24 Ocak 2011 Pazartesi

uğur mumcu - vurulduk hey halkım...

Dağ gibi, karayağız birer delikanlıydık.Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.

Arabalar sırıl sırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yasayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşıyarak katıldıkk o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık,

Vurulduk ey halkım unutma bizi…

Yoksullugun bükemedigi bileklerimize celik kelepceler takıldı. Iskence hücrelerinde sabahladık kac kez. Isteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren senetler gibi kullanırdık. Mimardik, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze cicek gibi verdik topluma.Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Fidan gibi genc kizlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, iskencecilerin acımasiz ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genc kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar cicekleri gibi. Utanmadılar insanliklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atildik ey halkım, unutma bizi…

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımızz düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmis doktor kimlikli iskencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmis kocalarımızın taptaze duyularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. Insanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz birakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak firlattik attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Giresun´daki yoksul köylüler, sizin icin öldük. Ege´deki tütün iscileri, sizin icin öldük. Doğu´daki topraksız köylüler, sizin icin öldük. Istanbul´daki, Ankara´daki isciler, sizin icin öldük. Adana´da paramparca elleriyle, ak pamuk toplayan isciler, sizin icin öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Bağımsızlık, Mustafa Kemal´den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı icin kan döktük sokaklara .Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsınn dedik, sokak ortasinda sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi…

Yabanci petrol sirketlerine karsi devletimizi savunduk, kominist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepceyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi..

Henüz cocukluğumuzu bile yasamamıştık. Bir kadın eline değmemisti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmus ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sephalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. Içimiz titremedi hic. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere…

Asıldık ey halkım, unutma bizi..

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasinda vuranlar, agabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarina ortak olmuslardı, ya da susmuslardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanlarin gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına. Batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi…! Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarinda yankılanacak ey halkım, unutma bizi.

Özgürlüge adanmış bir top cicek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz, ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi, UNUTMA BİZİ ….

Uğur Mumcu

23 Ocak 2011 Pazar

nadirî - haletî - cevrî

Ganizade Nadiri

; dîvân şâiri. 1572 (H.980) yılında İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mehmed’dir. Şiirlerinde Nâdirî mahlasını kullanmıştır. Babası Abdülganî Efendi, Bolu’nun Gerede kazâsında ilim ve fazîlet sâhibi şâir bir kimseydi. İlk tahsile babasıyla başlayan Nâdirî, Hoca Sâdeddîn Efendiden okuyarak icâzet almıştır. Şeyhülislâm Sun’ullah Efendinin dâmâdıydı. Sâdeddîn Efendiden mezun olduktan sonra, İstanbul’da Papazoğlu Medresesine tâyin edildi. Daha sonra birçok medresede vazîfe yapan Nâdirî en son 1601’de Süleymâniye’de dördüncü medresede müderrislik yaptı. 1602 senesinde Selânik kâdılığına tâyin edildi. Sadrâzam Yemişçi Hasan Paşanın isteği üzerine azlolundu. 1604 senesinde Selânik kâdılığına iâde edildi. Aynı sene Mısır (Kâhire) kâdılığına tâyin oldu. 1605 senesinde Edirne kâdılığına getirildi. 1607 senesinde İstanbul kâdısı, 1608’de de Galata kâdısı oldu. Buradan Anadolu kazaskerliğine yükseltildi. İki sene bu görevi yürüten Nâdirî, 1614’te azledildi. 1615 senesinin ortalarında Parvadi kazâsı arpalık olarak verildi. 1617 senesinde Anadolu kazaskerliğine tâyin olundu. Sultan İkinci Osman Han zamânında 1619’da şeyhülislâm olan Yahyâ Efendinin yerine Rumeli kazaskeri, nihâyet 1620’de tekâüd (emekli) oldu. 1624 senesinde tekrar Rumeli kazaskerliğine getirildi. 1626 senesinde 56 yaşında vefât etti. Kabri İstanbul’da Âbid Çelebi Mescidi hazîresindedir. Resmî vazîfelerinde devlet ve milletin menfaatlarını koruyup, bunun için çalıştığından, menfaatçılar ve kötü düşünceli kimseler tarafından devamlı haksızlıklara uğrayan ve bu hâli kasîdelerinde belirten Nâdirî, hat sanatında da mâhirdi. Sülüs, nesih, rik’a, celî ve ta’lik hatlarında tanınmıştır. Âlim ve kültürlü bir kimse olan Nâdirî, geniş hayâl gücüne sâhip bir şâirdir. Eserlerinde duygudan çok düşünce hâkimdir. En samîmi ve duygulu şiirleri dînî şiirleri ve mi’râciyelerdir. Şiirleri şekil ve vezin bakımından da kusursuz sayılabilecek bir mükemmelliktedir. Kasîdelerinde çoğunlukla bütün bölümler mevcuttur. Aruz veznini başarıyla kullanmıştır. Nâdirî’nin Mesihî, Hâleti, Fuzûlî, Ma’nî gibi şâirlere nazîreleri vardır. Kendisi de, devrinde beğenilip sevilirdi. Ayrıca kasîdelerine Nef’î ve Nev’izâde Atâî, Azmizâde Hâletî gibi devrinin üstâdları tarafından nazîreler yazılmıştır. Eserleri:Dîvân: İlk yetmiş dört beyti mi’râciyedir. Üçüncü Murâd Han, Üçüncü Mehmed Han, Birinci Ahmed Han, Birinci Mustafa Han, İkinci Osman Han ve devletin ileri gelenleri için söylediği otuz yedi kasîde yer alır. Terci-i bend; mersiye, tahmis, kıt’a, kıt’a-ı kebir, gazeller ve rubâîler de bulunmaktadır. Şehnâme: Mesnevî tarzında yazılmış devrinin târihî olaylarını anlatır.Münşeât: Çeşitli şahıslara yazılmış mektuplar. Kalemiyye Risâlesi: Arabîdir. Tefsîr-i Beydâvî’ye yaptığı hâşiye, bir başka eseridir.

Azmizade Haletî

On altıncı asır Osmanlı âlim ve şâiri. Pîr Mehmed Azmi Efendinin oğlu olduğundan Azmizâde diye bilinir. 1570 senesinde doğdu.
Asıl adı Mustafa olan Hâletî, iyi bir medrese tahsîli görerek yetişti. Hoca Sa’deddîn Efendiden icâzet (diploma) aldı. Yirmi bir yaşında iken kırk akçe maaşla Hâce Hâtun Medresesi müderrisliğine (hocalığına) tâyin edildi. Birçok medresede ve Sahn-ı Süleymâniye’de müderrislik yaptıktan sonra 1602’de Şam, iki sene sonra da Kâhire kâdılığına (hâkimliğine) tâyin edildi. Mısır Emîr-ül-Ümerâsı Hacı İbrâhim Paşa, asker isyânı netîcesinde şehid düşünce onun yerine geçti. Fakat asâyişi temin edemediği için azledildi. İki sene açıkta kalan Hâletî, 1606’da Bursa kâdılığına getirildi. Bursa’nın, Kalenderoğlu tarafından kuşatılarak yağma edilmesinden sonra şehirden ayrılmak mecbûriyetinde kaldı.

1611’de Edirne kâdısı olan Hâletî, Yahyâ Efendinin yerine İstanbul kâdılığına getirildi. Daha sonra Mısır kâdısı oldu. Sultan Dördüncü Murâd’ın cülûsundan (tahta geçmesinden) bir ay sonra Anadolu kazaskerliğine getirildi ise de bir sene sonra ayrılmak mecbûriyetinde kaldı. 1627 senesinde Rumeli Kazaskerliğine tâyin edilen Hâletî, bir sene sonra Silistre arpalığı ile emekliye ayrıldı. 1631 senesinde İstanbul’da vefât etti. Sofular’da evinin karşısında tâmir ettirdiği mektebin bahçesine defnedildi.
Meslekî hayâtı yüksek mevkîlerde geçmekle berâber, gerek devrinin içinde bulunduğu sosyal, idârî ve siyâsî durum; gerek idâre kâbiliyetinden mahrum olması, gerekse bâzı ters işlerin netîcesinde bu mevkîlerde uzun süre kalamamıştır. Talebesi olan Atâî, Şakâyık Zeylinde onun hakkında; “Doğru, çalışkan, ilme ve kültüre son derece düşkün, geniş bilgili, cömert, iyi niyetli, sözü, sohbeti dinlenir bir zât idi.” demektedir.
Devrinin ileri gelen âlimlerinden olan Hâletî Efendinin ölümünden sonra evindeki kütüphânede bilfiil okunup kenarlarına not konulmuş, açıklamalar yapılmış üç-dört bin eser bulunmuştur. Âlimliği yanında, diğer meşhur bir yönü de şâirliğidir. Hâletî, gazel ve kasîdelerinden çok, rubâîleriyle tanınmış bir şâirdir. Özel ve meslekî hayatında karşılaştığı acılı hâdiseler ve hayâl kırıklıklarından akisler taşıyan Dîvân’ındaki rubâî dışındaki şiirlerinden çoğunluğunda yüksek bir şâir hüviyeti görülmez. Dîvân’ı ve Üçüncü Sultan Mehmed’e sunduğu kasîdesi, edebî bakımdan önemli bir değer taşımakla berâber devrinin Nef’î, Nâbî, Neşâtî gibi meşhur şâirlerinin eserleriyle karşılaştırılınca, nisbeten sönük kalır. Hâletî, tasavvuf konularını, Türk şâirleri içinde hemen hemen hiç kimsenin başaramadığı bir ustalıkla rubâîler ile ifâde etmiştir.
Azmizâde Hâletî’nin Dîvân’ı yanında çeşitli ilmî eserleri de vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır:
1) Menâr Şerhi Hâşiyesi, 2) Dürer ve Gürer Hâşiyesi, 3) Muğn-il-Lebîb Şerhi, 4) Enîs-ül-Ârifîn fî Tercümet-i Ahlâk-i-Muhsinî, 5) Hidâye ve Miftâh şerhlerine Ta’likât, 6) Sâkînâme, Şehnâme vezninde yazılmış yaklaşık 520 beyitten meydana gelmiş uzun bir manzûmedir. On beş ayrı makâleden meydana gelmiştir. 7) Münşeât: Resmî yazılardan meydana gelen yazı ve mektupları ile kendi hayâtı ve yaşadığı devrin olayları anlatılmaktadır.
Haletî denince akla hemen gelen Rubâîyât-ı Hâletî’dir. Kâfiyelerini son harflerine göre tertib etmiştir. Meşhur şâir Nedim bile onun için:“Hâletî, evc-i rubâîde (rubâî burcunda) uçar ankâ gibi” demektedir.

Cevrî

on yedinci asır Osmanlı şâir ve hattatı. İstanbul’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. İstanbul’da medrese tahsilini tamamladıktan sonra, Dîvân-ı Hümâyûn kâtibi oldu. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Şiirlerinden ziyâde güzel hat yazısı ile şöhret buldu.
Şiirlerinin konusu daha çok ilâhî aşka dâirdir. Gazellerde samîmî düşüncelerini işler. Tasavvuf konularına da yer vermiştir. Mevlevî olmakla berâber, bir tekke şâiri gibi görünmez. Sanata önem vermiştir. Bâkî ve Şeyhî’nin tesirinde kalmıştır. Şiir dili sağlam ve pürüzsüzdür.
İyi bir hattattır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî’sini yirmi iki defâ yazmıştır. İstanbul kütüphânelerinde Cevrî hattı ile pek çok yazma eser bulunmaktadır. Üçüncü Selim Hanın Şeyh Gâlib’e hediye ettiği Mesnevî, Cevrî hattı ile yazılmıştır. 1654 senesinde vefât etmiştir.
Eserleri: Dîvân’ın İstanbul kütüphânelerinde yirmiden fazla nüshası mevcuttur. Günümüz harfleri ile basılmıştır.Hilye-i Cihâryâr-i Güzîn, dört büyük halîfenin hayâtını, üstünlüklerini anlatan manzum bir eserdir. Melhame, astronomi kitabıdır. Nazm-ı Niyâz, on iki Arabî ayın özelliklerini anlatır. Tercüme-i Ahvâl-i Hâce Hâfız-ı Şîrâzî ile Cevrî Târihi diğer meşhûr eserleridir.

ad aktarması - deyim aktarması

Deyim Aktarması / Deyim Aktarmaları

Tanım 1: Deyim aktarması yani diğer ismiyle anlam aktarması bir sözcüğün benzetme amacı ile başka bir sözcük yerine kullanılmasıdır. Tanım 2:İnsana özgü bir kavramın doğaya, doğaya özgü bir kavramın insana aktarılmasına deyim aktarması denir. Benim küçük meleğim nerede? cümlesinde çocuğum,kızım gibi sözcükler yerine melek sözcüğü kullanılmıştır.Benzerlik amaçlı bu tür kullanımlar deyim aktarmalarıdır.

Deyim Aktarmaları nasıl yapılır?

1- İnsandan Doğaya aktarmalar (İnsana Özgü Kavramların Doğaya Aktarılması):Bu şekilde yapılan aktarmalarda insanlara ait olan özellikler doğadaki nesnelere verilir. Kuşlar neşe içinde cıvıldaşıyor. Ovadaki bütün çiçekler el ele tutuşmuş, hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı.

2- Doğadan insana aktarmalar (Doğaya Özgü Kavramların İnsana Aktarılması):Doğadaki özelliklerin insanlarla beraber kullanılmasıdır. Olgun tavırlarıyla herkesin beğenisini kazandı.(Olgunluk doğaya ait bir özelliktir)Bedir' in aslanları ancak bu kadar şanlı idi. Dalgalanır deli gönül şafakta. Kalbim yırtılıyor her nefesimde. Sert bir insan olduğu belliydi.(Sertlik)

3- Duyu Aktarmaları:Bir duyuya ait olan kavramların başka duyular ile birlikte kullanılmasıdır. Acı bir çığlık duyuldu. (Tat alma duyusundan işitme duyusuna)Keskin bir koku içeriye yayılmıştı. (Dokunma duyusundan koklama duyusuna)

4. Doğayla İlgili Kavramların Doğaya Aktarılması: Örnek: Karlar uçuşurdu camlarda. Rüzgârlar ulurdu sabaha kadar.

5. Bir Duyunun Diğer Duyuya Aktarılması: Örnek: Hâlâ aklımda onun sıcak gülüşü, tatlı bakışı. (Dokunma-Görmeye) Nasıl unutabilirim o yumuşak konuşmayı. (Dokunma-Duymaya) Sokaktan acı bir fren sesi geldi. (Tatma-Duymaya) Onun keskin bakışları hepimizi korkuttu. (Dokunma-Görmeye)

Şiirde Deyim Aktarmaları

İnsan dilinin önemli özelliklerinden biri, bir nesneyi daha güçlü, daha canlı anlatabilmek için, onunla benzerliği, yakınlığı bulunan bir başka nesnenin adıyla anma eğilimidir. Deyim aktarması (iğretileme, Yun. metaphora) adını verdiğimiz bu eğilimle, çiçekleri aslanın ağzına benzeyen bitkiye aslanağzı adı verilirken (birçok dilde aynı biçimde adlandırılır), doğadan insana, insandan doğaya, doğadan doğaya aktarmalara da gidilmektedir. Bu niteliğiyle, benzetme'nin bir ileri aşaması sayılabilecek olan bu anlam olayıyla doğadaki yılan, domuz, öküz gibi hayvan adlarının aşağılayıcı birer gösterge olarak kullanıldığını, ince, tatlı, pişkin, kaba, sulu gibi sıfatların da insanlara uygulandığını, değişik durumların, davranışların bir taşla iki kuş vurmak, iğneyle kuyu kazmak, kendi yağıyla kavrulmak gibi deyimlerde görülen somutlaştırma yla dile getirildiğini görüyoruz. Birçok bilgin ve düşünür, her dilde bu aktarmaların önemine dikkati çekmiştir. Daha İÖ. IV. yüzyılda Aristoteles, Poetica'sında bunların türleri ve örneklerinedeğinmiş (1976:60 ss), geçen yüzyılın sonlarında ünlü dil ruhbilimcisi Kainz, "Her dil, az ya da çok, deyim aktarmalarının sözlüğüdür" yargısına varmıştır (1941:238-241). Della Volpe ise bu olayı "Şiirin en kendine özgü, nazik bir aracı" ve "şiirin kraliçesi" saymıştır. Dünya şiirinde olduğu gibi, Türk şiirinin her türünde ve her döneminde bu tür aktarmalara rastlanır. Şairler, bu aktarmalarla betimlemelerini, yansıttıkları imgeleri daha canlı, daha güçlü biçimde dile getirebilmekte, okuyan/ dinleyen üzerinde bir başka etki yaratabilmektedirler.Deyim aktarmalarının bir bölümü aynı zamanda alışılmamış bağdaştırma adı altında değindiğimiz (buna bkz.) söz öğelerinin de örneklerini oluşturmaktadır.
Divan şiirimizde mazmun (Ar.) adı verilen ve 'dolaylı anlatım, sezdirme' anlamına gelen öğeler deyim aktarması olarak kullanılmış, sonradan kalıp halinde yerleşip yinelenmiş sözcüklerdir. Örneğin Farsçada 'ay' anlamındaki mah, meh sözcükleri doğrudan doğruya ay yüzlü sevgiliyi anlatmak üzere kullanılmış, kırmızı, değerli bir taş olanı Ar. la'l ile sevgilinin dudakları, Far. nergis ile de onun güzel, etkileyici, baygın bakan gözleri kastedilmiştir.

Halk şiirimizde sevgilinin ceylan, ahu, suna sözcükleriyle anılışı da doğadan insana gerçekleştirilen aktarma türünün örneklerindendir.Yeni şiirimizde aynı olayın değişik türlerinden birçok örneğiyle karşılaşılmaktadır. Örneğin kişileştirme (perso-nification) adını alan aktarmalardan Behçet Necatigil'in ürperen sokaklar tamlaması {Şimdi Değil, Sonra şiiri), F.H. Dağlarca'nın acıkmış ağaçlarım (Bilgisayarla Konuşmalar şiiri) nitelemesi, Cemal Süreya'nın gözü bağlı bir leylak kokusu tamlaması,

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun,"Hele bir içini çeksin orman"(Hele Bir Başlasın adlı şiiri) dizesi aynı anlatım eğiliminin örneklerindendir.

Can Yücel'in,"Delibozuk bir uçurtmaydın Ahmet Takıldın tellere sonunda"dizelerinde (Dinar Yolunda Devrilen Bir Fordun Şoför Ahmet için Yaktığı Ağıt adlı şiiri) bir yandan delibozuk sıfatını uçurtma için kullanırken bir kişileştirmeye gitmekte, bir yandan da Ahmet'in delibozuk bir uçurtma olduğu biçiminde, nesnelerle ilgili bir adı insana aktararak bunun tersi bir aktarmaya yönelmektedir.

Prof. Dr. Doğan Aksan
Cumhuriyet Döneminden Bugüne Örneklerle Şiir Çözümlemeleri

Deyim aktarmaları ile ilgisi sorular

Soru:1 Aşağıdaki cümlelerin hangisinde farklı bir deyim aktarması vardır? A) Sen o tilkiyi kandıramazsın, demedim mi?
B) Şu çıyanın neresini seviyorsun?
C) O gün tepenin başında bir yılan öldürdük
D) Sınıfın akrebi yapacağını yine yaptı.
E) Arslanlarımız o maçta coştukça coştu.

Soru:2 (I) Sisler Bulvarı bir gece haykırmıştı.
(II) Ağaçları yatıyordu, yoksuldu.
(III) Bütün yapraklar sararmıştı.
(IV) Bütün sonbahar ağlamıştı.
(V) Ağlayan İstanbul'du. Yukarıdaki numaralanmış dizelerin hangisinde bir aktarma yapılmamıştır?

A)I. B) II. C) III. D) IV. E) V.

Soru:3 ( I ) Sonbahar, kendisinden sonra gelecek kış mevsiminin gizli telaşını yaşatıyor doğaya. ( II ) Amasra' da bir Roma yapıtı olan Kuşyakası Yol Anıtı sarı bir örtüyle kaplanıyor. ( III ) Hasankeyf' teki Artukoğulları zamanından kalma cami, minaresindeki son leyleği yolcu ediyor. ( IV ) Kaçkarlarda yağmur fazla mesai yapıyor. ( V ) Bolu Dağları'nda, Istrancalarda gezinirken yerlerde ağaç gövdelerinin hüzünlü yüzlerini, acılı bakışlarını görüyoruz. Bu parçanın numaralandırılmış cümlelerin hangisinde insana özgü bir nitelik doğaya aktarılmamıştır?

A) I B) II C) III D) IV E) V (2001-ÖSS)

AD AKTARMASI (MECAZ-I MÜRSEL)

Bir sözcüğün benzetme amacı güdülmeden başka bir sözcüğün yerine kullanılmasıdır. Buna Düz Değişmece ya da Mecaz-ı Mürsel adı verilir.

İç-dış ilişkisi: Bir varlığın dışı söylenerek içi ya da içi söylenerek dışı kastedilir. Örnek: Evi gelecek hafta taşıyoruz. (Evin eşyalarını)

Çayı ocağa koyuver. ( Çaydanlığı)

Bütün-Parça İlişkisi: Bir varlığın bütünü söylenerek parçası,parçası söylenerek bütünü kastedilir.

Örnek: Sokağın ilk girişindeki apartmanda oturuyorum. (Apartmanın dairesi) Herkes başının üstünde bir çatı olmasını ister (Ev)

Somut-Soyut İlişkisi: Soyut bir kavram söylenerek somut bir varlık kastedilir.Örnek: Düşük bir maaşla beş canı besliyor. (İnsan)

Sanatçı-Eser İlişkisi: Sanatçının adı söylenerek eseri ya da eserleri kastedilir.Örnek: Biz Yahya Kemal i okuyarak yetiştik. (Romanını)

Yer (Şehir, Kasaba, Köy)- İnsan İlişkisi: Yer adı söylenerek insan adı kastedilir. Örnek: Takımı şampiyon olunca tüm Adana bayram etti. (Şehir halkı)Törende bütün kasaba meydanda toplanmıştı. (Kasaba halkı)

Şehir-Yönetim ilişkisi: Bir ülkenin başkenti söylenerek yöneticileri kastedilir. Örnek: Ankara bu olayda duyarsız kaldı. (Devlet yöneticileri)

Yön-Bölge, İnsan İlişkisi: Yön adı söylenerek o yerde oturan insanlar kastedilir. Örnek: Batının tavrını anlamak güç. (Avrupa ülkeleri) Bir Kap Söyleyip İçindekileri Çağrıştırma:

Çankaya, bu gelişmelere sessiz kalamazdı.

Cumhurbaşkanlığı
makamı

O, beyaz perdenin en güzel sanatçısıdır.
Sinema

Çatma, kurban olayım çehreni ay nazlı hilâl.
Türk bayrağı

Sobayı yaktınız mı?
Odun/kömür

O, ülkemizin en güçlü raketlerinden biridir.
Tenis oyuncusu

Siz, hiç Yaşar Kemal’i okudunuz mu?
Eserleri

Son günlerde Vivaldi dinliyorum.
Eserleri

Gökten bereket yağıyor.
Yağmur

Örnek: Bardağını bitir de sana çay doldurayım. (Çayını bitir)

Soru: Marmarada her yelken Uçar gibi neşeli

Yukarıdaki dizelerde olduğu gibi , kimi sözler benzetme amacı gütmeden kendi anlamı dışında kullanılır.

Aşağıdaki dizelerin hangisinde bu örnektekine benzer bir kullanım vardır? A) Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl. B) Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım. C) Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. D) Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı. E) Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda. (1995-ÖSS)