6 Mayıs 2017 Cumartesi

anlam değişmeleri

1. GİRİŞ
Duygularımızı, düşüncelerimizi, isteklerimizi sözcükler, sese bürünmüş kavramların
oluşturduğu dil aracılığıyla yansıtmaya çalışırız. Bir ulusun söz varlığı, ses bayrağı
olan, dün-bugün-yarın arasında köprü görevi üstlenen dil, bu büyülü varlık, bizlere
sınırsız yeni kavramlar üretme, yeni bağlantılar kurma, birbirinden farklı anlam
dünyaları yaratarak konuşma ve yazma olanağı sunar.
Dil üzerinde yapılan çalışmalar ancak İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün
(1857-1913) çabaları sonucu bilimsel bir çerçeveye oturmuştur. Genel Dilbilimin
kurucusu Saussure’e göre dil “bireyler arasında iletişim sağlayan bir kurallar ve
göstergeler bütünüdür.” (1965:33). Dar anlamıyla sözcük diye de tanımlayabileceğimiz
gösterge (signe) “sürekli olarak birbirini hatırlatan, çağıran iki öğenin birleşiminden
meydana gelmiş, iki yönlü, iki yüzlü bir varlıktır.” (Aksan, 1978:24). Göstergenin
kavram, bir başka deyişle anlam yönünü gösterilen (signifié) ve bu kavramı
adlandırmaya yarayan ikinci yüzünü gösteren, (signifiant) yani ses imgesi oluşturur.
Zihinsel özellik taşıyan anlam ve ses öğeleri birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Biri
olmadan ötekinin varlığından söz edilemez.
Dil yalnızca göstergelerden oluşan bir dizge değil, toplumsal bir kurumdur da. Aynı dili
konuşan bireyler arasında bir iletişim aracı olan dil toplumun ortak malıdır. İnsanlar gibi
toplumlar da çeşitli yönlerden birbirlerinden farklı olduklarından, nesnelerin
adlandırılması, kavramların ses dizgesi biçiminde aktarılması da farklı olacaktır. Alman
dilbilimci Humbolt’un deyişiyle, “her dilin kendine özgü dünyayı anlama ve anlatma
yolu vardır.”(Başkan, 1967:157)
2. DİLİN EVRİMİ
Dil toplumsal bir olgu olduğuna göre değişmez bir varlık değildir. Kuşaktan kuşağa
farklı koşullar içinde gerçekleşen öğrenme süreci içinde toplumların sözcük dağarcıkları
da değişir. Bazı sözcükler göndergenin (référent) yok olmasıyla kullanımdan çıkar,
bazıları anlam kaymasına uğrar, söz varlığına yeni sesler eklenir. Dil serpilir, gelişir,
zenginleşir. Bu değişimin nedenlerini nüfus hareketleri, göçler, toplumu derinden
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 149
etkileyen olaylar (savaşlar, devrimler), ticari ilişkilerin gelişmesi, yeni siyasal koşullar,
bilimsel ve teknik alandaki dönüşümler gibi dış etkenlerle açıklayabiliriz.
Tarihsel süreçte bu değişimler çoğu kez öylesine yoğunlaşır ki yeni bir dil ortaya
çıkabilir. Örneğin halk Latince’si yayıldığı, konuşulduğu coğrafyada çağlar boyunca
birçok evrim geçirmiş ve Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence gibi
kökenleri, sözdizimleri aynı, ama telaffuzları apayrı yeni dilleri doğurmuştur. Bu
değişim sırasında toplumca benimsenen yenilikler kural olmuş, eski kurallar
geçerliliğini yitirmiştir. Kısaca “dil artzamanlı bir boyutta oluşmuş ve kesintisiz bir
değişim süreciyle özdeşleşmiştir.” (Vardar, 1982:85)
Anlam değişmeleri eşzamanlı (synchronique) ya da artzamanlı (diachronique)
yöntemle ele alınabilir. Eşzamanlı yöntem “bir arada bulunan ve dizge oluşturan
öğeleri, aynı toplumsal bilincin algıladığı mantıksal ve ruhsal bağıntıları” incelerken,
artzamanlı yöntem “aralarında bir dizge oluşturmadan birbirinin yerine geçen ardışık
öğelerin bağıntılarını” araştırır. (Saussure, 1965:140). Bu tanımlamaları anlambilime
uygularsak sözdiziminin ve edebi sanatların sağladığı olanakları kullanarak yarattığımız
anlam değişmelerini eşzamanlı yöntemle; zaman içinde iç ve dış nedenlerle dilde
meydana gelen anlam ve ses değişmelerini artzamanlı bakış açısıyla inceleyebiliriz.
3. ANLAMIN EVRİMİ
Dil sonsuz sayıda sözcüğün, sonlu sayıda kuralın oluşturduğu bir değerler sistemidir.
Dilde sözcüğün yansıttığı, zihnimizde uyandırdığı kavramlardan her birine anlam
diyoruz. Anlam değişmesi ise, “bir kelimenin anlattığı kavramdan az ya da çok
uzaklaşması, onunla uzak-yakın ilgisi bulunan, ya da bulunmayan yeni bir kavramı
yansıtır duruma gelmesidir.” (Baylon-Fabre, 1978:205).
Zaman içinde ve genellikle de bir dilden başka bir dile aktarımlar sırasında göstergenin
iki öğesi, gösterilen ve gösteren düzeyinde -bazen her iki düzlemde de- değişiklikler
olabilir. Bu değişimin olması kaçınılmazdır. Toplumsal bir sözleşmenin ürünüyse eğer,
“kullanılan her şey gibi dil de değişir, belli bir toplumsal bağlam ve süre içinde evrim
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
150
geçirir, durmaksızın yenilenir.” (Vardar, 1982:85). Değişmezlik, bugün hiçbir toplum
tarafından kullanılmayan, konuşulmayan dillerin -Latince, Sanskritçe gibi- özelliğidir.
Latince’de “toprak kap, saksı, testi” anlamına gelen “testa” Fransızca’ya “tête”
biçiminde girmiş ve “kafa, baş” anlamını almıştır. Böylece değişim hem gösterilen
“toprak kap > kafa” hem de gösteren “testa > tête” düzleminde gerçekleşmiştir. Olayın
bir başka boyutu ise tête “chef = kafa” sözcüğünün yerini alırken anlatımsal değer
bölümünden temel anlam bölümüne, chef anlam daralmasıyla temel anlam bölümünden
toplumsal anlamlı değer bölümüne aktarılmıştır. (Guiraud, 1984:37). Bu iteleme
sırasında chef kafa anlamını tête sözcüğüne kaptırmıştır. “Türk kafası, baş başa”
söylemlerini tête sözcüğünü kullanarak “tête de turc”, tête à tête” biçiminde çevirirken,
“baş hemşire”, baş hekim” ifadelerini “infirmière en chef”, médecin en chef” şeklinde
tercüme ediyoruz.
Latince “capra = keçi” sözcüğü Fransızca’da “chèvre = keçi” biçiminde
söylenmektedir. Görüldüğü gibi değişme yalnızca gösteren “capra > chèvre”
düzleminde meydana gelmiştir.
Düz değişmece yani métonymie yoluyla yalnızca gösterilen düzeyinde anlam
değişmeleri yaratabiliriz. “Poubelle” artık Seine eski Belediye Başkanının adı değil
gösterilen düzleminde gerçekleşen değişmeyle “çöp tenekesi” anlamındadır. Ancak
toplumun tüm bu dil olaylarının sonuçları üzerinde uzlaşması ve evet demesi gerekir;
yoksa başlangıçta bireysel çıkışlı olan bu önerilerin yaşama şansı yoktur.
4. ANLAM DEĞİŞMELERİNİN NEDENLERİ
Anlam değişmeleri genellikle uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleşir. Bunun için
bazen yüzyıllar gerekebilir. Linguistik Metodu adlı eserinde Özcan Başkan yapılan bir
araştırmada “1000 yıl içinde dildeki temel sözcüklerin % 19 oranında yitime, anlam ve
ses değişimine” uğradığını göstermektedir. (1964:160-164). Eşzamanlı olarak bir
kavrama ad verme, ona başka anlamlar yükleme olayının bilinçli bir eylem olduğunu ve
hatta dili ustalıkla kullananların, bilimsel sözcüklerin dışındaki dil birimlerine
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 151
bağlamsal anlamlar verebileceğini yukarıda belirtmiştik. Dil içinde artzamanlı olarak
gerçekleşen anlam kaymaları ise bambaşka olgulardır.
Anlam değişmesini dil dışı nedenler ve dil içi etkenler olmak üzere iki eksende
açıklayabiliriz. Gönderge dil dışı bir olgudur. Yaşamın, dış dünyanın gerçeklerini,
somut nesneleri, soyut kavramları adlandırır, anlamlandırırız. Göndergeyi gösteren ve
gösterilen şeklinde bir ses öğesi ve bir anlam öğesiyle dilsel bir araç haline getirir,
gösterge biçiminde ifade etmeye çalışırız. Kısaca bir cisim, bir isim ve bu ismin
zihnimizde uyandırdığı bir resimle karşı karşıyayız. Dil dışı dünyanın ürünü olan
gönderge bilimsel ve teknik alandaki gelişmeler, toplumsal anlayışlardaki farklılaşmalar
yüzünden evrimleşebilir.
Fransızca’da “fusil = tüfek” adını çakmaktaşından alır. Çakmaktaşı kavı tutuşturur,
barutu ateşler. Bu düşünce ateşli bir silahın yaratılmasında ilk adımı oluşturur. 1630
yılında “delikli demir çıkar, mertlik bozulur.” Gönderge “çakmaktaşı” evrimleşir,
tüfeğe dönüşür. Bu evrim sırasında gösterenle onun kavramsal içeriği arasındaki bağıntı
kopar. Silahla çakmaktaşı arasındaki bağıntı silinince tüfek yalnızca belli bir biçimi olan
(havalı, yaylı, otomatik) ateşli bir silah durumuna girmiştir. Darmesteter bu anlam
değişmesini catachrèse = kaydırma olarak adlandırır. Bu dil olayında bir ad örneğin
“fusil”, çeşitli biçimlerde kurulan bir benzerlik bağıntısı aracılığıyla bir başka olguya -
burada “tüfek”- ilişkin olarak da kullanılabilmiştir.
Anlam kaydırması yoluyla adlandırma dilde en çok kullanılan, çok anlamlılığa yani
sözcüğün anlam alanının genişlemesine yol açan dil olaylarından biridir. Teknik
gelişmelerin, göndergenin yani cismin niteliğini değiştirdiğine her zaman tanık
oluyoruz. Dil dışı olguda görülen değişmenin dilde de etkisini göstermesi kaçınılmazdır.
Gönderge değişmekte ancak göndergeye ad olan gösteren aynı kalmakta, yalnızca
gösterilen düzeyinde bir değişiklik söz konusu olmaktadır.
Fransızca’da iki veya dört tekerlekli, atla veya büyük baş hayvanlar aracılığıyla çekilen,
tarımsal gereksinmeler için kullanılan araç “char = araba, kağnı” olarak
adlandırılmaktadır. Zaman içinde gönderge evrimleşmiş ve “savaş arabası” anlamını
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
152
almıştır. XIX. yüzyıl başında nesne zırhla kaplanmış, ahşap tekerlekler yerini paletlere
bırakmış, üzerine bir motor ve ateşli silahlar konmuştur. Bu evrime karşın, nesne aynı
adla “char” anılmaya devam etmiştir. Gönderge “kağnı, araba, savaş arabası”
anlamlarından “tank” anlamına ulaşmıştır. Fransızca önceleri bu yeni nesneyi
İngilizce’den aldığı “tank” sözcüğüyle adlandırmıştır. Ancak kullanıcıların ısrarlı
çabalarıyla “char” “tank” sözcüğünü dil dışına itmiştir.
“Diller çağlarına parelel olarak gelişir. Yansıttıkları kültür yaşamı doğrultusunda
zenginleşir veya zayıflar ve sönerler. Çağdaş toplumların önemli özelliklerinden biri de,
dillerinin ard arda uğradığı değişimlerdir.” (İnce, 1996:173). Göndergeye ilişkin
bilgilerimiz, deneyimlerimiz, alışkanlıklarımız, belli konulardaki düşüncelerimiz
zamanla değişime uğrayabilir. Sözcüklerin duygusal değeriyle birlikte kavramsal içeriği
de etkileşim geçirir. Guiraud’nun da vurguladığı gibi, Yunanca “elektra = ışık”
sözcüğünden türeme “elektrik” anlayışımız Franklin’inkinden çok farklıdır bugün.
Çağdaş fizik “atom” sözcüğünün maddenin parçalanamaz en küçük parçası şeklindeki
tanımını tümüyle değiştirmiştir. Günümüz bilim adamları atomu bir Pythagoras, bir
Einstein gibi algılamıyorlar artık. “Demokrasi, özgürlük, insan hakları” gibi soyut
kavramlar Perikles’ten bu yana, çevreden çevreye, kuşaktan kuşağa, ülkeden ülkeye
farklı anlam içerikleriyle kullanılmaktadır.
Toplumları oluşturan farklı sınıflar, kişiler arasındaki davranış, tutum değişiklikleri gibi
psikolojik etmenlerin izlerini dilde de görebiliyoruz. Saray yaşamının sona ermesi,
efendi-uşak arasındaki ilişkilerin psikolojik boyutunun bozulmasıyla “cuistre =
çeşnicibaşı”, “goujat = uşak”, “domestique = sırdaş” hem statülerini, hem anlamlarını
yitirmişlerdir. Sözlükler bu kelimelerin anlamlarını artık “cuistre = bilgiç, türedi”,
“goujat = hödük, hoyrat”, “domestique = uşak” olarak vermektedir. Burjuva
yaşamında evli veya bekar soylu bayanlar için kullanılan “madame”, sıradan hanımlara
verilen “mademoiselle” sıfatları günümüzde artık medeni durumu gösteren hitap
şekilleri olmuştur. Osmanlı döneminde “Padişah Efendi”, “Ahmet Mithat Efendi” gibi
deyişlerde soyluluk ifade eden “efendi” sözcüğü aynı yolu izleyerek anlam
kötülemesine uğramış ve günümüzde “müstahdem, hizmetli” anlamını almıştır.
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 153
Anlam değişmeleri dilsel nedenlerden de kaynaklanabilir. Ses ve anlam evriminin
rastlantıları aynı bağlamda anlamları karışan biçimler yaratabilir. Bu durumda dilde
eşadlılar çatışması ortaya çıkar. Guiraud’ya göre, “bu olaya tepki gösteren dil
sözcüklerden birini yenilemeye yönelir.” (1984:66). Latince “nautare = yüzmek” ve
“nodare = düğüm yapmak” fiilleri Fransızca’ya geçerken “nouer” şeklini almışlardır..
Eşsesliliğin getirdiği anlam karmaşasını dil iteleme yoluyla aşmaya çalışmıştır.
“Nouer” “düğüm yapmak” anlamını korumuş, “yüzmek” kavramı kendisine ad olarak
gene Latince’den gelen “navigare > nager” fiilini bulmuştur. XVI. yüzyıla kadar hem
insanların, hem deniz taşıtlarının sudaki hareketlerini anlatmak için kullanılan “nager”
XVI. yüzyıldan itibaren anlam daralmasına uğramış ve gemiler için olan anlamını
“naviguer” fiiline terketmiştir. Latince “mulgere = süt sağmak” ile “molere = öğütmek”
de Fransızca’da “moudre” gibi tek biçime dönüştüğünden “moudre = sağmak”
anlamını kaybetmiştir.
Özellikle halk yakıştırmacası (étymologie populaire) sonucu ortaya çıkan yanlış
kökenleme anlam değişmelerinin nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Faubourg = varoş” sözcüğü önce “faux bourg= yalancı kasaba”, sonra “fors-bourg=
kasabanın dışında” şeklinde düşünülmüş, “coute-pointe = pike örtü” yanlış kökenleme
sonucu aynı anlamda fakat farklı yazımlı “courte-pointe” sözcüğüne dönüşmüştür.
Sözcükteki coute “courte = kısa” sıfatıyla karıştırılmıştır. Dilimizde de halk
yakıştırmalarının getirdiği anlam olaylarına rastlıyoruz. “Taht-al kala” aslında “kale
altı” demektir. Ancak İstanbul’daki serbest döviz piyasasının kalbi bugün Tahtakale
diye anılmaktadır. “Hint hurması” anlamına gelen “temr-i hindi” “demir hindi”ye
dönüşmüştür. “Demokrat” sözcüğünü Anadolu insanı “demirkırat”a, İngilizce’den
dilimize 1950 yıllarında giren “bulldozer” kelimesini, aracın yaptığı işten olsa gerek,
güzel bir yakıştırmacayla “yoldüzere” çevirivermiştir.
Dilden dile aktarımlar sırasında sözcüklerin dil düzeylerinde de kaymalar görüyoruz.
Fransızca’ya Flamanca’dan geçen “bouquin < boek = kitap”, Almanca’dan alınan
“rosse < ross= at”, İspanyolca’dan devşirilen “hâbleur < hablar = masal anlatıcısı”
sözcükleri günlük dilden argoya geçmişler ve son iki sözcükte gördüğümüz gibi köken
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
154
anlamlarını da yitirmişlerdir. Fransızlar için “rosse = ciğeri beş para etmez adam”dır
bundan böyle, “hâbleur” ise bir “palavracı”.
Sözcüklerin kendilerine özgü bir yaşamları vardır. Kimi gelişir, kimi solar, kimi çok
güçlü komşularının etkisinde kalır, onunla etkileşime girip yaşama şansını yitirebilir.
Guiraud’nun konuk sözcükler diye tanımladığı özellikle komşu ülkelerin, yakın
kültürlerin dillerinden alınan kelimeler, ana dili kullananların ulusallaşma niyetleriyle
dildeki yerlerini yeni sözcüklere bırakabilirler. Örneğin Fransızca’dan seçtiğimiz ikinci
sıradaki sözcükler dile birincileri iteleyerek girmişlerdir. Enseigne > drapeau,
cousturier>tailleur, embarcadère>gare, arer>labourer, ive>jument, glai>glaieul,
aronde>hirondelle, quérir>chercher, choir>tomber, fantastin>piéton, avette>abeille.
Berber sözcüğü Fransızca’da sırasıyla “barbier”, “perruquier”, “coiffeur”
dönemlerini yaşamıştır. Yakında berber dükkanlarının üzerinde “capilliculteur”
levhasını görürsek hiç şaşırmayacağız.
Türkçe’mizdeki “aşevi” yerini önce İtalyanca’dan gelen “lokanta”ya, sonra
Fransızca’dan giren “restaurant”a terketmiştir. “Güvey” unutulmuş “damat” baş
köşeye kurulmuştur. “Sağır, işitme özürlü, işitme engelli” ifadeleri aslında aynı
kavramın örtmece (euphémisme) yoluyla adlandırılmasıdır. Dili arılaştırma çabaları
sözcüklere ad verme, kavramlara anlam yükleme olgusunun bir başka boyutunu
gösterir. “Investissement, computer, hafriyat, salâhiyet” gibi misafir kelimeler
yerlerini çoktan “yatırım, bilgisayar, kazı, yetki” gibi sıcak ve bizden olan sözcüklere
bırakmadılar mı?
Nedenlerini kapsamlı biçimde anlattığımız anlam değişmelerini şimdi sırasıyla
inceleyebiliriz.
4.1. ANLAM DARALMASI = RESTRICTION DE SENS
Anlam daralmasını, sözcüğün eskiden anlattığı nesnenin, kavramın ancak bir bölümünü
anlatır duruma gelmesi şeklinde tanımlayabiliriz. Vendryes anlam daralmasını “genel
anlamdan özel bir anlama geçiş” olarak özetlerken (1921:235), Aksan. “anlamlı bir
birimin daha sınırlı bir kapsam içermeye başlaması, önceleri yalnızca bir gösteren ile
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 155
karşılanmaya çalışılan birçok gösterilenin bu anlam demetindeki anlamlarından birini
veya birkaçını yitirmesi” şeklinde değerlendirmektedir. (1982-III:215-216). Anlam
daralması Türkçe’de en çok rastlanan anlam olaylarından biridir.
“Oğlan, oğul, oğlak” sözcükleri “oğ = doğma, yaratma” kökünden türemişlerdir. Uygur
ve Dede Korkut metinlerinde “çocuk, evlât” anlamında hem erkek (urı oglan) hem kız
çocuklar (kız oglan) için kullanılan “oglan=doğan, yavru, çocuk” sözcüğü anlam
daralmasına güzel bir örnektir. XVIII. yüzyıldan bu yana sözcük yalnızca erkek
çocuklar için kullanılmaktadır. (Aksan, 1978:137) “Arı oğul verdi, oğul balı, kız oğlan
kız, oğul yatağı” gibi ifadeler bu doğma eylemiyle ilgilidir.
Önceleri “zerdali, kayısı, şeftali, erik” gibi taş çekirdekli meyveleri adlandırmak için
kullanılan “erik” sözcüğünde de benzer dil olayını görüyoruz. Kapsama alanı daralan
sözcük bugün genel anlamdan özel anlama geçerek aynı adla anılan meyveye ad
olmuştur. (Aksan, 1978:137).
Eski Türk metinlerinde insanlar ve hayvanlar için “gecelemek, yerleşmek, yer tutmak”
anlamlarını içeren “konmak” sözcüğü bugün yalnızca uçan şeylerin (uçak, kuş gibi)
yere inmesini anlatmak için kullanılmaktadır. (Aksan, 1978:138). Ancak konmak
eyleminin türevleri olan “konaklamak, konak, konut, konuk” dilimizdeki yerlerini
sözcüğün ilk anlamından hareketle almışlardır. Görüldüğü gibi sözcük çok anlamlılıktan
tek anlamlılığa düşmüş, anlam alanı daralmıştır.
Eskiden, özellikle Orta Anadolu köy ve kasabalarında düğün, dernek zamanı “davet
etmek, çağırmak” anlamında “okumak” fiili kullanılırdı. “Davet etmek” fiilinin dilde
kökleşmesiyle artık ortak dilde kullanılmıyor olmasına karşın, bu sözcük Eskişehir,
Kütahya, Konya, Isparta, Afyon illerinde bahsettiğimiz anlamında ve türevleri olan
“okucu, okuyucu, okuntu” biçiminde işlevini sürdürmektedir. (Aksan, 1978:141).
N. Üçok anlam değişmeleri üzerine yaptığı bir incelemesinde dilimize Çağatayca’dan
giren “çapkın < çapgun” kelimesinde anlam daralması olduğundan söz etmektedir.
“Çap = yüzmek, peşinden koşmak” eyleminden türeyen sözcük günümüzde yalnızca
“kadın, erkek peşinde koşan kişi”ler için kullanılmaktadır. (1947:75).
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
156
Fransızca’da XIII. yüzyıla kadar “yatak çarşafı, örtü, keten kumaş, kefen” kavramlarını
anlatmak için kullanılan “linceul” sözcüğü anlam daralmasına uğramış, genel anlamdan
özel anlama geçmiştir. Sözcüğün ilk üç anlamına sözlüklerde artık rastlamıyoruz.
Daralma nedeniyle anlam evreninde meydana gelen boşluğu “étoffe, tissu” sözcükleri
doldurmuştur. Aynı şekilde “poulain” “hayvan yavrusu” anlamını “tay”a bırakmıştır.
Latin halk dilinde “tragere”, klasik Latincede “trahere” “alttan, üstten çekmek,
metallerden lif, ipek kozasından tel çekmek, çıkarmak, sağmak” anlamlarını içeren ve
Fransızca’ya ses değişmesiyle “traire” şeklinde geçen sözcük “süt sağmak” dışındaki
anlamlarını XIII. yüzyıldan itibaren yitirmiştir. Anlam evreninde meydana gelen
boşluğu sözcüğün türevleri ve ”tirer” fiili karşılamaktadır. Bu örnekte hem gösteren,
hem gösterilen düzleminde değişikliğe tanık oluyoruz.
Kökenleri bakımından Latince’de “ponere = yere koymak”, “cubare = üzerine yatmak”,
”mutare = değiştirmek” gibi toplumun tüm kesimleri tarafından kabul görmüş genel
anlamlar toplumsal katmanlaşmaya uğramışlar ve yalnızca kırsal bölge insanı
tarafından kullanılmaya başlanmışlardır. (Guiraud, 1984:70). Anlam daralmasıyla
birlikte ses değişimine de uğrayan bu sözcükler bugün “pondre = yumurtlamak”,
“couver = kuluçkaya yatmak”, “muer= deri, tüy değiştirmek “ gibi bağlamsal anlamlar
kazanmışlardır.
Fransızca’da kullanılan “négociateur” sözcüğünün köken anlamı “tüccar, satıcı,
arabulucu”dur. Zaman içerisinde sözcük “satıcı, tüccar” anlamını gene aynı kökten
gelme “négociant” sözcüğüne devretmiştir. “Négociateur” anlam daralmasıyla
günümüzde diplomatik bir terim olarak ”arabulucu” anlamıyla genel dilde yerini
almıştır.
Latince “Vita = hayat” ile akrabalığı olan “vivenda = hayat veren, insanı besleyen,
gıda, besin” sözcüğü gösteren düzeyinde ses değişikliğine (vivenda > viande),
gösterilen düzeyinde de anlam daralmasına uğramıştır. Fransızca’da “viande” sözcüğü
bugün “her türden gıda, besin” değil, yalnızca “et” anlamındadır. Örneğin XVI. yüzyıl
yazarlarından Rabelais, Gargantua ve Pantagruel adlı eserinde “viande” sözcüğünü
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 157
köken anlamıyla kullanmaktadır: “Les poires sont vivande très salubre = armut sağlığa
yararlı bir besindir.”
Anlam alanı daralırken sözcük kuvvetli anlamdan zayıf anlama doğru da
kayabilmektedir. Bu artzamanlı dil olayını Fransızca’dan seçtiğimiz bazı kelimelerden
hareketle incelemeye çalışalım.
XVI. yüzyıl metinlerinde “öldürmek, katletmek” gibi korkutucu anlamları olan
“meurtrir” günümüzde “yaralamak, berelemek, incitmek” kavramlarını karşılar hale
gelmiştir. Türevleri olan “meurtre = cinayet”, “meurtrier = kaatil” genel dilde kuvvetli
anlamlarıyla yaşamaya devam etmektedirler.
Klasik dönem (XVII. yüzyıl) trajedi yazarlarından Racine Latince “gehenna =
cehennem“ sözcüğünden türeme “gêner” fiilini genellikle “işkence etmek” şeklinde ve
kuvvetli anlamıyla kullanmaktadır. “Et le puis-je, Madame? Ah! Que vous me gênez! =
Elimden ne gelir, Hanımefendi? Bana öylesine işkence ediyorsunuz ki!” Ancak
Fransızca öğrenenler ya da konuşanlar bu kelimenin günümüzdeki “rahatsız etmek,
sıkmak, engellemek, güç duruma düşürmek” şeklindeki zayıf anlamlarından
yararlanmaktadırlar.
Gene Racine’ den aldığımız “la mort ne vous étonne-t-elle point? = ölüm sizi
korkutmuyor mu?” cümlesinde de gördüğümüz gibi kökeninde “korkutmak, altüst
etmek, felç etmek” gibi güçlü anlamlar içeren “étonner” eylemi kuvvetli anlamlarını
kaybetmiş, “şaşırtmak, hayrete düşürmek” şeklinde daha zayıf anlamları yüklenmiştir.
4.2. ANLAM GENİŞLEMESİ = ELARGISSEMENT DE SENS
Dilbilim sözlükleri anlam genişlemesini, “anlamlı bir birimin daha geniş bir kapsam
içermeye başlaması; dar bir anlamdan genel bir anlama geçiş”, diye
tanımlamaktadırlar. Bu dil olayında, bir varlığın bir türünü ya da bir bölümünü anlatan,
kullanım alanları dar olan kavramları gösteren sözcükler; zamanla o varlığın bütününü,
bütün türlerini anlatır duruma gelir. Sınırlı bir toplum kesimi tarafından kullanılan
sözcük zaman içinde toplumun tüm katmanlarınca kullanılır hale gelir. Kavram alanı
dar olan sözcüğün anlam alanı zaman içinde genişler, ancak anlam alanı genişlerken
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
158
kavramları karşılama gücü düşer. Sözcüğün ilk anlamı esas alınarak, anlam alanındaki
genişlemeler veya genelleşmeler artzamanlılık yöntemiyle incelenebilir.
Temel anlamı “domuzu avlayıp, yetiştirip etini satan kişi” olan “bouc > boucher”
sözcüğü anlam genelleşmesiyle her türlü eti satan kişi “kasap” anlamını kazanmıştır.
“Epicier” yalnızca “baharat işleriyle uğraşan kişi” değil XVIII. yüzyıldan beri her
türlü ihtiyacımızı karşıladığımız mahallemizin “bakkal”ıdır.
Uçakların hava alanına inişini anlatmak için kullanılan “atterrir” fiili uzay
çalışmalarıyla birlikte genelleşmiş ve gezegenlere iniş için de kullanılır olmuştur. Bir
denizcilik terimi olan “baliser = işaret şamandırası koymak” kara ve hava
taşımacılığını da kapsar hale gelmiştir.
Fransızca’da “panier” yalnızca “ekmek taşıdığımız sepet”, “vacarme” “Flaman
askerlerin savaş sırasında çıkardığı patırtı, gürültü”, “grenier” tahılların konulduğu
“buğday ambarı”, “cadeau = hanımlara hediye amacıyla verilen süs eşyası” değildir
artık. Anlam genelleşmiş, özelden genele geçmiş, sırasıyla “sepet”, “gürültü”,
“ambar”, “hediye” gibi genel anlamlara kavuşmuştur.
Latince “arripare < ripa = kıyı” sözcüğü yalnızca “kıyıya varmak” kavramını belirtmek
için kullanılmaktaydı. Fransızca’da XII. yüzyıldan itibaren “arriver < rive = kıyı”
şekline dönen fiilin toplumsal anlam alanı oldukça genişlemiş ve ”varmak, ulaşmak,
gelmek” kavramlarının tümünü kucaklamıştır. Geçişli, geçişsiz özelliklerinin getirdiği
anlam değişmeleriyle Fransızca’nın kullanım sıklığı en yüksek fiilleri arasına girmiştir.
Sözcüğün anlamı başlangıçta tektir. Yeni kavramlara ad vermemiz gerektiğinde
başvuracağımız iki yol vardır. Ya yeni gösterenler bulacağız, ya da var olan bir
gösterenin anlam alanına yeni anlamlar yükleyeceğiz. Yani anlam alanını
genişleteceğiz. Bu işlem bazen zincirleme olarak yapılabilir. Örneğin “bureau < bure”
sözcüğünün ilk anlamı “kalın kumaş, aba” dır. Sırasıyla “bureau = kumaş” adını önce
üzerine örtüldüğü nesneye vererek “masa”, masa içinde bulunduğu mekanın adını
alarak “çalışma odası”, çalışma odası içinde çalışanların tümünü ifade edecek şekilde
“işyeri” anlamlarını kazanmıştır.
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 159
Anlam genişlemesinin temelinde kavramlar arasında bir benzerlik, bitişiklik söz
konusudur. Bu savımızı Fransızca’dan seçtiğimiz “grève” sözcüğü ile açıklamaya
çalışalım. “Kumsal” sözcüğün ilk anlamı, temel anlamıdır. XIX. yüzyıl Avrupa’da
sanayi toplumuna geçildiği, işçi-işveren ilişkilerinde zıtlıkların görülmeye başladığı
dönemdir. Ücretlerinin artırılmasını, çalışma koşullarının iyileştirilmesini isteyen işçiler
bu taleplerini Fransız İhtilali sırasında darağaçlarının kurulduğu Seine nehri kıyısındaki
kumsallarda dile getirmişlerdir. Eylemin yapıldığı yer “grève = iş bırakma” şeklinde
eyleme ad olmuş ve sözcüğün anlam alanı geometri tabiriyle bir birim genişlemiştir.
Latince “spritus = nefes” anlamındaki sözcük bu anlamını koruyarak, ancak gösteren
boyutundaki değişmeyle Fransızca’ya “spritus > esprit” şeklinde geçerken anlam
alanını da genişletmiş ve “ruh, düşünüş, bellek, genel anlayış, nükte” kavramlarını da
kucaklar duruma gelmiştir. Türkçe'de olduğu gibi Fransızca'da da “yürek = coeur”
sözcüğü hem organ adıdır, hem de “cesaret” anlamındadır. Burada Corneille’in ünlü
eseri Le Cid’de geçen “Rodrigue, as-tu du coeur? = Rodrigue, cesaretin var mı?”
cümlesini hatırlatmadan geçemeyeceğiz.
Göndergenin ve onu kullanan toplumun evrimleşmesi anlam genişlemesinin
temellerinden birini oluşturmaktadır. “Tüy” 1175 yılında Latince “pluma = tüy”
sözcüğünden Fransızca’ya “plume ” olarak giren kelimenin ilk anlamıdır. Yazarlar
eserlerini kaz tüyünden yapılma divitleri mürekkep hokkasına batırarak yazmaya
başlamışlar ve “plume” 1487 yılından itibaren “divit” anlamını da yüklenmiştir.
1840’dan sonra kuş teleğinden kalemler terk edilmesine karşın bu sözcük anlamlarını
yitirmemiş ve dolmakalem uçları da aynı adla anılır olmuştur. Zaman içinde gönderge
değişmiş, gösterge evrim geçirmiştir. Tüm bu dil olaylarını, göndergenin değişmesini,
göstergenin (gösteren + gösterilen) evrimleşmesini art zamanlı bir sözlükten
izleyebiliriz: Plume (1175 < lat. Pluma): 1. (Kuşlarda) Tüy. 2. (1487) Kuş teleğinden
kalem, divit. 3. (1840) Mürekkep kalemi ucu.
Bilim, sanat alanındaki ilerlemeler sırasında bazı sözcükler temel anlamlarını koruyarak
değişik kavramları ifade edebilmektedirler. Ağacın gövdeye bağlanan bölümlerine ad
olan “branche = ağaç dalı”, ırmak, nehir, göl ve denizde suyun hareketlerini anlatan
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
160
“onde = dalga”, “mordre = ısırmak” fiilinden türeme “morceau = ısırılan parça”
sözcükleri somut anlamdan soyut anlama geçerek anlam alanlarını zenginleştirmişlerdir.
Günlük yaşantımızda “anlambilim dilbilimin alt dalıdır”, “uzun dalga Ankara radyosu”,
“yukarıdaki parçada yazar aşk temasını işlemektedir” şeklindeki cümleleri anlam
alanının genişlemesinin verdiği rahatlıkla hem Türkçe’de, hem Fransızca’da sıkça
kullanıyoruz.
Türkçe’de “anlam daralmalarının tersine anlam genişlemelerine az rastlanır.” (Aksan,
1978:142). Önceleri yalnızca güreş karşılaşmalarında elde edilen başarıya verilen
“mükafat” anlamında kullandığımız “ödül” sözcüğünü anlamını genelleştirerek yaşamın
her alanına yayıyoruz. “Nobel fizik ödülü”, “Antalya altın portakal ödülü” gibi.
“Nesil” sözcüğü Arapça “nesl = uçkur, bel bağı, kuşak” sözcüğünden gelir. “Genç
kuşaklar, kuşak çatışması” deyişlerindeki anlamını sözcük, Dil Devrimiyle birlikte
kazanmıştır. Aynı şekilde “yolluk” sözcüğünün köken anlamı “düğünde gelin evinin
damada gönderdiği halı, evlerde girişe serilen uzun, dar halı, kilim”dir. Anlam
genişlemesiyle kelime günümüzde “yola giden kimseye verilen akça, yiyecek”
anlamlarını da kazanmıştır.
“Cep delik, cepken delik”, “beni cepte indirir misiniz?”, “cebim yanımda değil”
cümlelerinde kullandığımız “cep” sözcüğündeki anlam genişlemesi bu dil olayının
Türkçe’deki en özgün örneklerinden biridir. Cebin temel anlamı, ad aktarması yoluyla
(métonymie) “trafiği kolaylaştırmak için yaya kaldırımlarında veya yollarda yapılan
taşıt yanaşma yeri”, eksiltme yoluyla (ellipse) “cep telefonu” anlamlarını kazanmış ve
genel dilde yerini almıştır. Yan anlamların genel dilde yerini alabilmesi için olmazsa
olmaz koşulun toplumsal uzlaşma olduğunu burada yinelemek istiyoruz.
Anlam genişlemesinin bir türü olan genelleşme yoluyla kişi, bölge adları tür adına
dönüştürülebilir. Özel isim bölgede üretilen ürüne, kişinin gerçekleştirdiği buluşa ad
olabilir. İletişim sırasında sözcüğün kökeniyle ilgili bilgiler aklımıza bile gelmez. Oysa
“camélia” adını bu bitkiyi Asya’dan Fransa’ya getiren misyoner P.Camelli’ye,
“guillotine” Fransız İhtilalinin ünlü doktoru M.Guillotin’e borçludur. Elektriksiz
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 161
günlerin kadim dostu “mum”, patlarlı motorların vazgeçilmez parçası “bougie” adını
Cezayir’deki bir kentten almıştır. İsviçreli ünlü saat yapımcısı Lepaute’un güzel eşi
Hortense ismini bahçelerimizin, evlerimizin pembe, beyaz süsü “hortensia = ortanca”
çiçeğine, 1560 yılında Fransa’nın Lizbon büyükelçisi olan ve İmparatoriçe Catherine de
Médicis’ye ilk tütünü ikram eden Jean Nicot adını ciğerlerimizin uğursuz konuğu
“nicotine”e vermiştir. “Cravate” sözcüğünün Hırvat (Croate) süvarilerinin
giysilerinden esinlenerek XIV. Louis döneminde Fransa’da kullanılmaya başladığını,
Türkçe’deki “portakal”, “kolonya”, “tül”, “fayans” sözcüklerinin aslında “Portugal”,
“Cologne”, “Tulle”, “Faience” özel adlarından türeme olduğunu köken araştırması
yaptığımızda öğrenebiliyoruz. Alman bilim adamı Röntgen, Kont Zeppelin, denizler
tanrıçası Okeanos “röntgen”, “zeplin”, “océan = okyanus” biçiminde dilde çoktan
yerlerini aldılar.
Samsun, Tokat, Bitlis, Kavaklıdere, Tekirdağ, Champagne, Cognac, Bordeaux gibi
yer adları isimlerini o bölgede üretilen sigara, içki gibi ürünlere ad aktarması yoluyla
vermişlerdir. Göz (suyun gözü), boğaz (Çanakkale Boğazı), burun (Hamsi Burnu),
ağız (fırının ağzı), bel (Köroğlu Beli), ayak (masanın ayağı) gibi organ adlarını deyim
aktarması yaparak metaforik anlamlarda her zaman kullanıyoruz. Diller bu yolla anlam
genişlemesine uğramış binlerce sözcüğe sahiptir.
4.3. BAŞKA ANLAMA GEÇİŞ = TRANSFERT DE SENS
İki anlamın ölçülemez, karşılaştırılamaz duruma gelmesi olarak tanımlayabileceğimiz
başka anlama geçiş olayı genellikle dilden dile aktarımlar sırasında ortaya çıkar. Anlam
kayması da dediğimiz bu dil olgusunda sözcükler eskiden yansıttığı kavramdan tümüyle
ayrılarak yeni bir kavrama ad olur.
Latince “coxa = balta” sözcüğü zaman içinde ses değişimine uğrayarak Fransızca’ya
“cuisse = kalça” biçiminde geçmiştir. Ancak sözcük bu anlamını da yitirmiş ve
günümüz Fransızca’sında “but, baldır” anlamını kazanmıştır. Fransızca bu boşluğu
Almanca’dan aktardığı “hanka > hanche = kalça” sözcüğü ile doldurmuştur.
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
162
Latince’de “yanak” anlamına gelen “bucca” Roman dillerinde yaşamını sürdürmüş
Fransızca’ya “bouche = ağız”, İtalyanca’ya “bocca = ağız” anlamında geçmiştir.
Sözcük hem gösteren düzeyinde ses, hem gösterilen boyutunda anlam değişmesine
uğramıştır. Görüldüğü gibi sözcük anlam daralmasına veya anlam genişlemesine
uğramadan ilk anlamından tümüyle uzaklaşmış, farklı bir anlama kavuşmuştur. Latince
“necare = öldürmek” sözcüğü de yukarıda anlatmaya çalıştığımız dil olaylarıyla
karşılaşmış ve Fransızca’ya “noyer” şeklinde geçerken bambaşka bir kavramı
kucaklamış ve “suda boğmak” anlamını almıştır. Latince “quadrum = kare”den türeme
“cadran” “küçük çember, saat” anlamında kullanılmaktadır. Köken anlamı “korumak,
himaye etmek = tutari” den gelen “tuer” Fransızca’da “öldürmek” anlamındadır.
“Tutelle = himaye, vesayet”, “tuteur = vasi” aynı kökten türetilmişlerdir.
Dilimizde de başka anlama geçiş olayını sıkça görüyoruz. Fransızca’da “vapeur =
duman, su buharı” anlamındaki sözcüğü “vapur”, “appartement = bina” anlamındaki
sözcüğü “kat, daire” anlamıyla ve yanlış bir aktarmayla Türkçe’mize almışız. “chauffer
= ısıtmak, kızdırmak” fiilinden türeme “chauffeur” “lokomotiflerde kazana kömür
atan” kişidir. Ancak bugün Türkçe'de “sürücü” anlamında kullanıyoruz Fransızca’da
“photographe” resim çeken kişiye verilen addır. Resim anlamındaki sözcük ise
“photographie”dir. En az çaba ilkesi gereği sözcüğü “photo” biçiminde kısaltmış ve
fotoğraf çeken kişiye bu adı vermişiz. Aslında “photo” sözcüğünün anlamı yapılan iş
sonucu elde edilen ürün yani “resim” olmalıydı.
Eski Türk metinlerinde nesneler için kullanılan “kırmak, kesmek, koparmak”
anlamındaki “üzmek” eylemini bugün yalnızca insanlar için kullanıyoruz. (Aksan,
1978:144). Tonyukuk yazıtlarında “düşünmek, üzerinde durmak, yaslanmak”
kavramlarını yansıtan “sakınmak” sözcüğü Türkçe’de hiçbir ses değişikliğine
uğramadan varlığını sürdürmekte, ancak anlam değişmesiyle “esirgemek, korumak”
kavramlarını karşılamaktadır. (Aksan, 1982-III:214-215). Anlam kaymaları genellikle
toplumsal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu dil olayında kapsam söz konusu olmadan
başka anlama geçiş dikkat çekicidir. Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğüne göre “duman”
anlamında “tütmek” fiilinden türeme “tütün” sözcüğü bu anlamını yitirmiş ve “tütün =
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 163
tabac” bitkisine ad olmuştur. Aynı şekilde Yunanca “avlaki = sabanla açılan yarık,
hendek” anlamındaki sözcük Türkçe’ye “evlek” şeklinde girmiştir. Ancak sözcük başka
anlama geçerek, tarımla uğraşanların çok iyi bildiği “yarım dönüm” kavramını karşılar
duruma gelmiştir.
4.3.1. ANLAM İYİLEŞMESİ = ENNOBLISSEMENT DE SENS
Sözcüğün eskisine göre daha iyi bir anlam taşır duruma gelmesine anlam iyileşmesi,
anlam güzelleşmesi, anlamın soylulaşması diyoruz.
Bu anlam değişmesinin en ilginç örneğini Türkçe’ye Fransızca’dan, Fransızca’ya da
Latince’den giren “mareşal < maréchal < maris calcus” sözcüğünde görüyoruz.
Kökeninde “at bakıcısı, nalbant” olarak anlamlanan sözcük, XIII. yüzyıldan itibaren
anlam güzelleşmesine uğramış ve günümüzde “ordudaki en yüksek aşama”yı” gösterir
duruma gelmiştir. İlk anlamıyla günümüzdeki kullanımını birbirinden ayırmak için
Fransızca’da “nalbant” anlamında “maréchal ferrant” kelimesi tercih edilmektedir.
Dil toplumsal olaylardan fazlasıyla etkilenir. Fransız Devrimi toplumsal kurumların
tümünü etkilerken, dilde de önemli değişimlerin nedeni olmuştur. XVII. yüzyıla kadar
“hizmetli, protestan papazı, hademe” anlamlarında kullanılan “ministre” sözcüğü
devlet örgütündeki yeniden yapılanmalarla birlikte anlam güzelleşmesine uğramış
bugünkü anlamı olan “kabine üyesi, bakan” anlamını kazanmıştır.
“Connétable” son iki hecesindeki “étable = ahır” dan da anlaşılacağı gibi sarayda
atlarla ilgilenen kişi “hara başı” anlamındaydı. Toplumsal yaşamın etkileri kuşkusuz
dilde de kendini gösterecektir. Artık ölmüş bir sözcük olarak sözlüklerde yerini almış
olmasına karşın, bir dönem soyluluk ifadesi olarak “başkomutan” anlamında
kullanılmıştır.
Köktürk yazıtlarında “fena, kötü, perişan” giderek “hırsız” anlamlarını içeren “yabız,
yavız” sözcüğü ses değişmesiyle “yavuz” şeklini almış, bu arada da kötü anlamını
yitirerek anlam iyileşmesi yoluyla günümüzde “iyi, güzel huylu, eli açık, yiğit”
anlamlarını yüklenmiştir. (Aksan, 1982-III:217). Suat Yalaz’ın çizgileriyle 60’lı
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
164
yıllarda okuduğumuz Karaoğlan’ın serüvenlerindeki kötü yürekli Camoka’nın adının
hep “yabız” şeklinde anıldığını bugün bile anımsıyoruz.
“Emgek > emek” sözcüğünde de bir anlam iyileşmesi, anlam güzelleşmesi görüyoruz.
Eski Türk kavimlerinde “acı, eziyet” kavramlarına ad olan “emgek” daha güzel, daha
soylu bir anlam içeriğine kavuşarak “özenli, alın teri gerektiren iş” anlamını
yüklenmiştir. Kötü (péjoratif) anlam içeriğinden iyi (mélioratif) anlama geçmiştir.
(Aksan, 1978:146).
4.3.2. ANLAM KÖTÜLEŞMESİ = DEGRADATION DE SENS
Anlam iyileşmesinin tersi olan anlam kötüleşmesiyle bütün dillerde olduğu gibi
Fransızca ve Türkçe’de de karşılaşıyoruz. Latince’de “misafir, yabancı” anlamlarını
içeren “hostis > hostilis” Fransızca’ya “hostile” şeklinde geçerken XV. yüzyıldan
itibaren anlam kötülenmesine de uğramış ve “düşman” manasında kullanılmaya
başlamıştır. Etimoloji sözlükleri bu anlam kötüleşmesinin gerekçesini Romalıların
Latince konuşan dost komşularıyla giriştikleri uzun savaşların sonuçlarına
bağlamaktadır. “Eski dost düşman olmaz” şarkısı dilde aynı doğrultuda
gerçekleşmemiştir.
Fransızca’daki “valet” XII. yüzyıla kadar sarayda “haralardan sorumlu subay”
anlamını taşıyordu. Soylu bir anlamı, soylu bir kişiliği vardı. Ancak bu sözcüğün
izleyen yüzyıllarda “uşak” anlamında kullanıldığını görüyoruz. 1611 yılından itibaren
“valet” XII. yüzyıl öncesini hatırlatırcasına görkemli giysileri içinde roi ve dame’dan
sonra oyun kağıtlarındaki yerini almıştır. Toplumsal anlayıştaki, değer yargılarındaki
değişimin dilde etkisini hemen gösterdiğine burada da tanık oluyoruz.
Artzamanlı yöntemle yaptığımız bir incelemeyle “braconnier”, “vilain”, “pédant”,
vulgaire” sözcüklerindeki anlam kötülemesini izleyebiliriz. “Braconnier” “köpekle av
yapan” şeklindeki masum anlamını çoktan kaybetmiş ve “yasak olan araç gereçlerle av
yapan kişi” anlamını almıştır. Ortaçağda “geniş topraklara sahip” olan “vilain”
köylülere uyguladığı baskılardan olsa gerek artık onların gözünde “soysuz, alçak,
aşağılık, iğrenç” bir toprak ağasıdır. Çocukları eğiten, onlara yeni şeyler öğreten
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166 165
“pédant = öğretmen” bu güzel anlamlarını yitirmiş ve sözlüklerde de gördüğümüz gibi
“bilgiçlik taslayan, ukalâ” biri olup çıkmıştır. Aynı şekilde Türkçe’ye Arapça’dan giren
ve “akıllılar” anlamındaki “ukalâ” pejoratif değere sahiptir. “Herkesin bilip kullandığı,
halk arasında yaygın, halka özgü” anlamlarını içeren “vulgaire” sözcüğünü nedense
hep “bayağı, adi, avam” şeklindeki aşağılayıcı anlamlarıyla hatırlıyoruz.
Dilimize Farsça’dan giren “canavar < canıvar” önceleri sözcüğün köken anlamıyla
“canlı, mahluk” anlamında kullanılıyordu. Ancak günümüzde sözcük anlam
kötülenmesine uğrayarak, özellikle kırsal bölgelerde, “yabani hayvan, kurt” anlamında
kullanılmaktadır. (Aksan, 1978:146).
Bebeklerini erken yaşlarda kaybeden aileler yeni doğan çocuklarına “tanrıya adanmış”
anlamında “Satılmış” adını koyarlardı. Ancak sözcük edilgen çatıya –mış son eki
getirilerek yapılmış bir sıfat gibi algılandığından, artık ad olarak pek
kullanılmamaktadır. Gazi Üniversitesine 2001-2002 öğretim yılında kayıt yaptıran
12300 öğrenci arasında Satılmış adına rastlanmamıştır. Aynı anlamda kız çocuklarına
verilen “Satı” adıysa sadece 3’tür.
Türkçe sözlükler “keleş” için “iyi huylu, yakışıklı” anlamlarını veriyor. Ancak sözcük
bu güzel (mélioratif) anlamını yitirmiş ve anlam kötülemesine uğrayarak sözcüğün
temel anlamını bilmeyenlerce aşağılayıcı (péjoratif) anlamıyla kullanılır olmuştur. Oysa
annesi Keloğlan’ı “kel oğlum, keleş oğlum” diye sevmez miydi?
5. SONUÇ
Dil bir iletişim aracıdır. Duygu ve düşüncelerimizi başkalarına aktarmamızı sağlar.
Sözcüklerin ve kuralların oluşturduğu bu gizemli sistemin en zayıf halkasını kelimeler
ve yüklendikleri anlamlar oluşturur. Sözcüklerin tek başlarına bir anlamları yoktur.
Eşzamanlılık düzleminde anlam, sözcüğün aynı bağlamdaki diğer sözcüklerle kurduğu
ilişkilere ve bunları kullananlar arasındaki artzamanlı bir uzlaşmaya bağlıdır. Demek ki,
bir adın birden çok anlamı olabilir, ancak belli bir bağlamda bu anlamlardan sadece biri
gerçekleşebilir.
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 23, Sayı 1 (2003) 147-166
166
Dil imzalanmamış toplumsal bir anlaşmanın ürünüdür. Toplumla birlikte yaşamını
sürdürür. Onunla beraber gelişir, zenginleşir ve giderek evrimleşir, değişime uğrar. Bu
değişim sözdizimsel, yani yapısal düzeyde değil, anlamsal düzeydedir. Türkçe ve
Fransızca yüzyıllardır kendilerine özgü cümle yapılarını korumalarına rağmen, her iki
dilde de bazı sözcüklerin yüklendikleri anlamlar zaman içinde genelleşmiş, genişlemiş,
daralmıştır. Kimileri anlam güzelleşmesine, anlam kötüleşmesine uğramış, kimileri
bambaşka anlamlara geçmiştir. Bütün bu dil olaylarının temelinde toplumsal, bilimsel,
ruhsal ve elbette dilsel anlayıştaki değişimlerin izleri görülmektedir.
Bugünü dünün sözcükleriyle ifade edemeyeceğimiz gibi, yarının dünyasını da bugünün
anlamlarıyla anlatamayız. Toplumsal değişim sürecine dil de ister istemez ayak
uyduracaktır.
KAYNAKLAR
Aksan, D. (1982). Her Yönüyle Dil I.II.III., Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Aksan, D. (1978). Anlambilimi ve Türk Anlambilimi, Ankara: Erol Ofset Matbaacılık.
Aksan, D. (1961) “Anlam Alışverişi ve Türkçe”, Belleten 188, 206-273.
Başkan, Ö. (1967) Lengüistik Metodu, İstanbul: Çağlayan Kitabevi.
Baylon, C., Fabre, P. (1978). la Sémantique, Paris: Nathan,.
Darmesteter, A. (1889). La Vie des Mots, Paris: Librairie Ch. Delagrave.
Eyuboğlu, İ.Z. (1998). Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İstanbul: Sosyal Yayınları.
Grevisse, M. (1980). Le Bon Usage, Paris: Duculot.
Guiraud, P. (1984). Anlambilim (Çeviren: Berke Vardar), Ankara: Kuzey Yayınları.
İnce, E. (1996). Le Langage, témoin ou victime de son temps, Frankofoni 8, Ankara.
Kıran, Z. (1998). Dilbilim Akımları, Ankara: Onur Yayınları,
Picoche, J. (1994). Dictionnaire Etymologique du Français, Paris: Usuels du Robert,.
Robert, P. (1969). Petit Robert, Société du Nouveau Litré, Paris.
Saussure, F. (1965). Cours de linguistique générale, Paris: Payot.
Ullmann, S. (1952). Précis de Sémantique Française, Berne: Editions A.Francke.
Üçok, N. (1947). Genel Dilbilim Lengüistik, Ankara: DTCF Yayınları 57.
Vardar, B. (1982). Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, Ankara: TDK Yayınları.
Vendryes, J. (1921). Le Langage, Introduction linguistique à l’histoire, Paris

andromak

Andromak
Andromak, Helena’yı kaçıran Troyalı Paris’in kardeşi yiğit Hektor’un karısıdır.Hektor’un Akhilleus tarafından öldürülmesi ve Troyalıların yenilgisi üzerine Andromak, küçük oğlu ile birlikte, Aşilin oğlu kral Pirüs’ün tutsağı olarak Epire götürülmüştür.Menelaos ve Helena’nın kızları Hermiyon ve Agamemnonun oğlu Orestes de Pirüs’ün sarayındadırlar.Orest, Hermiyon’a; Hermiyon Pirüs’e; Pirüs ise Andromak’a karşı yakınlık duymaktadırlar.
Orest, Yunanlıların elçisi olarak gelmiştir; gelecekte yeni bir felaket doğurmaması için, Hektor’un küçük oğlunun başını istemektedir; ama, gerçek amacı Hermiyon
’u elde etmektir.
Pirüs, başlangıçta Hermiyon’a yakınlık göstermiş, sonra Andromak’a olan sevgisi üstün gelmiştir; onun uğrunda, gerekirse başkomutanlığını yapacağı yeni bir Troya savaşını bile göze almıştır.Ama Andromak, Hektor’a ve küçük oğluna saygısızlıktır diye, Pirüs’ün karısı olmamak için çırpınmaktadır.

Perde III
Sahne VII

Pirüs, Andromak, Sefiz.
(Pirüs devam eder)
Madam, siz kalın burada.
Geri verilebilir size oğlunuz hala
Anlıyorum ki, size göz yaşı döktürerek,
Aleyhime silahlar dağıtmaktayım gerçek.
Getirdim sanıyordum buraya daha çok kin.
Ama gözlerinizi bana biraz çevirin.
Bakışlarımda var mı sert bir hakim edası,
Sevilmemek isteyen bir düşman manzarası?
Niçin zorluyorsunuz beni siz ihanete.
Oğlunuzun adına, son verelim nefrete....
Geri gönderiyorum Hermiyon’u... Koyarak
Alnına taç yerine ebedi z
illet ancak.
Düğünü hazır hazırlanan mabede gidip hemen
Ona yapılan tacı size giydireyim ben.
Madam, bu hor görülür bir ihsan değil fakat,
Size söylüyorum ben; ya ölüm, ya saltanat.
Kalbim, tam bir senelik nankörlükten bezgin,
Tereddüdünü artık çekemez kaderinin.Bu, uzun zaman korkmak, tehdit, inlemek hem de.
Ölürüm sizi versem, ölürüm beklesem de.
Düşünün: Yine gelir, götürürüm sizi de,
Çocuğunuzun beni beklediği mabede.
Göreceksiniz, beni orada, uysal ya huysuz,
Ya taç giyeceksiniz ya ölecek oğlunuz.

Sahne VIII
Andromak, Sefiz
Sefiz: Hakim olacaksınız, size söylemiştim ben,Kendi kaderinizle Yunanistan’a rağmen.
Andromak: Heyhat! Nasıl netice verdi nutuklarım bak!
Bana kalan şey yalnız oğlumu suçlandırmak.
Sefiz: Bu, Madam kocanıza yeter bir sadakattir;
Fazla fazilet sizi bir cani yapabilir.
Sevkeder uysallığa ruhunuzu o asıl.Andromak: Ona ben Pirüs’ü mü halef yapayım? Nasıl?
Sefiz: Yunanlıların aldığı oğlunuz böyle diler.
Sanır mısınız bundan ruhlar üzgündürler,
Muzaffer bir kralı, Madan hor görmek neden?
Sizi cedlerinizin sırasına yükselten,
Galiplerinizi hep çiğneyen uğrunuzda,
Yadetmeden babası Aşil olduğunu da,
Kendi zaferlerini boş sayan, inkar eden...
Andromak:
O hatırlamasa da, unutmalı mıyım ben?
Nasıl olur, cenaze merasiminden mahrum.
Saygısız sürüklenen Hektor
’u unuturum?
O kana boyadığı saneme sarılarak,
Ayaklarıma düşen babasını unutmak?
Düşün, Sefiz düş
ün, bir millet için ebedi
Karanlık teşkil eden merhametsiz geceyi.
Tasavvur et, yanarken bizim saraylarımız,
Onların ışığında gözleri yıldız yıldız,
Ölen kardeşlerimi çiğneyerek yürüyen
Kan içinde savaşı coşturan Pirüs
’ü sen.
O, alevde bunalmış, silah altında ölgün
İnsanın feryadını, galip sesini düşün.
Bu vahşetler içinde Andromak’ı tasvir et.
Pirüs benim gözüme böyle görünür elbet.
Ona taç kazandıran zaferler bunlar bütün;
Ve işte koca diye bana uygun gördüğün.
Yok, cinayetlerine asla olamam ortak,
Alsın bizi, isterse, en son kurban olarak.
Bütün nefret hislerim ona adanmış olsun.
Sefiz:
O halde, ölümünü görelim oğlunuzun.
Beklenilen yalnız siz... Titriyorsunuz, Madam.
Andromak:
Öyle bir hatırayla dokundun ruhuma tam!
Nasıl? Sefiz, demek ki, göreceğim ölürken,
Oğlumu, tek neşemi, Hektor
’un resmini ben.
O çocuk, sevgisinin bende kalan delili!
Heyhat! Hatırlıyorum, cesaretli Aşil
’i
Yakut ölümü bir gün aratıyorken ona,
Oğlumu çağırarak almıştı kollarına:
“Aziz eşim, demişti, göz yaşımı silerek,
Bilmem kaderim nasıl bir netice verecek;
Oğlum kalacak sana, aşkımdan bir yadigar,
Ölürsem, beni sende bulabilmeli tekrar.
Mutlu bir evliliğin yadı azizse eğer,
Oğluma ne derece beni sevdirdin, göster.

Bu aziz kan akarken görecekmişim demek,
Ve onunla beraber ecdadı da ölecek.
Vahşi Kral, çeksin mi onu da cinayetim.
O sorumlu olamaz, varsa sana nefretim?
Ölen yakınlarından seni mesul mü etti?
Duymadığı acıdan oldu mu şikayeti?
Fakat böyleyken, oğlum ölü
rsün, zalimin tam
Üzerinde tuttuğu silahı durduramazsam,
O silahı çevirip sunmalı mıyım sana?
Hayır ölmeyeceksin; ben dayanamam buna.
Arayalım Pirüs’ü, sevgili Sefiz, hayır,
Sen gör benim yerime.
...
Sonunda Hermiyon, evlenmek sözüyle Orest’i kışkırtarak, bir türlü kendine çeviremediği Pirüs’ü düğün yapılacak tapınakta öldürtür; onun ölümünü duyunca da, Orest’i suçlayarak Pirüs’ün ölüsü yanına gelir ve hançerle kendini öldürür. Bunu işiten Orest ise çılgına döner.

8 Nisan 2017 Cumartesi

karagözdeki tiplemeler

Karagöz Oyun Tiplemeleri
1. Eksen kişiler: Karagöz, Hacıvat.
2. Kadınlar: Bütün zenneler.
3. İstanbul ağzı konuşanlar: Çelebi, Tiryaki, Beberuhi.
4. Anadolu’dan gelen tipler: Laz, Kastamonulu, Rumelili, Egeli, Kayserili, Eğinli, Vanlı, Harputlu, Kürt.
5. Anadolu dışından gelenler: Muhacir, Arnavut, Arap, Akarap, Acem, Çerkez.
6. Zımmi – Müslüman olmayan kişiler: Rum, Frenk, Ermeni, Yahudi.
7. Kusurlu ve ruhsal hastalar: Kekeme, Kambur, Hımhım, Kötürüm, Deli, Esrarkeş, Sağır, Aptal yada Denyo.
8. Kabadayılar ve sarhoşlar: Tuzsuz Deli Bekir, Efe, Arap Efe, Zeybek, Matiz, Sarhoş, Külhanbeyi, Kopuk.
9. Eğlendirici kişiler: Çengi, Köçek, Kantocu, Hokkabaz, Canbaz, Curcunabaz, Hayali, Çalgıcı.
10. Olağanüstü kişiler, yaratıklar: Büyücü, Cazular, Cinler, Şeytan, Zebani.
11. Geçici ikincil kişiler ve çocuklar.

Karagöz oyununda trajik-komik sahnelerin büyük bir çoğunluğu çeşitli karakterlerin varlığı ile gerçekleşir. Bu karakterler mahallenin insanlarıdır. Oyunda sıra ile perdeye gelirler. Karakterlerin bir bölümü Anadolu’nun çeşitli yörelerinden İstanbul’a para kazanmak için gelen ve belli bir işi olan kişilerdir. Genellikle yöresel giysiler içinde kendi lehçeleri ile konuştukları için, onların bu farklılıkları “komik unsuru” yaratır.
 


A. Eksen kişiler :

KaragözKaragöz: Oyuna adını veren esas tiptir. Tahsil görmemiş bir halk adamıdır, sokak dili ile konuşur. Hacıvat’la birlikte oyunun iki temel kişisinden biridir. Cahil cesareti diyebileceğimiz bir cesarete ve gözüpekliğe sahiptir. Bu yüzden tekin olmayan kişilerle başı sık sık derde girer. Sürekli Hacıvat’ın yardımını görür. Okumamış ama zeki ve hazırcevaptır. Öğrenim görmüş kimselerin yabancı sözcük ve dil kuralları ile alay eder. Devamlı olarak anladıklarını anlamaz görünür, kelimelere ters anlamlar yükler. Böylece toplum içindeki iki ayrı zümrenin dillerinin çatışması ortaya serilir. Hacıvat’la söylediklerini yanlış anlıyormuş gibi eğlenir. Sözlerine farklı ifadeler yükler. Genelde işsizdir, boş gezer. Hacıvat’ın bulduğu işlerde çalışır. Yerinde duramayan, herşeye burnunu sokan meraklı bir tiptir. Bunun sonucu başı dertten kurtulmaz. Herşeye burnunu sokan Karagöz sokağa inmediği zaman pencereden kafasını uzatır veya evin içinden seslenerek işe karışır. Özü sözü bir, düşüncesini söylemekten çekinmeyen patavatsız bir kişi olduğu için kendini hep zor durumların içinde bulur. Yine de işin içinden sıyrılmasını bilir. Değişik oyunlarda değişik kıyafetler içinde görülebilir. Kadın Karagöz, Gelin Karagöz, Eşek Karagöz, Çarpılmış Karagöz, Çıplak Karagöz, Süpürgeli Karagöz, Bekçi Karagöz, Çingene Karagöz, Sandalcı Karagöz, Tulumlu Karagöz, Davullu Karagöz gibi çeşitleri vardır. Oyun içinde rol gereği kıyafet değiştirse de, oyun sonuna daima kırmızının hâkim olduğu bilindik görüntüsü ile çıkar.

HacıvatKaragöz ve Hacıvat
Hacıvat:
Hacı İvaz, Hacı Ayvaz veya Bursalı Hacı Ivaz adları ile de anılır. Medrese eğitimi görmüş, Arapça ve Farsça kelimelerle, tamlamalarla konuşan, her konuda bilgi sahibi olan biridir. Karagöz’le sürekli bir didişme içindedir. Ders verir tavrı, bilgiçliğe döner. Bazen bu çok bilmiş tavırları başlarını derde sokar. Yine de çeşitli badireler onun sayesinde atlatılır. Kıyafetine yeşil renk hâkimdir. Karagöz gibi değişik tasvirleri vardır. Kadın Hacıvat, Keçi Hacıvat, Çıplak Hacıvat, Kâhya Hacıvat, Sandalcı Hacıvat. Aynı şekilde oyun içinde kıyafeti değisse bile oyun sonunda klasik yeşilin hakim olduğu kıyafeti ile görünür.
B. Zenneler :

Çerkez halayık:
Karagöz oyununda dedikoducu kadın tiplerinden biridir.

Çingene: Karagöz ve Ortaoyunu’nda kötü kılıklı, esmer çingene kadın tipi. Genelde falcılık yapar, çiçek satar, kimi zamanda çalgıcılık yapar.

Karagöz ve karısıKaragözün Karısı: Karagöz Hacıvat’la konuşurken daima içerden seslenen karısı genelde görünmez. Oyun başında Hacıvat’ın tegannisiyle, Karagöz’ün bağırması sonucu uyanan çocuğunu uyutmaya çalışır.

Susamcı: Karagöz oyununda bir tiptir. Eski devirlerde hamamlarda susam helvası satan bir zenci kadındır.

Karagöz oyunlarında kadınlar fettan, kocalarına dayak atabilen haklarını savunabilen tipler olarak karşımıza çıkarlar. Çeşitli oyunlarda Arap Bacı, Natır, Susamcı, ve genç kız olarak görülürler. Oynadıkları oyunlara göre Nigâr, Salkım İnci, Dimyat pirinci vb. isimler alırlar.

C. İstanbul ağzı konuşanlar :

ÇelebiÇelebi: Karagöz ve Ortaoyunu’nda genç erkeği oynayan, İstanbul ağzıyla konuşan bir tiptir. Eskiden okumuş, tahsil görmüş eğitimli kişiler için kullanılan Çelebi tâbiri, bey ve efendi kelimelerinin yerini tutardı. Eğlenceyi sever, sürekli âşıktır. Kibar ve mirasyedidir. Güzel konuşmayı ve gezmeyi sever. Kadınlara düşkünlüğü ile bilinir. Kıyafeti yıllar içinde zennelerle birlikte en çok değişiklik gösteren tiptir. Modayı yakından takip eder. Osmanlı yaşantısındaki toplumsal değişimleri en bariz gösteren Karagöz tipidir. Toplumsal değişimleri Çelebi kıyafetleri üzerinde görmek mümkündür. İlk zamanlar sarıklı, kaftanlı çelebilerden Tanzimat sonrası fesli, setreli, redingotlu, İstanbulinli çelebilere bir değişim gözlenir. TiryakiOtel, han, hamam satın alıp bunların işletmeciliğini Hacıvat’a verir.

Tiryaki: Mahallenin en yaşlı efendisidir. Yarı uykulu hali ile kahvede oturur, mahallenin alay konusudur. Uyuşturucu kullandığı için davranışlarını kontrol edemez, sürekli uyku halindedir. Konuşması Hacivatı andırır. Sabırsız ve sinirli bir kişiliğe sahiptir. Bazen de çocuk gibi davranır.


BeberuhiBeberuhi
Beberuhi:
Karagöz oyununda kötü huylu cüce tipi. Saray soytarıları gibi vücudu gelişmemiş, aklı kıttır. Çabuk ve duraksamadan konuşur. Başkalarını, özellikle Karagöz’ü kızdırmaktan hoşlanır. Yılışık, sulu, alaycı, herkesle dalga geçen densiz bir tiptir. Oradan oraya laf taşıyarak herkesi birbirine düşürür. Etrafa kulak asmaz, devamlı olarak söz söyler, boyu kadar uzun bir külahı ve kimi kez de külahın ucunda feneri vardır. Karagöz argosunda “Pişbop” denildiği gibi “Altı karış Beberuhi” de denir.


D. Anadolu’dan gelen tipler :

Baba Himmet
Baba Himmet:
Karagöz oyununda omuzunda baltasıyla gezen Kastamonu’lu bir tiptir. Genelde odunculuk yapar. Çok iri yarı, kolayca aldatılabilen, saf bir kişidir. Yumuşak huylu ve iyi yüreklidir. Ancak kızdığında gözü kimseyi görmez. Diğer tasvirlere göre uzun ve büyük yapılır. Perdenin en uzun tipidir ancak dev gibi cüssesine rağmen yumuşak ve uysal bir tiptir. Karagöz onunla konuşmak için Himmet’in üzerine merdiven dayayıp çıkar. Anadolu Manav ağzıyla konuşur. Manav yerleşik Türklere verilen isimdir. Bir diğer adı Türk’tür. Konuşması kabadır bu da oyunda komik unsur olarak kullanılır.
Bolulu: Karagöz ile Ortaoyunu’nda sık görülen bir oyun tipidir. Yöresel Bolu ağzı konuşmasına rağmen İstanbullu davranış biçimleri gösterir, genellikle aşçıdır.

Efe: Karagöz oyunu tiplerinden biridir. Batı Anadoludaki zeybeklere, köy yiğitlerine denir. Zeybek oynaması en büyük özelliğidir.

Harputlu: Karagöz oyunu tiplerindendir. Çoğunlukla mahalle bekçisidir. Sözlerine birtakım Kürtçe sözcükler karıştırır. Bön ama kibirlidir.

Kayserili: Karagöz oyunu tiplerindendir. Yerli ağızla konuşur ama İstanbul törelerini benimsemiş pastırmacı tipi.

Kürt: Karagöz tiplerindendir. Oyunlarda Bekçi olur. Güneydoğu Anadolu’ludur.

Laz
Laz: Karagöz oyununda kayıkçılık ve kalaycılık yapan tip. Temel, İdris gibi isimler alır. Karadeniz’in çeşitli yörelerine ait dialektler kullanır. Çok süratli konuşup karşısındakine söz vermez. Ağzı kalabalık, geveze bir tiptir. Yöre insanının aceleci, hareketli yapısını yansıtır. Çabuk sinirlenir, çabuk yatışır. Yerinde duramayan sustuğu zaman heykel gibi duran, konuştuğu zaman makine gibi konuşan karşısındakini dinlemeyen bir tiptir.
Rumelili: Karagöz oyununda ezik bir göçmen ağzıyla tane tane konuşan Rumeli tipi, Mestan ağa. Çoğu kez pehlivan, kimi kez de arabacı olur. Durmadan köyünden bıktığını söyler. Pehlivanlıktan dem vurur. Ama koftur. Kendinden zayıfına bile yenilir. Korkak değilse de yılgındır.

E. Anadolu dışındandan gelen tipler :

Acem:
Karagöz ve Ortaoyunu’nda görülen Azerbaycan’dan ya da İran’dan gelen Azeri kökenli Türktür. Zengin bir halı tüccarıdır, ticaretle uğraşır. Çoğu kez halı tüccarı olması yanısıra tömbekici, antikacı ya da ara sıra tefecidir. Eliaçık, gönlü yüce, ancak atıp tutan bir kişidir. Abartma huyu çok belirgindir, inatçıdır, nispet yapar. Karagöz’ün karşısında yüksekten atar. Karagöz ise bu kişinin sözlerini kaba nüktelerle karşılar. Eğlence düşkünü olduğu kadar kendine dalkavukluk edenden hoşlanır. Şiire düşkündür. Farsça beyitler okumaya bayılır. Karagöz ise Türkçe maniler okuyarak oyuna komik unsurlar katar.

Arnavut: Karagöz ve Ortaoyunu tipidir. Dürüst, mert ama bilgisiz ve kabadır. Çabuk kızar, ataktır, onun için adam öldürmek çok kolaydır. Kabadayılığı vardır, ama sıkıya gelince kaçar. İyi davranılınca uyumludur. İmparatorluk coğrafyasında kavgacı ve silahşörlükleri ile tanınır. Kendine has bir şivesi, Arnavut ağzı vardır. Lâf anlatması zordur, okuma yazmayı, sayı saymayı bilmez. Oyunlarda ciğercilik, bahçıvanlık, bostancılık, bozacılık, koruculuk vb. işlerle uğraşır. Çoğu zaman Bayram adını kullanır.

Arap: Karagöz oyunu tipidir. Hacı fitil veya hacı fış fış, Hacı kandil diye anılır. Afrika’dan köle olarak getirilmiş Zenci insanlardır. Önceleri sarayda çalışmış, sonraları özgürlüklerini elde ederek toplum içine karışmışlardır. Seyyahtır, şekerci ve baklavacılık yapar. Genelde dilenci olduğu görülür.

Akarap: Karagöz oyunu tiplerinden biridir. Teni beyaz olan Arap demektir. Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelerin vatandaşları için kullanılır. Fellah diye de bilinir. Oyunlarda kahve döğücülüğü, kestane fıstık, baklava satıcılığı, devecilik gibi uğraşları vardır.

Muhacır: Karagöz oyununda bir tiptir. Balkan göçmeni manasına gelir. Balkanlarda yaşayanlara Rumelili ya da anavatana göç ettiklerinde Muhacır denirdi.

F. Zımmi – Müslüman olmayan tipler :

Ayvaz Serkis:
Karagöz oyunundaki Ermeni tipi sonradan bir Ermeni adı olan Karabet diye adlandırılmıştır.Vekilharç-Kâhya olarak zengin konaklarında çalışır. Vanlı bir Ermeni olan Serkis konağın alışverişini yapar. Sadakâti ve dürüstlüğüyle bilinir.

Barba Yorgos: Karagöz oyununda yarı Ulahça, yarı Rumca konuşan bir Rumeli çobanıdır. Denizin adını bile bilmeyen cahil biridir. Gemileri birer büyük kayık sanır. Baba Himmet’e benzer. Yunan Karagözünde de kullanılan bir tiptir.

Frenk: Karagöz tiplerindendir. Avrupalılık taslayan doğulu bir Hristiyandır. Karagöz oyununda bu genellikle Rum’dur. Doktor olur. Levanten tipidir.

Yahudi: Karagöz oyunu tiplerindendir. İstanbul’lu azınlıklardan, cimri bir tiptir. Kâh eskici, kâh bezirgândır. Ticari zekası çok gelişmiştir. Karagöze iş gördürür, para vermez.

G. Kusurlu ve ruhsal hasta tipler :

Hımhım:
Karagöz oyunu tiplerindendir, genizden konuşur. Kusurlu kişiler sınıfına girer. Artık oyunlarda pek kullanılmayan bir tiptir. Kambur: Karagöz oyunu tiplerinden biridir. Beberuhiyi andırır, sırtında kamburu vardır.

Kekeme: Karagöz oyunu tiplerinden biridir. Kekeleyerek konuşur. İnsanların kusurları ile alay etmek hoş olmayacağı için artık bu tipler perdeye getirilmiyor.

H. Kabadayılar ve sarhoşlar :

Aydınlı:
Karagöz oyununda kabadayı ya da efe tipi. Kabadayılar grubuna girer. Tek başına mahallenin düzenini sağlar. Perdedeki tiplere göre boyu uzun olan Aydınlı, “Efe” olarak da anılır ve perdeye gelir. Bazı oyunlarda Tuzsuz Deli Bekir’in yerini alır.

Efe: Haksızlığa uğramış kişileri koruyan, çapraşık işleri düzene koyar suçluları tir tir titreten ve küçük birer nasihatla salıveren bir tiptir. Olay köçek oyunu ile tatlıya bağlanır Efe herkesi tanır.

Gazi Boşnak: Karagöz oyununda zorba bir yeniçeri ya da levent tipi. Külhanbey: Karagöz tiplerinden biridir. Matiz ve Tuzsuz Deli Bekir’den sonra gelir. İkinci Abdülhamit devrinde Karagöz tipleri arasına girmiş olan Külhanbey sarhoş değildir.

Tekbıyık: Tuzsuz Deli Bekir gibi kabadayılar grubundandır.

Tuzsuz Deli Bekir:
Mahallenin belalısıdır bazılarına göre yiğit bir delikanlıdır. Oyunda son anlarda çıkar onun gelmesi ile düğüm çözülür. Suçluları cezalandıran, mahallede düzeni kuran odur. Adaleti kendi bilek gücü ile sağlar, suçlulara moral dersi vermez çoğunlukla onları bağışlar. Mahallede ona karşı çıkabilen tek kişi Karagöz’dür.

I. Eğlendirici tipler :

Canbaz:
Sözlük anlamında canı ile oynayan demektir. İp üzerinde yürüyenlere ve yüksek dikili taşlara tırmananlara bu ad verilmiştir. İp canbazlarının özel adı Rismanbazdır.

Curcunabaz: Curcuna içinde dans eden ve gösteriler yapan sivri külâhlı, bazan yüzleri maskeli oyuncular.

Çengi: Çeng adı verilen çalgıyla danseden kadın danssçıdır. İsmini Çeng’den almıştır. Daha sonra sadece işin raks yönü kalmıştır. Karagöz oyunu sonunda çengi oynamak neredeyse yerleşmiş bir gelenektir. Çengiler oyun sonunda perdeye gelip raks ederler.

Hokkabaz: Gözbağcılık ve elçabukluğu gösteren tip.

Kantocu: Karagöz oyununda ilgi çekmek için sonradan eklenmiş kanto söyleyen tip.

Köçek: Karagöz oyunlarını çengi ya da köçekle bitirmek adettendir. Yeni eklenen tiplerle Kafkas, Karadeniz oyunları, balerinlerle bale yapılır. Oyun sonu dans ve müzik gösterisi ile bitirilir.

Maskara: Karagöz oyununda soytarı tipi.


J. Olağanüstü kişiler,yaratıklar :

Büyücü:
Karagöz oyunu tiplerinden olup eski zamanlardan kalma büyü yapan kişidir. Bu tip genelde kadındır.

Cadı: Karagöz oyun kişisidir. Cazu adıyla da bilinir. Doğaüstü güçleri vardır. İnsanı çeşitli kılıklara sokabilir. Uçma yetisine sahip olan Cazular, küple ya da bir ejderin üzerinde ellerinde yılandan kamçılarıyla, uçarak özel efektlerle perdeye gelirler.

Canavar: Doğaüstü garip bir yaratıktır. Gölge oyunumuzda kötülüğün simgesidir.

Cin: Karagöz oyununda doğadışı bir tasvir. Ortaçağ Avrupa tiyatrosundaki şeytanın karşılığıdır. Göğsünde, karnında, kasıklarında ve dizkapaklarında canavar başları vardır. Göze görünmediğine ya da istediği zaman göründüğüne inanılan hayal tipi. Cumhuriyet öncesi Karagöz oyunlarında daha çok kullanılmıştır.

Cinler, Cadılar: Çifte Cazular, Ferhatla Şirin, Kanlı Kavak gibi oyunlarda tabiat üstü varlıklara rastlanır. Perdeye Karagöz’ü çarpmak ve cezalandırmak için gelirler. Büyücüler küplere,ejderlere binerler ellerinde yılandan kamçıları vardır.

K. Geçici ikincil kişiler ve çocuklar :

Geveze:
Karagöz oyunu tiplerindendir. Bu tip ağzına geleni söylediği gibi, pot kırar, çam devirir. Çok konuşur, münasebetsiz bir tiptir.

Muslu: Karagöz oyunu tipidir. Kanlı Kavak oyununda Âşık Hasan’ın oğlu.

Natır: Karagöz oyununda bir tiptir. Kadınlar hamamında çalışan hizmetlilerin başı olan kadındır. Erkekler hamamındaki tellağın karşılığıdır.

Rasgele: Karagöz oyununda bir tiptir. Söylediği her kelimeye “rasgele” ilave ederek konuşması en büyük özelliğidir.

Sekban: Karagöz oyunu tiplerinden biridir. Yeniçeri Ocağına mensup eski devir askerlerindendir.

Tatar: Karagöz oyunu tipidir. Perdeye lehçe taklidi yapmak için çıkar.





Hayâlî
Eskiden Karagöz oynatan kişiye Hayâlî, Hayâlbâz, Şebbâz isimleri verilirken günümüzde Usta diye anılmaya başlandı. Gerekli malzemelerin bulunduğu takıma Hayâl sandığı veya takım ismi verilir. Takımı tamam Hayâlîye ise sandığı tamam denir.

Hayâlî Karagöz oyununun tek aktörüdür. Tasvirleri işler, onları oynar, seslendirir. Tasvirlerini kendi yapanlar olduğu gibi başkasının tasvirleri ile oynayanlar da vardır. Hayâlî oyunu yazar, oyunu adapte eder-uyarlar, duruma göre doğaçlama yapar, tuluat yapar. Tûluat denilen doğaçlama konuşma yetisi ve espri kabiliyeti Karagöz oyunları içinde önemli bir yer tutar. Tiyatro eğitiminde kullanılan ses tekniklerini kullanan Hayâlîler perdedeki tüm tiplerin seslerini tek başlarına konuşurlar. Hayâlî aynı zamanda Türk müziğini bilecek, tiplerin şarkılarını söyleyecek ve farklı şiveleri konuşacaktır. Temiz bir İstanbul Türkçesi kullanır. Dialekt yapar tipleri konuşur. İyi bir icracıdır tiplerin perdeye gelişlerinde şarkılarını söyler. Oyunculuk bilgisi olmayanın Hayâlî olma şansı zayıftır.

Hayâl ustasının yardımcısına eskiden Çırak, Çırağın yardımcısına da Sandıkkâr ismi verilirdi. Karagöz oyununda şarkıları türküleri okuyan kişiye Yardak, tef çalan yardımcıya Sazende ismi verilir.

Günümüzde Hayâlî ustanın tek bir yardımcısı var ve buna Yardak deniyor. Hayâlî’ye oyun sırasında “Yardak” denilen yardımcısı yardım eder. Yardak, oyun tasvirlerini perdeye giriş sırasına göre ustaya verir, def çalarak müziğe eşlik eder, oyunun efektlerini yapar.

Karagöz, pek çok disiplini bünyesinde barındıran zorlu bir sanattır.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin I. Cildinde S.654’de tespit ettiği devrinin ünlü Karagöz ustalarını şöyle sıralar:
1700 lü yıllarda
yaşayan Bekçi Mehmet, Sarı Ahmet, Şerbetçi Emin,
1800 lü yıllarda
Hayali Berber Sait, Hayali Hamit, Papol Ahmet Efendi, Kıbrıslı Agah Efendi, Hayal Küpü Emin Ağa, İhsan Efendi, Küçük İsmail Efendi, Sıracalı İsmail Efendi, Arap Cemal Efendi, Erenköylü Haydar Bey, Hımhım Hüsnü Efendi, Cerrah Salih Efendi, Kâtip Salih Efendi, Tahir Ağa, Arap Ömer Efendi, Kör İzzet Efendi, Yorgancı Abdullah Efendi, Şeyh Fehmi Efendi, Kâtip Mahmut Bey, Püsküllü Hüsnü Efendi...

Yakın Tarihimizin Hayâlîleri:
Kör İmam, Katip Salih, Cerrah Salih, Yorgancı Abdullah, Kantarcı Hakkı, Şekerci Derviş, Aktar Rıza, Usturacı Mustafa, Çilingir Ohannes, Küçük İsmail, Zenne Sait, Miralay Neşet Bey, Şeyh Tahir Ağa
Bu ustaların asıl geçimlerini temin ettikleri birde meslekleri vardı. Kimi marangoz, kimi demirci, kimi medrese de hoca idi.

Oyunları
Karagöz'ün Boğaziçi Sefası: Sandal gezisinde denize çöp atan Karagöz denize düşer. Denizde yaşayan canlılarla karşılaşınca korkup insan olduğunu saklar. Denizi kirlettiği anlaşılınca kaçmak zorunda kalır...
Karagöz Elma Şekeri: Karagöz çocuklara kötü davranır ve kendisine emanet edilen şekerleri satamaz. Tüm şekerleri yiyen Karagöz arabanın içine düşer. Çıktığında artık elma şekeri olmuştur. Bundan kurtulup yeniden insan olmaya çabalar...
Karagöz'ün Sözü (Üsküdar Çeşmesi): Hacıvat, söz verip tutmayan Karagöz'e zamanın önemini anlatmak için bir oyun hazırlar. Sözün öenmini anlatan bu oyun Karagöz'ün rahatını kaçırır...
Karagöz'ün Misafirleri: Akraba olduğunu söyleyen tipler gelip Karagöz'ün evine yerleşirler. Karısı sinirlenince Karagöz davetsiz misafirlerinden kurtulmak için çare aramaya başlar. Hacıvat yardımına koşar...
Kız Kulesi Efsanesi: Gördüğü rüya üzerine kızını ölümden kurtarmak isteyen İmparator, denizde bir kayalık üzerine kule yaptırır. Karagöz bu kulede bekçi olarak çalışmaktadır...
Ters Evlenme: Kâr-i Kadim bir oyun olan Ters Evlenme yeni yazılmış şekli ile seyirci karşısına çıkıyor. Evlenmek isteyen Tuzsuz Deli Bekir karşısında gelin diye Karagöz'ü bulur...
Çifte Cazular: Masalsı ögeleri ağır basan oyunda Karagöz'le beraber Hacıvat'ta cezalandırılır. İki kafadar Cadılar tarafından eşek ve tekeye dönüştürülür...
Cinli Yazıcı: İşsiz Karagöz Çelebi'den kiralanan dükkânda çalışmaktadır. Kendisine tuhaf bir yaratık musallat olur...
Tahmis (Kahveci Güzeli): Karagöz Mısır Çarşısında gezerken Kurukahveci Mehmet Efendi ile tanışır. Kahvenin hikâyesini dinleyip nasıl yapıldığını görür...
Karagöz Oyun Bölümleri
Karagöz oyunu dört ana bölümden oluşur.
      A. Mukaddime (Başlangıç)
      B. Muhavere (Söyleşme)
      C. Fasıl
      D. Bitiş

A. Mukaddime: Oyun başlamadan perde ortasına göstermelik denen figürler (Limon ağacı, Çiçek saksısı, Gemi, Çeşme, Hamam vb.) yerleştirilir. Göstermelik hangi oyunun oynanacağına dair bir ipucu olabildiği gibi oyundan tamamen bağımsız da olabilir. Göstermelik Hayali ya da Yardağın çaldığı kamıştan yapılmış nareke ismi verilen düdüğün çıkardığı zırıltılı ses ve def velvelesi eşliğinde perdeden yavaş yavaş kaldırılır. Bu oyunun başladığına işarettir. Daha sonra seyirciye göre sol taraftan Hacıvat semai formunda bir şarkı söyleyerek gelir, şarkısını bitirdikten sonra perde gazelini okur.
Perde Gazeli: Perdeden Göstermelik na’reke vızıltısı ve def velvelesi eşliğinde kaldırıldıktan sonra Hacıvat tarafından söylenen uyaklı manzum şiirlerdir. Hayali perde gazeline başlamadan “Oof Hay Hak!” diye yaratana seslenir. Oyunların tasavvufî yönlerinin ağırlıklı olarak vurgulandığı perde gazellerinde, yaratanın varlığı ve birliği övülürken insanın aciz bir kul olduğunun altı çizilir. Karagöz’ün ibret perdesi olduğu ve gösterinin bir ders niteliğinde olduğu belirtilir. En bilinen perde gazeli;

Nakş-ı sun’un remz ider hüsnünde rüyet perdesi
Hace-i hükmü ezeldendir hakikat perdesi

Sîreti sûrette mümkündür temaşa eylemek
Hâil olmaz ayn-ı irfâna basiret perdesi

Her neye im’an ile baksan olur iş âşikâr
Kılmış istilâ cihanı hab-ı gaflet perdesi

Bu hayâl-i âlemi gözden geçirmektir hüner
Nice Karagözleri mahvetti bu sûret perdesi

Şem-i aşkın yandırıp tasviri cismindir geçen
Âdemi amed şüt etmekte azimet perdesi

Hangi zılla iltica etsen fena bulmaz acep
Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi

Dergah-ı Âl-i Abâ’da müstakim ol Kemterî
Gösterir vahdet elin kalktıkça kesret perdesi.
(Türk Folklor Araştırmaları Yıllığı, Karagöz Özel Sayısı, İstanbul Haziran 1959, Sayı 119, s: 1935-1936.)

Bu gazel 1312 (H.) senesinde Üsküdar’da ölen Kemteri mahlasını alan Raşit Ali Efendi’nindir. Karagöze izafe edilen ve Bursa’da Çekirge yolundaki mezar taşına 1310 (H.) yılında yazılmıştır. Bu ve bunun gibi değişik perde gazellerinin okunmasıyla oyun açılmış olur. Perde gazeli bitimiyle Hacıvat seyirciyi selamlar ve Karagöz’ü çağırmak için teganniye başlar. Karagöz bağırmamasını söylese de Hacıvat bağırmaya devam eder. Bunun üzerine Karagöz aşağıya atlayıp, Hacıvat’la alt alta, üst üste kavga ederler. Hacıvat kaçar, Karagöz sırt üstü yerde yatarken anlamsız sözlerden oluşan tekerlemesini söyler.
Karagöz Hacıvat’a kızıp söylenirken, “Bir daha gel bak ben sana neler yaparım” der. Hacıvat tekrar perdeye gelir ve Mukaddime biter, Muhavere (söyleşi – atışma) başlar.

B. Muhavere: Kelime anlamı karşılıklı konuşma olan muhavere, Karagöz ve Hacıvat’ın tüm özelliklerini bünyesinde barındıran bir bölümdür. Yanlış anlamalara dayalı, kelimelerin ses oyunlarıyla farklı anlamlarda kullanılmaları, ikilinin eğitim öğretim durumları ve kişilik özellikleri bu bölümde iyice belirginleşir. Eski oyunlardan günümüze ulaşan muhavereler asıl oyunun konusuyla ilgili değildir. Yeni yazılan muhavareler ise oyunla ilgili olabiliyor. Bu bölüm Karagöz’ün yabancı sözcükler kullanarak konuşan Hacıvat’ı yanlış anlaması ya da yanlış anlar görünmesi üzerine kuruludur. Böylece muhavere, ortaya türlü cinaslar ve nükteler çıkmasıyla sürer gider. Muhavereler her konuya açıktır, önceden bilinen bir muhaverenin içine günlük olaylar sokulabileceği gibi, günlük olayları şakacı bir dille eleştiren doğaçlama muhaverelerde olabilir. Bu Karagöz oynatan ustanın maharetine ve kültürüne bağlıdır. Evliya Çelebi’nin çok övdüğü Hayâlî Kör Hasanzade Mehmet Çelebi’nin akşamdan sabaha dek değişik taklitler yapıp herkesi hayretler içinde bıraktığı, 18. yüzyıl sonlarında yetişen Kasımpaşalı Hafız’ın da gece sabaha kadar sadece Hacıvat ile Karagöz’ü oynatıp konuşturduğu, dinleyenlerin çatlamak derecesine geldiği ve vaktin nasıl geçtiğini fark etmedikleri biliniyor. 18. yüzyıl sonlarında yetişen hayal küpü Emin Ağa’nın bir söylediği muhavereyi bir daha söylemez diye şöhreti vardır. Muhavere bölümü Hacıvat’ın Karagöz’den dayak yiyip kaçması, yalnız kalan Karagöz’ün “Sen gidersin de ben durur muyum. Ben de giderim evime bakalım ayine-i devran ne suretler gösterir” diyerek çıkması ile sona erer.

C. Fasıl: Oyunlara ad olan bölümdür. Karagöz oyunları isimlerini burada geçen olay örgüsünden alırlar. Karagöz ve Hacıvat dışındaki diğer tipler ağırlıklı olarak bu bölümde perdeye gelir, kendilerini gösterirler. Basit entrikalarla oluşan düğüm yine bu bölümde çözüme kavuşturulur. Hacıvat’ın Karagöz’e iş bulması, Karagöz’ün kendisini zor durumda bırakacak işler yapması en çok kullanılan temalardır. Akışa göre kendi kılık ve şiveleri ile çeşitli tipler perdeye gelip giderler. Gelen her tip kendi müziği eşliğinde şarkısını söyler.

D. Bitiş: Karagöz oyununun en kısa bölümü bitiştir. Fasıl bölümü sona erdikten sonra Karagöz ile Hacıvat perdeye gelirler. Burada kıssadan hisse söylenir. Gelecek oyunun adı, yeri ve zamanı konuşma arasında ilan edilir. Karagöz Hacıvat’ı tekrar döver, bunun üzerine Hacıvat, klasik sözü, “Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim heman” diyerek yukarı sola doğru perdeden ayrılır. Oyunu kapatan Karagöz’dür. “Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola! Bak yarın akşam ben sana neler ederim neler!” diyerek yukarı sağa doğru perdeden çekilir. Hayal perdesinde ışığın kararmasıyla oyun sona erer.

Karagöz oyun metinleri Kar-i kadim ve Nev icad olmak üzere ikiye ayrılır. Eski Karagöz oyunlarına (Kar-i kadim), yeni olanlara ise (Nev icad) denir.

Karagöz Tarihçesi
Gölge oyununun çıkış noktası uzakdoğu, Çin olarak bilinir. Ticaret ve geziler sonucu Endonezya, Java ve Hindistan’da yaygınlaşan gölge oyunu mistik ve dinsel bir etkiye sahiptir. Türkler Çin ile yakın ilişkileri dolayısıyla bu sanatı öğrenmişler ve kendi kültürleri doğrultusunda geliştirmişlerdir. Uygur ve Budist duvar resimlerinde görülen tasvirler Çin gölge oyununda da görülür. Topkapı Sarayı Müzesi’nde eserleri bulunan Mehmet Karakalem çalışmaları da bunlara benzer örneklerdir.

Gölge oyunu tekniğinin Türk halk kültüründe ne zaman Karagöz adını aldığı hakkında çeşitli görüşler vardır. Bunlardan en yaygın olanı Bursa efsanesidir. Sultan Orhan devrinde (1324-1362) Ulucami’nin yapımında demirci ustası Kambur Bâli Çelebi (Karagöz) ile duvarcı ustası Halil Hacı İvaz (Hacıvat) çalışmaktadır. Nekre tipler olan ikilinin arasında geçen nükteli konuşmalar diğer işçilerin dikkatini toplayıp, işlerini aksatmalarına sebep olur. Cami inşaatı yavaş ilerler. Durumu öğrenen padişah hiddetlenip her ikisini de idam ettirir.
Yaptığı yanlışlığın bilincine varan padişah çok üzülür. Padişahın musahibi Şeyh Küşterî padişahı teselli etmek için beyaz sarığını çıkarıp gerer ve arkasına bir şem’a (ışık) yakar. Ayağından çıkardığı çarıklarıyla Karagöz ve Hacıvat’ın tasvirlerini canlandırıp nükteli konuşmalarını seslendirir. Günümüzde de Karagöz perdesine “Şeyh Küşterî meydanı” denir ve Şeyh Küşterî Karagözcülüğün pîri – kurucusu kabul edilir. (Evliya Çelebi Seyahatnamesi)

Gölge oyunu ülkemize Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır seferi sonrası 16. yüzyılda gelmiştir. Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim’in Memlük Sultanı Tomanbay’ın asılışını hayal perdesinde canlandıran bir hayal sanatçısını, oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın da görmesini arzu ederek İstanbul’a getirmesiyle gölge oyunu İstanbul’a gelmiştir. Türkler 16. yüzyıl başlarında perde gerisinden gölge yansıtma tekniğini Mısır’dan almışlardır. Mısır Memluklarının gösteri yaptıkları siyah, ışık geçirmeyen, arabesk motiflerle işlemeli tasvirleri, şeffaf ve renklendirilmiş deri üzerine işleyen Türkler, bu sanata farklı bir nitelik kazandırdılar. Mısır oyunlarının olay örgüsünün birbirinden kopuk yapısını düzenleyip yeni bir biçim verdiler. Oyun tipleri Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesinde barındırdığı halklar içinden ve mahalle geleneğinden seçilmiştir. Karagöz Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yayılmış, çevre ülkelerde etkili olmuş, geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Karagöz oyunu Mısır’a tekrar yeni biçimiyle dönüp ilgi görmüştür. Bugün Mısır kuklasının adı Aragöz’dür.

Nitekim bir çok gezgin, 19. yüzyılda Mısır’daki gölge oyununu anlatırken, bunun Karagöz olduğunu, Mısır’a Türkler tarafından sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir. İslam dünyasında bu oyuna “Tayf-ül hayal”, “Zıll-i hayâl”, “Hayâl-el sitare” gibi adlar verilmiştir. Bazı İslam mutasavvıfları eserlerinde hayâl sahnesini dünya’ya, perdedeki geçici hayalleri insanlar ve diğer varlıklara benzetmişlerdir. Oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkları da görünmeyen bir yaratıcının hareket ettirdiği anlatılmıştır.

16. yüzyılda hayâl oyununun yaygınlığını ve Osmanlı eğlence sanatlarının başlıcalarından olduğunu gösteren pek çok belge vardır. Şeyhülislam Ebussuut Efendi’nin (1490-1574) hayâl oyununu ibret gözüyle seyretmenin cezayı gerektirmeyeceği yolundaki fetvası bunların en önemlisidir. Ebussuut Efendi; “Gerçek biliminde yükselmek isteyenler için gölge oyununda büyük ibretler olduğunu gördüm. Kişiler, kalıplar gölge gibi gelip geçiyor ve çabucak yok oluyor, onları oynatan ise bakî kalıyor” demiştir.

Karagöz üzerine 17. yüzyıla ait belgeler daha çoktur. Evliya Çelebi, Naima gibi yerli yazarların eserlerinden ve İstanbul’da bulunmuş Avrupalıların anı ve gezi kitaplarından öğrenildiğine göre Ramazan ayında kahvehanelerde, başka zamanlarda da evlenme, doğum, sünnet düğünü vs. dolayısıyla saray, konak ve evlerde yapılan şenliklerde oynatılan bu oyunlar Osmanlı toplumunun belli başlı eğlencelerinden biriydi.

19. yüzyılda da sarayın ve halk toplantılarının gözde eğlencelerinden olduğunu yine yerli ve yabancı kaynaklardan öğreniyoruz. 19. yy’da 2. Mahmut dönemine ait kaynaklarda da Karagöz oyunu yer alır. 1843’de Türkiye’yi ziyaret eden Gerard de Nerval seyahatnamesinde İstanbul’da seyrettiği Karagöz oyununu tüm ayrıntıları ile anlatır.
(Gérard de NERVAL, Doğuya Yolculuk, Çelik GÜLERSOY İstanbul Kitaplığı, İstanbul-1974, s: 85-94)

Yabancı kaynaklarda Karagöz oyunlarının açık saçık bulunduğuna dair yazılar vardır. Bunlardan Jean Thévenot 1655-1656’da Türkiye adlı eserinde, bir hanımın nasıl olupta Karagöz oyunu izlediğini anlayamadığını yazar.
(Jean THéVENOT, 1655-1656’da Türkiye, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul-1978, s: 95-96.)

Abdülaziz ve II. Abdülhamit devirlerinde bazı Karagöz sanatçıları Mızıkayı Hümayun himayesine alınmışlardır. Bu dönemde yetişen Karagöz sanatçılarının kimisinin tekkelerden (Şeyh Fehmi Efendi, Müştak Baba), kimisinin medreseden (Darphaneli Hafız Efendi, Hafız Mehmet Efendi) kimisinin Enderundan (Enderunlu Hakkı Bey, Enderunlu Tevfik Efendi), kimisinin katiplikten (Katip Salih Efendi), kimisinin cerrahlıktan (Cerrah Salih Efendi), pek çoğunun da esnaflıktan (Yorgancı Abdullah Efendi, Püskülcü Hüsnü Efendi, Kantarcı Hakkı Efendi, Hamamcı Süleyman Efendi, Yemenici Andon Efendi, Çilingir Ohannes Efendi) olduğu görülür.

Saray için getirilen, önceleri saray düğünlerinde perde diyen Karagöz çok kısa zamanda halka kendini sevdirdi. Sonuçta Karagöz çeşitli Hayâlîler eliyle halk arasında büyük rağbet gördü. Geniş Osmanlı coğrafyasındaki tüm tipleri bünyesinde barındıran bir folklor, edebiyat, etnoğrafi, müzik, mizah ve hiciv sergisi kimliği kazandı.

Esnek yapısı itibariyle doğaçlamaya ve güncel olayların işlenmesine son derece açık olan Karagöz perdesi, zamanının en önemli toplumsal yergi vasıtasıydı. Halkın beğenmediği hükümet kararlarını eleştirdiği ve kamuoyunu temsil ettiği dönemler vardır. Osmanlı’nın son dönemlerinde Karagöz sanatçıları devlet ileri gelenlerinden bazılarının hırsızlığını, rüşvetçiliğini vs. perdede canlandırdıkları için bu taşlamalar çok keskin bulunmuş, oyunlar yasaklanmıştır. Devlet ileri gelenlerinin perdeye yansıtılmaları ağır cezalara bağlanmış, bu yasaklamalardan sonra Karagöz sıradan, kaba saba bir güldürü durumuna düşmüştür.

20. yy’da Türk Halk edebiyatı ile ilgili araştırmalar başlamış fakat hızla başlayan batılılaşma çabası ile Karagöz oyunu gözden düşmeye başlamıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bir süre daha yaşayan Karagöz, zaman içinde tiyatronun, sinemanın daha sonra da televizyonun hayata girmesiyle önemli ölçüde etkisini kaybetmiştir.

Bu yüzden hayaliler Karagöz oyun tekniğinde bazı değişiklikler yapmaya çalışmışlardır. Ahmet Rasim, “Muharrir Bu Ya” adlı eserinde Hayali Katip Salih’in kanto söylettiği ve muhafazakarlar tarafından eleştirildiğini anlatmaktadır.

Ancak Karagöz oyunlarının etkisini kaybetmesindeki sebep sadece teknoloji alanındaki gelişmeler olmamıştır. 17. yüzyılda başlayan batılılaşma çabaları yirminci yüzyılın başlarında etkisini göstermeye başlamış, geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli özelliği olan doğaçlama geleneği terkedilmiş bunun yerini batı tiyatrolarında olduğu gibi yazılı metinler almıştır. Yazılı metne bağlı kalarak oynatılan Karagöz oyunları, yeni oyunlar yazılamadığı için çağa ve insanların kültürel gelişimlerine ayak uyduramamış, eskiden oynatılan oyunların aynısının tekrar tekrar perdeye getirilmesi insanların ilgisini çekmez olmuştur.

Yenileştirme çalışmaları Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde de devam eder. 1910 yılında Beyoğlunda “Canlı Karagöz Sahnesi Operet Kumpanyası” adlı topluluk kurulur. Komik-i Şehir Naşit Efendi burada deneme amacıyla canlı Karagöz olarak sahneye çıkmıştır.

Doğaçlama geleneğine geri dönülmesi durumunda Karagöz eskiden olduğu gibi saygın ve yaygın bir duruma gelebilecektir, aksi takdirde önümüzdeki on yıllar içinde Karagöz sanatımız tarih kitaplarının arasında kalıp yok olmaya mahkumdur. Karagöz günümüzde sayıları azalan Hayâlîler tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır.

1966’dan sonra düzenlenmeye başlayan festivaller yarışmalar sonucunda bir çok başarılı hayalinin varlığı ortaya çıkmış, yeni oyunlar kaleme alınmıştır. Yazılan oyunların pek çoğu perdede oynamaya uygun olmasa da konu tekrar gündeme gelmiştir.