştığına şahit oluruz.
Lamartine’den, Hugo’dan Musset’den sonra gelenleri; bütün parnasien’leri, synboslite’leri, decadent’leri Süleymaniye’de küçük mesai hücresine taşıdı; Heredia ile Theodore de Banville ile başlayan zümre-i şuâra, sonra Prudhomme’lar, Coppe’ler, Haracourt’lar, Sylvestre’ler, Mendes’ler; daha sonra Paul Verlaine’in tohm-ı dehasile yetişenler, velhasıl gençler tâbi’i Lemerre’in kitap fihristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. Bunları okudukça yarım asırlık bir zaman içinde Verlaine’e kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere, tasvir ve ifade sanatının vasıl olduğu rikkate hayret etti; bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekden ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları, ‘bir feriştenin sukûtunu’, ‘geceleri’, birer kelime ile hiçiye mahkum ediyor, Hugo’yu ‘Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış’ hükmile hakikatın fevkinde buluyor, Lamartine için ‘O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş’, Musset için ‘Aşık, şair, fakat çocuk!’ diyordu. Bunlardan sonra sanat erbabının kelimeye, üslube, şekle, sanate verdikleri ehemmiyeti gördükçe; o her biri birer elmas gibi işlenmiş, iki mısraı için günlerce çalışılmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkil olduğunu anlıyordu.” (s.140-141)
Ahmet Cemil’in Şairliği: Ahmet Cemil’in gerek sosyal hayat gerekse kişilik olarak en belirgin niteliği, hiç şüphesiz şair olmasıdır. Bu açıdan baktığımızda, Mâi ve Siyah’ın bir şairin romanı olduğu son derece açıktır. Türk edebiyatı tarihi içinde en mütecanis bir edebî topluluğun temsilcisi olma görevini üstelenen Ahmet Cemil’in tematik güç olarak takdim edildiği romanın da, asıl temalarından biri veya leit-motifi, şiir sanatı olmuştur. “Mâi ve Siyah romanında şiir, bir konu olarak mühim bir yer tutar. Ahmed Cemil’in nasıl bir şiir istediği, bu şiiri yazmak için yaptığı çalışma, kompozisyon ve üslûpta takip ettiği usul, özlediği şiiri yazdıktan sonra arkadaşı Hüseyin Nazmi’lerde hususî bir merasimle onu okuyuşu, hayattan ve saadetten ümidini kesip de bütün ömrünü harcadığı şiir defterini yakışı, romanın muhtelif bölümlerinde geniş olarak anlatılmıştır. Denilebilir ki Mâi ve Siyah romanının başlıca temlerinden biri veya leit-motifi ‘şiir sanatı’dır.”[9]
Kahramanımızın şairliğe giden yola nasıl adım attığı, hangi yollardan geçerek bu noktaya geldiğini, yukarıda görmüştük. Ahmet Cemil ve Hüseyin Nazmi, yeni ve Divan şiirinin ruhlarını tatmin etmemesi üzerine şiir yazmaya başlarlar. Her gördükleri şeye şiir söylemeye kalkıştıkları bu dönem, -Halit Ziya’nın ifadesiyle- tam bir “teşâür”lük devresidir.
Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmet Cemil’e gece yatakta söylenmiş bir mehtab tasvirinin ilk dört beytini okudu. Anmet Cemil itiraz etti: ‘Yatakda mehtab tasvir etmek olur mu?’ diyordu; fakat biraz da kızarmış idi. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtab tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu.” (s.37) Bir tatil günü beraber geziyorlardı. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesile her gezdikleri yerde, her gördükleri şey’i buna bir vesile addederlerdi. Meselâ o gün köprüden geçerken bacadan çıkan dumanlar için teşbih yapmak, yahud Beyoğlu’na çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş mini mini sarı bir Alman kızı için manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu.” (s.37-38)
Bir başka yerde de onların bu dönemde “tulu’ tasvirleri, verem(li)  kızlar ağzından söylenen neşideler, pejmürde çiçeklere hitabeler, çocuğunun mezarında ağlayan anneler, Fuzûlî’ye, Bâkî’ye, Nedim’e nazireler (...) tahmisler, tesdisler” yazdıklarını öğreniriz. Ancak bu her gördükleri şeye şiir söyleme teşâürlüğü, çok geçmeden kendilerinden nefret etmelerine ve bunları gülünç bulmalarına sebep olur. Zira kafalarındaki fikirlerin büyüklüğü yanında bunlar son derece küçük ve gülünçtür.
Beyoğlu’ndaki kitapçı vitrininde karşılaştıkları Edmond Haraucourt’un “L’ame nue” adlı eseri, onları aradıkları şiire götürür. Eski denemelerinin tamamını yok edip “her şeyden evvel okumak, duygularını terbiye etmek” lüzumunu anlar; sadece yazmakla, “daima işleyen amele gibi sanatın aynı mertebesinde kalacaklarını, eğer hakikaten sanat sahibi olmak isterlerse asıl sanat ehlile ülfet etmek, onların hünerlerini, sırlarını tahlil eylemek” gerektiği inancına ulaşırlar. Nitekim bu saatten sonra gerek Ahmet Cemil gerekse Hüseyin Nazmi’nin edebiyat ve şiir hakkındaki kanaatleri ve şiirleri tamamiyle değişmiştir.
Hüseyin Nazmi küçük manzumeleri tercih edip bunları Gencine-i Edeb’te yayımlayarak meşhur olurken; Ahmet Cemil -birkaç küçük manzume yayımlamakla birlikte- hep büyük bir manzumenin peşinde olmuştur. Onun için hayatının en büyük emeli olan bu şiirin ilk ip uçlarını, Fransız şiiri ile karşılaştığı Tepebaşı bahçesinde arkadaşına olan izahlarında buluruz.
-Ah, neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. Bir şey yazmak, o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum ama bir kere ne yazmak istediğimi tayin edebilsem. Şuramda -beynini gösteriyordu- bir şey var, bir şey duyuyorum ama rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. Bilir misin nasıl bir şey? Bak şu semaya, ne görüyorsun, mailiklerden mürekkeb bir derya... Gözlerinle onun içine girmeğe çalış; o mailikleri yırtmak için uğraş, ne görüyorsun? Mai... Daima mai... Değil mi? Sonra, bak ayağımızın altındaki toprağa, ne buluyorsun? Donmuş, simsiyah bir renk... Of!.. O siyah tabakaları parçalayarak içeriye bak; in, in, in, ne kadar inebilmek mümkünse o kadar in; ne buluyorsun? Siyah... Daima siyah değil mi? İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai; aşağı bakılsa siyah daima siyah... Bir şey ki Mâi ve Siyah olsun. Hasta mıyım, bilemiyorum; fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem; onu söyle karşımda resmi çıkarılmış, tasvir edilmiş görmek mümkün olsa; işte o vakit, zannediyorum ki ölebilirim; hayatta nisabını tamamile almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim...” (s.42-43)
Bir başka yerde ise hâkim anlatıcı, Ahmet Cemil’in yazmak istediği manzume hakkında şu açıklamalarda bulunur:  “Zihnen tertib ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki hayata bir ümid incilâsile açılıyor, gûya semanın bakir sinesine güneşin busesinden, onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı... Fakat sonra yavaş yavaş âfâk yanmağa, etrafa bir ateş havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor, o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor. Hayat mübarezesi... Daha sonra ümid güneşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları...
İşte eser bu idi, bu eserde Ahmet Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu; başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın, bir katra girye ile netice bulunsun....” (s.100)
Manzume tamamlanıp Hüseyin Nazmi’nin köşkünde şairler topluluğuna okunurken de, yine anlatıcı tarafından birtakım açıklama ve izahlarda bulunma ihtiyacı hissedilir: “Şiir evvela bir bahar bulut parçasından serpilen tebahhura müheyya katrecikler gibi yavaş yavaş, ağır ağır müstağni bir nüzul ile dökülüyor; gûya şu heyetin dimağlarına muatter, muanber bir serinlikle, latife eden buselerle temas ediyordu. Ahmet Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş, sonra iki mısra’la o parlak levhayı hulya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu.” (s.212) “Şimdi eserin sonuna geliyordu; hayat cidallerile dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor, fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. (...) Ahmet Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşeklerle tutuşturmakda, bulutları yıldırımlarla parçalamakda iken...” (s.214) “Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası, o günlerin ve gecelerin didinişleri, çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü.” (s.215)
Bütün bu açıklamalardan anlarız ki, Ahmet Cemil “beşer hayatı”nı anlatan bir şiir yazmak istemektedir. Öyle bir beşer hayatı ki, bir bahar sabahının bütün parlaklığı, tazeliği ve şaşaası ile başlar. Söz konusu beşer hayatının timsali, genç bir insandır. Taze bir ruh ve ümit ile bahar sabahında hayata adımını atan bu genç, bir süre ümit ve hayalleri ile mesut olarak yaşayacak; çok geçmeden o parlak bahar seması bulutlanmaya, kahraman da hayat mücadelesi ve bu mücadelenin kaçınılmaz sıkıntı, acı, engel ve yoklukları ile yüz yüze gelmeye başlayacak; bir süre sonra da kapkara bulutların hâkim olması üzerine ümit güneşi sönecek ve emellerinin enkazı altında kırılmış bir kalp ile baş başa kalacaktır. Kısacası; Ahmet Cemil’in manzumesi bir “tebessüm”le başlayıp bir damla “girye” ile biten bir şiirdir. Sembolik olarak ifade etmek gerekirse; “mai” ile başlayıp “siyah” ile noktalanan bir şiir; yani mâi ve siyah.
Demek ki, Mâi ve Siyah öncelikle Ahmet Cemil’in şiirinin adıdır. Halit Ziya’nın kaleme aldığı Mâi ve Siyah ise, Ahmet Cemil’in romanı. Böylece iki eserin birbiriyle tamamen örtüştüğü gerçeğine ulaşmış oluruz. Zira Ahmet Cemil’in yazmak istediği ve yazdığı “beşer hayatı” ve bu hayatın sembolü olan genç, aslında kendisidir. Yani Ahmet Cemil, kendi hayatının şiirini yazma arzusundadır. Halit Ziya da aynı şeyi yaptığına göre, örtüşme açıktır. Romanı tamamladığımızda bunu çok daha iyi anlarız. Ahmet Cemil’in şiiri ile Ahmet Cemil’in yaşadığı hayat, romanın bütünü içinde tam bir paralellik arz ederken; iki metin de bir simetri içinde bütünleşir. Böylece Halit Ziya, bütünüyle mâi ve siyah sembolü üzerine kurduğu romanında ustalığını açık bir biçimde sergilemiş olur.
Ahmet Cemil, söz konusu eserini, bir çocuk gibi her dakika beyninde ve hayalinde yaşatıp büyütür; işleyip süsler; yazabilmek için de senelerce uğraşır. Ancak bunun mısralara ve dile dökülmesi hiç de kolay değildir. Zira Ahmet Cemil, derin duyguların sahibi olan bir şairdir. Bu duyguları basmakalıp ve alelâde bir dil ve şekilde ifade etmek istemez. Bu da onu zaman zaman bedbinliğe sürükler.
Fakat istediğini yapamamaktan, düşündüğünü kalemine tersim ettirememekten mütevellid bir ye’is ile her yazdığı parçadan sonra o parçaya veremediği ruhun matemini tutardı. Bu eserin âdeta hastası olmuşdu. Kendi kendisine küser, iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar, bazan aczini lisana atfetmek ister, zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan mübhem renkleri zabptedebilecek bir alete mâlik olamamaktan münba’is bir fütûr ile âdeta hayattan bezer.” (s.101)
Böyle bir şiir endişesi ve Batı’da gördüğü müstesna eserlerden aldığı sanat terbiyesi, Ahmet Cemil’in eserinin oldukça ağır yürümesi sonucunu doğurur. Öyle ki “Haftalarca mütaleadan, tetkikten, tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra” vücuda getirebilir. Eğer amacı “gazel” yazmak olsa ve şiiri “herkes gibi telakki etse”, o yirmi mısradan en az yirmi gazel elde etmek içten bile değildir. Bunun en temel sebebi, onun yeni ve farklı olması, alelâdelikten nefret etmesidir. Yeni şiir ve yenilikten yana olan Ahmet Cemil, öyle bir şey yazmak ister ki, “o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin”. Söz konusu yenilik, muhtevayı duyuş tarzından dile, vezin ve kafiyeden metnin bütününe hâkim olması düşünülen ahenge kadar uzanmaktadır. Meselâ; Tepebaşı bahçesinde Raci ile tartışırlarken Ahmet Cemil, şiir anlayışının dil yönünü şöyle açıklar:
 “ -Bilseniz, şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki... Neye teşbih edeyim, bilmem?.. Mütekellim bir ruh kadar beliğ olsun, bütün kederlerimize, neşvelerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, heyecanlara, tehevvürlere terceman olsun; bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzun renklerine dalsın düşünsün, bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin ye’sile ağlasın. Bir lisan ki asabımızın heyecanına refakat ederek çırpınsın... Haniya bir kemanın telinde zabt olunamaz, anlaşılamaz, bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir... Haniya fecirden evvel afâka hafif bir renk imtizacile dağılmış sisler olur ki üzerlerinde tersim olunamaz, tayin edilemez akisler uçar; nazarlara buseler serper... Haniya bazı gözler olur ki sonsuz  karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar  ölçülemez, nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır, hissiyatı yutar... İşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler, o renkler, o derinlikler olsun. Fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgârlarla sarsılsın; sonra müteverrim bir kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın, bir çocuğun beşine eğilsin gülsün, bir gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. Bir lisan... Of! Saçma söylüyorum, zannedeceksiniz, biri lisan ki sanki tamamile bir insan olsun.” (s.9-10)
Abdülhak Hâmid’in “Makber Mukaddimesi”ndeki şiir anlayışını açık bir biçimde çağrıştıran yukarıdaki cümleler, aynı zamanda Ahmet Cemil’in yazmak istediği şiirinin ana çizgilerini de sezdirmektedir. Burada “Abdülhak Hâmid’in ‘hakikat-ı müdhişe’ karşısında duyduğu ezilme duygusu ile Ahmet Cemil’in ‘tahassüsât’ını anlatmakta çektiği sıkıntı birbirine benzer. Yalnız ikisinin bu güçlüğü yenmede almış oldukları tavır birbirinden farklıdır. Hâmid, ifade edilemeyen duyguyu da şiir telakki ettiği halde, Ahmet Cemil, duygularını anlatabilmek için büyük bir gayret sarf eder ve orijinal hayaller bulur. O, duygularını anlatabilmeyi hayatının gayesi sayar.”[10]
Ahmet Cemil şiirde, kelimelerin sadece mânâsını değil, ses değerinin de dikkate alınması gerektiği kanaatindedir. Mânâ ile ses arasında sağlam bir uyum yakalanabilirse, o şiir çok daha başarılı olacaktır.
Bence kelimelerin mevzu mânâsından başka bir de -nasıl tabir edeyim- sada mânâsı vardır. Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ naliş kelimesinin mahzun edasını, feryad kelimesinin yırtıcı ahengini pek iyi duyuyorum. İnsanda bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: ‘bahr-ı sükûnperver’ diyemez, bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususile sonundaki ranın tesadümünden hasıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mânâ tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan, yahud bahr-i pür-huruş...” (s.104)
Bir ara derin duygularını ifade etmede dilin kelime kadrosunu dar bulan ve yeni fikirlerin eski kelimelerle ifade edilmesi durumunda tazeliğini kaybedeceği endişesine kapılan kahraman, lügatlere yönelir ve o güne kadar hiç kullanılmayan kelime ve ifadelere başvurmaktan çekinmez.
Bir  aralık lehçeyi dar buldu. Yeni fikirler için yeni kelimeler lazım olduğunda musır idi. ‘Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. Dikkat nazarından kaçar.’ derdi, lugat kitaplarına sarıldı, sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna, bazısının mevcudlara ruchanına, bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. Kendi kendisine: ‘Beni lugat uydurmakla itham edeceklermiş. Anlamayanlar etsin. Kamusun havsalasına sığmayacak kadar garib lugatları bir yere toplayan eski zaman münşilerile benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur.’ derdi.” (s.141)
Ahmet Cemil’in lügatlerden ne tür kelimeler aldığına dair küçük bir ip ucunu, Raci’nin imzasız olarak kaleme aldığı yazısından öğreniriz. Şairimiz Gencine-i Edeb’de yayımlanan “Ezhâr-ı Şebâb” adlı şiirinde; “tâbiş-i lerzende”, “kisve-i müşemmeş”, “pervâz-ı nigâh emelin” ifadelerine yer vermiştir. Onun şiirindeki sembolik unsurlar da aynı endişeden kaynaklanır.
Ahmet Cemil’in dil hususundaki titizliği ve endişesi, tercüme konusunda da kendini gösterir. Babasının ölümü üzerine evini geçindirmek mecburiyeti ile yüz yüze kalan kahraman, arkadaşının da tavsiyesi üzerine tercüme faaliyetine girişir. Tercüme edilebilecek eser olarak da ilk aklına gelen, Lamartine’in “Raphael”i ve Musset’in “Bir Asır Çocuğunun Sergüzeşti”dir. Hemen bunlar üzerinde çalışmaya başlar. Ancak tercüme konusunda; “Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkib silsilesile, aynı rabıtalarla terceme etmek” gibi kendine has fikri olan kahraman, saatlerce uğraşmasına rağmen fazla bir mesafe kat edemediği gibi, yaptığı tercüme “ruhsuz” ve “renksiz”liği sebebiyle bir şeye benzememiştir.
Neresinden başlayacağında tereddüt etti, bir daha okudu, kelimelerin sırasına riayet ederek cümlenin her cüzünü birer birer tercemeye başladı. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arayarak, bazan bulduğu lugatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelerle iyi bir mücaveretde bulamadığı için bir müteradif düşünerek, aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları tercemenin neresine sokuşturmak lazım geleceğinde tehayyür ederek, bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasib bularak, önündeki kağıtta yazdığından ziyadesini çizerek, bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti; belki bir sahife terceme etti, fakat ne harab edici yorgunluk...” (s.56) 

tarihi romanda postmodern arayışlar - hülya argunşah

TARİHÎ ROMANDA POST-MODERN ARAYIŞLAR   Prof. Dr. Hülya ARGUNŞAH
   ( İlmî Araştırmalar, S. 14, Güz 2002)
   Roman, gerçek hayatta meydana gelmiş ya da gelebilecek hadiselerin yazarın fikrî dünyası, birikimleri, hatta psikolojisi doğrultusunda yaptığı seçimlerle, yeniden kurgulayarak oluşturduğu gerçek hayatın benzeri, ama yeni bir bütündür. Tarihî roman ise, tarihî malzemeye dayanan yani başlangıç ve sonucu mazi denilen zaman içerisinde gerçekleşmiş olanın anlatımını üstlenmiş romandır. Yaratıcılık noktasında sanatın bir kolu olan edebiyatın bütününde olduğu gibi romanda da yaratma ve yeniden inşa sayesinde mevcut malzeme, algılar ve algıları yönlendiren etkenler sayesinde değişerek yeniden kurgulanır, yeni bir bütün oluşturulur. Romanın dünyasında özellikle tarih ve tarihîlik söz konusu edildiğinde de unutulmaması gereken bu defa tarihî gerçekliğin kurgusal bir gerçeklikle değiştirildiğidir. Tarihî malzemeyi kullanan yazarlar tespit edilebilmiş bir tarihî gerçeklikten hareket ederler. Fakat tarih biliminin verilerine bağlı kalmak zorunda değildirler. Yazar, romanın bu türünde geçmişte insan toplulukları açısından önemli olan yaşanmış bir zamanı canlandırır ve tarihî kaynakların bile açıklayamadığı birtakım boşlukları olması muhtemel şekliyle muhayyilesinin yardımıyla doldurur. Böylece tarihî kaynakların naklettiğinden, tarihçinin tespit ettiğinden başka bir bütüne ulaşılır. Romanda, tarih bilimi için önemli olan vak'anın yanına insan ve insanın boyutları ilâve edilmiştir. Aslında bu yorumlanmış tarihtir.
   Alain "Tarihin en güzeli bile maddeden yoksundur. Oldum olası biraz soyuttur tarih." (Alain 1999: 82) der. Çünkü tutku, ihtiras, aşk, ihanet, intikam gibi aslında insanın gerçeğini oluşturan hâllerin tarihçinin algılama ve çalışma alanı dışında bırakılması tarihi soyutlaştırmıştır. Hâlbuki roman 'yeniden yaşatma/kurma sanatı' olduğu için tarihi somutlaştırmakta ve hatta aydınlatabilmektedir. Tarihî roman, bilimle sanatın veya burada daha dar anlamıyla tarihle romanın 'gerçekle' ilgili kabulleri dolayısıyla belgelere dayanmayı ve anlattığı dünyanın doğrulanmasını istemez. Çünkü tarihî romanda edebîliğin ölçüsü, ne kadar gerçek olduğu ya da ne kadar gerçeğe yakın olduğu değildir. Buna rağmen Türk edebiyatında başlangıcından itibaren tarihî romanlar tarihe yakın olmayı doğru bilmişler, hatta bazı yazarlar romanlarına ekledikleri kaynakça ya da dipnotlarla tarihin gerçeğine ne kadar sadık kaldıklarını göstermek istemişlerdir. Bu durum aslında okuyucunun tarihî romanda gerçeklik arayışlarına bir cevaptır. Çünkü tarihî romanın okuyucusu, okuduğu metnin tarihe ne kadar uygun olduğunu bilmek, hatta bunlar birer sanat eseri olma iddiası taşımalarına ve bir kurgunun ürünü olmalarına rağmen tarih bilgisi edinmek istemiştir.
   Tarihle ilgilenen, tarihi eserine malzeme olarak seçen romanlarda yazarın ilgi alanını 'tarihî gerçeklik'in oluşturduğu ortadadır. Fakat romanda tarihin konumu, romancının tarihe yaklaşımı, ilgilendiği tarihî dönemler bu romanların durumunu değiştirmektedir. Buna göre tarihle ilgilenen romanlar başlığı etrafında tarihî romanlar, devir romanları, tarihi sadece bir zemin olarak kullanan ve post-modern bir anlayışın ürünü olan romanlar gibi adlandırmalara ulaşılacaktır.
   19. yüzyıl başlarında Avrupa'da Walter Scot'un Waverley’i ile başlayan ve bizde de Namık Kemal'in Cezmi isimli romanıyla 19. yüzyılın ikinci yarısında ilk örneklerini veren tarihî roman, gerek Osmanlı Devleti'nin yıkılış ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yılları atmosferi içerisinde birtakım millî değerlerin aktarılması ve insanımızın kendi tarihi etrafında sağlam ve zinde bir şuur edinmesini sağlamak için çokça yazılmış, çokça okunmuş bir roman türü olarak görünmektedir. Hüseyin Nihal Atsız, Kemal Tahir, Tarık Buğra ile hem sanat hem ideolojik endişelerle yazılan tarihî romanların yanında Aptullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Turhan Tan, Reşat Ekrem Koçu, Oğuz Özdeş, Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi tarihi sorgulamayı ya da topluma tarihî romanla mesajlar vermeyi her zaman düşünmeyen, sadece tarihî macerayı hedefleyen popülist zihniyetle de tarihî romanlar yazılmıştır. Klâsik anlatım tarzlarının kullanıldığı bu romanlarda herkesçe malûm olan tarihî olay ve kişiler basit bir dille,  zaman zaman da halk arasında dolaşan folklorik unsurlarla beslenerek anlatılır. Bu romanları okunur kılan dokularına yerleştirilmiş olan macera unsurudur. Okuyucu çok da estetik boyutları olmayan, hatta zaman zaman cinsellikle beslenen bu macerayı takip etmek ister.
   196O'lı yıllarda yayımlanan Devlet Ana ile tarihî roman, bu popüler edebiyata uygun yapısından uzaklaşarak ideolojik bir boyut kazanır. Kemal Tahir, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarını anlatırken Asya Tipi Üretim Tarzını tartıştığı bu romanıyla Türk edebiyatında tarihî romanın canlanmasına yol açmıştır. Ancak özellikle 1960'ların ikinci yarısından itibaren toplumsal içerikli romanların yazılmaya ve daha çok ilgi görmeye başlaması tarihî roman türünü bir müddet suskunluğa itmiştir. Bu yıllarda Tarık Buğra'nın yazdığı Küçük Ağa üçlemesi (1964, 1966, 1976) ve Osmancık'a (1983) rağmen tarihî romanda fazla bir canlılık görülmez. Fakat diğer yandan Kemal Tahir ve özellikle de Attila İlhan'ın 'devir romanı' denilen yine tarih temalı romanları okuyucuyla buluşurlar.
   1980 sonrasında tarih-roman ilişkisine farklı bir boyut kazandıran tarih malzemeli romanlar yazılır. Bunda o güne kadar bir bilim olarak kabul edilmiş tarihe bakış açısının değişmesinin önemli bir rolü vardır. Post-modernizmin tesirleriyle gerçeğe şüpheyle bakılması, birden fazla ve şartlara göre değişebilen gerçeğin olduğu düşüncesi tarih biliminin etrafında yeniden düşünülmesine sebep olmuştur. Bu çoğulcu bir tarih anlayışına işaret eder. Burada üzerinde durulan, önceki tarih anlayışlarının 'tarihî gerçek' diye sunduklarının bir insanın aracılığıyla ortaya konulmuş, 'yorumlanmış' metinler olduğu meselesidir. Bu durum, tarih biliminde yorumun yeri, değiştiriciliği üzerinde düşündürürken tarihin aslında kişisel bir yapı hatta kurgu olduğu konusuna dikkati çeker. Tarihi Yeniden Düşünmek adlı eserinde tarihçiyi bir 'anlatıcı' olarak gören Keith Jenkins, tarihi de bu anlatıcının bakış açısının dışa vurumu olarak alır: "(...) tarih başka birilerinin gözlerine ve seslerine dayanır; tarihi, geçmişteki olaylarla bizim onlar hakkında okumalarımız arasında yer alan bir yorumcu aracılığıyla görürüz. (...) tarihsel malzemelerin seçimine tarihçinin bakış açısı ve eğilimleri şekil verir ve bunlardan çıkarılacak anlamı da bizim kendi kişisel yapılarımız belirler. "(Jenkins 1997: 24) Böylece tarih, tarihçilerin geçmiş hakkında oluşturdukları anlatılar hâline gelirken edebiyatla tarih, 'olanları yeniden anlatma' noktasında buluşurlar. Tarihin gönderme yaptığı 'geçmiş hakikat' kavramına kuşkuyla yaklaşılır. Tarih artık nesnellikten çıkmış, yazarın anlamlandırmasıyla şekillenen bir metin olmuştur. Çünkü "Tarihçi gerçekte yaşanan olguyu gözlemleyememektedir. Tarihçinin eline ulaşan ilgilendiği dönemin niteliğine göre arkeolojik bulgulardan hatıralara, resmî kayıtlara kadar değişen çeşitli belgelerdir. Bu belgelerin tarihsel gerçeği ne kadar yansıttığı tartışma konusudur. (...) Bu hâlde tarihçi geçmişte yer alan eylemi, geçmişte yaşayan kişinin algılamasındaki tüm sınırlılıklar içinde yeniden kuracaktır. (...) tarihçinin yazdığı tarihle gerçekte yaşanan tarih arasında da bir farklılık kalacaktır. " (Tekeli 1998: 39)
   Tarihçi geçmişi kurmakta, tarihî roman yazarı ise tarihçinin kurgulamış olduklarını yeniden yorumlamakta yani ikinci bir kurgulamayı gerçekleştir¬mektedir. İkisi arasındaki fark, kurmacaya olan yaklaşımlarıdır. Tarihçi, tarihin artık yorumlanmış, tahrife uğramış bir geçmiş olduğu şeklindeki bilime gölge düşüren varsayımlara rağmen, bilim adamı olmak kimliğini elden bırakmaz ve objektif olmak çabasıyla kurguyu arka plânda bırakır. Yazar ise sanatın kendisine tanıdığı özgürlük sayesinde son derece rahat hareket eder, üstelik post-modern tarih ve roman anlayışının getirdiği, gerçeğin birden fazla olabileceği düşüncesiyle alanını rahatça kullandığı gibi tarihî gerçeklere bağlı kalmadığı yolundaki suçlama ve tenkitlerden de uzaklaşmış olur. Bunlar, tarihi yeniden canlandırmayı ya da tarihî olayları yeni bir yorumla anlatmayı hatta yazdıklarıyla içinde yaşanılan günlere farklı bir bakış açısı kazandırmayı kendisine görev edinmiş klâsik denilebilecek tarihî roman anlayışının dışında eserlerdir. Şimdilik isimlendirilmemiş ancak tarih-roman ilişkilerinde farklı bir uygulamayı örnekleyen bu eserlerde tarih, anlatılmak istenilen hikâye için çoğu zaman sadece kullanılan zemini teşkil etmektedir. Sanatçı tarihi, klâsik tarihî roman yazarlarının yaptığı şekliyle takip edilen ve canlandırılan bir malzeme olarak görmenin tamamen dışına çıkar, kendisini ve yaratma kabiliyetini sonsuz şekilde kullanabildiği özgün bir çalışma içerisine girer.  Tarihin değiştirilemeyecek gerçeklerine uyar ama başka olası hadiselere de dikkati çekerek eserini asıl bunlar üzerine kurar. Bilinen tarihin arkasında yer alan tarih ve olayların tarihinden çok insanın tarihiyle ilgilenir. Kabul edilenlerle çelişmek pahasına yeni bir tarih yapılandırır. Kendisine kadar var olan tarihi alt üst ederek onunla âdeta alay eder. Okuyucunun zihninde tarihe inanma ve güvenme konusunda yerleşmiş olan kesin inancı şüphe duygusuyla karşılaştırır. Buradan yola çıkılarak denilebilir ki 'tarihi kullanan' bu yeni roman anlayışının kökeninde 'şüphe uyandırma', temel hedefi ve hareket noktasını oluşturmaktadır. Roman sanatı ve kurgu konusunda da ciddiyetle düşünen ve cesur denemelere girişen yazarlar, bu ürünleriyle sadece tarihî romana yeni bir yorum kazandırmakla kalmazlar,  aynı zamanda tarihî romanı teknik bakımdan da önemli bir noktaya yükseltirler. Kısaca tarihsel verilerden yola çıkarak modern bir roman yazmaya çalışırlar. Hedefleri tarihi anlatmak,   tarihî gerçeklere bağlı kalmak,   tarihi canlandırmak,   tarih şuuru uyandırmak değildir. Kafalarında oluşan hikâye için uygun bir zaman dilimini bulmaktır. Orhan Pamuk bu konuda şunları söylemektedir:
   "Tarih bana taze, el sürülmemiş ve bir sürü yeni olanak tanıyan imgeler sunan bir hazine gibi geliyor. Ama tarihî sorunlar, günümüze çeşitli şekilde ışık tutacak anlamlar, bir dönemin dramlaştırılması, Shakespeare-vari veya Tolstoy-vari tarih anlayışı bana ilgi çekici gelmiyor. (...) Tarihi ilgi çekici yapan şey ona bağlı olma zorunluluğu değil, bağlı olmama zorunluluğudur. Benim için tarih, günümüz gibi anlamlandırılması gereken bir dünya değildir; yalnızca bir imge deposudur. Bu hazineden işime yarayacak ne varsa çekip kullanabilirim diye düşünürüm. Tolstoy ya da Stendhal gibi tarihte olup bitenlerin anlamı nedir diye düşünmem. Bu yüzden de tarihsel gerçeklerin altında ezilme tehlikesine düşmem. " (Pamuk 1999: 112–113)
   Son dönem yazarlarından Nedim Gürsel de tarihî romandan anladıklarını ve uygulamalarım dile getirirken tarihî romanda yeni bir yolun öncüsü olur: "(...) tarihsel roman Lucaks'ın tanımıyla tarihi anlatan değil; tarihi yorumlayan romandır. " (Gürsel 1997: 74)
İtalyan yazar Umberto Eco'nun Gülün Adı isimli romanının 1980 yılında yayımlanmasının ardından bizde de moda olan bu yeni tarih-roman ilişkisi, 1985'te Orhan Pamuk'un Beyaz Kale isimli eseriyle ilk örneğini verdi. Beyaz Kale'de uygulanan bu yeni anlayış, 1989'da Emre Kongar'ın Hocaefendi'nin Sandukası ve 1995'te Nedim Gürsel'in Boğazkesen adlı romanıyla devam etti. Bunun arkasından İhsan Oktay Anar Puslu Kıtalar Atlası ve Kitab-ül Hiyel; Orhan Pamuk Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı, son olarak da Nedim Gürsel Resimli Dünya adlı romanlarıyla bu çizgiyi günümüze kadar ulaştırdılar.
   Türk romanında son on beş yıl içerisinde hem yazarlar hem de okuyucular arasında büyük bir ilgi gören bu tarih-roman ilişkisinde biçim bakımından bir kısmı çok yeni ama bir kısmı klâsik tarihî romanda, özellikle de popülist nitelikli tarihî romanlarda zaten var olan birtakım kurgu unsurlarının abartılarak ön plâna çıkarıldığı görülmektedir. Bunun temelinde post-modernizmin kabul edilmiş estetik ilkelerle alay etmesi, onları yıkarak köklü bir değişime uğratmak istemesi yatar. Yıldız Ecevit'e göre bu, sadece yazarı kabul edilmiş ilkelerden kurtararak kendisini özgür hissetmesi için değildir. Aynı zamanda okuru eğlendirecek yazma biçimlerinin de sanat eserine girmesini getirmekte, edebiyat bir oyun olmaktadır:
   "Oyun bu edebiyatta yalnızca estetik düzlemdeki sonsuz özgürlüğün aracı ve göstergesi değildir; aynı zamanda pragmatik bir işlevi vardır; eğlendirir. Post-modern yazar seçkinci değildir; sanatsal bağlamda pek de seçkin sayılamayacak trivial/eğlencelik özellikli edebiyat türlerine rahatlıkla el atar; popülist diye damgalanmaktan korkmaz, okurun metinden zevk alması için, bilinçli olarak eğlendirici/sürükleyici görünümlü öğelerle donatır metnini. (...) Bu yaklaşım kimi anlatıda, metin aracılığıyla okurla oynanan bilmecemsi/bulmacamsı bir oyuna dönüşürken, çoğu yazar eğlendirici bir konu aracılığıyla bunu yapmayı dener. "(Ecevit 2001: 73–74)
   Popüler anlayışa uygun olarak yazılmış tarihî romanların özellikle gazetelerde tefrika edilmesi bu eserlere okuyucunun bağlanmasını ve takibini zorunlu hâle getirecek gerilim unsurunun yoğun olarak kullanılmasını gerektirmiştir. Bu sebeple bu popüler tarihî romanlarda macera ön plândadır. Serüven, esrarengiz hikâyeler, polisiye bir kurgu ya da cazip aşk hikâyeleri daima vardır. Bu maceraya dayalı kurgu, okuyucuda değişik duygular uyandıran işkence sahneleri ve cinselliği ön plâna çıkaran pornografik bölümlerle desteklenirler. Yeni tarih-roman uygulamasında da bu plânların kullanılır hatta Beyaz Kale, Boğazkesen ve Kitabü 'l-Hiyel 'de olduğu gibi merakı artıran yeni plânlar da ilâve edilir. Meselâ Hocaefendi 'nin Sandukası 'nda tam bir polisiye kurgu ile karşılaşılır. Bir öğrenci örgütü Osmanlı medreselerinin çökertilmesi, dolayısıyla Osmanlının yıkılışının hızlandırılmasını sağlayan İngiliz ajanı Hocaefendi'nin ve onun esrarının peşine düşer. Bütün büyü romana da ismini veren Hocaefendi'nin şifre ile kilitli sandığındadır. Roman boyunca bu sandığın ve Hocaefendi'nin sırrını öğrenmeye çalışan okuyucu sırra ancak romanın sonunda ulaşır. Böylece gerilim, polisiye bir kurguyla romanın sonuna kadar taşınır. Beyaz Kale 'de gerilim esrarlı hikâyeler üzerine kurulmuştur. Çocuk yaşta tahta geçen dolayısıyla kendilerinden daha az akıllı olan padişahı oyalamak, hatta onun ilgisini çekerek maddî refahlarını temin etmek isteyen yine bir hoca ile onun hayal kurma tutkusuna sahip Venedikli kölesi durmadan yeni hikâyeler uydururlar. Bu hikâyeler uydurma ve anlatma işi bir süre sonra kendileri için de cazip bir oyun hâlini alır. Günler geceler boyu "Ben kimim ben?" sorusunu cevaplamayı bıkmadan sürdüren, birbirine fiziksel olarak çok benzeyen bu köle ve efendi sonunda birbirlerini o kadar iyi öğrenirler ki masallarda olduğu gibi birbirlerinin yerlerine geçerler. Sonra ayrı mekânlarda öteki benzerini anlatıyor gibi yapıp kendilerini anlatmayı bir iş hâline getirirler.*
Boğazkesen 'de gerilim tarihî hikâye içerisinde Fatih'in ve fethin etrafında toplanırken aktüel zamanda devam eden hikâyede ise yazarın sevgilisi Deniz'in üzerine yüklenir. Çünkü tarih 12 Eylül 1980'i takip eden günlerdir ve Deniz bir sol örgütün üyesi olarak aranmaktadır. Sözü edilen üç romanda da romanın asıl hikâyesini oluşturan ve içte kalan tarihî hikâye, okuyucunun o güne kadar alıştığı, benimsediği genel kabullerin dışında ve esrarengiz bir hikâyedir. Aynı şekilde cinsellik de alışılmışın dışında ve çarpıcı bir şekilde kullanılır. Boğazkesen'de Fatih, bir eşcinsel olarak karşımıza gelirken onu ve çevresini içoğlanı Nicolo Selim'in gözleriyle görürüz. Ancak romanın tarihle ilgili kısmında cinsellik çok önemli bir boyutta olmamasına rağmen Selim'in anlatıcı karakter olarak belirginleşmesi ile dikkati çeken bir hâle gelir. Diğer yandan dış hikâyede yazarla Deniz'in tutkulu cinselliklerine yer verilir. Hocaefendi'nin Sandukası’nda ise cinsellik ve buna eşlik eden esrar çekme, düğümün çözülmesine yardımcı olur. Hocaefendi kadar kurnaz olmayan Raşid ve arkadaşları onu Mahpeyker'le oyalarlar. Mahpeyker ise kendisini sunarak Hocaefendi'yi oyalama işini, Dilruba'ya duyduğu eşcinsel arzulan yüzünden yapmaktadır. Aynı şekilde Dilruba da örgütün lideri Raşid'in sevgilisidir. Emre Kongar, romanın başında bu tarihî metin hakkında bilgi verirken cinsellikle ilgili kısımları müstehcen bulduğu için çıkardığını ya da noktalayarak geçirdiğini söyler ki roman içerisinde çok belirgin olan bu noktalanmış kısımlar, aslında okuyucunun muhayyilesini harekete geçirirler, bir anlamda yeni ve yazılmamış kurguyu başlatırlar. Beyaz Kale'de cinsellik yoktur. Sadece bir sahnede Hoca ve benzeri Venedikli Köle kendilerini aynada çıplak seyrederler. Bu sahne cinsellikten çok romanın kurgusunun sonraki bölümleri için gereklidir. Zira iki kahraman birbirlerinin yerine geçerler.
   Tarih-roman ilişkisinde bambaşka bir boyutu karşımıza getiren ve tarihin bir 'fantezi' olarak algılandığı bu romanlarda tarihî bir zamanın ve tarihî bir dekorun içerisinde geleneksel anlatı ve onlardan gelen izlenimler yerleşirler. Seyahatnameler,  vakayinameler,  tarih kitapları,  efsaneler,  menkıbeler,  masal motifleri,  felsefî metinler hareket noktasını teşkil ederler.  Metinler arasılık (intertextualitiy) denilen bu kullanım, post-modernizmin edebiyatta özgünlüğün mümkün olmadığını kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu aynı zamanda metnin başka metin ya da metinlerle de birleşerek zenginleşmesini sağlar. Geleneksel edebiyatın ürünleri de malzeme hâline gelirken yeni bir biçim içinde sunulurlar. Bu durum eski anlatı türlerine ironik bir yaklaşım sonucunda da olabilmektedir. Meselâ Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızı'da Hüsrev ile Şirin'in aşklarını kullanarak metinler arası bir ilişki oluştururken aynı zamanda bir ironi gerçekleştirir. Metinler arası kurgu tekniğinde, yazarın kullandığı malzemeyi belirtmesi de gerekmez. Zaman zaman etkilendiği ya da faydalandığı metinleri çekinmeden dile getiren sanatçı bunun keşfini okuyucusunun birikimine de bırakabilmektedir.  Çünkü post-modern anlatıda yazar   "Birbirine benzemenin kınanamayacağı görüşünü savunarak benzersizlik fikrini çökertmeye" çalışmaktadır. (Aksoy 2001: 33) Bu aslında bir kurgu unsurudur ve var olan metin yeni bir metin içinde yapı unsuru olarak kullanılır, yeniden yapılandırılır. Beyaz Kale'de Venedikli Köle önce can sıkıntısından boş kaldığı günlerde,  sonra yaşamak için hikâyeler uydurmaya başlar.   Boğazkesen’de Fatih Haznedar Mesnevi’den Ali Kuşçu’nun hikâyesine, Süleyman Peygamber’den kuruluş efsanelerine,  İskendername’den Siyah Kalem’e ve minyatürlerin dünyasına, masallara kadar önüne gelen hiçbir fırsatı kaçırmadan uzun uzun kullanır. Bu kullanımlar öylesine abartılır ki eserde efsane, söylenti, iç konuşma, hayal ve rüya tarihin yerini alır. Özellikle Beyaz Kale'de 1001 Gece Masalları'nı andıran bir zenginlik görülür. Venedikli Köle ve benzeri Hoca aynı masaya karşılıklı oturup "Ben kimim ben?" sorusunu bıkıp usanmadan sorup cevaplarlarken başka bir masal motifini de hazırlarlar:   Birbirinin yerine geçme.   Hocaefendi'nin Sandukası 'nda ise okuyucu olarak daima bir şüphe taşırız. Okunan metinler bir casusun yazdığı şifreli metinler midir? Yoksa gerçek midir?
   Eserlerin tarihî hikâye kısımları bizzat bu metinlerle kurgulanırken diğer yandan çarkları dışarıda çalışan bir saat gibi romanın kurgulanması ve yazarın bu eseri yazmak için çeşitli okuma, araştırma, yazma faaliyetlerine girişini de takip ederiz. Romanını kurgulayacağı malzemeyi bulduktan sonra kendisine mal etmek gibi bir endişeye girmeyen yazar bunlardan söz ederken ya da alıntı yaparken geçmişte romanın kurgu dünyasıyla ilgili olarak yapılan bütün çalışmalarla alay eder gibidir. Fakat bu tavrıyla da yeni bir roman kurgusu anlayışını başlattığının farkındadır. Üst kurmaca (metafiction) aracılığıyla edebiyatın, roman yazmanın bir oyun olduğu vurgulanmakta, geleneksel kurgu anlayışlarının dışına çıkılmakta ve sanatçının eserini yazma süreci romanın odak noktasına yerleştirilerek zamanlar arasında geçişler gerçekleştirilmektedir. Böylece yeni tarihî romanda mesele neyin anlatıldığından nasıl anlatıldığına doğru yer değiştirmektedir. Eski anlatım biçimleri, roman anlayışı, kurgu teknikleri ve yazar tavrıyla bir anlamda sorgulamaya girişilmektedir: "(...) postmodernistler, roman metni ile hayat, birey ile toplum arasındaki bağı koparır, okurun dikkatini metnin yazılış sürecine çekerler. Roman türünün yerleşik geleneklerini bilinçli olarak sorgular, eleştirirler. Böylece kurmaca metnin nasıl kurulduğu sorusu, yani kuramsal bir sorun romanın önemli bir konusu haline gelir. "(Aksoy 2001: 21)
   Post-modem edebiyatın öncülerinden sayılan Umberto Eco'nun Gülün Adı adlı romanında yaptığı gibi geçmişe ait, bulunmuş, orijinal el yazması metinlerden hareket eden yazar, aslında kendisinin yarattığı başka bir yazarın arkasına gizlenir. Böylece romanda üst üste binmiş zamanlarla karşılaşılır. Beyaz Kale'de Orhan Pamuk bir tarihçiyi, o da bir Venedikli Köleyi; Hocaefendi'nin Sandukası 'nda Emre Kongar Calevela'yı, o da Hocaefendi ve Raşid'i; Boğazkesen'de Nedim Gürsel yazar Fatih Haznedar'ı, o da Nicolo Selim ve diğerlerini kullanır. Böylece birbirinden farklı 'anlatıcı'ların kullanıldığı çok renkli bir roman dünyasına ulaşılır. Bu sebeple okuyucu bu roman türünde birden fazla metni takip eder. Bunlardan biri romanın tarihidir, diğeri ise tarihin romanı. Asıl dikkat, iç metne ya da iç hikâyeye yöneltilirken yazarın diş metin olan romanın hikâyesinde okuyucunun kafasına yerleştirdiği soru işaretleri, şüpheler, meraklar iki metin arasındaki bağın sürekli olarak zinde tutulmasına sebep olur. Okuyucu kitabı sadece romanı okumak için tamamlamaz, aynı zamanda soru işaretlerini cevaplamak isteyen ve romanın nasıl yazıldığını bilmek isteyen bir dedektif merakını da tatmin eder.
   Orhan Pamuk Beyaz Kale'de romanın tarihini oluştururken tarihçi Faruk Darvinoğlu'nu kullanır. Faruk Darvinoğlu yazarın bir önceki romanı Sessiz Ev'de karşımıza çıkardığı kahramanıdır. Faruk Darvinoğlu Gebze Kaymakamlığına bağlı arşivde bulduğu elyazmasıyla bize tarihin romanını atlatır. Nedim Gürsel ise Venedikli Köle Nicolo'nun Rûznâmesi yanında İstanbul'u ve fethi anlatan Tevarih-i Al-i Osman' lara tarihin romanını yükler. Romanın tarihini ise yazar Fatih Haznedar yüklenir. Emre Kongar, Beyazıt Sahaflar Çarşısında Elif Kitabevi'nde rastladığı d'Abussion de Calevela'nın elyazması metnine tarihin romanını yüklerken, romanın tarihî kısmını kendisi bir yazar olarak gerçekleştirir. Romanlardaki bu uygulama okuyucunun her şeyi kendisinden önce bilen yazarı, okuduğu eserin içinde hissetmemek arzuları doğrultusunda bir sonuçtur. Fakat yazar, okuyucunun bu isteklerine karşılık en ince noktasına kadar yine kendisinin kurguladığı başka bir yapı unsurunu geliştirir. Ve aslında romanın dışına hiç çıkmaz, metinde her şeyi belirler. Diğer yandan bu uygulama tarih-roman ilişkileri içerisinde her zaman var olmuş tarih-roman-gerçeklik üçlemesinden kaynaklanan "Ne kadar gerçek?" gibi sorulara karşı da bir savunma biçimidir. Yazar, önceden yazılmış bir metni üstelik de tarihle bilimsel anlamda ilgilenen kişileri eliyle sunarak aradan çekilir ve bu türden sorulara muhatap olmaz.
   Beyaz Kale'de tarihin romanı ile romanın tarihi birbirlerine karışmazlar. Faruk Darvinoğlu Gebze arşivinde "resmi defterlerle tıkış tıkış doldurulmuş tozlu bir sandığın dibinde" bulduğu "Rüyaları hatırlatan mavi ebrulu zarif bir ciltle" ciltlenmiş, düzgün bir yazıyla yazılmış ve üzerinde "Yorgancının Üvey Evladı" başlığı bulunan küçük kitapçığı çalar. Sonra bu kitabın ve kitaptaki hikâyenin peşine düşer. Sessiz Ev'den de hatırlanabileceği gibi babasından aldığı şüpheciliği tarihçiliğine ekleyen Faruk Darvinoğlu, bu yazmanın ne yazarının izine ne de İstanbul kütüphanelerinde başka bir nüshasına rastlar. Yazmada anlatılan olaylar dönemin temel eserleri tarafından doğrulanmamaktadır. Meselâ, Köprülü'nün vezirliği sırasında İstanbul'da bir veba salgını olduğu konusunda herhangi bir kayıt yoktur. Fakat Faruk Darvinoğlu birtakım küçük ayrıntıları Naima Tarihi’nin doğruladığını tespit eder. Sonunda romanın tarihçisi "okumaktan ve düşlemekten hoşlandığı anlaşılan yazarın, hikâyesi için bu tür kaynakları, başka bir yığın kitabı elden geçirmiş, onlardan bir şeyler almış" olabileceğini düşünür. Faruk Darvinoğlu, bu cümleleriyle aslında bir taraftan kendisini de yaratan yazarı işaret eder. Dikkatli okuyucu, Darvinoğlu'nun bu çabalarıyla Orhan Pamuk'a yeniden bağlanırken diğer yandan yoğun bir şüpheyi yaşar. Bütün bu gerçekle kurmaca arasında kalan unsurlar esere bir hazırlık yaparlar ve okuyucuya bu eseri okuması konusunda bir kararlılığı yüklerler. Bundan sonra tarihin romanı başlar ve eser bu boyutta tamamlanır.
   Hocaefendi'nin Sandukası’da Beyaz Kale 'de olduğu gibi romanın tarihiyle başlar. Orhan Pamuk bu bölümde anlatıcı olarak Faruk Darvinoğlu'nu kullanırken Hocaefendi'nin Sandukasın’da yeni bir anlatıcı yerine doğrudan yazar Emre Kongar'la karşılaşırız. Emre Kongar, Elif Kitabevi'nde eserine konu olacak yazmayı buluşunu anlatırken okuyucunun karşısına iki isim daha getirir: Umberto Eco ve Orhan Pamuk. Her ikisi de o gün orada Elif Kitabevi'nin kapısına geceden bırakılıvermiş, içi Latince ve Osmanlıca elyazmalarıyla dolu karton kutuyu karıştırmaktadırlar. Emre Kongar'a göre Eco, Gülün Adı; Orhan Pamuk ise Beyaz Kale ile o gün buldukları yazmaları anı-roman hâline getirerek ölümsüzleşmiş¬lerdir. Böylece bir tarihî roman tekniği ve anlayışım kullanırken kaynağını da açıklayan Kongar, oradan aldığı yazmayı önce bir köşeye atar ve unutur. Ancak daha sonra hazırlaması gereken birtakım resmî raporlar yazarı bu kitabın kütüphanelerdeki diğer nüshalarıyla karşılaştırır. Kütüphane isimleri de vererek okuyucuda gerçeklik duygusu oluşturan yazar, yazmanın d'Abusion de Calevela isimli bir İspanyol Yahudisinin Raşid adlı genç bir öğrencinin ağzından yazdığı bir vakayiname olduğuna karar verir. Fakat şüpheleri vardır. Sonra Calevela'nın bir İngiliz casusu olduğunu, onun başka bir anlatıcı kullanarak üstelik eserini Osmanlı alfabesiyle yazarak kendisini gizlediğini ve bütün bunların birer mektup/rapor olduğunu düşünür. Üzerinde herhangi bir tarih, numara vb. taşımayan bu mektupları kendince bir sıraya dizdiğini belirten Emre Kongar, post-modernizmin çoğulculuk ilkesine uyarak okuyucuya başka alternatifler de önerir ve onun okuma alanını genişletir. Bunlar asıl romanı oluşturacak yazma konusunda okuyucunun şüphesini ortadan kaldıran ve hem yazara hem de bundan sonra anlatılacaklara inanmasını kolaylaştıran verilerdir. Fakat ardından yazarın bazı dikkatleri ile karşılaşılır. Bunların en önemlisi yazmanın uzun bir zamanı içerisine almasına rağmen kahramanlarının, Raşid ve arkadaşlarının hiç yaşlanmamasıdır. Bu durum anlatılan hadiselerin yapay tipler etrafında döndüğünü düşündürmektedir. Böylece biraz evvel okuyucuda oluşturulan gerçeklik duygusu sarsılır.
   Boğazkesen 'de ise romanın tarihi ile tarihin romanı bu iki örnekten farklı olarak yan yana yürürler. Beyaz Kale'de Orhan Pamuk Faruk Darvinoğlu'nun hazırlıklarından sonra okuyucuyu yazma ile baş başa bırakarak hiç müdahale etmez. Emre Kongar ise her mektup/rapordan önce farklı karakterde dizilmiş birkaç cümlesiyle okuyucunun zihnini metne hazırlar, gerçeklik duygusunu tazeler. Fakat Boğazkesen 'de okuyucu, yazar Fatih Haznedar'la birlikte adım adım ilerler. Onun yazma sıkıntılarını, kütüphane çalışmalarını, rüyalarını, hayallerini vb. takip eder. Her şeyden önce bilinir ki Fatih Haznedar Fransa'da bir üniversitede öğretim üyesidir. Bu unvanın okuyucuya verdiği inandırıcılıkla yola koyulan Nedim Gürsel, ilk sayfalarda yazar kahramanının "Konuyla ilgili kitap ve belgeleri toplamış olmama karşın bir sözcükten yola çıkmalıydım." şeklindeki cümlelerine yer verir. 12 Eylül 1980'den geçmişe dönen yazar, Deniz'in hikâyesi ile hâlihazırını kurarken İstanbul efsaneleri, tarihler vb. ile de İstanbul'un fetih günlerine ve Fatih'e bağlanır. Böylece Boğazkesen'in Fatih'in romanı şeklindeki sunuluşunu da tamamlar. Eser iki Fatih'in yani Fatih Sultan Mehmet'in ve Fatih Haznedar'ın romanı olur.
Değerlendirmeye aldığımız bu üç romanın sunuşlarından itibaren bir farklılıkla karşılaşılmaktadır. Post-modernizmin de yönlendirmesiyle genel kabuller karşısında şüphe uyandırmayı, var olan değerleri alt üst etmeyi hedefleyen yazarlar, bilinen tarihin dışında ve arkasında yer alan bilinmeyen tarihin peşine düşerek dikkatleri başka tarafa çeker, nihayet yeni bir tarih-roman bağı kurarlar. Okuyucular, sunuştan itibaren sonsuz genişlikteki bir fantezinin ağma teslim edilirler. Bu fantezi teslimiyetinin asıl metinde de okuyucuyu daima takip ettiği görülür. Klâsik tarihî roman anlayışından farklı olarak masal ve efsane gibi tarihin gerçekliği yanında yapay görünen malzemeyi esere asıl eksen olarak alırlar. Bu sebeple zaten kurgu olan romanın dünyası kendi içinde de 'uydurma' ile karışarak merak uyandırıcı ama eğlenceli bir hâl alır.
   Tarih-roman ilişkilerine yeni bir kurgu anlayışını getiren bu post-modern uygulamalar tarihî roman türünün kendi içerisinde yenilenmesini göstermesi bakımından önemlidir. Destan, masal gibi geleneksel anlatı türlerinin en yakın devamı olan tarihî romanın bu yenilenişi, uzun bir gelecekte de türün devam edeceğini göstermektedir. Daha da önemlisi bu yenilenme ile popülist ya da ideolojik karakteri dolayısıyla küçümsenmekten de kurtularak 'usta işi' roman türü olma noktasına ulaşacaktır. Çünkü tarihî roman modernleşerek yaşamaya devam etmektedir. Diğer yandan tarihle roman veya tarihle tarihî roman arasında geçmiş zamanı anlatmaktan doğan ortak nokta, tarihle romanın, tarihçiyle roman yazarının birbirleriyle örtüşen hareket alanları, tarih ve kurmaca, tarihte yorumun yeri ile kurmaca metin arasındaki benzerlikler, tarihî metnin kurmaca metinde kullanılışı üzerinde yeniden düşünme ve değerlendirme fırsatlarını doğurmaktadır.
    Kaynaklar   * Böylece post-modern öğretiye başka bir tarafından da bağlanılmaktadır. Yıldız Ecevit'in 'yapı sökümü' dediği (Ecevit 2001: 78) bu durum bireyin tam ve durgun bir yapı olmaktan çıkmasına, bir oyun anlayışı içerisinde benlikler arasında yüzmesine, bir kişilikten başka bir kişiliğe doğru değişmesine ve kendisini sorgulamasına zemin hazırlamaktadır.
   Aksoy, Nazan (2001), "Türk Romanında Yenilikçi Yönelişler", Çağdaş Türk Yazını, (hzl. Zehra İpşiroğlu), İstanbul, Adam Yayınları, 19–41.
   Alain (1985), Edebiyat Üzerine Söyleşiler, (çev. Asım Bezirci), İstanbul, Say Yayınları.
   Anar, İhsan Oktay (1996), Kitab-ül Hiyel, İstanbul, İletişim Yayınları.
   Anar, İhsan Oktay (1995), Puslu Kıtalar Atlası, İstanbul, İletişim Yayınları.
   Ecevit, Yıldız (2001), Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İstanbul, İletişim Yayınları.
   Gürsel, Nedim (1997), "Tarihsel Roman Tarihi Yorumlayan Romandır", Hürriyet Gösteri: 197, 74.
   Gürsel, Nedim (1995), Boğazkesen, İstanbul, Can Yayınları.
   Jenkins, Keith (1997), Tarihi Yeniden Düşünmek, (çev. Bahadır Sina Şener), Ankara, Dost Kitabevi.
   Kongar, Emre (1989), Hoca Efendi 'nin Sandukası, İstanbul, Remzi Kitabevi.
   Pamuk, Orhan (1999), Öteki Renkler, İstanbul, İletişim Yayınları.
   Pamuk, Orhan (1985), Beyaz Kale, İstanbul, Can Yayınları.
   Pamuk, Orhan (1998),
   Tekeli, İlhan (1998), Tarihyazımı Üzerine Düşünmek, Ankara, Dost Kitabevi

kemal tahir'in felsefesi ve devlet ana

KEMAL TAHİR'İN FELSEFİ DÜŞÜNCESİ
VE
DEVLET ANA

Selahattin Hilav
edebiyatokyanus.tr.gg
Bu kısa incelemede ele alacağımız konu, sanatçının felsefi düşüncesi, dünya görüşü ve bilinci ile tarih ve toplum gerçekleri arasındaki ilinti ve tekabüldür.
Osmanlı toplumunun ortaya koymuş olduğu derlitoplu, mütecanis ve sağlam ideolojik doku, bu toplum düzeninin yozlaşmaya başladığı çağa kadar, sanatçının iradi ve bilinçli bir şekilde belli bir dünya görüşünü belli bir felsefi anlayışı aramasını; böyle bir görüşün gerekliliğini duymasını, ihtiyacını hissetmesini zorunlu kılmamıştır. Divan Şiiri ve Osmanlı nesri ile, bu toplumun maddi (ekonomik) şartları arasında sağlam bir tekabül ve tutarlılık vardı. Bu tutarlılık, kapitalizm-öncesi maddi bir yapı üstünde yükselen Osmanlı toplumunun, sosyal bakımından, kendisiyle hemen hemen hiçbir ortak noktası bulunmayan ama tarihi zaman bakımından bu topluma çağdaş olan kapitalist düzenle ister istemez ilişki haline girdiği ve düzenin öldürücü baskısını duyduğu çağda ortadan kalkmıştır. İç yapısının, kapitalist bir gelişime yatkın olmayışı ve ayrıca yatkın olsa bile, kendisinden daha önce gelişmiş ve doruğu varmış olan kapitalist dünya karşısında bu dünyaya benzer bir sosyal düzene geçebilme şansını, geç kalmış dolayısıyla kaybetmiş bulunması, Osmanlı toplumunda ayağı yerden kesilmiş olan ama bir özlemi karşıladığı için sanki bir gerçekliği ve anlamı varmış gibi görünen fikir hareketlerinin ve sanat görüşlerinin son yüz elli yıl içinde ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sosyal ve politik vehçeler de taşıyan ve Batılılaşma, islahat hareketleri ya da devrimler diye adlandırılan hareketler aslında, niteliksel değişiklikler olmadan (bu çeşit niteliksel değişiklikler, bizim ülkemizde, ne alttan gelen yani ezilen sınıflardan gelen itkilerin sonucu olarak ortaya çıkabilmiş, ne de üstten yani tepeden inme değişiklik yapmak isteyenler, bu çeşit ciddi niteliksel değişmelerin gerçekleşmesini istemişlerdir), yani toplumun temelini teşkil eden üretim ilişkileri köklü bir değişikliğe uğratılmadan, bir milletin ekonomik ve sosyal hayatının, bir yaşama ve zihniyet biçiminin değişebileceğini umud etmek bir hayalden (gerçekleşmesi imkânsız ham bir hayalden) ve aldatmacadan ibaret kalmıştır. Ve yine bundan ötürü, Türk toplumunun fikri (İdelojik) dünyasında "ileri-geri", "devrimci-geri", "dindar-dinsiz", kavramları, belki de başka hiçbir toplumda rastlanmadık ölçüde karmakarışık olmuş ve kimi zaman, Batıdaki anlamlarının tam tersini dile getiren karşıtlıklar haline dönüşmüştür. Bu fikir ve değer kargaşası içinde bir topluluğun en bilinçli kişileri olmak göreviyle karşı karşıya bulunan sanatçıların bile yollarını şaşırmaları olağandır. Ondokuzuncu yüzyıl Türk toplumunun "ilerici" sanatçıları, şekli bir hürriyetin gerçekleşmesi için çalışmışlar; politik bir değişikliğin (istibdat yerine meşruti idarenin gelmesinin), bütün sosyal kötülükleri ortadan kaldıracağına inanmışlardı. İşin garip tarafı, bu şekli hürriyeti gerçekleştirecek ve politik değişikliği gerçek bir değişiklik olarak ortaya koyabilecek olan sosyal güçlerin (sınıfların), Türk toplumu içinde henüz teşekkül etmemiş olmasaydı. Bu durum, sanatçının sosyal bilinci, özlemleri ve ideallleri ile, içinde yaşadığı maddi (ekonomik) şartlar arasındaki uzlaşmazlığı ve tutarsızlığı apaçık bir şekilde dile getirmektir. Bu, burjuvası olmayan bir toplumda, dışardan üstünkörü edinilmiş bilgiler ve özlemlerle, ancak burjuva sınıfının yapabileceği bir değişikliği istemek gibi gerçekleşmesi imkânsız bir hayal peşinde koşmaktı. Nitekim bir Tevfik Fikret'in soyut hümanizmasını ve "idealizmini"; kötümserliğini ve küskünlüğünü, sanatçının bilinci ile yani düşünceleri ve özlemleri ile içinde yaşadığı toplumun maddi şartları (üretici güçleri , sınıf yapısı) arasındaki büyük aykırılıkta aramak gerekir. Sanatçının bilinci ile toplum gerçekleri arasındaki bu derin aykırılık, Cumhuriyet devrinde de süregitmiş ve genel olarak, sanat eserlerinin ideolojik yapısında, göçmüş olan eski dünyaya duyulan özlem (Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi); (1) Batı dünyasının yüceltilmesi, yabancılık duygusu ve kozmopolitik (Yakup Kadri, Halide Edip); ya da gerçeğin tamamen tahrif edilerek ve süslenerek anlatılmasından başka bir şey olmayan sahte Anadoluculuk ve Halkçılık eğilimleri ağır basmıştır. Bu eğilimlerin yanısıra, soylu sanatçıların, içinde yaşadıkları gerçeklere uygun düşen kavrayıcı ve açıklayıcı bir bilinç edinememekten duydukları esikliği, sığ bir realizm, ampirik tesbitçilik ya da intibacılık (empresyonizm) ile geçiştirmek zorunda kaldıkları görülmüştür. (Memduh Şevket, Reşat Nuri, Sait Faik). Son yirmi yıl içinde, sosyalist dünya görüşü içinde başarılı eserler veren sanatçılarından çoğunun, bu son eğilimden kurtulamadığı da bir gerçektir. Bu sanatçılar dünya görüşlerini mekanik bir şekilde dışardan alıp aktardıkları için; tespit, tasvir ve intiba aşamasını geçmek ve içinde yaşadıkları toplumun derinlerde yatan gerçeklerine ulaşmak konusunda güçlük çekmişlerdir. Sosyalist dünya görüşünün evrensel bir metod olduğundan ve kaba hatlarıyla alınınca, hemen hemen bütün ülkelerde geçerli olduğundan şüphe edilemez. Ama, bu görüşün gerçek evrenselliği, onun bir metod olarak kullanılmasındadır. Tıpkı politikada olduğu gibi, sanatta da, bu metodu, en derin ve gizli gerçekleri günışığına çıkarmak için kullanmak gerekmektedir. Metodun evrenselliğini teşkil eden şey, onun, yeni gerçekleri ortaya koyabilecek şekilde kullanılmasıdır. Metodun orijinal bir şekilde kullanılmasının, yani metodun insana değil de insanın metoda hakim olmasının, bir sanatçı sözkonusu olunca, bu sanatçının bütün yaratışını, tepeden tırnağa nasıl değişikliğe uğrattığı, Kemal Tahir'in eserlerinde, bütün açıklığıyla, bir örnek olarak gözlerimizin önüne serilmektedir.
İlk romanlarıyla amansız bir gözlemci ve büyük bir şüpheci olduğunu gösteren Kemal Tahir, son yıllarda ardarda yayımladığı eseriyle, Türk toplum gerçeğinin en gizli ve temel unsurlarını, en canalıcı noktalarını ve kaynaklarını dile getirmeye yöneldiğini belli etmişti. Bir yandan, sanatın gereklerine uymak yani somut olanı, canlı olanı, karmaşık olanı, dile gelmezi ortaya dökmek; bir yandan da sınırsız çeşitlilik ve rastlantısallık altında yatan temel gerçeği ve değişmez olanı bulmak, ortaya çıkarmak istiyordu. Büyük eserlerin dokusunu teşkil eden çatışmayı, somutla soyut yani gözlemle fikir arasındaki çatışmayı daha üstün bir düzeyde, tek bir varlık halinde kaynaştırıp vermeye yönelmişti. Kemal Tahir, devrimci aksiyon ve fikir içinde yetişmiş; sosyalist düşünceyi hayatının alınyazısı haline getirmiş olduğu halde, hazır çözümlerden, genel kabullerden nefret eden; metodun kendisine ve kullanmasına yönelen; durmadan arayan; yaşadığı, gördüğü, duyduğu gerçeklik ile, felsefi düşüncesi arasında tam bir mutabakatın bulunmasını isteyen bir yazardır. Bilinci (düşünceleri ve görüşleri) ile, gördüğü, duyduğu, bildiği, yaşadığı gerçeklik arasında mümkün olan en büyük uygunluğu ve tutarlığı kurmak isteyen bir sanatçıdır. Bundan ötürü, klâsik marksist öğretinin, Türk toplum ve insanı açısından yeterli olmadığını, marksit metodun orijinal bir şekilde uygulanarak gerçeklerimizin ortaya çıkarılması gerektiğini açıkça ileri sürüp bu ülkede sesini ilk yükseltenlerden ve bu konuda bilimsel çalışmalara ilk girişenlerden biridir. Yazarın, tarih ve sosyoloji ve tutkusu; kendi düşünce doğrultusunda olduğunu sezdiği her yeni araştırmaya karşı duyduğu sınırsız ilgi bundan ötürüdür. Somut Anadolu insanını çok iyi ve kendisine sunulmuş ölçüler içine yerleştirilmeyen yazar, bugünün dünden geldiğini bildiğini için, Osmanlı toplumunun yeni bir gözle araştırılması gerektiğini düşünmüş; bilim adamlarımızda bile rastlanmayan bir tutku ve ilgiyle, tarih bilimi alanında incelemeler yapmıştır. Yazar, özellikle, Türk toplumunun, Batı'da görülen üretim biçimlerinden farklı bir yapıya sahip olduğu üzerinde durmuştur. Bu varsayım (faraziye) onu, çok daha önceden sezmiş olduğu bazı somut gerçeklerin felsefi ve bilimsel bir şekilde ifade edilmesine götürmüştür. Kemal Tahir, bu irdelemeleri sonunda özellikle Batıdaki anlamda Derebeyliğin (Feodalité), klâsik Türk toplumunda mevcut olmadığı sonucuna varmıştır. Bu, Kemal Tahir'in felsefi düşüncesinin temelini teşkil eden çok önemli bir noktadır. Yazar, bu ilkeden hareket ederek, görüp yaşadığı somut Türk insanı gerçeğini, genel bir kavram çerçevesi oturtmuştur. Böylece, Osmanlı tarihinin sosyal ve siyasi olaylarını açıkladığı gibi, Tanzimant çağını ve Cumhuriyet devrini de bu görüş açısından değerlendirmiştir. Kemal Tahir'in gözünde klâsik Türk toplumu (Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik-sosyal yapısı), marksist gelişme şemalarının izlediği yoldan, yani Kölecilikten, Derebeylikten ve Kapitalizmden geçmemiştir. Bu toplum, merkezi iktidar çevresinde toplanmış üretici halk kitlelerinden teşekkül eden bir ekonomik- sosyal yapıdır. Bu yapıda, merkezi iktidarın temsilcisi olan devlet ve bu devletin taşıyıcısı olan yönetici kadro (zümre), büyük önem taşır. Klâsik Türk toplumundaki sınıflaşma olayı, Kemal Tahir'in gözünde, Batıdaki sınıflaşma olayından farklıdır. Bundan ötürü, Klâsik Türk toplumundaki sınıflar ve sınıf mücadelesi de Batıdakinden farklıdır. Yazar böylece Türk toplumundaki sömürülen sınıfların siyasi davranış ve mücadele özelliklerini, yani bu davranış ve savaşkanlığın Batıdaki farklı oluşunu, temel felsefi düşüncesine uygun olarak açıklamıştır. Halk kitlelerinin ve emekçi sınıfların, Türkiye'de, çok zorlukla harekete getirilebilmesini; en korkunç aldatmacalar ve yanılmalar içinde bulunuşunu, somut olarak görmüş ve gerçeği hiçbir idealizasyona (yüceltmeye, yüce göstermeye) girişmeden, olduğu gibi canlandırmıştır. Bu açıklamalar, Kemal Tahir'in, klâsik Türk toplumunu, Batı gelişme çizgisinin dışında yer alan başka bir üretim biçimi açısından gördüğünü yani Asya-tipi üretim tarzına yakın bulduğunu göstermektedir. Nitekim yazar, yıllarca önce yazdığı romanlarında, somut ve dolayımsız (immédiat) gerçekler olarak büyük bir ustalıkla dile getirdiği insanları, durumları ve yaşantıları, daha sonra yaptığı bilimsel ve felsefi araştırmalar sonunda, genel bir kavramsal yapı içinde fikri açıdan izah etmiştir. Bu kavramsal yapı, yazarın konferanslarında, incelemelerinde ve konuşmalarında da belirttiği gibi, marksist düşüncenin, son on yıl içinde yeniden ele alarak değerlendirdiği ve yukarda sözü geçen Asya- tipi üretim kategorisidir. Son yıllarda üzerinde durulan ve gerçeklerimize ışık tutacağı besbelli olan bu kavram konusunda, marksist Türk bilim ve düşünce adamlarını ilk olarak uyaran ve aydınlatan kimse de Kemal Tahir'dir.(2)
Ve bütün bunlardan ötürü, Devlet Ana, Kemal Tahir'in hem felsefi düşüncesi, hem de sanatı bakımından, manevi dünyasını teşkil eden unsurları en kesin ve özlü bir şekilde dile getirmesi dolayısıyle, bir kavşak noktası teşkil etmektedir. Yazar, bu romanında, dünya görüşünün ve sanatının belkemiğini teşkil eden konuya doğrudan doğruya girmiştir. Kurulmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik- sosyal yapısı ve bu yapı üzerinde teşekkül eden insan ilişkileri, eserde, Batı'nın Derebeylik (Feodalite) düzenine karşı daha hoşgörülü ve insanca bir düzen olarak açıklanmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun, içinde bulunduğu güç tarihi şartlarda gelişip yayılması da, Derebeyliğe nisbetle çok daha insani bir düzeni getirmiş olmakla, "suyun akarında" bulunmakla açıklamıştır. Gerçekten de, sınıfsız ilkel toplulukların çözülüp dağılmasından sonra ortaya çıkan Asya- üretim tarzı toplumlarında, insanlar arası ilişkiler, Kölelik ya da Derebeylik düzenlerine nisbetle çok daha insanidir. Bu tip toplumlarda, Marx'ın deyimiyle, "genel bir kölelik" bulunmakla birlikte, efendiye kölenin canı üzerinde hak tanıyan köleci toplumlar ve toprak kölesinin, senyörün malı olarak telâkki edildiği derebeylik toplumları ile, Asya-tipi üretim tarzı toplumları arasında, insani ilişkiler bakımından büyük fark vardır ve bu fark Asya-tipi toplumların lehinedir. Yazar, Devlet Ana'da, özellikle bu fark üzerinde durmuştur. Nitekim Roger Garaudy, aynı düşünceden hareket ederek, İslâm fetihlerinin hız ve gücünü, askeri gücün dışında aramak gerektiğini ileri sürerken, "Zaferin tayin edici faktörü, fatihlerin, cözülme halinde olan bir kölecilik âlemine, ya da ufak parçalara bölünmüş ve hareket yeteneğinden yoksun kalmış bir feodal âleme, daha yüksek ekonomi ve sosoyal örgüt biçimleri getirmiş olmasıdır" (Sosyalizm ve İslamiyet, s.10) diyor ve Batı gelişme çizgisi dışındaki bir ekonomik ve sosyal yapıdan söz ederek büyük imparatorlukların kurulması (Ortaçağda) olayını açıklamak istiyordu. Kemal Tahir'in, genel olarak bütün eserlerinde ve özellikle Devlet Ana'da dile getirdiği bu felsefi düşüncelerin bilimsel değerinin yanısıra, bizce önemli olan bir başka nokta da, yazarın sözü geçen ana temellerden kalkarak, Türk insanın manevi dünyasını, davranışlarını ve yaşantılarını tutarlı bir şekilde yorumlaması ve dile getimesidir. Muhtevanın bu şekilde değerlendirilmesinden sonra, sanatçının, ifade ve biçimle ilgili meseleleri çözüşünde de, bu temel felsefi düşüncelerin belirleyici bir rol oynadığı görülüyor. Edebiyat eleştirmecileri, Kemal Tahir'in felsefi düşüncelerinin, eserlerindeki estetik özellikleri organik bir şekilde nasıl belirlemiş olduğunu araştıracaklardır. Biz burada Kemal Tahir'in, bu genel düşüncelerin mantıki ve organik bir sonucu olarak dili nasıl kullandığını kısaca belirtmeğe çalışacağız.
Türk edebiyatıyla ilgili en yaygın ve en yanlış düşüncelerden biri, bizde "nesir" türünün olmadığı iddiasıdır.(3) Bu iddia, Batı romanının gelişmiş örneklerinde gördüğümüz "nesir"in, bizim edebiyatımızda aranıp bulunmamasından doğal hayal kırıklığının doğurduğu yalınkat bir görüştür. Başka bir deyişle, Batı hayranlığının yaratttığı sığ bir düşüncenin ürünüdür. Evliya Çelebi'nin yazdıklarına "nesir" dememek için, insanın "nesiri" sadece ondokuzuncu yüzyıl Batı romanlarında rastlanan yazı türüyle bir ve aynı şey olarak görmesi gerekir. Ne yazık ki, bu sathi görüş, Türk nesir yazarlarını, Âşıkpaşazâdelere, Neşrilere, Naimâlara, Evliya Çelebilere vb. yönelmekten alıkoymuş, en yüce noktasını Halit Ziya'da bulan frenk taklidi suni ve cansız bir "nesir" dilinin doğup yaygınlaşmasına yol açmıştır. Toplumcu ve devrimci yazarların çoğu ise, kurtuluşu "mahalli ağızları"ları olduğu gibi aktarmakta ya da "şehir argasonu" kullanmakta ya da "öztürkçecilikte" bulmuşlardır. Böylece, bir uçtan öteki uca düşülmüş ve Türkçenin gerçek kaynaklarına ulaşmak için gerekli olan aşma hareketi yapılamamıştır. Ancak Nâzım Hikmet ya da Kemal Tahir gibi kavrayıcı ve aşıcı dünya görüşünü eserlerine sindirebilen büyük sanatçılarda, Türkçenin kullanılması meselesinin gerçek bir çözüme kavuştuğu görülüyor. Kemal Tahir, Türk tarihi ve toplumu hakkındaki orijinal ve sağlam görüşlerinden hareket ettiği için hem "mahalli ağızları", hem Türkçe'nin küçümsenmiş ve unutulmuş nesir dilini (eski büyük yazarlardan yararlanarak) hem de yeni imkânlarını kaynaştırarak ve aşarak kullanabilmiştir.(4) Eserlerindeki eşsiz dil ve uslüp güzelliğinin kaynağı bu davranıştadır. Daha önceki romanlarında da görülen bu özellik, Devlet Ana'da en yüce noktasına erişmiştir. Türkçe'nin unutulmuş olan dehâsı bütün boyutları, zenginliği ve haslığıyla ilk olarak Kemal Tahir'in eserlerinde kendini göstermektedir.
NOTLAR

1)Bu iki yazarı da, sadece, "göçmüş olan eski dünyaya özlem duyan" kimseler olarak tanımlamanın, bugün pek doğru olmadığını sanıyorum. Abdülhak şinasi, yıkılmakta olan Osmanlı imparatorluğunun insanlarını gerçekçi bir gözle anlatmaktan da geri kalmamıştı. "Göçmüş olan eski dünyaya" duyduğu özlemin yanı sıra, bu özelliğini unutmamak gerekir. Abdülhak Şinasi, bir yazar olarak, bugün, sözü geçen gerçekciliği açısından ilgimizi çekiyor. Gerçekçilik, ele aldığı muhteva ve yazarın kişisel özlemleri ne olursa olsun, mutlaka bir eleştirmeyi de birlikte getirir.(Lukacs bunu çok iyi anlatıyor). Yahya Kemal'in durumu ise, daha da karmaşık. Resmi edebiyat tarihleri, bu büyük şairi bir yandan över bir yandan da "mazi perestlik" le suçlarlar. Bu suçlama, özellikle, Cumhuriyet devri "ilericilik" ideolojisinin ve bunun etkisinde kalmış olan "solcu" (!) düşüncenin ürünüdür. Oysa Yahya Kemal, bir toplumun ruh ve kültür dünyasının, ancak geçmişle hesaplaşarak kurulabileceğini, taklidle hiçbir şey yapılamacayacağını (ya da bugün görüldüğü gibi çok korkunç şeyler yapılacağını) çok iyi biliyordu. Yahya Kemal'in geçmişe bağlılığını, mutlak bir bağlılık olarak değil, içinde yaşadığı çağın zavallılığına gösterdiği bir tepki olarak görmek gerekir. Geçmişle; geçmişin değerleriyle ve zenginlikleriyle, bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, bütün ilişkilerin kesilmesi için her şeyin yapıldığı bir çağda, Yahya Kemal'in, Türk şiirinin kaynaklarına inerek bir dil yaratması ve bu şiirin sürekliliğini yaratıcı bir şekilde koruyarak kendinden sonra gelenlere zemin hazırlaması (tepki göstermek için bile böyle bir zemin gereklidir) başka türlü açıklanabilir? Çağdaş Türk edebiyatında "gerici", olarak görülen ve gösterilmek istenilen kişilerin ve akımların, topyekün reddedilip bir yana atılmasının yerine, bu kişi ve akımların hem olumsuz hem olumlu yanlarının ortaya konması ve alışıla gelmiş düşüncelerin dışında değerlendirerek yerine oturtulması, bugün, marksist metodu kullanan eleştiricinin ve inceleyicinin ilk ve en önemli görevidir sanırım.
2)Marx, Kapital'de yaptığı açıklamaların ve ileri sürdüğü fikirlerin sadece Batı toplumlarının gelişmesiyle ve geçirdiği aşamalarla ilgili olduğunu söyler (Lettres surle Capital, s.305, Ed. Sociales). Başka bir deyişle, Marx, bütün toplumların, İlkel Sınıfsız Toplum, Kölecilik Feodalite ve Kapitalizm aşamalarından mutlaka geçmesi gerekmediğini açıkça belirtir. Üzerinde çok tartışılan bu açıklama, özellikle Batı dünyası dışındaki toplumların tarihini, zorlamalara başvurmadan bilimsel yani marksist açıdan kavrama ve açıklama imkânını vermektedir. Ama bu, Batıdaki ekonomik ve tarihi gelişmenin dışında kalan toplumların yukarda sözü geçen aşamalardan geçmemiş olduğunu ya da geçmeyeceğini göstermez. Nitekim, Batıdaki ekonomik ve tarihi gelişmenin dışında kalan toplumların yukarda belirtilen aşamalardan farklı bir yol izleyeceğini, yani ilkel Toplum, Asya-Tipi üretim Tarzı, Kölecilik, Feodalite ve Kapitalizm, aşamalarından mutlaka geçeceğini (Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkı adlı eserinde bu sıralamayı yapar) de ileri süremeyiz. Bundan ötürü Asya-Tipi üretim tarzı, "gerçeklerimize ışık tutacağı besbelli olan" bir kavramdır derken, bu kavramın bir varsayım değeri taşıdığını, Ortaçağ Yakındoğu İmparatorluklarının ekonomik ve tarih gerçeklerini açıklamaya elverişli bir bilimsel çalışma varsayımı gibi göründüğünü söylemek istiyorum. Son sözün, her zaman olgularda olduğunu, bir varsayımın olgular karşısında sınav vermesi gerektiğini, başka varsayımlara oranla en çok olguyu açıklayabilen ve gerçeği rasyonel bir biçimde kavramamızı sağlayan bir varsayımın, bilimsel bir teori haline gelebileceğini unutmamak gerekir. Asya-tipi üretim kavramı, çeşitli araştırmacılar tarafından farklı ölçülerde ve tarzlarda tarihi ve siyasi gerçeklerimize başarıyla uygulanmış olmasına rağmen (N. Berkes, S.Divitçioğlu, İ. Küçükömer, İ. Cem, M. Sencer, vb.) teori haline gelebilmek için daha geniş ve derin incelemeleri bekleyen bir kavramdır. Nitekim, çeşitli ülkelerin bilginleri, özellikle Eskiçağ tarihi ve toplumları konusunda, bu tür incelemeler yapmışlar ve sözü geçen kavrama, uygulandığı alanlarda, bilimsel bir teori niteliği kazandırmışlardır.
3)Prof. Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nesir'in önsözünde, bu yanlış görüşü çok iyi ortaya koyar ve eski nesrin nasıl ele alınması, değerlendirilmesi ve kavraması gerektiğini ilgi çekici bir biçimde açıklar.
4)Türkçenin bütün imkânlarını kullanmak ve alışlagelmiş "edebi"dilin dışına çıkmak eğilimi, Kemal Tahir'de, bütünsel (totale) yani bütün dil unsurlarını ve kesimlerini kullanma yönelimini doğurmuştur. (Dil kesimi deyince, hukuk dili, yazışma dili, ilân ve reklamlardaki dil, aşara öztürkçecilik, belirli yerel ağızlar, eski Osmanlı nesri ve çevirisi, Tanzimant çağı ve daha sonrasının Frenk taklitçiliğinden doğan üslubu, vb. gibi dil yapılarını kast ediyorum.) Kemal Tahir'de dil, "anlatılan"ın yerine geçer, bir nesne haline gelir ve saydamlığını kaybeder. Onun romanlarını okurken, "anlatılan"ı "anlatan"da yani dilde algılamaya başlarız. Kişiler, olaylar ve durumlar, birer "dil olgusu" haline gelir. Tanpınar'ın deyimiyle, Kemal Tahir; "bir dil makinası" kurmuş, bir dil dünyası yaratmıştır. Bu dil, "başkası"nın yaratışı ve malı (anonim halk ürünü, eski büyük yazarlar, Türkçenin belli bir yöredeki kullanılış tarzı) olduğu halde, aynı zamanda, onun hiçbir yazara benzemeyen öz üslubudur. Bütünsel bir dil kurmaya yönelme, çağdaş Batı romanında görülen önemli özelliklerinden biridir. Soruna bu açıdan bakınca, Kemal Tahir ile hemen hiç ilgisi olmadığı halde, James Joyce akla geliyor. Bizde, aynı eğilimin en ilgi çekici ve başarılı bir örneği de, Kemal Tahir'den bambaşka bir dünyası olan Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı ve Tehlikeli Oyunlardır.

Türkiye Defteri, Sayı 7, Mayıs 1974