11 Mart 2010 Perşembe

turhan selçuk ebediyete göç etti


Kültür çınarımızdan bir yaprak daha düştü....

Turhan Selçuk 1922’de Milas’ta doğdu. İlk karikatürleri Adana’daki
ortaöğrenimi sırasında aynı yerde çıkan Türk Sözü gazetesi ile
İstanbul’da Kırmızı Beyaz ve Şut spor dergilerinde yayımlandı (1941).
1943’te Akbaba’nın kadrosuna girdi, 1948’de Tasvir’de karikatürcü ve...
ressam olarak çalıştı; Refik Halit Karay’ın çıkardığı Aydede’nin baş
çizeri oldu. Kardeşi İlhan Selçuk’la birlikte 41 Buçuk (1952), Dolmuş
(1956) mizah dergilerini çıkardı. 1949’da, dünyada Steinberg’in
öncülüğüyle başlayan modern karikatür anlayışına yöneldi. Yeni İstanbul
gazatesindeki yazılarında “grafik mizah”ın karikatürün evrensel
anlatımı olduğunu savundu; çalışmalarını bu yönde sürdürmeye başladı.
Yeni İstanbul, Yeni Gazete, Akşam, Milliyet, Cumhuriyet gazeteelerinde
ve Akis, Yön, Devrim, Toplum, vb. dergilerde çizdi. 1957’de Milliyet’te
çizmeye başladığı Abdülcanbaz dizisi büyük ilgi gördü. Tiyatroya ve
sinemaya uyarlanan bu çizgi romanın bir deseni 1991’de PTT tarafından
pul olarak basıldı. 1969’da iki arkadaşıyla Karikatürcüler Derneği’ni
kuran Turhan Selçuk 1973’te Sanatçılar Birliği tarafından “Halkın
Sanatçısı”, 1983’te Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın
Karikatürcüsü” seçildi. Yurt içinde ve dışında çeşitli ödüller aldı:
Bordighera Altın Palmiye (1956) ve Gümüş Hurma (1962), İppocampo
(1970), Vercelli (1975), Sedat Semavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü
(1984), Cumhurbaşkanlığı Büyük Sanat Ödülü (1997) vb. 1992’de Dışişleri
Bakanlığı’nın önerisi üzerine hazırladğı “İnsan Hakları” konulu sergisi
Avrupa Konseyi’nin önerisiyle ilk kez Strasbourg’da açıldı, 1997’ye
kadar Avrupa’nın çeşitli kentlerinde ve Güney Afrika’da dolaştı. “Barış
ve Kitap” konulu karikatürü 1992’de Avrupa Konseyi’nin başlattığı kitap
okuma kampanyası boyunca bütün afiş ve dokümanlarda logo olarak
kullanıldı. Sanatçı, çalışmalarını Turhan Selçuk Karikatür Albümü
(1954), 140 Karikatür (1959), Turhan 62 (1962), Hiyeroglif (1964), Hal
ve Gidiş Sıfır (1969), Söz Çizginin (1979) adlı albümlerinde topladı.11Mart 2010 tarihinde öldü.

7 Mart 2010 Pazar

yaşar kemal göğçeli - ince memed 1 - bölüm4

244
"Sen de bre Çavuş," dedi, "sen de ne yaralanırsın, böyle hallerin var da."
Çavuş kızdı, ayağa kalktı:
"Ulan itin eniği," diye gürledi. "Ulan itin eniği. Bana bir daha ağzını açarsan kurşunu yersin. Sana bu kadar söylüyorum-"
Cabbar kahkaha ile güldü.
Memed:
"Yapma Cabbar," dedi. "Başımıza bir iş açarsın."
Çavuş:
"Bu orospu dölünün yüzünden, elimden bir kaza çıkacak. Alimallah çıkacak."
Memed:
"Aldırma bre Recep Çavuş," dedi. "Şaka ediyor o."
Recep Çavuş:
"Etmesin. Ben can derdine düşmüşüm.
Memed:
"Cabbar gayri şaka etme," dedi.
Cabbar vardı, Recep Çavuşun ellerine sarıldı öptü.
"Kusura kalma. Bir daha şaka yok."
Recep Çavuş:
"Şeytan tüyü var bu pezevenkte," diye güldü.
Cabbar:
"Tövbeler olsun şaka yok."
Toprağa oturdular. Köyün içindeki gürültünün bitmesini, herkesin evlerine dağılmasını beklediler. Bu arada hiçbiri de konuşmadı. Üçü de ayrı ayrı şeyler düşünüyorlardı.
Gürültü gittikçe hafifliyor, köpek havlamaları yer yer kesiliyordu.
Cabbarın bu sessizlikten canı sıkılmıştı. Kendini tutamadı:
"Recep Çavuş..." diye başladı.
Recep Çavuş:
"Ne diyorsun?"
Cabbar:
"Recep Çavuş," dedi, "Memed önüne geçmese o sabi çocuğu öldürecek miydin?"
Çavuş:
245
"Öldürme değil, canını bile alacaktım. Ne var yani?"
Cabbar:
"Hiç sordum da..."
Recep Çavuş dişlerini sıkarak:
"Cabbar," dedi, "sizin köyün orospusu mutlak senin anandı. Pezevengi de baban."
Memed:
"Cabbar sus artık," dedi.
Cabbar:
"Sustum işte."
Köydeki bütün sesler kesilmiş, köy gene o eski ıssızlığına, karanlığına gömülmüştü.
Memed:
"Kalkın," dedi, "sabah olmadan bizim Durmuş Ali Emminin evine varalım."
Recep Çavuş:
"Gözünü seveyim Memed," dedi. "Çabuk varalım."
Kalktılar.
Köy, gene o ilk girdikleri zamanki gibi ıpıssızdı.
Durmuş Ali, ayak seslerini uzaktan işitip kapıyı açmıştı. Kapıda bekliyordu.
"Ben de uyumadım," dedi. "Sizi epeydir bekliyorum."
Recep Çavuş:
"Geldik işte kardaş."
Durmuş Ali:
"Size tavuk kestirip pişirttim. Açsınız herhalde."
Recep Çavuş:
"Sorar mısın bre kardaş!"
Recep Çavuşun bütün fişeklikleri, kemerleri, tüfeğinin kayışı gümüş savatlıydı. Gümüşler usta kuyumcu elinden çıkmıştı. Recep Çavuşun sarkık bıyıkları kırmızıydı. Kınalardı bıyıklarını.
Oturur oturmaz, utangaç bir kız Memede gizli gizli gülerek sofrayı getirdi. Ortaya pilav geldi. Pilav sıcak sıcak tütüyordu. Bir sahanda da kızartılmış tavuk getirdiler.
"İşte bu pilav yaramın acısını alır. Bana böyle tüten, yağı burcu burcu kokan pilavlar gerek."
246
Cabbar:
"Bre Çavuş," dedi, "sen eşkıya değil, kalem efendisi olma-lıymışsın."
Çavuş bütün hiddetiyle:
"Kes!" diye bağırdı.
Memed Cabbar a:
"Dokunma Çavuşa," dedi.
Cabbar:
"Bir şey demedim ki," diye karşılık verdi.
Durmuş Ali, çoktandır Memede bir şeyler söylemeye hazırlanıyor, söyleyemiyordu. Ya araya laf giriyor, ya da o vazgeçiyordu. Memed bunu sezdi:
"Durmuş Ali Emmi," dedi, "ne diyeceksen de bre! Sabahtan beri ne yutkunup duruyorsun?"
Durmuş Ali:
"Ne yutkunayım bre oğluna," dedi. "Senin iyi bir adam olacağın daha çocukluğundan belliydi zaten. Şu sabi çocukları öldürmediğine iyi ettin."
Recep Çavuş Durmuş Alinin bu sözlerine delicesine öfkelendi:
"Koca! Koca!" dedi, "senin aklın ermez böyle işlere. İnsanın yüreğindeki öç alma duygusu nedir sen hiç bilir misin? Başından geçti mi senin hiç?"
Durmuş Ali boynunu bükerek:
"Yok," dedi.
Recep Çavuş:
"Ben olsam o Memedin yerinde, onun evinde canlı yaratık koymam. Keserim. Evini de yerle bir ederim. Anladın mı koca?"
Durmuş Ali Memede bakarak:
"Anladım," dedi.
Yemek boyunca, Memed, başını önüne eğmiş düşünceli düşünceli susmuştu.
"Durmuş Ali Emmi," dedi, "ziyade olsun. Yemeğini yedik."
Cabbar:
"Ziyade olsun."
Recep Çavuş: "Ziyade olsun. Canım yerine geldi."
247
Cabbar konuşmaya hazırlanıyordu. Memed suskundu:
"Durmuş Ali Emmi, sana bir soracağım var."
Durmuş Ali:
"Sor yavrum."
Memed:
"Topal Ali hangi köye taşındı ola? Biliyor musun?"
Durmuş Ali:
"Diyorlar ki Çağşak köyüne gitmiş. Çağşak buraya iki günlük yol."
Memed:
"Topalın orada olup olmadığını nasıl öğreniriz?"
Durmuş Ali:
"Kör Alinin bacısı orada, kocada. Daha iki gün önce geldi oradan. Gider ona sorarım."
Memed, Receple Cabbara döndü:
"Topal Aliyi mutlaka bulmalıyız. Eğer Çağşak köyünde ise, oraya kadar gideriz."
Cabbar:
"Olur," dedi.
Çavuş:
"Ya benim yaram?" diye sordu. "Azdıkça azıyor."
Memed:
"Sen gelme Çavuşum. İstersen burada kal. Burada sana Durmuş Ali Emmi bakar."
"Bakarım kardaş," dedi. "İyi de saklarım."
Çavuş, yıldırıma uğramış gibi irkildi:
"Ben mi? Ben sizden ayrılamam. Anladınız mı? Ölürüm gene ayrılamam. Ayrılamam ama, size de bir teklifim var. Adam gönderelim de o buraya gelsin."
Durmuş Alinin yaşlı karısı da ötelerde oturuyordu. Söze karıştı:
"O yezid değil mi?" dedi, "Memedimi izleyip de başına bunca işleri açan, o yezid değil mi? Adam gönderirseniz kaçar. Başını alır yitirir. Dağlara düşer. O gavur gelir mi hiç?"
Durmuş Ali:
"Sen Topalı mı istiyorsun oğul?" diye Memedin gözlerinin içine bakarak sordu.
248
Memed:
"Topalı," dedi.
Durmuş Ali:
"Siz iki gün şu bizim ahırlıkta yatar mısınız?"
Memed, hiç düşünmeden:
"Bir hafta da yatarız."
Durmuş Ali:
"Şimdi ben, Kör Aliyi bindiririm ata. Seni Durmuş Ali istiyor diye, onunla haber gönderirim. Bir iz var izleyecek der, Kör AH. Diyorlar ki, Topal Ali iz sürmekten vazgeçmiş, yemin etmiş senin işten sonra. Benim için gelir Topal Ali. İzi sürmese de gelir. Sen ona bir kötülük etmezsin ya, Memed?"
Durmuş Alinin karısı gene atıldı:
"Etsin. Alsın hançerin altına Memedim onu, kıyık kıyık kıysın. Memedimin başına bu işleri hep o gavur çıkarmadı mı? Ormanın içinde, o olmasa kim bulabilirdi Memedimi? Memedim!" dedi, "Durmuş Ali adam göndersin getirsin onu. Sen şu kapının önünde parça parça et onu. Ben de köylüyü hep toplarım. Görsünler!"
Durmuş Ali:
"Deli deli söylenme avrat," dedi. "Topal Ali onu Memede kötülük olsun diye yapmadı. İz sürerken o hiçbir şeyi düşünmez. Gözü dünyayı görmez. İyilik mi, kötülük mü yapıyor, bilmez. İz dedin miydi, aklı başından gider. Ormandan geldikten sonra görmedin mi yüzünü? Tüm kanı çekilmişti. Ölü yüzü gibiydi yüzü. Herkes ıspatçılık etti de, köyden kovulmayı, yersiz yurtsuz kalmayı göze aldı da Hatçenin üstüne ıspatçılık etmedi. Yurdunu yuvasını koydu da gitti. Memedim Topal Aliye bir şey yapma! Topal Ali kötü bir adam değil."
Kadın:
"İyi adam olsun, kötü adam olsun Topal Ali. Senin başına bu işleri getirdi ya, öldür onu Memedim. Durmuş Ali adam gönderip getirtmezse onu, sen git, onu yılanın deliğindeyse de bul çıkar. Şu yanındaki koca hançeri var ya, sok karnına!"
Durmuş Ali kızdı.
"Bana bak avrat," dedi, "Allahını dinini seversen kanşma bu işlere."
249
Kadın:
"Durmuş Ali! Aklını çelme oğlanın. Yapacağını yapsın."
Durmuş Ali:
"Yapsın," dedi. "yapacağını yapsın da, öldürsün fıkarayı. O, iz sürmek delisi. Memedin başına öyle işler geleceğini düşünmedi bile. Düşünseydi, gene iz sürerdi. İz sürme delisi. Öldürsün fıkarayı Memed de, yüreği soğuşun."
Kadın:
"Bir yüreğim soğur ki," dedi, "buz gibi olur. Onun kanlı ölüsünü bir görsem!.."
Durmuş Ali:
"Bir şey yapmazsın öyle mi Memedim? Fıkaraya bir şey yapmazsın?"
Memed, ağır, tok bir sesle:
"Ben de ona iz sürdüreceğim," dedi.
Kadın:
"İzi sürdür. Sonra da hakla o gavuru. Seni bu hallere soktu. Hatçem de mahpuslarda, onun yüzünden çürür."
Durmuş Ali Memedin kulağına eğildi:
"Onun izini mi?" diye sordu.
Memed, gözleriyle "evet," yaptı.
Durmuş Ali:
"İşte buna sevindim Memedim. Çok sevindim. Kör Aliyi gider şimdi yataktan kaldırırım, yola düşürürüm. Topal Ali, dağ demez, tepe demez koşarak gelir. Şimdi, sizin yatağınızı bizim ahıra yapsınlar, iki gün orada yatacaksınız."
Sonra Durmuş Ali:
"Avrat!" diye seslendi, "öyle deli deli, dipsiz laflar edeceğine, ahıra yatak yapın da misafirler uyusunlar. Ben Kör Aliye gidiyorum."
Kadın:
"Git," dedi, "Cehennemin z_ıbarasma."
Ufak tefek, saçları sütbeyaz olmuş, dişleri tüm düşmüş, ağzı bir torba gibi büzülmüş, koyu esmer, çakır gözlü bir kadındı. Memedin yanma yaklaştı. El ve kol işaretleriyle, çok önemli gizler söyleyecek bir tavır takınarak, "Gel! Gel! Yanıma yaklaş/' dedi. Memedin kulağına eğildi:
250
I
"inanma bu namussuzlara, güvenme bunlara. Durmuş Ali Emmine de güvenme. Bunlar hep o gavur Abdinin adamları. Belki şimdi, seni ahıra sokarlar, arkasından da gider candarma-ya haber verirler. İnanma onlara. Durmuş Ali Emmine de güvenme. Onun için ben, gider, iki gün değirmenin orda beklerim. Candarmalar gelirken size haber ulaştırırım. Dışarı çıkar kaçarsınız. Yaa Memedim sana kötülük gelmesini bir ben istemem bu köyde. Sen Dönemin bana teberiğisin. Senin baban ne iyi adamdı! Sen onun bana teberiğisin. Yatağınızı yaptırayım ahıra! Hemen yatar mısınız?"
"Uykusuzluktan öldüm Hürü Ana," dedi Memed, "öldüm. Üç günden beri..."
Hürü:
"Vay," dedi. "Benim gözüm önüme aksın. Vay!" dedi.
Kadınlara bağırdı:
"Gavurun kızları, gavurun kızları! Çocuklar uykusuzluktan oluyorlarmış da bizim haberimiz yokmuş. İneklerin eski ahırına yatak götürün. Samanların üstüne serin."
Recep Çavuş:
"Oyyy," dedi. "Oy anam!"
Memed:
"Ne oldu Çavuş?" diye sordu.
Çavuş:
"Baksana boynuma. Nasıl da şişti! Baksana! Omuzlarımın arası almıyor."
Memed:
"İlaç yaparız şimdi."
Hürü:
"Sana şimdi Hürü Anan bir ilaç yapar ki, hiçbir şeyciğin kalmaz."
Yataklar çabucak ahıra götürüldü. Misafirler de arkasından ahıra gittiler. Ahırın orta direğinde küçücük bir çıralık asılıydı, ipil ipil yanıyordu. Ahır yarısına kadar samanlarla doluydu. Saman kokusu insanın genzini yakıyordu. Saman kokusu bir hoş, tozlu bir kokudur. Bir tarafta da tezek yığılıydı. Tezekler de acı kokar. Ahırın tavanı örümcek ağlarıyla doluydu. Örümcek ağlarına saman çöpleri yapışmıştı, sarkıyorlardı. Binlerce
i 25i . ORHAtt KEMAL
I İL HALK KÜTÜPHANESİ
saman çöpü... Kadınlar kapıyı kapayıp çıktılar. Küçücük pencereden alacakaranlığın ilk ışıkları sızıyordu. Şafak attı atacak.
Yataklar samanların üzerine yapılmıştı. Cabbar yatağın başında durmuş, gözleri kapalı esne babam esne ediyordu. Recep Çavuş, kaldırdı kendisini yatağın üstüne attı: "Ben yanıyorum çocuklar," dedi. "Hepimiz uyumayalım. Birimiz nöbet tutsun." Memed:
"Siz uyuyun," dedi. "Ben nöbeti tutarım." Memed kederinden ölüyordu.
Cabbar, yatağa girer girmez uyudu. Recep Çavuş inliyordu.
Memed, tüfeğini almış samanlığın üst başına çıkmış, başını dizleri üstüne koymuştu.
Öğleye doğru Hürü, misafirlere yemek getirdi. Çavuş daha inliyordu. Bunu gören Hürü: "Tüh," dedi, "unuttum." Memed:
"Neyi unuttun Hürü Ana?" diye sordu. Hürü Recebi göstererek: "Bu kardasın yarasının ilacını..." Hemen geri gitti.
Onlar, yemeği bitirmişlerdi ki, Hürü, elinde tüten bir kapla geldi.
"Bu ilacı babam yapardı. Vurulanları hemencecik iyi ederdi bu ilaç. Ben de kardaş için yaptım."
Recep Çavuşun yarasını çabuk çabuk çözmeye başladı. Elleri alışkın ellerdi. Sargılar yaraya yapışmıştı. Açmak kolay olmadı.
Hürü:
"Vay benim kardaşım," dedi, "yaran da azmış. Vay benim kardaşım!"
Recep Çavuş dişlerini sıkarak inliyordu. Hürü yarayı ilaçladı. Tertemiz sardı. Recep Çavuş:
"Ellerine sağlık bacı. Güzel ellerine sağlık," dedL "Rahatladım."
252
Cabbar Memede:
"Sen de yat kardaş," dedi. "Ben beklerim."
Hürü:
"Ben de değirmenin oraya gidiyorum. Bir gavurluk yapmasın bunlar. Candarmaları öteden görür görmez size haber ulaştırırım. Bu evde Memedime kimse kötülük edemez. Güzel Dönemin oğluna... Varır değirmenin oraya giderim. Bakarım candarmaların yoluna."
Memed yatağa girdi ama, bir türlü uyku tutmuyordu. Günlerdir uykusuz, günlerdir yorgundu ama, gene de uyku tutmuyordu. Anasının ölümü, Hatçenin mahpusluğu çok koymuştu ona. Memed, bunca felaketlerin altında bunalmış gibiydi. Boğulacak gibi oluyordu bazı bazı. Yüreği ateş aleve kesmişti. Kendisini bir düşünceye kaptırıyor, bir daha kurtaramıyor-du. Neden olursa olsun, bazan kendisinden, insanlardan, arkadaşlarından, her şeyden ürküyordu. Ama içinden geçen hiçbir şeyi, hiç kimseye belli etmiyordu.
Gece yarısı olmuştu ki, Cabbar onu uyandırdı:
"Uykum geldi/' dedi. "Nöbeti al."
Memed zaten uyumamıştı. Kalktı. Tüfeğini kucağına aldı. Yataktan çıktı. Samanın tepesine gitti oturdu. Dizlerini göğsüne doğru çekip, başını üstüne koydu. Düşüncelere daldı gitti.
Sabaha karşı biraz dalmıştı. Samanlığın kapısı açılır açılmaz tüfeğine davrandı.
Durmuş Ali:
"Ne o İnce Memed, beni mi vuracaksın?" diye gülümsedi.
Memed karşılık vermedi.
Durmuş Ali:
"Kör Ali, Topalı aldı getirdi. Evdeler. Uyandır arkadaşlarını da eve gel. Topal Aliye işi anlattım. Çok korkuyor. Korkusundan ölecek. Bizim avrat da Topala etmediğini koymadı. Herifin üstüne atılıp yüzüne tükürdü. Seni İnce Memed öldürmezse, ben öldürürüm, dedi. Topalda öd kalmadı bunun üstüne. Beni öldürtmek için mi getirdin, diyor, tir tir titriyordu. Korkusundan ölecek."
Memed, Topal Alinin geldiğini öğrenince, yüzünde inceden bir sevinç dolaştı. Cabbar da uyanmıştı. Çavuşu uyandır-
253
mayalım diye düşündüler. Kızacağını düşünerek uyandırdılar sonra.
Cabbar:
"Kalk," dedi, "Recep Çavuş. Kalk! Ünlü izci Topal Ali gelmiş. Onunla konuşmamız gerek."
Recep Çavuş boynunu tutamayarak: "Topal Ali mi?" diye hayretle sordu. "Topal Ali mi?" Cabbar:
"İzci Topal Aliiiii..." diye uzattı. "Topal Aliiii..." Recep Çavuş:
"Vay anasını," dedi. "Vay anasını! Demek geldi ha? Oy... oy... oyyy. Boynum kırıldı." Cabbar:
"Noluyor Recep Çavuş? Etme canım!" Memed:
"Kalkın," dedi. "Varalım şunun yanma." Recep Çavuş:
"Bekleyin," dedi. Giyitlerini çırpmaya başladı. Gümüş savatlı takımlarını yerli yerince düzeltti. Bıyıklarını uzun uzun burdu. Gümüş tarağını çıkarıp, saçlarını düzgünce taradı. Gönlü götürüp de ayaklarına bir türlü bakamıyordu. Ayak-kaplarının tabanı tamamen gitmişti. Fesinin tozunu koluyla aldı.
Cabbar dayanamayarak:
"Haydi Çavuş," dedi, "ayakkaplarımız azıcık kötü ya, ne yapalım?" Çavuş:
"Ne yapalım?" dedi.
Evden içeri girdiklerinde ocağın başında oturan Topal Ali ayağa kalkmaya uğraştı. Azıcık da kalkabildi. Sonra geri oturdu. Yüzü kül kesilmişti. Kör Ali:
"Getirdim Ali kardaşı," dedi. Memed: " *"
"Sağ ol," dedi.
Recep Çavuş dişlerini sıkarak Topal Alinin göçlerinin içine baktı:
254
I
"O izci deyyusu sen misin? Ulan hiç Allahtan korkmadın mı? Kuldan haya etmedin mi?" diye bağırdı.
Topal Ali, önüne, ocağın küllerine gözünü dikmiş kıpırdamıyordu.
Memed:
"Çavuşum sus," dedi. "Ben konuşayım Ali Ağa ile."
Çavuş hiddetle:
"Konuş bakalım! Sen konuş bu deyyus, namussuz, vicdansızla."
Memed, Topal Alinin yanma geldi, diz dize oturdu.
"Ali Ağa!" dedi, "sana işim düştü. Benimle azıcık dışarı çıkar mısın?"
Topal Ali olduğu yerde öylecene donmuş kalmış:
"Memedim, hiç böyle olacağı aklıma gelmediydi. Kıyma bana! Çoluk çocuğum var. Kıyma!" diye yalvardı.
Memed:
"Korkma! Dışarda sana gizli bir şey söyleyeceğim."
Topal Ali:
"Kıyma bana!" diye inledi. "Nolursun kıyma! Ben ettim, sen etme kardaş!"
Memed:
"Kalk ayağa da sana bir şey söyleyeceğim şu köşede."
Topal Alinin yüzünde bir damla kan kalmamıştı. Titriyordu:
"Nolursun," dedi, "kıyma bana! Öksüz koyma çocuklarımı. Tabanıym altını öpeyim Memed kardaş. Ben ettim, sen etme!"
Recep Çavuş kızdı:
"Eeee," dedi, "Topal deyyus, kırdığın ceviz kırkı geçti. Kalkma bakalım."
Yan tarafında asılı hançeri çekti.
Memed:
"Çavuşum," dedi, "dokunma şu adama."
Çavuş:
"Dokunmayalım" diye başını salladı. "Dokunmayalım kardaş. Bize ne? Al da başına çiçek diye sok Topal Aliyi."
Hançeri isteksiz isteksiz geri yerine soktu.
Memed:
255

"Korkma Ali Ağa," dedi, "sana hiçbir şey yapacak değilim. Seni vuracak olsam, oturduğum yerde de vururdum. Kulağına gizli bir şey söyleyeceğim."
Topal Ali:
"Çoluk çocuğumun vebaline kalma," diye ayağa kalktı. Topal ayağını arkadan sürüye sürüye damın karanlık köşesine gitti durdu. Onun arkasından Memed de kalktı, yürüdü, yanına vardı:
"Bana bak," dedi, "Topal Ali, bunca felaketi sen açtın başıma. Neyse. Yiğitlik de yaptın. Onlar geçti gitti. Biz şimdiye bakalım. Sen bir iz süreceksin."
Topal Ali:
"Vallahi," dedi, "senin meseleden sonra ben iz sürmemeye yemin ettim. Öldür beni. Yemin ettim süremem. Elimi bir daha kana bulaştıramam."
Memed:
"Sürmezsen, seni o zaman öldürürüm işte."
Topal Ali, boynunu büktü:
"Bunu bana etme!" dedi. "Allah aşkına etme!"
Memed:
"Süreceksin," dedi, "hiç yalvarıp yakarma."
Topal Ali:
"Bu da ne izi?" diye usulca sordu.
Memed:
"Abdi Ağanın izi," dedi. "Onu bulacaksın. Yılanın deliğinde, kuşun kanadının altındaysa da bulacaksın. Onu bulmazsan... O zaman işte..."
Topal Ali:
"Oooooh bre kardaş!" dedi, "bu muydu benden istediğin? İstediğin Abdi olsun. Cehennemde ise de bulur çıkarırım. Ya kasabada, ya Avşar köyünde, ya da Sarıbahçededir şimdi. Üç yerin birisinde... Gelin benimle Çukurovaya, elimle koymuş gibi bulayım onu. Bulayım da teslim edeyim o gavuru. O gavur benim evimi başıma yıktı. Yalana şahitlik etmedim diye. Çoluk çocuk aç kaldık, Çağşak köyünde. Elin içinde garip garip kaldım kardaş. O gavuru parça parça et. Onu bulmak için elimden ne gelirse yaparım. Eşkıya da olurum. Eşkıya olur seninle dağlarda gezerim."
256
Memed:
"Tamam," dedi. "Hadi gidip ocağın başına oturalım. Gerisini sonra konuşuruz. Söyleme kimseye. Durmuş Ali de çaktı jşi. Ama kimseye söylemez o."
Topal Ali:
"İsterse dünya duysun. Bana vız gelir. Şu adamın, köylüye, sana, Hatçeye, sonra da bana ettiği var ya yüreğime dağ gibi oturdu. Dünya duysun. Çok çok olmazsa alırım bir tüfek katılırım yanma. Vız gelir alimallah..."
Memed, ocağın başına geldi oturdu. Topal Alinin yüzü gülüyordu.
Durmuş Ali:
"Yüzün gülüyor Topal," dedi. "Yoksa yeni bir iz mi çıktı gene?" Topal:
"Yok," dedi, "Memed kardasın gönlünü aldım da ona seviniyorum."
Recep Çavuş, Cabbar, Topal Ali, Memed artık dört kişi olarak ahıra döndüler.
Samanlıktan çıkıp yola düştüklerinde daha gün doğmamıştı.
Memed:
"Sağlıcağlan kal Hürü Ana! Durmuş Ali Emmi, sağlıcağlan kalın cümleniz," dedi, yürüdü.
Köy yavaş yavaş uyanıyordu. Bir iki bacadan duman tüt-meye başlamıştı.
Hürü hışımla:
"Memed! Memed!" dedi. "O gavur Topalı kıyma gibi kıymazsan, o yezidi kıymazsan sana hakkımı helal etmem. Dönenin kemikleri de mezarında sızlar. Duydun mu dediklerimi?"
Durmuş Ali:
"Yolun açık olsun yavrum" dedi. "Bakma bu delinin sözlerine.
Topal Aliye döndü:
"Ali sen de kusura kalma. Avratların yaşlılığı da cip beter °luyor."
Köyün dışına çıktıklarında Topal Ali:
257
1
"O gavurun ölümünü gözümle göreceğim ha!" dedi, dudaklarını yaladı. Hoşuna gidecek bir iş olursa, hep dudaklarım yalardı.
"Beni iyi dinle Memed kardaş," dedi. "Sana çok kötülük ettim. Sana çok iyilik etmek isterim bundan sonra da. Bu gavuru temizledikten sonra da, sana yardım yapmak isterim. Sen merhametli, sen iyi bir çocuksun. Senin yerinde başkası olsaydı, beni çoktan öldürürdü. Sen anladın ki bunda benim suçum yok. Bak, bile bile yalan söyleyerek Hatçenin üstüne şahitlik etseydim, o zaman suçum büyük olurdu."
Recep Çavuş çoktandır söze karışmıyordu. Topala:
"Demek sen iyi iz sürersin?" diye sordu.
Topal:
"Sürerdim," dedi. "Sonra yemin ettim. İnsan izi sürmemeye yemin ettim."
Recep Çavuş:
"Hayvanlardan ne istersin öyleyse?"
Topal:
"Ağam," dedi, "geyik meyik izi sürerim gayri. Ava gidenlerle. Onu da yapmazsam ölürüm. Ben iz sürmesem ölürüm."
Cabbar:
"Yaa!" dedi.
Recep Çavuş gene bir:
"Vay anam vay!" çekti.
Asılı kayanın düzlüğüne gelinceye kadar bir daha ağızlarını açmadılar.
Yollara çiy düşmüştü. Buradaki toprak kırmızıydı. Bir de koku geliyordu topraktan. Çukurova kokusu gibi bir şey.
Recep Çavuş:
"Vay vay!" dedi. "Vay vay vay anam! Dizlerim kırılıyor.
Başımı tutamıyorum!" Cabbar: "Etme bre Recep Çavuş," dedi. "Ne oldu sana böyle?"
Recep Çavuş:
"Vay vay vay anam!" diye inliyordu boyuna.
Topal Ali:
"Yara çok şişmiş. Böyle olmaz. Gittikçe daha azar. Bir köye
258
inelim. Bu yakında Sarı Ümmetin evi var. İsterseniz oraya gidelim- İyi adamdır."
Recep Çavuş:
"Olmaz," dedi. "Bir yara için evlerde kalamam. O gavurun arkasını bırakamam." Sonra da kızdı. "Memed, Cabbar gelin buraya. Bu iz sürmede çetebaşılığı bana vereceksiniz. Ne dersem emrimden çıkmayacaksınız. Kabul mü?"
Memed:
"Kabul Çavuş," dedi.
Cabbar:
"Nolacaksa kabul," dedi. "Ne yapacaksın bakalım?"
Recep Çavuş:
"Emrime kim karşı koyarsa vururum," dedi. "Babam olsa vururum."
Cabbar:
"Peki," dedi, "ne yapacaksın? Kimse emrinden çıkmayacak. Yapacağını söyle."
Recep Çavuş:
"Karışma gerisine," dedi, Topal Aliye döndü:
"Topal Ali," dedi, "sen iyi iz sürersin. Bu Abdi gavurunun yerini bulmaya söz verdin."
Topal Ali:
"Söz verdim," dedi. "Söz vermesem bile onu ben öldürmek isterim. Çiğ çiğ yemek isterim ben onu."
Recep Çavuş:
"Şimdi gel karşıma. Söyle bakalım, sence nerededir Abdi şimdi?"
Topal:
"Şimdi yerini bilemem. Ya kasabada, ya Avşar köyündedir. Belki de ta Yüreğire inmiştir. Arayacağınızı biliyorsa, mutlak Yüreğir düzlüğüne inmiştir. Yüreğire eşkıya inemez. Düzlükte barınamaz."
Recep Çavuş:
"Peki, Yüreğire inmişse ne yapacağız?"
Topal Ali:
"Ben onu gözetlerim. Ne zaman Yüreğirden ayrılırsa, size haber veririm. Ben onun peşini bırakmam."
259
Recep Çavuş:
"Şimdi?" diye sordu.
Topal:
"Siz şimdi Sarı Ümmetin evinde kalırsınız. Ben Çukurova-ya iner, yerini bulurum onun. Gelir size haber veririm. Haydi Sarı Ümmete gidelim. Bize uzaktan akraba gelir. O gavur dinliyi de hiç sevmez."
İkindine doğru Sarı Ümmetin ormanlık bir tepedeki tek başına, yapayalnız kalakalmış evine geldiler.
Topal Ali Ümmete:
"İşte bizim İnce Memed bu," dedi, tanıttı.
Ümmet:
"Kardaş," dedi, "dağa çıktığını duydum da çok sevindim. Seni görmeyi çok arzuluyordum."
Topal Ali, onları öyle, evin avlusunda bırakıp gerisin geri
döndü, yürüdü.
San Ümmet arkasından:
"Bir kahve içip de öyle gideydin Ali kardaş," diye seslendi.
Topal Ali, dönmeden, kendi kendine söylenircesine:
"İşim var Ümmet kardaş," dedi. "Acele işim var."
Topal, ayağını ta arkadan sürüyerek hızlı hızlı, koşarcasına devrilip kalka kalka yürüyordu.
Gece, usuldan bir rüzgar esiyordu. Donuk bir ay vardı. Ağaçların arasından pare pare dökülüyordu.
"Kuşun kanadının altına saklanmışsa da bulurum onu," dedi kendi kendine.
Gözünün önüne, evinin yıkılışı geldi. Yıllar yılı çalışıp tertemiz yaptığı, donattığı evi bir saatin içinde Abdi Ağanın adamlarınca yıkılmış, viraneye çevrilmişti. Bunun üstüne dişlerini sıktı. Biraz daha hızlı yürüdü.
Kasabaya girdiğinde yeni yeni sabah oluyordu. Pazaryeri-ne geldi. Süpürgeci Muhacir Murat pazaryerini toz kaldırarak süpürüyordu. Muratın üşümüş bir hali vardı. Murata bir selam vererek kahveci Tevfiğin kahvesine aynı hızla yürüdü. Kahve daha yenice açılmıştı. Bir çay istedi. Tüten bir çay getirdiler. Heyecandan içi içine sığmayarak dükkanlar açılıncaya kadar kahvede bekledi.
260
Günün ilk ışıkları kasabanın ak taşlı kaldırımlarına dökülürken, Mustafa Emminin dükkanına gitti. Mustafa Emmi Ma-raşh, hoş, ak sakallı bir adamdı. Dükkanı daha açmamıştı. Ali dükkanın kapısına sırtını verdi oturdu. Bekledi. Önünden burnunu yere sürerek bir uyuz köpek geçti. Kör Hacının nal dövdüğü yer karşıdaydı. Az sonra Kör Hacı geldi, tezgahın başına geçti, türkü söyleyerek nal dövmeye başladı. Karşı duvarın dibindeki gübrelik buğulanıyordu. Gün iyice değince, buğu çekildi. Sonra da yukardan aşağı Mustafa Efendinin geldiği görüldü. Mustafa Efendi dükkanının kapısında Topal Aliyi görünce sabah sabah, güldü:
"Ne o Ali," dedi, "ne o? Hırsızın izini bizim dükkanın içine mi getirdin?"
Topal Ali gerinerek doğruldu:
"Öyle oldu," diye karşılık verdi.
Mustafa Efendi dükkanını açıp içeri girdikten sonra:
"Gel bakalım Ali, nerelerdeydin bre kardaşım? Hiç görün-medin."
Ali:
"Sorma," dedi. "Felaket üstüne felaket."
Mustafa Efendi:
"Duydum."
Topal Ali:
"Duyduğun gibi."
Mustafa Efendi:
"Abdi bunu iyi etmemiş," dedi. "Beş vakit namazında niyazında ama, iyi etmemiş. Sana yaptığı insanlığa yakışmaz."
Topal Ali:
"Abdi Ağa burada imiş duyduğuma göre," diye Mustafa Efendiyi yokladı. "Ne geziyor ola? O buralardaysa ben gezmeyim kasabada. Sonra başıma iş getirir."
Mustafa Efendi:
"Korkma Ali," dedi, "o canının derdine düşmüş. O çocuk var ya, eşkıya çıkmış. Gözü pek bir çocukmuş. Kasabada bile duramıyor. Dün geldi benden sigara, kibrit aldı heybesine yerleştirdi. Atı dörtnala kaldırdı. Aktozlu köyüne gitti. O köyden yer yurt alacakmış. Dinsizin hakkından imansız gelir. Sen te-
261
vekkel ol yeter ki... O sana etti. Bak, el kadar çocuğun önünden bucak bucak kaçıyor."
"Aktozlu köyünde kimin evinde durur ola?" Çaktırmadan bir daha yokladı. Mustafa Efendi:
"Kimin evinde olacak," dedi. "Muhtar Hüseyinin evinde. O akraba gelir ona."
Topal Ali, Aktozluda olup olmadığını iyice sağlamlamak için:
"O," dedi. "Aktozlu köyünü hiç sevmez. Çukurovaya inince dayısının oğlunun evinde kalır Sarıbahçe köyünde." Mustafa Efendi:
"Ne diyorsun bre Ali?" diye çıkıştı. "Adamcağız sapsarı kesilip kehribara dönmüş, tüm kanı çekilmiş. Dayısı oğlu gibi mazlum bir adama canını güvenir mi hiç? Ne hin oğlu hindir o Abdi! Duyduk ki, birkaç gün önce, o eşkıya çocuk Abdinin evini basmış. Çocuklarını öldürecekmiş, sonradan merhamete gelmiş, vazgeçmiş. Bir candarma müfrezesi gitti eşkıya çocuğun takibine. Adı İnce Memed miymiş ne. Bunu duyan Abdi çıkar mı Aktozlu köyünden? Muhtar Hüseyin yiğit adam. Ölmeden evinden misafir vermez. O, ne hin oğlu hin o! Hiç gider mi Sarıbahçe köyüne? Şimdi git, Hüseyinin ocağının başında bulursun onu. Elinle koymuş gibi." Topal Ali:
"Eden bulur," dedi. "O, bana etti, Allah da ona... Daha çok sürüm sürüm sürünür inşallah el kapılarında. Daha çok ecel teri döker."
Mustafa Efendi:
"Sen tevekkel ol," diye söylendi. "Sen tevekkel ol. Eden bulur."
Abdi Ağanın yerini tam tamına öğrenmesine karşın gene içi götürmedi. İnceyi boş yere getiririm de, şu Çukurovanm düzünde başını belaya sokarım diye düşündü.
Mustafa Efendiden biraz helva, karşıki fırından da bir ekmek aldı. Aktozlu köyüne doğru yola düştü.
Kasabayı çıkınca bir saat sonra Akçasazın bataklığı başlar. Bükler, orman misalidir. Pırıl pırıl Savrun çayı büklerin arasın-
262
dan kirlenerek geçer, Akçasazın çamuruna karışır. Aktozlu köyü Akçasazın kıyısmdadır. Sıtmaya yakalanmamış insanı yok gibidir.
Yalnızdutun kamışlığında yolunu şaşırır gibi oldu. Orada burada iz aradı. Bir çakal izini sürmeye başladı. İz, bataklığa bataklığa gidiyordu. İzi bulduğuna hem seviniyor, hem kızıyordu. İçinden, "çakal delirmiş," diyordu. Ama izi de bırakmıyordu. Çakala küfrede ede izisıra gitti. En sonunda iz onu kuraklığa çıkardı. "Bu köpoğlu çakalda iş var," dedi. "Bütün çakallar akıllı olur zaten..."
Uzun sözün kısası, ikinci gün kuşluk vakti, Aktozlu köyüne girdi. Köy, yirmi beş otuz evlik bir köydü. Köyün evleri tüm huğdu. Huğların üstünün otu yepyeniydi. Bütün bataklık köylerinin huğlarının üstü yeni olur. Bataklık yanlarındadır. Biçive-rir sazları, bağlayıverirler evlerin üstüne. Bataklığa uzak köylerin huğlarının üstünün otları güneş yiye yiye seyrelmiş, gü-müşlenmiştir.
Topal Ali Aktozlu köyünün ıssızlığına karıştı. Ortalıkta siniler sinek yoktu. Yalnız, çitleri bel vermiş küçücük bir huğun kapısından bir kadın başını uzatıp geri çekti.
Topal Ali:
"Bacı!" diye seslendi arkasından. "Hatun bacı, Hüseyin Ağanın evi nerede?"
Kadın, kapıya geri döndü. Köyün orta yerindeki yansı ot yarısı çinkoyla örtülü uzun bir huğu gösterdi. Ali, topal bacağını sürükleyerek, nefesi tutulacak kadar heyecanla eve doğru yürümeye başladı. Evin büyük kapısı açıktı. Bir an kapının önünde durdu. İçerdeki uzun boylu adam kapının önüne gelerek:
"Ne istiyorsun kardaşım?" dedi.
Topal:
"Ben Abdi Ağanın köylüsü olurum. Ona bir haber getirdim," dedi.
"Gir içeri."
Uzun evi bir uçtan bir uca geçerek kilim döşeli, ocaklığı gürül gürül yanan bir odaya geldi. Ocaklığın başında, ateşe doğru eğilmiş, usul usul tespih çeken, uyuklarcasına sallanan
263
Abdi Ağayı gördü. Odanın kapısında bir zaman bekledi. Abdi Ağa, gene öyle uykulu uykulu sallanıp duruyordu. Arkadan yetişen uzun boylu adam:
"Ağa," dedi, "sizin köyden biri gelmiş," Ağa, ağır ağır, oralı olmayarak başını kaldırdı. Gözlerini Alinin üstüne dikti. Ali, topal yanma devrilecekmiş gibi duruyordu. İlkin Ağa Aliyi tanıyamadı. Gözlerini kirpiştirerek baktı. Tanıyınca rengi attı. Bir şeyler söyleyecek oldu. Yarım kaldı. Ne dediği anlaşılmadı. Ali, onun yanına doğru yürüdü. Abdi Ağanın gözleri büyüdü. Elindeki tespih düştü:
"Gel bakalım yanıma oğlum Ali," diyebildi. "Köyden bir haber mi getirdin?"
Ali, yanma, ocağın yakınına oturdu. Abdi Ağa:
"De bakalım, bir haber mi?" dedi.
Ali ayakta duran adama doğru bir iki göz attı. Abdi Ağa anladı. Adama:
"Gizli konuşacaklarımız var, Osman. Sen azıcık çık hele." Uzun boylu adam çıktı, kapıyı kapadı. Abdi Ağa, ona iyice sokularak:
"Ne haber Alim?" dedi, sonra yüzü değişti, korkunç bir hal aldı.
"Yoksa," dedi, "yoksa şimdi de benim izimi mi sürüyorsun?"
Topal Alinin yüzünde öyle acılı bir hal vardı ki, ha ağladı, ha ağlayacaktı. Kocaman adam şimdi boşanıverecek.
"Ağam," dedi, "şu benim başıma gelmeyen kalmadı, şu iz sürme yüzünden. Yurdumdan oldum. Evimden barkımdan oldum. Canımdan olacağım şimdi de. Geldi beni Çağşak köyünde yakaladı İnce Memed, aldı sizin Değirmenoluğa getirdi. Diyordu ki, "Abdi Ağayı da yakalayacak, ikinizi bir arada öldüreceğim." Bir gece sizin eve girdi. Kapıyı kırdı. Evden bağırtı, şamata geliyordu. Bu arada ben kaçtım. Hösüğün evine gittim-Hösük arkama bağlı ellerimi çözdü. Hösüğe dedim ki, "Git git bakalım Ağamın evinde ne olup bitiyor?" Hösük gitti, geri geldi. "Ağa evde yok. Memed içerden kapıyı kilitlemiş, içeri kimse giremiyor, içerde kadınlar, çocuklar çığırışıyor," dedi. İki eşkıya
264
da düşmüşler köyün içine beni arıyorlarmış. Yaa Ağam. Ben oradan kaçtım. Köy bir kıyamet yerine dönmüştü, ben dışarı çıktıktan sonra. Çığırtılar ta aşağı dereden duyuluyordu. Bir çare bul buna diye, ben de sana geldim."
Abdi Ağanın yüzü soldu. Türlü türlü hal aldı.
Topal Ali bu arada ağlamaya başladı. Hıçkırarak ağlıyordu.
"Çoluk çocuğum Çağşak köyünde kaldı, Ağam. Benim bir taksiratım var mı? Ben nasıl giderim bir daha yukarılara? Bana bir akıl ver Ağam. Seni de düşünüyorum. Bu Çukurova köylüklerinde nolacak senin halin, Ağam! Biz neysek ne, senin halin öldürüyor beni. Koskocaman bir ağasın. Beş köyün ağasısm. Her yerde, bütün dağ köylüklerinde senin parmak kadar çocuktan kaçıp Çukurovaya saklandığın söyleniyor. Benim halim neyse ne Ağam. Senin haline ağlıyorum."
Abdi Ağanın yanakları, boynu kıpkırmızı kesildi, gözleri yaşardı:
"Ali yavrum," dedi, "sana kötülük ettim. Evini Çağşaktan getir köyüne. Sana bir kağıt vereyim, evden sana öküz, tohum versinler. Kusura kalma yavrum Ali. Var git evini getir köyüne."
Ali:
"Nasıl giderim yukarılara da, evimi köye getiririm? Öldürür o namussuz oğlu namussuz beni."
Abdi Ağa:
"Korkma ondan," dedi. "Çok yaşatmam onu dağda. Deli Durduyla arası açılmış. Deli Durduya haber gönderdim. Yakında Çiçeklinin çetesini de peşine takacağım. Korkma ondan. Onu keklik gibi avlatırım, canım sağiken. Hiç korkma."
Elini cebine soktu. Bir tomar kağıt para çıkardı. İçinden on kadar yeşil banknot çekti:
"Al oğlum Ali," dedi, "bunları da kendine harçlık et. Şimdi sana diyeceğim var. Sen doğru köye gideceksin. Eve söyleyeceksin. Koyun sürülerinden üçünü Çukurovaya çeksinler. Görünme o meluna. İstersen gece git. Kimse seni görmesin. Oradan yanaşmalardan birini kendi evine gönder. Çağşaktaki evini alsın getirsin köye. Sen de bana bizim çocuklardan bir haber getir. O melun ne yapmış bakalım çocuklara? Merak ediyorum! Bir yemek ye de düş yollara."
265
Topal Ali gene ağlamaya başladı:
"Etme Ağam/' dedi. "Beni yukarı geri gönderme. Elinden bir kurtuldum o melunun. Beni öldürür."
Abdi Ağa kızdı:
"Hemen düş yola! Dediklerimi yap! Korkma. Belki candar-malar şimdi onu yakalamışlardır. O eşkıyalığı ne bilir!"
Ali:
"Varayım gideyim Ağam," dedi. "Doğrusun. O eşkıyahğj ne bilir!"
İçerden yemek getirdiler Aliye. Ali, yemeği çabuk çabuk yedi, yola düştü.
"Varır giderim köye. Ağama bir haber getiririm."
Uçarcasına yol yürüyordu. Ayağının topallığını bile duymuyordu. Durup dinlenmeksizin bir buçuk günde Sarı Ümmetin evine vardı. Vakit gece yarısıydı. Usuldan bir ıslık çaldı kapıda. Ümmet ıslığı tanıdı. Dışarı çıktı.
"Hoş geldin kardaş," dedi. "Usul konuş. İçeri candar-maylan dopdolu. Seninkinin takibine gelmişler. Oradan dönüyorlar. Uyuyorlar şimdi. Asım Çavuş deli oluyor. Seninki-ler de samanlıkta keyfediyorlar. Onlara bir kuzu kestim. Senin şu İnce Memed de yaman, çelik gibi bir oğlana benziyor. Konuşmuyor. Hiçbir şeye karışmaz bir hali var ya, içi dolu olduğu belli. Gözlerinden belli. Yanıp yanıp sönüyor. Göreceksin, o bu dağların en namlı eşkıyası olacak. Gel seni oraya götür üyüm."
Samanlığa yürüdüler. Sarı Ümmet yerden iki taş aldı, üç kere çıt çıt ettirdi. Kapı hafifçe açıldı.
Topal Ali:
"Ben geldim," dedi.
Memed:
"Hoş geldin," dedi, içeri çekildi, girince kapıyı örttü. "Şu senin arkadaşın Ümmet yok mu Ali Ağa, çok yiğit bir adam. Çok iyi bir adam. Başkası olsa, çoktan bizleri ele verirdi. Can-darmalarla çoktan aramızda bir hır çıkardı. İyi ki geldin."
Topal Ali:
"Kardaş," dedi, "buldum. Aktozlu köyünde Hüseyin Ağanın ocağının başında oturup durur."
266
Memed sevincinden ne yapacağını bilemedi. Cebinden bir kibrit çıkarıp çaktı. Bu büyük bir yanlıştı. Çıralık eşiğin yanına konmuştu, buldu, yaktı.
Cabbarla Recep Çavuş köşede, ikisi bir yatakta uyuyorlardı. Usuldan vardı, Cabbarı dürttü. Cabbar hemencecik sıçrarca-sına gözlerini korkuyla açtı, yanındaki tüfeğini kaptı. Memed, tüfeği eliyle tutarak:
"Bir şey yok Cabbar," dedi, "benim."
Cabbar:
"Ne var?" diye sordu. "Bir şey mi oldu?"
Memed:
"Ali geldi," diye karşılık verdi.
Cabbar:
"Ali mi?" dedi.
Memed:
"Ali."
Cabbar:
"Bulmuş mu?"
Memed:
"Bulmuş."
Cabbar:
"İşimiz iş desene."
Memed:
"İşimiz iş."
Cabbar:
"Hemen yola. Öyle mi?"
Memed:
"Hemen yola."
Cabbar:
"Hemen yola ya, Recep Çavuşun hali kötü. Boynunu dön-düremiyor. Öleceğim diye korkuyor.
Memed:
"Ne yapalım öyleyse?"
Cabbar:
"Burada bıraksak onu."
Memed:
"Kalmaz. Başımıza iş açar."
267
Cabbar:
"Çare yok, uyandıralım." Memed: "Uyandıralım."
Cabbar, Çavuşu dürttü. Çavuş uykulu uykulu solundan sağma döndü. Cabbar: "Çavuş kalk," dedi. Çavuş:
"Yahu ben ölüyorum," dedi. "Ölüyorum işte." "Kalk Çavuş, kalk canım. Yola düşmeliyiz hemen." Ellerinden tutup yataktan doğrulttu. Çavuş mızırdanıyordu:
"Etme bunu bana. Ben ölüyorum diyorum size, ölüyorum."
Cabbar:
"Kalk gözünü sevdiğim aslan Çavuşum. Hani sen çeteba-şıydm! Çetebaşılık böyle mi yapılır?"
Elini bırakınca Çavuş yeniden yatağa düştü. Uyumaya başladı.
Memed:
"Fıkara," dedi, "günlerdir ilk defa uyuyor. Çırpınıp duruyordu."
Cabbar:
"Ne yapalım öyleyse? diye sordu. "Burada bırakalım mı?" Memed:
"Olmaz," dedi. Çavuşu bileklerinden tuttu kaldırdı. Kulağına eğilip birkaç kez bağırdı:
"Çavuş! Çavuş! Abdi Ağa Aktozlu köyünde imiş. Aktozlu-da, Aktozluda, Aktozluda... Ali şimdi geldi. Topal Ali geldi. Topal Ali."
Recep Çavuş gözlerini açtı.
"Nee?" diye sordu.
Memed:
"Abdinin yerini bulduk, Aktozluda."
Recep Çavuş:
"Topal Ali mi bulmuş?" dedi.
Memed:
268
"Topal Ali."
Recep Çavuş:
"Bulmasa onu vurmaya karar verdiydim. Yakayı kurtardı," dedi, ayağa kalktı. Yüzünü ağı yemiş gibi buruşturdu. Boynunun ağrısını belli etmek istemiyordu.
"Çocuklar," dedi, "yola düşmeden şu yaramı bir daha ilaçlayın. Recep Çavuş ömründeki en iyi şeyi yapacak. Abdi gavurunu öldürecek. Şimdiye kadar ne günah işledimse Allah indinde affedilir."
Topal Ali:
|| "Durun," dedi, "yarayı ben ilaçlayım." p Recep Çavuşun dizinin dibine oturdu. " Recep Çavuş:
"Ulan Ali," dedi, "eğer bulmasaydm onu, işin dumandı. Vururdum seni."
Ali:
"Bulduk işte," dedi, "fakir fıkaranın düşmanını. Verin cezasını."
Recep Çavuş:
"Öyle bir veririm ki," dedi. "Görürsün!"
Bir kundura boyası kutusundan merhem çıkaran Ali, yarayı onunla iyice sıvadı. Sonra da sardı.
Recep Çavuş:
"Haydi kalkın," dedi. "Çabuk olun. Dinsizin bir dakika yaşaması bile ziyandan."
O hızla kapıya çıktılar. Ümmete "Allahaısmarladık" demeyi bile unuttular, yola düştüler.
Cabbar:
"Bugünü de..." dedi.
Memed:
"Çok şükür bugünü de," dedi.
Ne yapacağını bilmiyor, içi içine sığmıyor. Tabana kuvvet önde uçar gibi yürüyordu. Topal Ali de arkasında.
Topal:
"Bana on lira verdi," diye olanı biteni, kıvırdığı yalanı anla-hyor, onları güldürüyordu.
Yalnızdutun oraya geldiklerinde açlıktan bitmişlerdi. Se-
269
vinçlerinden hiçbir yerde durmamış, gündüzleri saklanıp geceleri bayırlardan, büklerden yürümüşlerdi. Topal Ali:
"Korkmayın, size şimdi ekmek getiririm," dedi. "Bekleyin şu oyukta."
Yalnızdut köyüne girdi. Bir saat ötede, Anavarza kalesinin orada, Aktozlu köyü görünüyordu. Yarım saat sonra bir torba dolusu ekmek, bir torba da yoğurtla geldi.
"Yoğurdu çaldım," dedi. "Evin direğine asmışlar, bizim evden alıyormuşum gibi aldım."
Yemeklerini yediler, birer de sigara sardılar üstüne. Recep Çavuşun yarasının durulmaz bir halde olduğu yüzünden belli oluyordu. Ha bire dişlerini sıkıp yüzünü buruşturuyordu. Durmadan da söyleniyordu:
"Çetebaşı benim. Eğer işime karışırsanız bunda, gerisini siz düşünün. Bunca kötülük işledim. Bir de iyilik edeyim. Her dediğimi yapacaksınız anladınız mı?" Cabbara dönüyor: "Anladın mı Cabbar?" Memede:
"Anladın mı Memed?" Cabbar: "Anladım." Memed: "Anladım." Recep Çavuş:
"Şimdi gece oluncaya kadar burada bekleyeceğiz. Gece olunca da köyün kıyısındaki bükün içine girip saklanacağız. Siz hiç karışmayın. Ben buraları karış karış, taş taş bilirim. Anladınız mı? Taş taş. Şu görünen yer Ceyhanın adası, Anavarza-nm ardında Hacılar var. Hacılardan yukarı dağları tutarız, adamı öldürünce. En az bir bölük candarma gönderirler, vukuattan sonra. Kurtuluş zor olur. Ama benim gibi buraları bilen kimse yoktur. Delik delik bilirim. Zinhar dediğimden dışarı çıkmaya-sınız. Çolak birader dediğimi tutmadı da koca çeteyi mahvetti-Kendi de vuruldu. Çukurova demek, Recep Çavuş> demektir-- Bunu da aklınızdan çıkarmayasınız."
270
Bulundukları yer bir sel yatağıydı. Seller sütbeyaz çakıltaşla-fjru, çam kabuklarını, kamış, ağınağacı köklerini sürüklemiş buraya, hayıt çalılıklarının dibine yığmıştı. Bundan sonra gelen seller boyuna hayıt çalısına gelip durmuşlar, onu sökemeyip, ne ge-tirdilerse dibine bırakarak, üstünden atlayıp geçmişler, sığmayınca da yandaki tarlanın dibini oymuşlardı. İşte bu oyuktaydılar.
Akşam oldu. Gün indi. Bir sini gibi düz ovanın yüzünü yaldızladı. Bulutların kenarları da ışıklandı. Ovanın öbür ucuna yapıştı kaldı.
Recep Çavuş:
"Çoktandır," dedi, "güneşin Çukurovada batışını görmedim. Toprağın üstünde bir zaman durur, kızarır orada, kıpkırmızı kan kesilir. Birden batıverir sonra da. Durun da seyredeyim. Ben öleceğim zaten. Durun, durun seyredeyim."
Cabbar güldü.
Çavuş: „
"Neye gülüyorsun bre it südüğü?" diye kızdı.
Cabbar:
"Topal Aliye," dedi.
Çavuş sustu.
Derken gün battı. Karanlık kavuştu. Çavuş ellerini beline dayamış, güne karşı dikilmiş heykel gibi duruyordu.
"Öleceğim ölmeye. Çukurovada günün batışını bir daha gördüm ya..." dedi.
Yalnızdut düzünü geçtiler. Sonra bir bataklığa saplandılar. Bataklıktan kurtulunca, Aktozlu köyünün huğlarının ışıkları gözüktü. Ancak, o da birkaç evden ölgün ışıklar sızıyordu. Geri yanı tüm karanlığa gömülmüştü. Çok yorulmuşlardı. Sırtlarını bir çalıya dayayıp oturdular. Topal Ali bir cıgara yakacak oldu. hafif hafif inlemekte olan Çavuş gürledi:
"Topal deyyus," dedi, "şimdi yere sererim seni. Koy elindeki kibriti cebine!"
Topal hiçbir şey söylemeden kibriti cebine koydu. Recep Çavuş:
"Bir daha söylüyorum," diye keskin, sert söylendi. "Benim dediğimden dışarı her kim çıkarsa, babam olsa da vururum. Söylen çetebaşı ben miyim?"
271
"Sensin Çavuş," dediler.
Bunun üstüne Çavuş başını önüne eğdi bir yarım saat düşündü. Sonra başını kaldırdı. Memede döndü, sordu:
"Bu Topal Ali sonra da senin işine yarayacak mı?"
Memed:
"Yarayacak," diye karşılık verdi.
Recep Çavuş:
"Bir eşkıyaya Topal Ali gibi adam her zaman gerek," dedi, gene sustu. Uzun zaman sustu. Vakit geçiyordu. Cabbar dayanamadı:
"Ne o Çavuş," dedi, "uyudun mu?"
Çavuş buna çok içerledi:
"İtin eniği," diye dişlerini sıktı. "Bu ovanın yüzünde bir koca köyden adam alıp götürmek kolay mı? Uyumuyor, plan kuruyorum."
Gene daldı. Neden sonradır ki, uyanırcasına başını kaldırdı. Gözlerini teker teker herkesin karartısı üzerinde durdurdu. Yıldız ışığında hiçbirisinin yüzünü fark edemiyordu.
"Çocuklar," diye başladı. Sesi sıcak, bir ana şefkatindey-di. "Benim iş bitti bundan sonra. Bu yara beni iflah etmez, götürür. Bunu iyi biliyorum. Sizi düşünüyorum. Şu İnce Me-medi düşünüyorum. Onun yüreğinde iyilik var. Yıllar yılı, beş köyün erkeğinin içinden zalime kafa tutan, bir tek bu çıktı. Bunda iş var. Sağ kalırsam, onu gözüm gibi korurum. Ama öleceğim." Topala döndü. "Sen," dedi, "Topal akıllı adamsın. Üstelik eşkıya da değilsin. Memede çok yardım yapabilirsin."
Topal:
"Memede elimden geleni yapacağım. Evimin yıkılışı, köyümden kovuluşum yüreğime değirmen taşı gibi oturdu." Çavuş:
"Şimdi işe gelince, gece yarıya doğru Hüseyin Ağanın evine varırız. Kapıyı açtırırız. Abdiyi içerde vurur çıkarız. Yalnız Topal Ali bizimle gelmesin." Memed:
"Zaten gece yarıyı buldu, Çavuş," dedi. "Hemen ^gidelim-Olur mu? Hemen."
272
Çavuş ayağa kalktı. Fişeklerini düzeltti. Tabancalarının ağzına kurşun verdi. Bombalarını yokladı. Ceplerini araştırdı.
"Topal kibritini bana ver," dedi. "Ver de buralarda durma. Düş yola, nereye gidersen git."
Topal, kibriti çıkardı, verdi:
"Gazanız mübarek olun," dedi, arkasını döndü, yürüdü.
Memed:
"Gene görüşürüz. Sağ ol Ali," dedi.
Ali:
"Görüşürüz."
O, gözden yitip karanlığa karışıp gittikten sonra, onlar da köyün içine doğru yürüdüler. Serin bir poyraz esiyordu. Poyraz, köyün ot evlerinin saçaklarında ıslıklar çalıyordu.
Yarısı çinkolu evin önüne gelince durdular.
Çavuş:
"Kapıyı tıkırdat Memed," dedi. "Sen de Cabbar hazır ol. Yat sipere. Tümseğin ardına yat. Bu eve doğru kim gelecek olursa vur. Bakma gözünün yaşına. Gördüğün karartıyı düşür."
Memed yerden bir taş alıp kapıyı dövmeye başladı. Evin çinkoları yıldız ışığında donuk donuktu. Kapının tıkırtıları köyün ıssızlığını bozuyordu. Çok sonra, evin içinden bir erkek sesi geldi:
"Kim o? Bu gece yarısı kim o?"
Recep Çavuş:
"Benim," dedi, "kardaş Abdi Ağanın köylüsüyüm. Aç kapıyı, haber getirdim."
İçerdeki ses:
"Git de sabahleyin gel."
Tam bu sırada köyün öteki ucunda bir köpek havladı.
Recep Çavuş:
"Çok acele işim var. Ağayı mutlak görmeliyim şimdi. Açı-ver kapıyı kardaş!"
Adamın kapıyı açmasıyla kapaması bir oldu. Kapadı, arkasından da sürgüledi.
Recep Çavuş:
"Ah şu yaram," dedi, "yoksa içeri girerdim. Ah yaram. Amma zarar yok. Şimdi ben onlara kapıyı açtırırım."
273
Bütün gücüyle içeri bağırdı:
"Ben eşkıyaların başı Recep Çavuşum," dedi. "Duymadıniz-sa duyun. O gavur Abdiyi bana teslim edin. Etmezseniz siz bilirsiniz. Hüseyin Ağa filan tanımam. O gavur dinliyi teslim edin."
Memed de konuştu:
"Ben de İnce Memedim," dedi. "Anamın, nişanlımın intikamını almak için geldim," dedi. "Köylülerimin intikamını almak için. Fakir fıkaranın intikamını almak için. Onu çıkarın dışarı. O içerden çıkmadan biz buradan gitmeyeceğiz."
İçerdeki ses:
"Abdi Ağa yok bu evde," dedi. "Varın işinize gidin. Yok
burada."
Çavuş:
"Bana Recep Çavuş derler. Eşkıyaların piri. Almadan gitmem Abdi dinsizini. Memed!" dedi sonra da, "çıkar bombayı, koy kapının eşiğine. Kapıyı atalım."
Adam içerden bağırdı:
"Çoluk çocuk var içerde. Abdi yok evde."
Recep Çavuş:
"Öyleyse aç kapıyı."
Adam:
"Açamam."
Recep Çavuş:
"Memed," diye bağırdı. "Ateşle bombayı, koy kapıya."
Memed:
"Hazır Çavuşum," dedi. "Koyayım mı?"
Çavuş:
"Ne duruyorsun ya?" diye bağırdı.
Bu sırada içerden bir silah sesi geldi.
Çavuş:
"Yat Memed yere," dedi. "Yat! O dinsiz sıkıyor."
İçerden dışarı kurşun yağıyordu.
Çavuş:
"Memed, bombayı at," dedi. ^ *"
"Çoluk çocuğa kıymayın," diye bir ses geldi içerden. "Çıkıyoruz biz. Siz ne yaparsanız yapın. Abdi Ağa, sen de sıkma. Biz çıkalım da siz ne yaparsanız yapın."
274
İçerdeki kurşun durdu. Kapı açıldı. Uykulu çocuklar, don gömlek titreyen kadınlar dışarı döküldüler. Çabucak evden uzaklaştılar. En sonunda evden çok yaşlı bir adamla, iki delikanlı çıktı.
Yaşlı adam:
"İşte içerde Abdi. Varın hesabınızı görün."
Bunu der demez içerden gene bir yaylım ateşi başladı. Abdi çok çabuk kurşun sıkıyordu.
Silah sesini duyan köylüler Hüseyin Ağanın evine doğru geliyorlardı. İçlerinden biri: "Eşkıyalar basmış," dedi. Bunu duyan köylüler evlerine doğru koşmaya başladılar. Bir dakika içinde ortalıkta kimse kalmadı.
Çavuş:
"Memed," dedi, "al kapıyı. Ver et kurşunu."
Memed:
"Ne faydası var?" dedi. "Herif içerde. Üçümüzü de vurur."
Çavuş:
"Demek vurur!" diye alay etti. "Ben ona şimdi gösteririm. Sen kurşunla kapıyı. Söze karışma. Ne diyorsam onu yap. Eksik etme kapıdan kurşunu."
Bütün sesini bir araya toplayarak, bağırdı:
"Demek Abdi, elime ayağıma düşmek dururken, kurşun atarsın bana? Saklanıp evin içine, kurşun atarsın. Ben sana gösteririm."
Evin poyrazdan yanma gitti.
Memed kapıdan kurşunu eksik etmiyordu. Çavuşun ne yapacağını da merak ediyordu.
Abdi Ağa da içerden onlara doğru kurşun sallıyordu. Cab-barsa yönünü köye dönmüş, kımıldamadan yatıyordu. Memed, kapının yanma saklanmasaydı, çoktan kurşunu yemişti.
Ortalıkta ne kadın, ne çocuk hiç kimse kalmamıştı. Köy girdikleri zamanki gibi gene ıssız.
Aradan epey zaman geçti. Memed, ha bire kapıya kurşun sıkıyor. Bunun sonu neye varacak? Çavuş gitti evin ardına, gelmedi. Bir ara Memed boş yere kurşun sıkmaktan bıktı, kesti. Evin arkasından Çavuş bağırdı:
"Kesme kurşunu ulan. Orospu çocuğu kesme kurşunu."
275
Memed gönülsüz gönülsüz yeniden başladı.
Bu sırada dut ağaçlarının ardından bir ses geldi.
"Sabaha kadar kurşun yakın bakalım. Abdiyi dışarı çıkarabilir misiniz?"
Memed sordu:
"Sen kimsin?"
Ses:
"Ben Hüseyin Ağayım. Kürt Reşitten sonra Çukurovaya hiçbir eşkıya inmedi. Kürt Reşidi bile Çukurova yedi. Sabah olunca bu ovanın yüzünde sizi armut gibi düşürürler. Bırakın gidin."
Recep Çavuşun karıncalanmış, bozuk sesi bütün hıncıyla evin arkasından geldi:
"Cabbar! Cabbar! Söyletme şu yezidi. Kapa ağzını."
Cabbar dut ağaçlarının altını kurşun çemberine aldı.
İşte tam bu sırada olan oldu. Evin üstünden, yanından yönünden bir kırmızı yalımdır birden patladı. Belki bir saniye içinde bütün ev ateş içinde kaldı.
Recep Çavuş:
"Hüseyin Ağa, Hüseyin Ağa, koca deyyus," diye seslendi. "Kürt Reşidi avlarlar ama, beni avlayamazlar. Ben Recep Çavuşum. Çukurovanın kurduyum. Ya Abdiyi öldürürüm bu gece, ya da bu köyü yakarım."
Dutun altındaki adam bir çığlık kopardı, sonra kadınlar, çocuklar bir köy toptan çığırışmaya başladı.
Recep Çavuş:
"Memed," dedi, "kes ateşi de, o gavur bunalsm da kapıdan çıksın."
Memed ateşi kesti.
Poyraz, kavak boyu kalkan yalımları sağa sola savuruyordu. Evin yanındaki bir ev de az sonra ateş aldı. Daha sonra ateş üstteki eve geçti. On beş yirmi dakika içinde on kadar ev ateş almış yanıyordu.
Cabbarla Memed tam siper yatmışlar bekliyorlardı. Recep Çavuş evin yöresinde fırıl fırıl dönüyor, bağırıyordu:
"Çık abdi çık! Çatır çatır yanacaksın. Çık da Memedin eline ayağına düş. Belki canını bağışlar."
276
'* İçerden ses şada gelmiyordu. Arada Recep Çavuşun kulağının dibinden cııv diye bir kurşun geçiyordu. Yalımlar, kıvılcımlar saçarak ta gökyüzüne çıkıyordu. Eğilip bükülüp kıvrılıyor, parça parça karanlık gökte uçuyor. Gökyüzü ışığa kesmişti. Gündüz gibi. Ortalık aydınlanıvermişti. Anavarzanın mor kayalıklarından, Ceyhan ırmağı kenarındaki büklüğe kadar, beyaz bir ışık delmişti karanlığı.
Beyaz don gömlekle yataklarından dışarı uğramış insan kalabalığı oradan oraya koşuyor, yanan evlerdeki eşyaları taşıyorlardı. Bir ana baba günü köyün içi.
"Abdi çık dışarı. Kebap olursun sonra, çık dışarı," diye ha bire bağırıyor Çavuş. Memede dönüyor:
"Evin kapıdan başka çıkılacak hiçbir yeri yok Memedim," diyor. "Sen hiç küsüm çekme. Şimdi dışan çıkar o. Kapıda ge-bertiver." Memed: "Olur," diyor.
Yaşlı bir kadın dutların altından koşarak geldi. Yanan evin içine girdi. Recep Çavuş hiçbir şey söyleyemedi kadına. Kadın evin içinden kucağında bir döşekle çıktı. Döşeği koşa koşa dutların altına götürdü. Sonra bir ceviz sandık çıkardı. Tencereler, kilimler, sahanlar, yorganlar çıkarıyordu boyuna. En sonunda dürülü bir büyük yorgan çıkardı koltuğunun altında. Bundan sonra da yalımlar kapıyı sardı.
Memedle Cabbar oldukları yerde, Recep Çavuş da evin yöresinde bekle babam bekle ettiler. Ne Abdi çıktı, ne bir şey oldu. Evin üstü yandı, çöktü. Açık kapıdan Abdi gene çıkmadı. Beklediler. Duvarlar yandı, içeri doğru yattı, kimse yok.
Poyraz iyice hızlanmıştı. Yalımları huğdan huğa savuruyordu. Şimdi hemen hemen köyün bütün evleri tutuşmuştu. Ortalık gündüz gibi. Sanki Çukurovanın, o kırmızı köz misali güneşi çökmüş ovaya. İşte her bir yer böyle aydınlık. Dut, söğüt ağaçlarının uzun gölgeleri düşüyor ıslak toprağa. Toprakta insan gölgeleri kaynaşıyor.
Esen poyraz değil, tüm yalım. Bir yerlerden, uzak bir yerlerden ha bire yalım fışkırtıyorlar sanki.
277
Memed:
"Kaçırdık eyvah," dedi. Cabbar: "Kaçırdık." Recep Çavuş:
"Çıkacak hiçbir delik yoktu," dedi. "Boyuna da evin dört bir yanını dolanıyordum. Bir yeri yarıp da kaçmasın diye. Çıkmadı. İçerde yanmıştır. Bizim elimize geçmektense yanmayı daha iyi bulmuştur." Cabbar: "Belki," dedi. Memed:
"Belki ama, ölüsünü gözümle görmek isterdim," diye içini çekti. Sonra: "Yazık," dedi. "O melunun yüzünden kocaman bir köy yanıyor." Cabbar:
"Yanıyor," dedi. Recep Çavuş:
"Yansın," dedi. "Bütün Çukurova taşıyla, toprağıyla yansın." Memed:
"Fakir fıkara nolacak ya?" diye acınarak sordu. Recep Çavuş:
"Zaten bir şeyleri yoktu. Evleri de olmayıversin ne çıkar. Onların durumunu hiçbir şey değiştiremez. Her zaman oldukları gibidirler." Memed:
"Eee Çavuşum," dedi, "böyle durup bekleyecek miyiz?" Çavuş:
"Bekleyecek miyiz?" Cabbar:
"Bekleyecek miyiz?" Memed:
"Kasabaya çoktan haber gitmiştir. Kıyamet kopar yarın." Recep Çavuş gürültüyle güldü:
"Bir köyü yaktılar diye Ankaraya tel çekerler. Kıyamet kopar. Şimdi Anavarzanın kayalıklarını tutmalıyız. Düzde bir yakalanırsak işimiz iş."
278
Yanan eve durup baktılar. Üçü üç yerden içlerini çektiler. Yanmakta olan köye arkalarını döndüler, yürüdüler.
Köyü çıkınca durdular, yönlerini köye döndüler. Bütün jcöy bir top ateşti, savrulan bir yalım dalgasıydı.
Memed:
"Vay," dedi, "bir tek ev bile kalmadı. Hep bu poyrazın yüzünden. Poyraz olmasaydı, bunlar olmazdı. Ölümümü isterdim de bunun böyle olmasını istemezdim."
Cabbar:
"Bir tek ev bile kalmadı," dedi. "Bütün köy ateşe kesti."
Memed:
"Biz köyden çıkarken çoluk çocuk, kadın erkek durmuşlar, öylecene taş kesilmişler gibi bize bakıyorlardı. Duydunuz mu? Hiç birisinin ağzından çıt çıktığını, duydunuz mu? Bize ne beddua ettiler, ne üstümüze taş attılar, ne sövdüler. Taş kesilerek öylecene baktılar kaldılar. Bunu görmeyeydim. Kendi ölümümü göreydim de bunu görmeyeydim."
Çavuş üsteledi:
"Oldu bir kere," dedi. "Oy oy boynum. Ben öleceğim artık. Oy oy boynum. Kesiyorlar, koparıyorlar boynumu. O oy boynum. Kesiyorlar, koparıyorlar boynumu. Oy oy boynum."
Yere oturdu. Yüzünü iki eli arasına aldı, öyle kaldı bir süre.
Memedle Cabbar ayakta, başında beklediler, sonra Çavuş birden yere serilerek kıvranmaya başladı. Cabbar onu kucağına almak istedi. Kocaman Çavuşu zaptedemedi. Çavuş yay gibi geriliyordu.
Köyün bu yanından bir çığrıltı koptu. Kalabalık bir çığrıltı.
Kuyrukyıldızı doğmuştu. Tam güneşin doğduğu yerin üstünde. Koca yıldız yalp yalp ediyor, döndürüyorlarmış gibi kı-vılcımlanıyordu.
Çığrıltı onlara yaklaşıyordu.
Bir ses boyuna:
"Bu yana gittiler. Daha şimdi gittiler," diye durmadan konuşuyordu.
"Ne yana?" diye soran bir ses de duydular onun arkasından.
Memed Cabbara eğildi:
279
"Asım Çavuşun sesine benziyor," dedi.
Cabbar heyecanla:
"Odur o," dedi. "Kaçalım. Çavuş, Çavuş sarıldık. Kalk."
Kıvranmakta olan Çavuşu omuzuna aldı. Yürüdüler.
Koşuyorlardı. Ne tarafa gittiklerini bilmiyorlardı. Köyün ateşi de yavaş yavaş sönmeye yüz tutmuştu. Karanlığa doğru kaçıyorlardı.
Asım Çavuş:
"Bükün yolunu, Anavarzanın yolunu tutun," diye bağırdı.
Cabbar:
"Yandık," dedi.
Memed:
"Şu dinsizin öldüğünü bilsem, ölüm umurumda bile değil. Ah bir öldüğüne, orada çatır çatır yandığına yüreğim inansa..."
Cabbar:
"Çavuşun çırpınması durdu," dedi.
Memed:
"İndir hele. Belki bir şey olmuştur."
Cabbarın arkasından Çavuş inleyerek:
"Hiçbir şey olmadı," diye konuştu. "Geçti. İndir beni."
Cabbar, şaşkınlıklar içinde kalarak Çavuşu sırtından indirdi.
Çavuş:
"Nereye böyle?" diye sordu.
Cabbar:
"Asım Çavuş arkamızda," dedi.
Çavuş Cabbara:
"Beni ayağa kaldır," diye mırıldandı.
Cabbar onu iki koltuğundan tutarak kaldırdı. Çavuş ayakta sallanarak birkaç kere sağa sola döndü, yanına yöresine bakındı.
"Bana bakın," dedi. "Şimdi biz bükün yakınındayız. Ana-varzaya sığınsak yüzde yüz kurtulurduk. Ona imkan yok. Yolda yakalarlar bizi."
Kulak kabarttı:
"Yakınımızdalar. İşitiyor musunuz sesleri?" ı ^ "
Memed:
280
"Heyye," dedi.
Cabbar:
"Heyye," dedi.
Çavuş:
"Bükte zor kurtuluruz. Yarın bu yakınlarda ne kadar köy varsa bizi aramaya çıkarlar büke. Ama başka çare yok."
Memed:
"Çare yok."
Çavuş:
"Bükün arkası Ceyhan ırmağı. Kendimizi ona atarız. Akıntıya bırakırız kendimizi. Kurtulursak kurtuluruz."
Memed:
"Ne yapalım?" dedi.
Çavuş:
"O iki dinliyi çatır çatır yaktık ya..."
Memed:
"Yaktık," dedi.
Cabbar:
"Benim şüphem var," dedi. "Belki kaçmıştır."
Bunun üstüne Çavuş deliye döndü, bağırmaya başladı:
"Ulan," dedi, "ulan iki dinlinin biri de sensin. Kurtulursa sevinirsin. Nasıl kurtulmuş, de bakalım? Kapıda Memed, ben de evin her yanındaydım. Nasıl kurtulur? Evde tek bir tek pencere yok. De nasıl kurtulur?"
Memed:
"Çatır çatır yandı o," dedi. "Bundan sonra ölsem de gam değil."
Çavuş:
"Ha şöyle," dedi.
Cabbar sustu.
Hışır hışır bir sürü ayak sesi gecenin içinde. Başkaca ses şada yok. Çalılara, otlara, toprağa sürülen ayak sesleri. Geceye, kocaman bir deniz dalgası gibi yükleniyor.
Cabbar:
"Yakınımızdalar. Hiç konuşmuyorlar."
Memed:
"Öyle."
281
Çavuş:
"Büke," dedi. "Tutun elimden."
Elinden tutup büke doğru koşmaya başladılar. Arkalarındaki ayak sesleri hızlandı, keskinleşti, çoğaldı. Üstlerine doğru bir hışırtıdır akıyor. Gece hışırtıyla birlikte üstlerine yürüyor. Dağ, taş, çalı, ağaç üstlerine yürüyor. Öyle geliyor onlara.
Bu ova... Bir belalı ova. Ne kadar da çok düzlük!.. Vay anam vay! Gün doğunca, kalaylı bir siniye vurmuş gibi yalp yalp ediyor. Tepeler küçücük küçücük. Yığma. Anavarzanın kayalıkları... Bir ulaşılsa, can kurtaran. Ötesi Ceyhan ırmağı. Bir karanlık, bir hızla akan sudur. Bazı bazı da ölüleşir. Yanları kara topraktır. Dökülür. Kıyısına basmaya gelmez. Kıyıları sazlıktır. Uzun bacaklı toyların yatağı... Püreni burcu burcu kokar. Yalnız bir dut ağacı vardır ovanın ortasında. Yaprakları toz içinde.
Kaçıp saklanacak, bu bükler de olmasa, ovanın ortasında dimdik, çırılçıplak kah vermek işten bile değil...
Büklüğün içinden bir bataklık kokusu yayılıyor dört bir yana... İçine girmeye korkulur büklerin. Çok yerlerine, bu bükler, bük oldu olalı insan ayağı değmemiştir. Girilmez.
Hışırtı çoğalıyor. Ovanın yüzünü bir rüzgar gibi yalıyor. Bir yalım gibi koşuyor.
Recep Çavuş soluk soluğa:
"Şu yana çocuklar," diye inledi. "Az kaldı."
Önlerinden birden bir yaylım patladı.
Recep Çavuş:
"Yatalım," dedi, kendisini yere attı. "Tutmuşlar bükü. Ses çıkarmayın. Karşılık vermeyin. Sürüne sürüne bükün içine. Tüfeklerin ağzındaki kurşunlan alm çocuklar. Hişt hişt, kurşunları alın. Bir kurşun patlarsa öldük demektir. Her bir peliğimiz bir yerde kalır, şu gelen köylü bizi didik didik eder."
Karşı taraf onları bir kurşuna tutmuştu ki, deme gitsin. Gece çakmak çakmak aydınlanıyordu. Sonra birden ateş durdu.
Bir ses:
"Yoklar," dedi usuldan. "Olsalar karşılık verirlerdi."
Başka bir ses: ,
"Köylüler geliyorlar," dedi. "Onlar bilirler."
282
I
Köylüler yaklaşıyorlardı.
"Belki Anavarzaya."
"Mutlak Anavarzaya... Bir eşkıyanın Çukurovada büklüğe sığınması için deli olması gerek."
Kadınlı, erkekli, çocuklu köylü kalabalığı gelip candarma-lara kavuştu. Bir hayhuy... Her kafadan bir ses çıkıyor. Geceyi büyük bir gürültü dolduruyor. Hınçlı, kinli insan kalabalığı yerinde duramıyor. Kaynaşıyor. Bükün sınırında, tarlaların içinde dönüp duruyor. Kalabalık oradan oraya çalkanıyor.
Az sonra Anavarzanın dibinden kurşun sesleri geliyor.
"Anavarzaya! Anavarzaya!" Haykırışmalar. Ovayı dolduran bir hışırtı, kalabalık Anavarzaya akıyor.
Recep Çavuş:
"Kıpırdamayın," diyor. "İşimize yaradı kalabalık. Kalabalık şaşırttı, deli etti candarmaları. Aman kıpırdamayın."
Recep Çavuşun soluğu ateş gibi. Memedin kulağını, boynunu yakıyor.
Yanlarında çok çok on beş metre ötelerinde telaşlı telaşlı candarmalar dolaşıyor. Çalı dibine sinmiş üç yürek birden, kütür kütür atıyor. Candarmalar durup dinleseler, belki de atan yüreklerin gürültüsünü duyacaklar. Anavarzanın dibindeki ka-yırtı azıcık olsun dinmiyor, durmuyor. Bu da işlerine yarıyor.
Dolaştılar dolaştılar, konuştular, gitmeye karar verdiler. Oradan ayrıldılar.
Recep Çavuş derinden bir:
"Ooooh!" çekti. "Oooh! Çok şükür. Bizi didik didik ederlerdi düşseydik o köylülerin eline. Şimdi içerlere, derinlere..."
Ayağa kalktılar. Recep Çavuş bir iki adım attı. Durdu.
Memed:
"Ne var Çavuş?" diye sordu.
"Oy oy," dedi, "oy oy."
Memed:
"Ne yapalım söyle Çavuşum?"
Çavuş:
"İçeri," dedi. "Oy oy... içeri. Kuytuluklara..."
Bir koluna Memed girmişti. Ötekine de Cabbar girdi. Çavuşun ayakları sürükleniyordu. Ölmüş insan ayaklan gibi can-
283
sız. Şafağa kadar öyle yürüdüler. Şafakta, doğu tarafı, bütün büklüğün üstünü bir turuncu ışık sardı. Bükün koyu yeşili turuncu ışığın içinde eriyor, mavi mavi tütüyordu. Bütün büklükten, ovadan ağır ağır bir duman kalkıyordu göğe yukarı.
Bacaklarını böğürtlen dikenleri yemişti. Memed çakırdi-kenliği düşündü. Nedense kafasında birden sarı pirinç pırıltısı bir şimşek hızıyla parladı geçti.
Çavuşu sık bir çalının üstüne yatırdılar. Her bir tarafı şişmişti. Kafası, boynu. Boynu omuzlarından fark edilemiyordu... Çavuş birkaç kere ağzını açıp konuşacak oldu, sesi çıkmadı. Eliyle Anavarzayı gösterdi. Bir de toprağı. Toprağa ısrarla bakıyordu.
Sonra Çavuşun gözlerinden damla damla yaş sızmaya başladı. Sonra da gözlerini kapadı. Birden upuzun gerildi.
Azıcık da doğruldu, düşüverdi.
Memed:
"Vay Çavuş vay!" dedi.
Cabbar:
"Vay!"
Memed:
"Öleceği hiç aklımdan geçmiyordu."
Cabbar:
"Söylüyordu," dedi. "Zaten her zaman söylerdi."
Memed:
"Muradına erdi mi ola?" diye sordu.
Cabbar:
"Onun neci olduğu, ne yüzden eşkıya çıktığı, nereli olduğu bilinmezdi. Bilmem muradına erdi mi?"
Memed:
"Abdinin öldürülmesini bir istiyordu ki, benden çok. Ona neydi oysa. Düşman benim düşmanım. Sen Abdi yanmadı, kaçtı dediğinde seni parçalayacaktı az daha."
Cabbar:
"Çıkar hançerini de bir mezar kazalım garip Çavuşa."
Memed hançerini çıkardı, toprağa soktu, eşmeye başladı:
"Garip Çavuşa," dedi.
Bir saat içinde, bükün yaş toprağını kazdılar. Göğüs derin-
284
liginde, geniş bir mezar yaptılar. Kalınca ağaçlardan saldırma da kestiler. Sonra dikensiz çalı biçtiler. Çavuşu mezara giyitle-riyle uzattılar. Saldırmaları dayadılar, çalıyı üstüne attılar, toprakladılar.
Memed:
"Cabbar," dedi, "garip Çavuşun başucuna bir ağaç ister. Bir de ağaç dikelim."
Cabbar:
"Dikelim," dedi.
Bilek kalınlığında, araya araya, bir dut ağacı buldular büklükte. Getirip çavuşun başucuna diktiler.
Memed:
"Belki bu ilk mezardır büklükte."
Cabbar:
"İlk mezar," diye karşılık verdi. "Kim getirip de ölüsünü bükün karanlığına gömecek!"
Az sonra gün doğdu. Çavuşun mezarının taze toprağı buğulanarak ışıladı.
Gün ışır ışımaz, köyden bu yana, Anavarzaya, büklüğe doğru bir çığrıltı gelmeye başlamıştı.
Cabbar:
"Çavuş ne dedi?" diye sordu.
Memed:
"Anavarzanın kayalıklarını gösterdi," dedi.
Cabbar:
"Ceyhan suyuna doğru gitmeliyiz. Bu bükü yarıp da Anavarzayı bulamayız."
Memed:
"Çavuşun dediğini yerine getirmeliyiz. O buraları çok iyi biliyordu. Bu köyü yaktığından da ne kadar memnundu, değil mi Cabbar? Bütün Çukurovayı yaksa, kül etse daha çok memnun olacaktı. Bir hoş bir adamdı şu Çavuş. Belki de şu Çukurova ona çok kötülük etmişti. Kim bilir?"
Cabbar:
"Onu bildim bileli Çukurovaya söverdi. Yanında hiç kimse Çukurova lafı edemezdi. Bazı dalar, hani şu kardaş türküsü var ya onu söylerdi:
285
Çukurova yana yana ördolur Her sineği bir alıcı kurdolur Sen ölürsen yüreğime derdolur Kalk kardaş gidelim sılaya doğru.
Söyleyip bitirdikten sonra da ağzını açıp kimseye bir laf etmezdi uzun bir süre. Birkaç gün böyle yalnız dertli gezer, sonra açılırdı. Kim bilir ne derdi vardı fıkaranın. Kimse ne olduğunu bilemedi. İşte sonu. Anavarzanın büklüğünde kaldı. Son zamanlarda ne Çukurovaya kızıyor, ne de o türküyü söylüyordu. Öteki eşkıyalardan duydum, onlar Çukurovaya indiklerinde, Çavuş inmez, onlar Çukurovadan dönünceye kadar, tek başına onları beki ermiş. İşte akıbeti bu. Gene Çukurova toprağına gömüldü."
Memed:
"Bunu istiyordu belki," dedi.
Cabbar:
"Yürüyelim Memed," dedi. "Biraz sonra büklük insanla, köpekle dolar."
Memed, Çavuşun mezarına döndü:
"Güle güle kal Çavuşum, güle güle," dedi, yürüdü. Göz çukurlarında büyücek birer damla yaş birikmişti.
Cabbar:
"Güle güle," dedi.
Sık, kaplan yaramaz çalıların içinden güçlükle ilerleyebiliyorlardı. Çavuşun tüfeğini, gümüş işlemeli takımlarını Cabbar almıştı. Bütün bu yükler, yarılmaz duvar gibi çalılar, bitiriyordu onu. Memede gelince Memed her zamankinden daha dinç, daha çevik... Yaramadığı çalıları hançeriyle buduyor. Cabbar eğilerek arkadan geliyor. Memed büyük bir cebelleşme içinde.
Öğle sıcağı kızdırıyor. Ortalarda, çalıların çıtırtısından başka çıt yok. Geriye dönüp bakılacak olursa, Memedin çalıları keserek uzun bir tünel açtığı görülür.
Anavarzaya iki saatlik yolları kaldı. Yalnız gökyüzünü görüyorlar. Bir de Anavarza kayalığının tepesini.
Bükün yarısına geldiklerinde, gün Anavarzanın tepesinden aşıyordu:
286
Memed:
"Burada duralım, gece olsun da öyle çıkarız." Cabbar:
"Ben yorgunluktan öldüm," dedi, uzandı. Sonra Memed de uzandı.
Kayalıklar yakınlarındaydı. Kayalıklardan inen yüzlerce, binlerce ayak sesi geliyordu. Memed ayağa kalkıp, baktı:
"Göremedim," dedi. "Köylüler bizi arıyorlar. Geçti. Arasınlar aradıkları kadar. Kurtulduk demektir." Cabbar uzandığı yerden doğruldu:
"Şimdi onlar bizi ne dağda, ne de bükte bulamayınca, Azaplı, Sumbas, kasaba kolunu tutacaklar, bizi pusuya düşürmek isteyeceklerdir." Memed:
"Öyleyse birkaç gün bekleriz/' dedi. Cabbar:
"Kozan üstünden çıkanz biz de dağa," dedi. Memed:
"Sen o yolu bilir misin?"diye sordu.
"O yolu bilmem amma, o dağları bilirim. Anavarzaya çıkınca her taraf görünür." Memed:
"Haydi ortalık iyice kararmadan çıkalım." Cabbar:
"Ayak sesleri kesildi." Memed:
"Bükün kıyısında pusu kurmasınlar?" Cabbar:
"Yok canım," dedi. "Nereden akıllarına gelecek." Memed: "Yürü öyleyse."
Karanlık kavuşuyordu ki, Anavarzanın başına çıktılar. Bazı yerlerde ipil ipil yanan ışıklarıyla gece içinde uzanıyordu. Ceyhan suyu kara bir şerit gibi kıvrım kıvrımdı. Aktozlu köyü büyük bir duman çökmüşcesine karanlık karanlık tütüyordu. Memed gündoğu tarafını gösterip:
287
"Burası nere?" diye sordu.
Cabbar:
"Bozkuyu köyleri olacak," dedi.
Memed:
"Oradan gitsek mi," diye sordu. "Çok yakın."
Cabbar:
"Belki orayı da tutarlar. Ondan korkuyorum."
Memed:
"Oradan gidelim," dedi. "Gelecekleri varsa görecekleri de var."
Sonra Cabbar a döndü. Cabbar in yüzü karanlıkta hayal me-yal seçiliyordu. "Ne diyorsun Cabbar kardaş," dedi, "öldümola o melun?"
Cabbar:
"Sanmam," diye yanıtladı. "Eğer içerde olsaydı, kaçmasay-dı, tutuşunca kendini dışarı atardı. Hiç olmazsa bağırırdı."
Memed:
"Belki birdenbire dumandan tıkanıp ölmüştür."
Cabbar:
"Son zamanlara kadar kurşun sıkıyordu içerden. Tıkanıp ölse onu yapamazdı."
Memed:
"Belki de birdenbire üstüne yanan bir duvar kepmiştir. Tavan çökmüştür."
Cabbar:
"Aaah keski öyle olsaydı," dedi. "Aaah keski... Bunca çektiklerimiz boşa gitmezdi."
Tepeden aşağı doğru inmeye başladılar. Adamakıllı da acıkmıştılar.
288
Eski Çukurovayı eskiler anlatırlardı. İnce Memedin eşkıyalığı zamanında doksanını geçkin bir Koca İsmail vardı. O söylerdi. Yemyeşil, çimen yeşili gözleri vardı Koca İsmailin. Çenesi bütün Türkmen çeneleri gibi ince, sakalı seyrekti. Geniş omuzları daha öyle, gençliğindeki gibi sağlam duruyordu. Gözleri, şahin gözleri gibi keskindi. Daha avcılığı bile bırakmamıştı. Beli iki büklüm, tüfeği omuzunda her zaman ava giderdi. Yanık Türkmen türküleri söyler, aşiret kavgalarını anlatırdı. Ve her hikaye sonunda da kavgada aldığı yarayı övünerek gösterirdi.
Bazı köye sığmaz olur, ev, köy ona dar gelirdi. Türkmen-den kalan ne varsa saklamak, eski Türkmeni ömrünün her sa-atında yaşamak isterdi.
Bazı günlerde de tam coşardı. Sarhoşa dönerdi. Kendi eliyle bakıp büyüttüğü tor, al tayına biner, çamlı, kekik, yarpuz kokulu dağlara doludizgin sürerdi. Eski Türkmenden gelen bir rüzgar gibiydi. Göçü, sürgünü, Osmanlıyla büyük kavgayı söylerdi. Aynalı tüfek, derdi. Nakışlı dibek öter çadırlarda. Derim evleri al yeşil donanır. Al yeşil bir renk cümbüşüdür iner Çuku-rovanın düzüne...
"Bundan elli altmış yıl öncesine kadar," diye başlardı Koca ismail. Başlar susmazdı. Bir aşk gibi, bir türkü gibi konuşurdu. "Çukurova salt bataklıktı, büklüktü. Yalnız tepe eteklerinde el kadarcık tarlalar... Çukurovada in yok, cin yok o zamanlar. Göç başlardı gürül gürül, Türkmen göçü... Çukurova bayramlığını giyerken. Yani soyunmuş ağaçlar, soyunmuş toprak, soyunmuş
289
dünya donanırken... Al yeşil, göç kalkardı, gürül gürül. Alırdık göçü, aşardık dağları, konardık Binboğanın yaylasına. Kış basarken de inerdik Çukurovanm düzüne. Büklerini, kamışlıklarını kaplan yaramaz. Bataklık. Düzlüklerinde yılın on iki ayında otlar dizde. Top top olmuş cerenler gezerdi. Sürmeli gözlü, ürkek cerenler... Cereni yavuz atlarla avlardık. Atın yiğitliği ce-ren avında belli olur. Kamışları kavak boyu uzar giderdi Çuku-rovanın. Göl kıyılarında, berdilerin tozakları gün ışığı gibi ışık saçarak dökülürdü sulara. Bütün Çukurova tepeden tırnağa nergis açardı. Gece gündüz yelleri nergis kokardı Çukurovanın. Bir belalı işti Çukurova. Akçadeniz dalga vururdu. Akköpüklü. "Aşiretler konardı oba oba. Dumanlar tüterdi oylum oylum. Osmaniye Toprakkale düzünü, yani Ceyhan ırmağının dağlara doğru düşen yukarı yörelerini, deniz gecesini Tecirli aşireti yurt tutardı. Onun alt yanını, Ceyhanbekirli, Mustafa-beyli, Ceyhan kazasını Cerit aşireti, Anavarzayla Hemite kalesi arasını Bozdoğan aşireti, Anavarza Kozan arasını Lek Kürtleri, Sumbas suyu Toroslar arasını Sumbaslı aşireti, şimdiki Ekşiler köyüyle Kadirli arasını da Tatarlı aşireti yurt tutardı. Bazı bazı yerlerini değiştirdikleri de olurdu. Bozdoğan Ceritin yerine, Cerit Bozdoğanın yerine geçerdi. En zorlu aşiret Avşar aşiretiydi. O, Çukurovada canının istediği yere konabilirdi. Önüne geçen olamazdı.
"Benim şöyle böyle aklıma geliyor. Osmanlıyla bir kavga oldu. Kozanoğlu derler bir Bey vardı. Şimdiki Kozanda otururdu. Başta o, bütün aşiretler Osmanlıyla dövüştü. Osmanlı yeğin geldi. Kozanoğlunu aldı götürdü. Avşarı da sürdü Bozoka. Darmadağın etti. Dadaloğlu türküsünü söyler aşiret bozgununun. Bir de Kozanoğlu üstüne yakılmış bir ağıt vardır."
Koca İsmail, burada susardı. Göz çukurlarına yaş dolardı. Dudakları titreyerek kaim gür sesiyle Kozanoğlu ağıdını söylerdi.
Çıktım Kozanın dağına Karı dizleyi dizleyi Yarelerim göz göz oldu Cerrah gözleyi gözleyi
290
Olur mu böyle olur mu Evlat babayı vurur mu Padişahın askerleri Bu dünya böyle kalır mı
Kara Çadır eğmeyinen Ucu yere değmeyinen Ne kaçarsın koç Kozanoğlum Beş yüz atlı gelmeyinen.
"İşte bundan sonra aşiretleri zorlan Çukurovaya yerleştirdi Osmanlı. Tarla verdi, tapu çıkardı. Yaylaya çıkmayalım diye de dağ yollarına asker dikti. Kimse yaylaya çıkamadı. Aşiret Çukurovada dökülü dökülüverdi. Kimi sıtmadan kimi sıcaktan... Kıran girdi aşirete... Aşiretin Çukurovada yerleşip kalmaya hiç niyeti yoktu. Osmanlının verdiği bağ çubuklarının, ağaçların köklerini yakıp öyle dikiyorlardı. İşte bu yüzdendir ki, şimdi hiçbir köyde ağaç yoktur. Sonra baktı ki Osmanlı, aşiret tüm kırılacak. Yazın yaylaya çıkma izni verdi. Sonra sonra aşiret de Çukurovaya yerleşmeye, yurt yerlerini köy yapmaya, daha sonraları da ekin ekmeye başladı. Ondan sonradır ki aşiret bozuldu. Töreler kalktı. Devir döndü. İnsan miskinleşti. Osmanlının dediği oldu."
Koca İsmail, aşiret lafı açıldı mı günlerce anlatır, yorulmazdı. Özgür bir dünyanın özlemini çekerdi. Her sözünün başı, "Dadaloğlunu görmüş adamım ben," derdi. Bununla çok övü-nürdü.
Bin dokuz yüz on yedi, on sekiz, on dokuz, yirmi... Birinci Dünya Savaşı, Osmanlının yenilgisi. Bu sıralar Çukurova asker kaçakları, eşkıyalarla dolu. Toroslarda eşkıyadan geçilmiyor.
Fransız işgal kuvvetleri Çukurovaya gelmiştir. Eşkıya, asker kaçağı, yollusu yolsuzu, hırlısı hırsızı, kötü süt emmisi, iyisi kötüsü, genci kocası, cümle Çukurova halkı birleşip düşmanı Çukurovadan atma savaşma katılıyorlar. Düşman kovuluyor. Bütün yurttan da düşman kovuluyor. Yeni bir yönetim geliyor, yeni bir çağ açılıyor.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, iskandan yıllarca
291
sonra, şartlar yavaş yavaş halkı toprağa bağlanmaya mecbur kılar. Toprak yavaş yavaş değer kazanır. İskana bir türlü dövüş kavga yanaşmak istemeyen Türkmenler, yaylaları bırakıp toprağa sarılırlar.
Taze Çukurova toprağı bire kırk, bire elli verir. Bu görülmemiş bir şeydir. Bin dokuz yüzden sonraki yıllarda Çukuro-vaya şöyle bir bakacak olursak, bataklıkların az da olsa çekildiklerini, büklerin yakılıp tarla yapıldığını, bomboş Çukurova toprağının yarı yarıya değilse de, ona yakın ekilmiş olduğunu görürüz.
Yeni yönetim küçük derebeylerine, derebeyi artıklarına, onların sınırsız egemenliğine son vermeye çalışır. Zaten son yıllarda derebeylik kendiliğinden çökmektedir. Onların çokları toprağa, mümkün olduğu kadar bol toprağa sahip olmak için savaşırlar. Bunu başarırlar da. Fıkara halkın elinden tarlalarını almak için başvurmadıkları çare kalmaz. Kimisi kanun yoluyla, kimisi rüşvetle, kimisi de zora başvurarak. Halkla yeni zenginler arasında bir boğuşmadır başlar. Zenginlerin topraklan gittikçe büyür. İşte bu sıralarda, toprağı için canını dişine takıp vuruşan, hakkını arayan halka karşı dağlardaki eşkıyalar da bir zor silahı olarak kullanılır. Bunlar dağlarda beslenir, yönetime karşı da korunurlar. Bu gerekli umara başvurmadık hemen hemen hiçbir ağa kalmaz. Dağlarda kendisine arka eşkıya bulamayan ağalar da, yeni eşkıyalar çıkarırlar dağa. Bu yüzden Toroslar eşkıyayla dolup taşar. Ovadaki ağaların çıkarları bu sefer de dağlarda biribirleriyle çarpışmaya başlar. Dağlardaki çeteler biribirlerine düşüp ha bire bi-ribirlerini, fıkara halkı öldürürler. Ağaların topraklan büyür.
Ali Safa Bey fıkara düşmüş bir ağanın oğludur. Ağa, yoksul düşmesine karşın oğlunu önce Adana Sultanisinde okutmuş, sonra da İstanbul Hukuk Mektebi Âlisine göndermiştir. Her ne sebeptense Ali Safa Bey, Hukuk Mektebi Âlisini yarıda bırakmış, gelip kasabada avukatlığa başlamıştır. Bir sürü işlere girip çıktıktan sonra, aklı başına gelmiş, sonra da dört elle toprağa sarılmıştır.
Önce allem eder, kallem eder, yoksulluk yüzünden, babasının elinden çıkmış toprakları köylülerden geri alır. Toprak elde etmek hilesini bulmuştur artık. Doymaz.
292
Köylüler de ilk iskandaki, yahut ondan sonraların köylüleri değildir artık. Toprağın altın olduğunu anlamışlar, topraklarına dört elle sarılmışlardır. Köylülerle Ali Safa Bey arasında yıllarca süren bir savaştır başlar. Ali Safa Beyin it oğlu it zekası kendisini bu savaşta gösterir. Türlü dolaplar çevirir, toprağı köylünün elinden almak için türlü çareler bulur. Önceleri, işe yarar usulü, iki köyü, üç köyü biribirine düşman etmek, onlar biribirine düşmüşken, bir yanı tutup, onun yardımıyla, öbür yanın tarlasına el koymaktır. Bu, en kolaydır, çok da işe yarar. Ama uzun sürmez. Biribirlerine düşmüş köylüler durumu anlayıp asıl düşmanlarının kim olduğunu bulurlar. Bulurlar ama iş işten geçmiş, topraklarının en az yarısı ellerinden çıkmıştır. Ali Safa Beyin çiftliği de iki üç köy arazisi kadar çoğalmıştır.
Yıllar yılı türlü usuller, türlü çareler bulur Ali Safa Bey. Her usul, her çare bir iki yıl içinde keşfedilir. Ama, her şeye karşın Ali Safa bey karlı çıkar. Her yıl, sonunda çiftliği biraz daha, biraz daha büyür.
Durum o kerteye gelir ki, sonunda Ali Safa Beyin bütün iplikleri pazara çıkar. Artık hiçbir köylü Ali Safa Beyin tuzağına düşmez. Bütün mümkünü, çareleri kesilmiştir. Ama Ali Safa Bey gene de bir umarını bulur.
Bu sıralar dağlarda eşkıyalar vardır. Asker kaçakları, soyguncular, kanlılar, başkaldıranlar... Ali Safa Bey bunlardan çıkar sağlamaya bakar bu sefer de. Dağdaki bir iki çetebaşıyla anlaşır. Bir iki adamını da dağa çıkarır. Eşkıyaları köylülerin başına musallat eder. Artık Ali Safa Beyin astığı astık, kestiği kestiktir. Yüreği varsa kımıldasın bir tek köylü bundan sonra!.. Bir gecede evi yıkılır, karısı kaçırılır, işkencelerle öldürülür. Bunları yaptıranın Ali Safa Bey olduğunu herkes bilir. Ali Safa Beyin bu yüzden kılına bile hile gelmez. Candarmalar eşkıyaların peşine takılıp vurulurlar.
Ali Safa Beyin bu usulünü, olağandır ki, öteki ağalar da uygularlar. Bundan sonradır ki, Çukurova toprakları kana bula-nır. Önüne gelen, önüne geleni vurmaya başlar. Vuran vuranı... Dağlardaki eşkıyalar da ikiye, üçe, beşe, ona ayrılıp biribirlerine düşerler. Bir gecede birkaç çete birden ortadan kalkıp, birkaç Çete birden türer.
293
Yalnız Gizik Duran, Kürt Reşit, Cötdelek gibi kendi başlarına buyruk eşkıyalar, ağaların kışkırtmalarına aldırmamışlar, eşkıyalara ve ağalara karşı fakir halkı ellerinden geldiği kadar korumaya çalışmışlardır. Toroslarda ünlenmiş nice kanlının adı sanı unutulduğu halde bunların türküleri, daha dilden dile dolaşır.
İnce Memedin dağa çıkışı bu zamana, ağaların çıkarları uğruna dağlarda eşkıyaların biribirlerini yedikleri, Çukurovada, toprağı zorla elinden alınmış köylülerin inim inim inledikleri zamana rastlar.
Ali Safa Beyin yirmi bin dönümlük toprağı ilk yıl otuz bin dönüme çıkar. Sonraki yıllarda ise durmadan artar. Otuz beş bin, kırk bin, kırk beş bin, elli bin... Elli bir bin... Topraksız kalan köylüler de, toptan, Ali Safa Beyin yarıcısı olurlar. Irgadı olurlar, kendi toprakları üstünde.
Ali Safa Bey uzun boylu, boyuna parlak çizmeler giyen, kaim kara kaşlı, is rengine çalan bir tuhaf esmer yüzlü bir adamdır. Elindeki gümüşlü kırbacıyla her zaman parlak çizmelerini döver.
Bugün günlerden salı. Kalaycı çetesinin cephanesi kalmadı diye haber gelmiş. Cephanenin Suriyeden gelmesine daha bir hafta var. Ali Safa Bey şaşkın, telaşlı. Büyük konağının içinde sinirli sinirli durmadan dolanıyor. Düşünüyor. Ama durmadan, zincirleme düşünüyor. Birkaç yıl daha sabretmeli. Vay vay köyünün de topraklarını elde edinceye kadar. Sabretmeli. Sonra Ankaraya tel üstüne tel, kasaba halkı hükümete isyan etti, dağları eşkıyalar aldı, hükümet yok mu? diye feryatlar... Hele bir iki yıl daha sabretmeli. Bre Kalaycı çetesi!..
Karısı sedirde oturmuş, kocasının geliş gidişlerine, gümüşlü kırbacını parlak çizmelerine vuruşuna hayran bakıyordu. Kızdığı zaman, içinde tutamadığı gizli sırlarını, planlarını karısına söyler, boşalırdı. Her zamanki gibi, gene yineledi:
"Hanım," dedi, "ne yapacağım biliyor musun?"
Hanım:
"Söyle."
Her zaman böyle başlardı.
"Ne yapacağım, biliyor musun? Usandım vallahi... Usan-
294
dım. Canımdan bezdim. Bunların elinden. Her Allahm günü cephane. Her Allanın günü karakol... Usandım. Köylüler birleşmişler, dün, Kaymakama çıkmışlar, usandık eşkıyalardan, malımız, canımız, ırzımız yerde bizim, demişler. Tel çekecek olmuşlar Ankaraya... Ben gittim önlerine geçtim. Kasabamızı lekelemeyin dedim, büyüklere karşı. Daha iki yıl sabretmeli, yoksa ben memnun muyum onlardan? Vayvay köyünü de geçireyim bir ele. Ne yapacağım, biliyor musun avrat?"
Kadın başını "evet" makamında salladı.
"Toplayacağım köylüleri başıma, tel üstüne tel Ankaraya. İsyan çıktı diyeceğim. Dağlan eşkıya aldı. Küçük bir eşkıya hükümeti kuruldu. O zaman hükümet bir alay, yahut bir dağ fırkası gönderecek buraya, seninkiler tamam. Yakalayacaklar hepsini. Koca Kürt isyanını bastırdı bu hükümet, iki çarık çürük eşkıyaya hele hele... Telgrafçıya tembih ettim, eşkıyalar hakkında, kasabayı lekeleyecek hiçbir telgrafı çekmeyecek Ankaraya... Hiçbirisini... Amma iki yıl sonra Vayvay toprakları geçince elime... Ben bilirim o eşkıyalara yapacağımı..."
Sustu, daldı. Bir zaman dalgın, başı yukarda, evin içinde dolaştı durdu.
Kapı açılınca, Ali Safa Bey dalgınlığından ayıktı. Kapıyı açan hizmetçi, hemen geri kapatıp koşa koşa yukarı çıktı:
"Başı gözü sarılı bir adam," dedi. "Seni görmek istiyor. Sakalları uzun."
Ali Safa:
"Gelsin," dedi.
Başı gözü sarılı bir adam ofluyarak, kendisini getirdi sedirin üstüne attı:
"Selamünaleyküm Ali Safa Beyefendi biraderim," dedi.
Ali Safa:
"Aleykümselam."
Adam:
"Ali Safa Bey," dedi, "senin baban, benim en iyi arkadaşımdı. Senin ocağına düştüm," dedi. "Abdi senin ocağına düştü. Kurtar beni bu beladan. Bir koca köyü yaktı, gözümün önünde. Ocağına düştü babanın arkadaşı Abdi senin. Ocağına düştüm. Ali Safa Bey dedim de geldim. Kurtar beni bu beladan. Ayakla-
I
295
rmı öpeyim, kurtar beni. Kurtar bu beladan. Babanla hukukumuz ileriydi, kardeş gibiydik, kardeşten de ileriydik. Tabanlarını öpeyim, kurtar beni."
Ali Safa gülümsedi:
"Bu telaşın ne?" dedi. "Hele azıcık yornuğunu al. Konuşuruz sonra."
Abdi Ağa:
"Daha telaşın ne, diye soruyorsun. Ben telaş etmeyim de kimler telaş etsin, Ali Safa Bey? Herif başımın üstünde Azrailin kılına gibi dolanıyor. Benim yüzümden bir kocaman köyü yaktı. Koskocaman Aktozlu köyünü. Ben telaş... Tabanlarını öpeyim Ali Safa Bey kurtar beni. Kurtar bunun elinden. Kurtar Ali Safa Bey. Abdi Emmin sana kurban olsun. Uyku dünek yok bana. Herif Azrailin kılma gibi başımın ucunda. Yok bana. Uyku dünek yok."
Ali Safa Bey:
"Abdi Ağa," diye yarı alay, yarı ciddi sordu. "Duydum ki bu senin İnce Memed, el kadar bir çocukmuş."
Abdi Ağa:
"Yalan yalan," diye ayağa kalktı. "Yalan, kavak kadar uzamış şimdi. Evi yakarken gözümlen gördüm. İkimiz kadar, kocaman. Yalan yalan! Çocukluğundaydı. Şimdi ikimiz kadar var. El kadar adam bu işleri yapabilir mi hiç? Dev kadar, kocaman o melun."
Ali Safa Bey:
"Sen merak etme Ağa," diye onu yüreklendirdi. "Bir çaresini buluruz. Kahveni iç hele!"
Abdi Ağa hizmetçinin getirdiği kahveyi eli titreyerek aldı. Ortalığa tatlı bir kahve kokusu yayıldı. Höpürdeterek içmeye başladı.
Ali Safa Beyin karısı gelip, Abdi Ağanın yanındaki sedire oturdu:
"Geçmiş olsun Ağa," dedi. "Duyduk da sana yüreğimiz yandı. Neler de gelmiş başına! Vay Abdi Ağa! Ali Safa Bey o gavurun hakkından gelir inşallah. Sen hiç küsüm çekme."
Köy yandı yanalı, Abdi Ağa bir hoş olmuştu. Boyuna konuşuyor, olayı, yangını anlatıyordu. Ama önüne kim gelirse.
296
Dinlesin, dinlemesin ha bire anlatıyordu. Dinleyenler Abdi Ağaya acıyorlar, İnce Memedi lanetliyorlardı. Kaymakamı, karakol komutanı, candarması, katibi, memuru, kasabalısı, köylüsü, herkes Abdi Ağayla hemdert... Abdi Ağa başından geçeni öyle ağlayarak anlatıyordu ki, acımamak elde değildi.
Kadını karşısında, kendini dinlemeye hazır görünce, içinden ılık ılık, sevince benzer, neşeye benzer bir rahatlık geçti. Abdi Ağanın yüzü, geceyi anlatmadan önce öyle bir hale, öyle bir perişan, öyle bir acıklı hale geliyordu ki, konuşmasına bile gerek kalmadan, olanı biteni insan onun yüzünden okuyuveri-yordu.
Kadın:
"Hepiciğimizin yüreği yandı. Kaymakamın hanımı dün bize geldiydi. Dedi ki, Kaymakam küplere binmiş... Ateş saçıyor-muş. Onu, demiş, mutlak yakalamak gerek. Bir koca köy yakılır mı? Kaymakam Beyin hanımı seni görmeyi de arzuluyordu. Yangından kaçıp kurtulan adam nasıl adam acaba diyordu. Hepiciğimizin yüreği yandı. Ali Safa Beyin şu Vayvay köyü işi bitsin, onlara gösterecek. Bir tek eşkıya koymayacak dağlarda. Hepiciğimizin yüreği yandı Abdi Ağam sana."
Ali Safa Bey, evin o duvarından o duvarına, gümüşlü kırbacını parlak çizmelerine vura vura gidip geliyordu.
Abdi Ağanın yüzü gerildi, dudakları titredi:
"Aaah," diye başladı. "Aaah! Benim hatun kızım, şu benim başıma gelenler. Şu benim başıma gelenler kul olanın başına gelmemiştir. Aaah! Benim hatun kızım. Güzel kızım. Veli benim yiğenimdi. Fidan gibi, dal boyluydu Velim. Hatçe onun nişanlı-sıydı. Hatçeyi kaçırmış bu kafir. Varsın kaçırsın. Bize ne. İki gönül bir olunca samanlık seyran olur. Benim Velime kız mı yok? Elini sallasa ellisi. Ben beş köyün ağasıyım. Babam, dedem de ağası. Yiğenimin nişanlısını kaçırdı ama, gelsin gene köyde otursun, dedim. Kalmasın el aralıklarında. Benim köylümün hepsi benim oğlum demektir. Besle kargayı da gözünü oysun derlerdi. İnanmazdım. Merhametten maraz gelir, derlerdi, inanmazdım. Nene gerek senin. Akılsızlık bende. Kalsın kaçtığı yerde. Sürüm sürüm sürünsün el içinde. Aldım yılanı, can düşmanımı getirdim köye. Yiğenimin nişanlısını kaçıranı affettim
297
de köye getirdim. Sonra yiğenimi öldürdüler. Beni de yaraladılar. Az daha ölüyordum. Şu benim yaptığım iyiliğe bakın. Onun kötülüğüne..."
Kadın:
"Vay Abdi Ağa, vay," dedi. "Bu insanlara iyilik yapılmaz. Bizim Safa Bey hiç mi hiç kimseye iyilik yapmaz."
Abdi Ağa:
"Yapmamalı, iyilik yapmamalı imişiz ama geçti. Beni vurduktan sonra o nankör, o ekmek bilmez, o yediği sofraya bıçak sokan, kaçtı eşkıyalara karıştı. Varsın gitsin dedim Allah belasını versin. Eşkıya mı olur, kaçak mı, ne olursa olsun. Bir gün bir haber geldi ki beni öldürmeye ahdetmiş. Köye doğru çetesiyle geliyor. Yaa hatun kızım, çetesiyle geliyormuş. Benim için diyormuş ki, onun kanını şerbet gibi içeceğim diyormuş. Bak benim ettiğim insaniyetliğe, bak onun yaptığı melunluğu! Ne ister bilmem ki benim gibi ihtiyardan? Zaten ayağımın biri çukurda. Namazımda, ibadetimdeyim. Ben ne karışırım dünya işlerine. Baktım ki köye gelecek, o melun, beni öldürecek. O melundan her şey umulur. Kaçtım köyden. Evimi, yurdumu yuvamı bıraktım, kaçtım oradan. Aktozlu köyünden Hüseyin Ağa, bizim akraba olur, geldim onun evine sığındım. Keski sığınma-saymışım. Yüzümden koca bir köy yandı kül oldu."
Kadın:
"Keski," dedi, "keski bizim eve geleymişsin. Bu işler olmazdı."
"Ne bilirim kızım. Böyle yapacağı o melunun aklımdan bile geçmezdi. Aklımın köşeciğinden. Keşkiii... Kızıma deyim, koca köy yandı kül oldu. Fakir fıkara çırılçıplak açıklarda kaldı. O sersefil çocuklara adamın yüreği parça parça olur. Yiyecek ekmekleri yok. Giyecekleri yok. Aç kalacaklar bu kış. Öküzleri, hayvanları da yandı çoğunun. Benim yüreğim, hiç kimseye değil de sabi çocuklara yanıyor. Yanıyor işte. O çocukları, o fıkara köylüleri gördüm de kendi durumumu unuttum. Topal Aliyi köye gönderdim. Bu fıkaralara yiyecek buğday getirsin, diye. Bir yanıyor ki yüreğim, bu fıkaralara. Benim yüreğim hep fıkaralara yanar. Yanar işte! O gavur bizim köyü de yakar diye korkuyorum. Alıştı bir sefer. Yakar mı yakar. Yakar da kül bile
298
eder. Kül bile... Kızıma deyim, yerimi haber almış benim o canavar, almış çetesini, baktım gece yarısı bir ses geldi. Beni istedi. O olduğunu hemen anladım. Zaten bir gece evvel rüyasını görmüştüm. Bana ayan olmuştu. Yüreğime tıp etti. Hüseyin Ağa, beni vermedi dışarı. Verir mi? Bunun üstüne, o melun kapıyı ele aldı, ver etti kurşunu. Hüseyin Ağaya, "Çoluk çocuğunu al dışarı çıkar," dedi. Hüseyin Ağa alıp çocuklarını dışarı çıktı, gece yarısı. Ne yapsın fıkara! Benim teslim olmamı söyledi. Olmadım, içerden kendimi korudum. Bu sefer eve ateş verdi. Koca ev gür gür yanıyor. Kapıyı üç kişi ele almış, kurşunluyorlar. Kapıdan çıkamam. Başka çıkacak delik de yok. Dumanın, ateşin içinde dört dönüyorum. Bir kere niyetlendim, kendimi dışarı atayım, yok dedim sonra, onun elinden gitmedense cayır cayır yanayım. Üstüme yalımlar düşüyor. Kırmızı yalımlar. Duman sardı. Dört yanımı... Kapıyı da göremiyorum gayri. Karanlık bir duman içinde kaldım. Boğuluyordum. Dört yanımı bir cayırtı aldı. Kendimi oradan oraya atıyorum, oradan oraya. Kurtuluş umudum kesildi. Başıma yalım, ateş parçaları yağıyor da yağıyor. Ölüm, dedim, ölüm. Çocuklarım dedim, köylülerim dedim. Ben olmasam beş köyün besindeki köylüler de acından ölürler. Fıkara köylülerim dedim. Sonracığıma, kızıma deyim, bir tarafım tutuştu. Başım yandı. Can havliyle kendimi attım yere... Ben böyle can telaşında dört dönerken ateşin içinde, kulağıma, "Abdi Ağa, Abdi Ağa!" diye bir ses geldi. Hüseyin Ağanın büyük karısının sesi bu. Yangında beni arıyor. "Buradayım bacı," dedim. "Gel," dedi, "şu çinkolu yere. Sarayım seni şu yorgana." Beni yorgana iyice sardı. Yorgan kocaman bir yorgan. Ben de ne kadarım zaten? Aldı koltuğunun altına çıkardı dışarı. O gavur da beni şimdi çatır çatır yandı biliyor. Hüseyin Ağanın büyük karısı olmasaydı çatır çatır yanardım. Cayır cayır... Görselerdi vururlardı zaten beni. Akıl etmediler."
Kadının gözleri yaş ile dolmuştu:
"İyi ki akıl etmemişler Ağa," dedi, "yoksa seni öldürürler-miş o gavurlar."
Abdi Ağanın da göz çukurlarına yaş dolmuştu. Ha boşandı, ha boşanacak."
"Sonra da," dedi, "Hüseyin Ağanın evi yanıncaya kadar
299
1
beklediler. Ev yandı kül oldu. Bu sefer de köyde ne kadar ev varsa teker teker dolaşıp ateş verdiler. Hüseyin Ağanın evi neyse ne. Onu benim için yaktınız. Bir de Hüseyin Ağa zengin. Evinin yerine birkaç gün içinde bir ev dikiverir. Ya melunlar, ya dinsiz imansızlar öteki evlerden, fakir fıkaranın evlerinden ne istersiniz? Bu kış önü, çırılçıplak, evsiz barksız korsunuz fıkara-ları? Yaktınız Hüseyin Ağanın evini, savuşun gidin bre Allahsızlar. Fıkara kpylü size ne yaptı? Hiç kimseye değil de şu fakir fıkaraya yanıyor yüreğim."
Kadın:
"Bu kış," dedi, "fıkaralar tiril tiril titreyecekler. Evsiz barksız. Yiyeceksiz de... Şu Vay vay köyü işi bitsin, Ali Safa Bey bir tek eşkıya koymayacak dağlarda. Tel üstüne tel çekecek Anka-raya... İsmet Paşaya... Tel üstüne tel... Kara asker gelecek. Böyle candarma değil... Hepsini birem birem toplayıp asacaklar. Köy yakarlar mı? Bizim halimizi hiç sorma Abdi Ağa. Yıllar yılı onları biz besleriz. Ali Safa Beyin kazandığının hepsi eşkıyaların. Cephanelerine gider. Şu Vayvay işi de bitsin!"
Ali Safa Bey dalgm dalgın daha gidip geliyordu. Karısının, "Şu Vayvay işi de bitsin," dediğini duydu. Birden ayıktı. Geldi kadının kolundan tuttu:
"Ne diyordun Ağaya?" dedi. "Ne diyordun?"
Abdi Ağa:
"Zarar yok Ali Safa Bey, biz yabancı değiliz," dedi. "Zarar yok. Senin baban benim kardeşimden de ileriydi."
Kadın:
"Ya," diye suçlu suçlu söylendi, "yabancı saysaydım Abdi Ağayı, söyler miydim öyle şeyleri hiç?"
Ali Safa Bey, pot kırdın, büyük bir hata işledin dercesine kadının gözlerinin içine baktı:
"Sen yürü odaya git," diye çıkıştı. "Bizim Ağayla gizli konuşacaklarımız var."
Kadın suçlu suçlu, pişman, kalktı başka bir odaya gitti.
Ali Safa Bey gülümseyerek, Abdi Ağanın yanma oturdu. Elini dizine koydu:
"Çok düşündüm Ağa," dedi. "Çok düşündüm. Bu İnce Memed, öyle yenir yutulur gibi değil. Korkmakta hakkın var.
300
Hükümetten, köylüden korkmadan, bir koca köyü yakan adamdan korkulur. Bir haftadır, bütün dağlar candarmaya, adama kesti. Yok. Bulunmuyor. Aktozlu köyünden tam elli kişi peşinde. On beş tane köyden seçilmiş iyi silah kullanan adam var peşinde. Bulamıyorlar. Bu adamdan korkulur. Bu adamı ortadan kaldırmak zor."
Abdi Ağa renkten renge giriyor, bir kızarıyor, bir bozarı-yordu. Ali Safa Beyin eline sarıldı:
"Ne yaparsan yap da, bunun elinden beni kurtar. Yarın gelir Çukurovada ne kadar köy varsa yakar. Ne yaparsan yap."
Ali Safa Bey:
"Zor olacak Abdi Ağa, zor olacak, ama ne yapalım!"
Abdi Ağa:
"Ne yaparsan yap!"
Ali Safa Bey:
"Bu adamın çaresine bakmaya çalışırım. Ama senden bir isteğim olacak..."
Abdi Ağa:
"İsteğin başım üstüne. Canımı iste Ali Safa Bey. Canımı iste kardeşliğimin oğlu. Senin için vereyim," diye heyecanla ayağa kalktı.
Ali Safa Bey elinden tutup geri oturttu.
"Sağ ol Ağa," dedi. "Bilirdim beni sevdiğini. Sakın aklına bu iş için senden karşılık istiyorum gelmesin. Sakın ha! Gelecekse hiç söylemem. Ben İnce Memedin icabına bakacağım. Sakın aklına bunun karşılığı olarak gelmesin."
Abdi Ağa gene aynı taşkınlık, aynı heyecanla:
"Gelmez, gelmez," dedi. "Vallahi gelmez. Benim sevgili kardeşliğimin oğlu, Ali Safa Bey."
Ali Safa Bey bir zaman susup düşündükten sonra, başını kaldırdı, Abdi Ağanın gözlerinin içine baktı:
"Biliyorsun ki Ağam benim de başımda türlü türlü işler var. Çok şükür son yıllarda gailem azaldı. Azaldı azaldı ama, şu Vayvay köyü arazisi davası bana uyku uyutmuyor."
Abdi Ağa aynı heyecanla:
"Ben bilirim," dedi. "Vayvay köyünün cümle arazisi senin babanındı. Baban eker biçerdi. O öldüğünde, sen mekteptey-
301
din. Vayvay köylüleri geldiler yerleştiler. Senin elindeki tapu, daha evvel ben sana söylemedim mi, Vayvay köyünün arazisini tüm içine alır. Bunu ben de, bizim beş köyün halkı da, Ak-tozlu köyü de, herkes bilir. Sen onun için hiç küşümlenme. Abdi Emmin o işin üstesinden gelir. Tarla işlerini sen bana bırak. Altı ayda Vayvay tarlaları senin olacak."
Ali Safa Bey:
"Ağa," dedi, "sakın ha, aklına karşılık olarak istediğim gelmesin."
Abdi Ağa:
"Yok, yok," diye başını salladı. "Yok, yok."
Ali Safa:
"Tümünü sürgün ettim köyden, korkularından köye basamıyorlar. Hepsi Yüreğir toprağına kaçtı. Gene de vazgeçmiyorlar."
Abdi Ağa:
"Sen onu Abdi Ağa Emmine bırak. Böyle işler, benim işim. Bak nasıl gelirim üstesinden!"
Ali Safa Bey:
"Bir hafta sonra cephane geliyor Suriyeden."
Abdi Ağa:
"Gelince?"
Ali Safa Bey:
"Kalaya çetesine havale edeceğim onu."
Abdi Ağa:
"Abdi senin gözlerine kurban oğul," dedi, kalktı.
Ali Safa Bey misafir kalmasını istedi. Fakat Abdi Ağa bu sıralar onda misafir kalmayı matluba muvafık görmedi. Hatta:
"Bugünlerde el içinde biribirimizle konuşmayalım bile," dedi. "Ne olur, ne olmaz."
302
16
O gece sabaha kadar, durmadan, koşarcasına yürüdüler. Tanyeri ışırken soluk soluğa Akçaçamın kayalıklarını tuttular. Yol boyunca hiç konuşmamışlardı. Bir tek sözcük bile. Akçaçamın kayalıklarına çıktıklarında, bir taşın üstüne oturup, doğan güne karşı bir duman içinde kalmış Çukurovanm düzüne baktılar. Duman usul usul açılarak, köyler, yollar, tepeler, parlayan kıvrım kıvrım ırmak, çaylar göründü.
Kuşluğa doğru, ovada azıcık bir sis, bir buğu kalmadı. Ova pırıl pırıl, her ağacı, her taşıyla önlerine serildi. Tarlalar, ekilmiş ekilmemiş, renk renk, kara, kırmızı, boz topraklar yanlannday-mış gibi açıldı.
Cabbar:
"Baksana Memed," diye sessizliği ilk olarak bozdu. "Dün akşam işte oradaydık."
Memed, başını ona doğru döndürmeden:
"Oradaydık."
Cabbar, Memedin bu durgunluğuna ne diyeceğini şaşırdı. Sustu. Ama, nedense hep konuşmak istiyordu. İçinden bir şeyler dürtüyordu onu.
"Anavarzanm dibine bak! Ahacık şurası, şu kapkara görünen yer, bük. Şurası, üstünde bir şeyler uçuşuyor gibi duran yer de, Akçasazın bataklığı... Aktozlu köyünün daha dumanı tütüyor. Oylum oylum tütüyor. Ta göğe yükseliyor. Gördün mü?"
Memed, boynunu büktü:
"Görüyorum," diye bezgin bezgin karşılık verdi.
303
Cabbar çabuk çabuk heyecanla sordu:
"Ne düşünüyorsun Memed?" dedi. "Çok efkarlısın."
Memed:
"Yandı mola o gavur? O azılı? Onu düşünüyorum. Bir de Aktozlu köyünün fıkarasına kadirlik oldu. Ne yapayım, diye düşünüyorum."
Cabbar:
"Düşünme," dedi. "Olan oldu bir kere."
Memed:
"Olan oldu:"
Cabbar:
"Sarı Ümmete kadar gidelim. Bu gece orada kalalım. Yann dağlara çekiliriz."
Memed, gözleri parlayarak:
"Bir de ne düşündüm biliyor musun Cabbar?"
Cabbar:
"Yok."
Memed:
"Varacağım Dikenlidüzüne. Beş köyün yaşlılarını toplayacağım başıma. Diyeceğim ki, Abdi Ağa yok artık. Elinizdeki öküzler sizindir. Ortakçılık, mortakçılık yok. Tarlalar da sizindir. Ekin ekebildiğiniz kadar. Ben dağda oldukça, bu böyle sürüp gidecek. Vurulursam başınızın çaresine bakarsınız. Sonra köylüyü başıma toplayıp, çakırdikenliği yaktıracağım. Çakırdikenliği yakmadan kimse çift koşmayacak."
Cabbar, gözleri yaşararak:
"İşte bu iyi," dedi. "Ağasız köy! Herkesin kazandığı, herkesin olacak."
Memed:
"Herkesin kazandığı..." diye gülümsedi.
Cabbar:
"Elimizde silah, topraklan bekleriz."
Memed:
"Bir şey daha yapmalıyız." "• *"
Cabbar:
"Ne yapmalıyız?" diye merakla, heyecanla sordu. "Ne yapmalıyız?"
304
Memed:
"Bilmiyorum kardaş ya," dedi. "Mutlaka bir şey yapmalı-yız."
Cabbar:
"Ne yapmalıyız?"
Memed:
"Şu Aktozlu köyünün fakir fıkarasına kadirlik oldu. Mutlak bir şeyler yapmalıyız. Bizim yüzümüzden evleri yandı."
Cabbar:
"Kadirlik oldu ama, ne yapmalıyız?"
Memed:
"Ne yapmalıyız?"
Cabbar, gerinerek ayağa kalktı. Uzun bacakları, geniş omuzlan çelik tel gibi gerildi. Memed de gerinerek kalktı. Yüzü iyice yanmıştı. Derisi kemiklerine yapışmış denecek kadar zayıflamıştı. Yüzünde hiçbir yorgurıluk izi gözükmüyordu. Yürüyüşünde, konuşmasında, her hareketinde bir sağlamlık, bir temkin, bir atiklik belli oluyordu. Eşkıya olduğundan beri çok değişmişti.
Ayağa kalkınca, kafasında, o sarı parıltı güneşten şavkıdı, çoğaldı, büyüdü.
"Cabbar," dedi, dudaklarını tatlı tatlı yaladı. "Herkesin kazancı kendinin olacak. Bekçisi de biz. Herkesin toprağı olacak."
Cabbar:
"Bekçisi de biz. Herkesin toprağı olacak!"
Kayanın doğu yanma inip, Memed önde, Cabbar arkada keçi yoluna düzüldüler.
Cabbar:
"Belki de candarmalar ardımızdadır."
Memed:
"Ardımızdadırlar. Onun için ormanlığa gireceğiz."
Cabbar:
"İyi olur."
Memed:
"Şu tarla meselesi aklıma geldi geleli, hiç ölmek istemiyorum."
Cabbar:
305
"Ölmek mi?" diye sordu. Sesinde bir ürperti vardı.
Memed:
"Ölmek," dedi. Recep Çavuş gözünün önüne geldi. "Şu Recep Çavuş," diye sözünü sürdürdü. "Onun ne türlü bir adam olduğunu bir türlü anlamadım gitti. Ölürken bile bize iyilik yapmak istedi. Köyün yandığına da seviniyordu. Bu adama bir türlü aklım ermedi. Hem herkesi seviyordu. Hem de herkese düşmandı. Köy yandı, sevindi. Köye iyilik yapsak gene sevinirdi gibime geliyor."
Cabbarın burnu havadaydı. Havayı kokluyordu. Çam ağaçlarını kokluyordu. Ağzında bir çam çöpü vardı. Geveleyip duruyordu.
"Bana da öyle geliyor," dedi.
Memed:
"Yüreğim yerinden kopacak gibi. Bir hoşum. Başım dönüyor. Sevineyim mi, ağlayayım mı bilemiyorum. Arada kaldım. Şu toprak meselesi... Köylü buna ne der, kim bilir!"
Cabbar:
"Kim bilir!" dedi.
Usuldan esen yel, pınar kokulan, yarpuz kokuları getiriyordu.
Ümmetin evinin üst başına, ormandan, kayalıklardan yürüyerek geldiklerinde gün aşıyordu.
Memed:
"Gün batsın da öyle gidelim Sarı Ümmete."
Cabbar:
"Öyle gidelim."
Oturdular. Derin derin soluk aldılar. Tere batmışlardı.
Gün battı, ortalık karardı. Duman içinde kalmış Çukurova-nın üstüne kara bir perde indi. Gökyüzü yıldızlarla örtülüydü. Yıldızlar döşenmiş gibi üst üsteydiler. Doğudaki bir yıldız kümesi kıvılcımlanır gibiydi. Arada bir, bir yıldız akıyordu. Yıldızlar akıp, karşı dağın ardına gidiyorlardı çoğunluk...
Kalktılar, Sarı Ümmetin evine geldiler.
Memed, usul bir sesle:
"Ümmet kardaş, hişt! Ümmet kardaş."
İçerden uzun süre ses gelmedi. Sonra kapı açılıp Ümmet
306
dışarı çıktı. Karanlıktakilerin Memedle Cabbar olduğunu anlayınca şaşırdı, korktu. Bir şey söyleyemedi. Ağzında uzun zaman bir şeyler geveleyip durdu.
Memed:
"Merhaba Ümmet kardaş, ne var ne yok?" diye hatır sordu.
Ümmet:
"Susss!" dedi.
Memed işi anladı.
Ümmet kulağına eğildi.
"Düşün arkama," dedi. "Düşün arkama da sizi dağa götü-reyim. Burası dolu."
Cabbar:
"Acımızdan öldük Ümmet," dedi.
Ümmet:
"Az durun öyleyse," dedi. İçeriye girdi. Bir on dakika kaldıktan sonra geri çıktı:
"Haydi yürüyün, gidelim."
Ümmetin arkasından yürüdüler. Dağın doruğuna doğru kayalıklardan sekerek, ormanın ağaçlarını yordamlayarak, bir, bir buçuk saat yürüdüler.
Ümmet bir ağaçlıkta soluk soluğa durdu:
"Bre ocağınız bata," diye başladı. "Bu olacak iş mi hiç? Koca bir Çukurova köyünü yakmışsınız! Böyle iş olur mu hiç? Buna Gizik Duran bile cesaret edemezdi. Nasıl yaptınız?"
Cabbar:
"Ne var ne yok, sen onu söyle hele Ümmet?"
Ümmet bir açıklıkta soluk soluğa durdu.
"Hiç! Ne olsun," dedi. "Dokuz on köyün silahlısı, belki bin kişi var. Bir bölük de candarma, iki günden beri dağı taşı sarmışlar, sıçanın deliğine bile bakıyorlar sizi bulmak için. Bir ele geçerseniz bugünlerde bir parçanız bile bulunmaz. Sizi un gibi ufalarlar. Bir koskoca Çukurova köyü!.. Görülmüş iş mi bu? Haydi diyelim köyü yaktınız yakmaya..."
Ümmet burada sustu.
Memed:
"Yaktık yakmaya?.." diye sesi boğularak sordu.
Ümmet gene sustu.
307
Memed, gene sordu:
"Yaktık yakmaya?.."
Ümmet:
"Hiiiç, dedi. "Yaktınız yakmaya..."
Memed:
"Yaktık yakmaya?.."
Ümmet işin özünü kesin öğrenemediği için, lafı değiştirmeyi daha uygun buldu:
"Yaktınız yakmaya..." dedi, durdu. Bir yalan uyduramıyor-du. Birden kafasında şimşek gibi çaktı: "Bari o dinsizi öldüre-bildiniz mi?"
Cabbar:
"Hüseyin Ağanın eviyle birlikte, o cayır cayır yandı."
Ümmet:
"Şurada mağara gibi bir kovuk var. Buraya kimse gelmez. Takipçiler çekilinceye kadar kalacaksınız. Buradan kıpırdamayın. Topal Aliyi sorarsanız, o Değirmenolukta. Yarın size yemek getiririm. Buradan çıkayım demeyin."
Çukurun başına geldi:
"İşte burası," dedi. "Girin içeri. Eğer takipçiler sizi bulurlarsa, aşağı yana, yani Çukurovadan yana kaçayım demeyin. Öldüğünüz gündür. Doruğa doğru çekilin. Doruğu aşınca, etekte Keşiş Çayına yetişirsiniz. Allahaısmarladık."
Ümmet gittikten sonra onlar da, kovuğun ağzına oturup, yemeklerini çabuk çabuk yediler.
Cabbar:
"Ben kovuğa girip uyuyacağım," dedi. "Eğer dayanamayacak kadar uykun gelirse, beni uyandır."
Memed karşılık vermedi.
Memedin kafasında sarı ışıltı akıyor babam akıyordu. Sarı pırıltı, yalp yalp eden ışıltılı kıvrım kıvrım bir ırmak gibi Memedin kafasında mutlu bir çağıltıyla dolanıyordu.
Herkesin toprağı herkesindir. Abdi Ağa ölse de ölmese de herkesindir. Çakırdikenliği bir ateş almıştır. Ateşler, çakırdiken-likte son hızla koşuyorlardı. Ateşler, yüksek yerden akan suyun hızıyla, çakırdikenliğin düzüne akıyor... Kasırga, bir top ateşi önüne katmış, gecenin karanlığında, düzlüğü dolanıyor. Diken-
¦ 308
lidüzünde on, on beş gün, bir ay, bu ateş kümesi ha bire dolanır. Sonra bir gün, bakıyorsun ki, ateş sönmüş, bütün Diken-lidüzü kömür karasına kesmiştir.
Dikenlidüzünden türküler geliyor. Her bucaktan bir oynak türkü geliyor. Çiftçiler çiftleri koşmuşlar, bacaklarını ne çakırdikeni dalıyor, ne bir şey... Rahat...
Mutlak Değirmenoluk köyünde düğün olacaktır. Büyük bir bayram. Durmuş Ali, o töm töm haliyle, bir bacağını ta başının üstüne kadar kaldırıp tek ayağıyla bir acayip oyun oynayacaktır, alem gülecektir. Recep Çavuş duysaydı bu işi sevinirdi. Ne çare ki, şimdi Anavarzanın bükünde yatıyor.
Derken Memedin içine korkuya benzer bir şeyler girdi. Binden fazla köylü! Bu inanılmaz bir iştir. Binden fazla silahlı köylünün ne işi var bu dağlarda? Bu görülmüş iş değil. Bir köy yanmış. Yanmışsa onların neyine gerek? Bir bölük de candar-ma! Aldırma. Olursa olsun. Yüreğindeki korku silindi, geçti gitti. Şimdi öyle hissediyor ki, bin beş yüz olsun, iki bin olsun. Olsun oğlu olsun. Korku yok. Üzerinde de üç yüzden fazla kurşun var. Hiçbirisini boşa salmayacağından, yaşamakta olduğundan emin olduğu kadar emin.
Sabaha kadar az çok bunları düşündü. Hatçe de hiç aklından çıkmıyordu. Onu da düşündü. Mapusaneyi düşündü. Yüreği burkuldu. Bu kadar felaketin bir arada, bir insanın başına nasıl gelebileceğine şaştı. Çok az küfrederdi. Hışımla küfretti.
Cabbar uyandığında gün kuşluktu. Gözleri güneşte kamaşarak:
"Beni neden uyandırmadın Memed?" diye sordu.
"Uykum gelmedi."
Cabbar:
"Bir lokma ekmek yiyelim. Sen de uyu."
Memed:
"Olur."
Cabbar çıkını getirdi açtı. Peynirle taze soğan vardı. Peynirle taze soğanı yufkaya sarıp, dürüm yaptılar. Ağır ağır yemeye başladılar. Yemeklerini yedikten sonra, karşıki kayanın altından bir su akıyordu, ona varıp, ağzı aşağı, yere serilircesi-ne yatıp içtiler.
309
Memed:
"Şuraya, güneşe yatayım," dedi.
Cabbar:
"Yat."
Memed, başını kor komaz gitti. Bir çocuk gibi. Yüzü bir çocuk masumiyetiyle rahattı. Gün gelip tepeye dikilince uyandı. Terlemişti. Gerindi. Kayanın dibinden kaynayan suda yüzünü yıkadı. Açıldı.
Cabbar:
"Bu Ümmet, bize bir iş etmesin?"
Memed:
"Bir iş etmesin?"
Cabbar:
"Kim bilir?"
Memed:
"Edemez, edemez ama, biz buradan gidelim. Değirmeno-luğu tutalım."
Cabbar:
"Pusuya düşersek?.."
Memed:
"Eşkıya pusuya düşmez. Eşkıya pusuya düşürür."
Cabbar:
"Ümmeti bekleyelim."
Memed:
"Bekleyelim. Haber vermeden olmaz."
Bir saat sonraydı ki aşağıda, çalılıkların arasından bir çıtırtı duydular. Kendilerini kayaların ardına attılar. Ses gittikçe büyüyordu. Çıtırtı yaklaştı. Çamın arkasından Ümmet çıktı. Onları tam siper görünce gülümsedi. Memed de gülümsedi.
Ümmet:
"Umudu kestiler," dedi. "Dönüyorlar! Ben de onlara, dün Anavarzanm düzünde vukuat çıkaran eşkıya, bugün Akarcanın dağını tutamaz dedim." *•
Cabbar:
"İyi söylemişsin Ümmet kardaş," dedi. ,
Ümmet İnce Memedin elinden tuttu:
310
"Seni," dedi, "canım kadar sevdim kardaş. İyi yaptın. Senin yoluna çoluğum çocuğum, karım, hepsi kurban."
Cabbar:
"Yaktık. Cayır cayır yaktık," diye övündü.
Ümmet buna karşılık, hiçbir şey söylemedi.
Memed:
"Ümmet kardaş, herkesin ektiği toprak, herkesin olursa nasıl olur?" diye sordu.
Ümmet:
"Çok iyi olur," dedi.
Memed:
"Herkesin çift sürdüğü öküz, kendisinin olursa nasıl olur?"
Ümmet:
"Ondan iyi şey dünyada bulunmaz."
Memed:
"Çakırdikenliği iyice yaktıktan sonra çift koşulursa nasıl olur Ümmet kardaş?"
Ümmet:
"Çok iyi..."
Ümmetin getirdiği ekmek çıkınını Cabbar elinden aldı, beline bağladı.
"Sağlıcakla kal Ümmet," dediler.
Ümmet:
"Başınız daralırsa bana gelin. Sizi kardaşım gibi korurum. Seni çok sevdim Memed," dedi.
Memed:
"Sağ ol."
Önde yürüyen Memed durdu. Cabbar da onun yanına gelince durdu. Memed, sol eliyle Cabbarın silahı tutan elini sıktı. Göz göze geldi. Durup, öylecene bakıştılar.
Memed:
"Kardaş," dedi, "bir seviniyorum, bir seviniyorum ki şu işe..."
Cabbar:
"Ben de..."
311
Karadut köyü Ceyhan ırmağının kıyısına düşer. Ceyhan ırmağı Karadut köyünün önünde ovaya yayılır, genişler, bir göl gibi büyür, durgun görünür. Buralarda, Ceyhan ırmağı on yılda, on beş yılda yatak değiştirir, sağa sola yalpa vurur. Gittiği yerlerde bolca mil bırakır. O yüzdendir ki buralar, Çukurova-nın öteki yerlerinden daha verimlidir. Toprağına paha biçilmez.
Ali Safa Beyin son ele geçirdiği çiftlik, Karadutla sınır sınıradır. Çiftliğin topraklarının yarıdan çoğu Ermenilerden kalmadır. Gerisi de Karadut köylülerinden zorla, hileyle alınmadır. Karadut köylüleriyle Ali Safa Bey arasındaki anlaşmazlık yıllardır sürer gider. Biribirlerinin izlerine kurşun sıkarlar. Ali Safa Beyin verimli Karadut topraklarına musallat oluşu, hileyle epey toprağı da ele geçirişi uzun bir hikaye, daha doğrusu bir maceradır. Bu iş, Ali Safa Beyin hilekarlığının, ihtirasının ölçüsüz, engel tanımaz olduğunu gösterir. Bir avuç toprak için Ali Safa Beyin nelere kadir olduğunu da anlamış oluruz.
Sarı Bekir Karadut köyündendi. Köyün tek okuryazar adamıydı da. Kasaba mektebinde okuduğu sıralar, zekasıyla ün salmıştı. Yürekliydi, ataktı, doğruydu. Ağzından yalan namına yalan çıkmamıştı. Uzun boylu, sırım gibiydi. Güleç yüzlü, çocuk gibi saf, temizdi. Bekir, Ali Safa Beyin karşısına dikilen bir engeldi. O olmamış olsaydı Ali Safa Bey Karadut köyünün tarlasının tümünü çiftliğine katabilirdi. Önüne dağ gibi dikildi. Kendi tarlasını, köylüsünün tarlasını savundu. Öteki köylülere hiç benzemiyordu. Köylüler onu çok seviyorlar, dediğinden
312
çıkmıyorlardı. Uzun yıllar, Ali Safa Bey ona hiçbir kötülükte bulunamadı. Köylülerle arasındaki davalar sürüp gidiyordu. Köylü bir türlü alt olmuyordu. Vakta ki... Evet vakta ki...
Çetebaşı Kalaycı Osman, onun amcası oğlu olurdu. İşe yaramazın, serserinin biriydi. Üstelik de Ali Safa Beyin itiydi. Köyde ne olur, ne biterse Ali Safa Beye ulaştırıyordu. Köylü onu hiç sevmiyordu. Zaten çok çok da köyde kalmıyordu Kalaycı. Kalaycılığı da terk eylemiş, Ali Safa Beyin çiftliğine yanaşmıştı. Köylünün hayvanlarını çalıyor, ekinlerine ateş veriyor, her türlü namussuzluğu yapıyordu. Köylünün burasına gelmişti ama, ne yapsınlar, bir yanda Bekir Efendinin hatırı, bir yanda Ali Safa Beyin korkusu... Bir yanda da "ite bulaşma" sakıncası vardı.
Bekir Efendinin düğünü oluyordu. Davullar, zurnalar veryansın ediyordu. Köy dönüyordu. Bütün köy halay çekiyor, türkü söylüyordu. Köydeki her ev, bir düğün eviydi. Bekir Efendisi evleniyordu köyün.
Düğünün son gecesiydi. Düğün evinin önünde üç el silah atıldı. Ortalık karıştı. Bekir Efendi vurulmuştu. Kalaycı vurmuştu. Gelini, eli kınalı kaldı. Kalaycı da karanlığa karışıp soluğu dağlarda aldı.
Kalaycının Sarı Bekir Efendiyi vurmasının türlü sebepleri üstünde duruldu. Ne olursa olsun, durup dururken, Kalaycının Bekir Efendiyi tam düğün gecesi vurması şaşılacak bir işti. Bunu hiç kimse beklemiyordu. Köylüler hep bir ağızdan: "Kör olası, Bekir Efendi gibi adama kıyılır mı?" diyorlardı. "Kör olası..."
Türlü sebepler sayıp döküyorlardı. Kimisi, "Ali Safa Bey teşvik etti, para verdi, vurdurdu Bekir Efendiyi," diyordu. Kimisi, "Kızı seviyordu. Bekir Efendiyle evlenmesini götüremedi de ondan," diyordu. Kimisi, "Serserinin biridir, aklı öyle esmiştir, çekmiştir silahını vuruvermiştir, sırf Kalaycı, Bekir Efendiyi vurdu desinler diye," diyordu. Kimisi de, bunlar Kalaycı Os-manı yakından tanıyanlar, "Çocukluklarından beri Kalaycı Osman, Bekir Efendiyi çekemiyordu. Kalaycının Ali Safa Beye yardım etmesi bile Bekir Efendinin köylüyü tutması yüzündendi... Bekiri bir türlü çekememişti. Evlenmesi, köylünün de Beki-
313
ri bu kadar sevmesi, bu işi ona yaptırdı," diyorlardı. Her neyse, gerçekten Kalaycının Bekir Efendiyi vurması için hiçbir sebep yoktu. Yukardaki düşüncelerin hepsi birden Kalaycı için doğru olabilirdi. Kalaycının tıynetinde sayılanların hepsi de vardı.
Bundan sonradır ki Kalaycı, Ali Safa Beyin elinde bir korku, yıldırma silahı kesildi. Dağda ne kadar ipten kazıktan kurtulmuş varsa başına topladı. Bir bela, bir afet gibi, Çukurovada-ki Ali Safa Beye karşı gelen fıkaraların başına çullandı. Ali Safa Beyin hasımlarının iflahını kuruttu.
Her şeye karşın, Ali Safa, Bekir Efendi vurulduktan sonra bile Karadut köyünden bir karış toprak alamadı. Kalaycı köye gelemiyordu. Eşkıya değil, her yanı ateş olsa, Karadut köylüsü adam yerine koymuyordu Kalaycıyı. Çekinmiyordu ondan.
Günlerden beri Çukurova çalkalanıyordu. İnce Memed adı, dilden dile dolaşıyordu. Köy yakan, ocaklar söndüren İnce Memed! İnce Memed, Aktozlu köyü yandıktan sonra dillere destan olmuştu. Aktozlu köyünü görmeye gelenin hesabı yoktu. Aktozlunun kadınları, çocukları biribirlerine, onları görmeye gelen yöre köylülerine İnce Memedi anlatıyorlardı: "Dev gibi bir adamdı. Bir kocaman çam kütüğünü ateşleyip eline almış evden eve yakarak dolaşıyordu. Köyün içinde yel gibi dolanıyordu. Yaktığı evlerden birisi sönecek olsa, yetişip ateşi basıyordu. Bir görseydiniz İnce Memedi! Gecenin karanlığında gözlerinden ışıklar saçıyordu. Boyu, bir kavak gibi uzuyor, bir kısalıyordu. Kurşun da geçmiyordu ona. Önüne gelen kurşun sıkıyor, kar ettiremiyordu."
Başka başka köylerde, başka başka biçimlerde, başka başka yorumlarla İnce Memed üstüne hikayeler anlatılıyor babam anlatılıyordu.
Ali Safa Bey, Muallimin Bağında, her zamanki buluştukları mağarada buluşup, Kalaycıya, İnce Memedi ortadan kaldırma önerisini yapınca, Kalaycı buna çok sevindi. Ama sevincini belli etmedi:
"Bu iş zor iş Ali Safa Bey," dedi. "Zor iş. Böyle-bir adamla başa çıkılmaz."
Ali Safa Bey:
"Çukurovada İnce Memed adı dillere destan. Vuracaksan
314
böylesini vur da namın dünyayı alsın. Fırsat bu fırsat! İnce Memedi de ortadan kaldırırsan gayri Çukurova bizim demektir."
Kalaycı:
"Zor," dedi.
Ali Safa:
"Korkma," diye omuzuna vurdu. "Epey de ötekinden çıkacak."
Kalaycı:
"Zor ama, bir bakalım. Belki bir yolunu buluruz."
Ali Safa Bey:
"Bulmalısın mutlak. O ne kadar cesur olsa da daha yenidir. Dağların huyunu bilmez. Bir tuzağa düşürürsün, tamam."
Kalaycı:
"Bakalım," dedi.
Ali Safa Beyden ayrılıp arkadaşlarına gelince:
"İş çıktı," dedi. "Epey de yolu var. Kolay da..."
Arkadaşları Kalaycının gözlerine baktılar.
Kalaycı:
"İnce Memed derler biri türedi ya, hani Aktozlu köyünü yakan. Onu ortadan kaldıracağız. Yolu açık. Ne kadar istersen o kadar."
İnce Memedi vurmak Kalaycı çetesi için ekmek yemek, su içmek kadar kolaydı.
Dağa çıktı çıkalı Kalaycının ortadan kaldırdığı çete üçü buluyordu. Sarı Bekir Efendi de içinde, vurduğu adamların sayısının kırkı geçtiği söyleniyordu.
Kalaycı Osman kısa boylu, yeşil, yılan yeşili gibi, yahut da çakıra çalan, bir tuhaf soğuk, ölüm gibi donuk gözlü birisiydi. Seyrek sakalları kirpi oku gibi dik dik, sarı yüzüne çakılmıştı. Geniş omuzlarına bakarak, boynu inceydi. Bir de bütün boynu ateşte kızartılmış gibi kıpkırmızıydı. Cepleri sırma işlemeli mavi şalvar giyiyordu. Sağlı sollu bütün bedeni fişeklerle donatılmıştı. Bacaklarında bile fişeklik bağlıydı. Fişeklikler de işlemeliydi. Ta uzaktan par par ediyordu. Sağlı sollu bir sürü sapı sedef tabancalar, kamalar, hançerler... Göğsünde de bir dürbünü vardı. Aynalı dürbün. Başındaki mor fesinin altında sarı kakülleri iki kaşın arasına dökülüyordu.
315
Atılgan değildi, cesur da değildi. Hilekardı. Çarpıştığı, takip ettiği hiçbir insanla yüz yüze çarpışmamış, her zaman arkadan vurmuştu. Onun yaptığı hilekarlık, kurduğu tuzak akla hayale gelmezdi. Ali Safa Beyin aleti gibi görünüyordu. Gerçekten aletiydi. Bir bakıma da Ali Safa Bey ona aletlik ediyordu. Şimdiye kadar candarmayla ancak bir iki kere karşılaşmıştı. Candarma, onun takibine çıktı mıydı, Ali Safa Beyin kurduğu haberci ağı derhal Kalaycıya yetişiyordu. Kalaycı kışlan da Ali Safa Beyin evinde, kendisi için yaptırdığı özel odada mükellef bir hayat sürüyordu. Yalnız odada sıkıldığı zamanlar, dağa çıkıyor, çetesinin başına geçiyordu. Çete de çok rahattı. Kar bastırdığı zaman sarp bir dağ köyüne yerleşiyorlar, gelsin kuzu, gitsin kuzu keyif sürüyorlardı. Bunca serbestlik, bunca rahat hep Ali Safa Beyin yüzündendi. Bu yüzdendir ki Ali Safa Bey, öl desin ölürlerdi.
Kalaycı sordu:
"İçinizde İnce Memedi tanıyan var mı?"
Horali belini bir ağaca dayayıp gözlerini yummuştu. Doğruldu:
"Ben iyi tanırım, Ağa," dedi. "Deli Durdu çetesinde beraberdik."
Kalaycı:
"Yanıma gel öyleyse Horali!" diye çağırdı.
Horali kalktı geldi. Kalaycı onu iki omuzundan tutup salladı:
"De bakalım, nasıl adamdır, bu İnce Memed?"
Horali yutkundu, dudaklarını siler gibi yaptı:
"Şöyle bakarsan hiçbir şeye benzetemezsin. Kısacık, incecik, koca kafalı, büyük gözlü, yirmi yaşında gösteren, hep düşünceli duran bir çocuktur. Onun kurşun attığını görmeyen, bir çatışmada yanında bulunmayan kim olduğunu anlayamaz. Bir nişan atar ki, meteliği vurur. Çeteye geldiği gün -Deli Durdüyu bilirsin, ne kadar iyi kurşun attığını da bilirsin- İnce Memed, ondan iyi attıydı. Şimdi artık iğnenin deliğinden geçiriyordur. Çok atiktir. Yörük çadırı kavgasında istese Deli Durduyu, hepimizi vururdu. Vurmadı. O böyle adam olmasaydı, Deli Durdu onun hakaretinin altında kalır mıydı? Deli Durdu korkuyordu ondan..."
Kalaycı:
316
"Amma da övdün Horali, övdün ha övdün. Seni övücü başı mı tuttu İnce Memed?"
Horali:
"Yok," dedi. "Anlat, dedin İnce Memedi, ben de bildiğimi gördüğümü anlattım. İşte böyle bir adam İnce Memed."
Kalaycı toprağa oturdu. Başını iki eli arasına aldı, düşünmeye başladı.
Bir saat mı, iki saat mı ne geçti, Horaliyi yeniden çağırdı.
"Beni iyi dinle Horali," dedi. "İnce Memed sana güvenir mi?"
Horali:
"Güvenmez."
Kalaycı:
"Niye?"
"Deli Durduya karşı koyduğunda, ben Deli Durdudan taraf çıktım."
"Bundan ne çıkar?"
"Güvenmez. Zaten o hiç kimseye, babasına bile güvenmez. Yanındaki Cabbara bile güvenmez."
Kalaycı:
"De sende," dedi, "dünkü eşkıyayı başımıza Gizik Duran ettin."
Horali:
"Bilirim onu."
Kalaycı:
"Bilmez ol," diye çıkıştı.
Sinirlendiği zaman burnunu karıştırır, burnundaki kılları çekerdi. Gene öyle yapıyordu.
"Sen demek istiyorsun ki, İnce Memed ne tuzağa düşer, ne vurulur?"
Horali:
"Öyle demek istemedim. Tuzağa düşmez adam olmaz. Ne de olsa İnce Memed, daha acemidir. Tuzağın biçimine bakar."
Kalaycı:
"Sana güvenirim Horali," dedi. "Sen her işin üstesinden gelirsin. Senin gibi de tecrübeli eşkıya kalmadı dağlarda. Bunu sana havale edeceğim."
317
Horali:
"Et ama Ağa, onlar iki kişi."
Kalaycı:
"Öteki kim?" diye sordu.
"Uzun Cabbar."
Kalaycı:
"Allah için Uzun Cabbar, temiz çocuk. Babayiğit çocuk."
Horali:
"Ne gelir elden? O da onunla gidecek."
Kalaycı:
"Gitsin," dedi.
Sonra birden:
"Bana bak Horali kardaş," dedi, "onun bulunduğu yeri buluruz. Sen gidersin onu bizim çeteye davet edersin. Bu olmazsa başka bir çaresine bakarız."
Horali:
"Belki davete gelir de bu işi kolayca hallederiz. Belki gelir. Tuzağı muzağı akıl etmez o."
Kalaycı:
"Tamam mı?"
Horali:
"Tamam."
Kalaycı:
"Yerini çabuk bulabilir miyiz ola? Belli bir yeri var mı?"
Horali:
"Daha yeni fıkaracık," diye gülümsedi. "Nereden yeri olsun! Ama bulması kolay. Ben onu bulurum."
318
18
Günlerdir kaça saklana, aç yol yürümüşlerdi. Ormanlıklı, kayalıklı dağlar aşmışlardı. Yorgunluktan ölüyorlardı. İkisi de sırtlarındaki cephane yükünün altında iki büklümdü. Elleri de titriyordu. Üşümüş gibi.
Karanlık, kapkara çökmüştü. Yıldızlar seyrekti. İpileşiyor-du. Yıldızlar sabaha karşı üşürler. Sabah yaklaşıyordu.
Gürültü birdenbire patlayınca Cabbar irkildi:
"Ne o?" diye şaşkınlıkla sordu.
Memed:
"Suyun gözü," dedi. "Hani ilk geldiğimizde..."
Cabbar:
"Bildim," diye karşılık verdi. "Öyleyse azıcık oturalım başında."
Memed:
"Olmaz."
Bütün yorulmasma, bitmesine bakmayarak birazıcık olsun bir yerde durmuyor, ha bire yol alıyordu.
Soluk soluğa:
"Ne var yani Cabbar kardaş," dedi, "işte geldik." Bir nefes alıyor, duruyor, sonra başlıyordu. "Ne var yani. Köye gidince dinleniriz. Köye şafak atmadan girmek gerek. Yaaa Cabbar kardaş. Bu kadar yol yürüdük de... Şimdicik varırız köye. Öyle değil mi Cabbar kardaş?"
Cabbar:
"Aldırma," dedi.
319
Bunun üstüne Memed de bir daha konuşmadı. Köye yaklaştıkça daha hızlı yürüyordu. Cabbar da arkasından yetişmek için var gücünü harcıyordu.
Şafağın yerinde iğne iğne ışıklar belirirken, köye girdiler. Birkaç köpek gürültüyle onları karşıladı. Memed, oralı bile olmadı. Bütün hızıyla dimdik yürüyordu. Durmuş Alinin evine geldi:
"Durmuş Ali Emmi! Durmuş Ali Emmi."
Durmuş Ali hemen karşılık verdi:
"Sen misin İnce Memedim?"
"Benim."
"Geliyorum İnce Memedim. Hoş geldin yavrum. O gavuru niceyledin? Duyduk ki Aktozlu köyünü yakmışsın. O gavur da içinde çatır çatır yanmış."
Kapı açılınca Memed heyecanla sordu:
"Kim getirdi bu haberi size? Köylü hep duydu mu?"
Durmuş Ali:
"Hepiciğimiz duyduk yavru. Eline sağlık. Hepiciğimiz sevindik. Ölüme sevinilmez ya, hak etti. Avradı bile sevindi. Ettiğini buldu, dedi. Bir damla yaş bile dökmedi. Gelin içeri yavrularım."
Birden, kendine geldi. Merakla sordu:
"Öteki arkadaşınızı, hani ihtiyarı nettiniz?"
Memed, içini çekerek:
"Sorma!.."
Durmuş Ali:
"Allah rahmet eylesin. Ben size şimdi ocağı yakarım. Açsınız herhalde."
Memed, sorusunu unutmamıştı:
"Durmuş Ali Emmi," dedi, "kim getirdi size bu haberi?"
Durmuş Ali:
"Duydun mu yavru?" diye sordu. "Duydun mu olan işleri, Topal Ali o gavurun adamı olmuş. İşte o söyledi. Köy yanarken, o da buraya geliyormuş. Durmuş köyün dışında yangını seyretmiş. Köy yanmca içine girmiş. Bir içerden Abdinin kemiklerini çıkarmışlar. Kemiklerinin bile çoğu yanmış.''
Memed:
320
"Demek Topal Ali onun adamı olmuş?"
Durmuş Ali, ocaktaki közlerin üstündeki külü açarken:
"Öyle yavrum," diye kahırla söylendi. "İnsanoğlu bu. Çiğ süt emmiş."
Memed güldü.
Durmuş Ali:
"İnanmadın mı?" diye gözlerinin içine baktı.
Memed:
"Emmi," dedi, "sen de ne çabuk unutuyorsun."
Durmuş Ali:
"İhtiyarlık çökünce başa..." dedi.
Memed:
"Aldırma. Mesele değil," diye omuzlarını okşadı onun. Ocağın başına da oturdu. Cabbar da oturdu arkasından.
Durmuş Ali, üfüre üfüre ocaktaki ateşi parlattı.
"Eee?" dedi gülerek. "Daha ne var ne yok?"
Memed:
"Hiç," dedi.
Az sonra sabahın ışıkları pencereden sızmaya, yavaş yavaş ortalık ağarmaya başladı.
Durmuşun yaşlı karısı Memedin yöresinde dört dönüyor:
"Çatır çatır mı?" diye soruyordu. "De bakalım Memedim, çatır çatır mı? Ne iyi ettin şunu! Çatır çatır öyle mi?"
Ocaktaki çorbayı indiriyor, yağı kızdırıp cızırtıyla üstüne döküyor. Evin içini bir yağ kokusudur alıyor.
"Çatır çatır ha? Kemikleri de yanmış diyorlar. Yansın. Aktozlu köyü kül olmuş, diyorlar. Kül olsun."
Sofrayı getirdi ortaya attı, çorbayı da büyük bir sahana doldurdu, sofranın ortasına koydu. Ama ağzı hiç durmuyor, ha bire söyleniyordu:
"Çatır çatır ha? Çatır çatır?"
Bir zaman, Memedin elinde kaşık kalakaldı. Ne çorbaya daldırabiliyor, ne de yere koyuyordu. Öylecene, tutup duruyordu. Cabbar bunu az sonra fark etti. Cabbarla göz göze geldiler. Ortalıkta derin bir sessizlik oldu.
Durmuş Ali de durdu, bunların hallerine merakla bakmaya başladı. Neden sonradır ki, Memed hızla kaşığını çorbaya dal-
321
dırıp, çabuk çabuk içmeye başladı. Gözlerine iğne ucu pırıltısı geldi oturdu. Keskin. Mest olmuştu. Başı dönüyordu. Sarı pırıltılar içinde şavkıyor, dönüyor. Çakırdikenlikte dağ gibi ateş yuvarlanıyor ha yuvarlanıyor. Yuvarlanıyordu...
Başını kaldırdı, dimdik durdu. Esmer yüzü, gözleri ışığa batmıştı:
"Sana bir şey söyleyeceğim Durmuş Ali Emmi," dedi.
Durmuş Ali, onun bu tavrına bir anlam veremedi, bomboş gözlerle bakarak sordu:
"Ne söyleyeceksin oğul?" dedi. "Sor!"
Memed, sesi titreyerek:
"O gavur öldü gayri," dedi sustu.
Sofrayı ortadan kaldırdılar. Ateşi ölçerdiler, yaktılar. Durmuş Ali iki kere dışarı çıktı, geri geldi. Evin çocukları ötede durmuşlar, kocaman kocaman açılmış gözlerle Memede bakıyorlardı.
Durmuş Ali, daha öldü gayrinin sonunu bekliyordu. Memed, "öldü gayri," derken öyle bir hal takınmıştı ki, çok önemli bir şeyler söyleyeceği apaçık gürünüyordu.
Durmuş Ali dayanamadı:
"Öldü gayri?" diye sordu.
Memed ağır ağır:
"Bir fikrim var," diye başladı. "Bilmem sen ne dersin bu işe?" Gene sustu. Sonra çabuk çabuk konuştu:
"Bu köyün, öteki dört köyün, tarlasını, tarlasının hepsini. Kim ne kadar... Ne kadar ekiyorsa. Hepsini... Ektiği kadar... Gerisini siz bilirsiniz. İşte böyle. Silahım elimde beklerim. Çakırdi-kenliğe de ateş..."
Durmuş Ali:
"Bre Memed," diye sözünü kesti. "Gözünü sevdiğim oğlum, yavaş konuş azıcık. Bir şey anlamadım."
Memed, heyecanını dizginledi:
"Demem odur ki Emmi, bu topraklar o gavurun babasının
malı değil."
Durmuş Ali düşündü. Alnını kaşıdı.
Memed:
"Bu topraklar herkesindir... Toprağı o gavur yaratmadı. Beş
322
köy köle gibi ona çalışır. Çukurovada Ağa da yok, bir şey de yok. Hasan Onbaşıyı bir dinleseydin!.."
Durmuş Ali:
"Bu topraklar da herkesindi eskiden. Bu gavurun babası çıkmadan. Allem etti kallem etti, topraklan elimizden aldı. Ondan evvel herkes canının istediği yeri canının istediği gibi ekerdi."
Memed:
"İşte," diye parladı. "İşte gene öyle olacak. Tam öyle olacak."
Durmuş Ali, gene başını önüne eğdi, düşüncelere daldı.
"Gene öyle olacak. Tam öyle. Ne düşündün Emmi?
Durmuş Ali:
"Keski öyle olsa," diye mırıldandı. Gözlerine yaş dolmuştu.
Memed:
"Olacak. Senden bir isteğim var. Beş köyün aklı yetenine haber gönderecek, buraya çağıracaksın. Konuşup, tarlaları dağıtacağım. Kölelikten kulluktan kurtulacaklar. Herkesin ektiği herkesin. Ellerindeki öküzler de kendilerinin olacak..."
Durmuş Ali:
"KeşkiiiL" diye bağırdı. "Keski."
Memed:
"Sen haber gönder, gelsinler..."
Durmuş Alinin karısı, belini damın orta direğine dayamış, olanı biteni seyrederek ip eğiriyordu. Elinden kirmen düştü. Elleri yanlarına sarktı. Kendisini toparlayıp Memedin üstüne atıldı.
İs tutmuş duvara bir örümcek ağını germişti. Geziniyordu.
"Kurban olduğum yavrum bu doğru mu? Bunu yapacak mısın?" diye ellerini öpmeye başladı. "Yarısını, üçte ikisini kimseye vermeyeceğiz ha?"
Memed:
"Kulluk bitti," diye berkiştirdi. "Ölünceye kadar bu toprakları bekleyeceğim. Elimde silah. Ondan sonrasına da..."
Kadın:
"Öküzler?"
323
Memed: "Onlar da..."
Kadın, Memedin ellerini bırakıp, duvarın karanlıkça yerine çekildi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağladıkça ağlıyordu. Durmuş Ali dışarı çıktı. Yüreği ikircikliydi. Geri girdi. Memede baktı. Yüzü, ona kaya gibi sert geldi: "Kimleri çağırmalıyım oğul?" diye sordu. Memed, başını kaldırmadan: "Kimin aklı yeter olduğunu sanıyorsan..." Durmuş Ali: "Olur..."
Pancar Hösüğün evine gitti. Meseleyi ona açtı. Pancar, Durmuş Aliye hiçbir şey söylemedi. O da ikirciklendi. Sonra köyde ne kadar adam varsa teker teker dolaşıp, meseleyi anlattılar. Kimi sevindi birdenbire, sonra düşündü. Bütün köy ikircikliydi. Köylülerin bu olmaz işe inanası gelmiyordu.
Evlerin önünde çocuklu, kadınlı erkekli insanlar birikiyordu. İnsanlar, birikiyorlar, konuşmuyorlardı. Yalnız, korka korka biribirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı. Telaşlı insan kalabalığı, büyük bir sessizlik içinde, o evden o eve umutla taşınıyordu.
Kalabalık bir zaman, sessiz sessiz köyün içinde çalkandı durdu. Sonra Durmuş Alilerin kapısına geldi dayandı. Kıpırdamadan beklediler. Süt çocukları bile seslerini kesmişlerdi.
Memed, dışardan bir sürü ayak sesi duydu. Durmuş Alinin karısına sordu:
"Dışarda ne oluyor ana?" Kadın gözyaşlarını silerek:
"Köylü hep toplanmış, kapıya gözlerini dikmişler. Bilmem."
Sonra dışarı çıktı. Bütün gözler onun üstüne dikildi. Bakışların altında ezildi. Kıvrandı. Sinirlendi:
"Ne istiyorsunuz?" diye bağırdı. "Ne toplandınız böyle?"
Kalabalıktan ses çıkmadı.
"Ne susuyorsunuz?"
En ufak bir kıpırtı bile olmadı. >
"İnce Memedi görmek istiyorsanız, içerde."
324
Gene hiç kimse istifini bozmadı.
"Kör olasıcalar, ne duruyorsunuz böyle? Ha ne duruyorsunuz? Her evden bir ölü çıkmış gibi yaslı. Kör olasıcalar. Şunlara bakın! Şunlar da erkek!" Kadınlara döndü: "Siz de bunları erkek diye koynunuza alıp yatıyorsunuz ha! Vay vay sizin avrat-hğınıza. Bu sümsükleri ha! Ne duruyorsunuz böyle taş kesilmiş? Oynayın, gülün, düğün yapın."
Kalabalık taş gibi donmuştu.
"Allah belanızı versin. Duymadınız mı? İnce Memed Abdi Ağayı çatır çatır..."
Kalabalık usuldan bir dalgalandı.
"Çatır çatır... Ak tozlu köyünü de baştan ayağa çatır çatır... Duymadınız mı? Dün de geldi bize. Şimdi içerde. Duymadınız mı? Gayri çalışıp çalışıp Abdi Ağaya vermek yok. Tarlalar da bizim. Cayır cayır... Öküzler de bizim... Cayır cayır. Aktozlu köyü de çatır çatır."
Kalabalık dalgalandı. Önce mırıltı halinde bir ses, kalabalığı baştan aşağı dolaştı. Mırıltı yükseldi, her ağızdan bir ses çıkmaya başladı. Köyü inanılmaz bir gürültüdür doldurdu. Köpekler havlıyor, horozlar ötüşüyorlar, tavuklar bütün telaşlarıy-la oradan oraya kaçışıyorlardı. Çocuklar ağlaşıyorlardı. Ahırda eşekler anırıyor, atlar kişniyordu. Değirmenoluk köyü, Değir-menoluk oldu olalı böyle gürültüyü hiçbir zaman duymamıştır.
Az sonra köy, toz dumana karıştı. Köyün üstünü büyük bir toz bulutu kapladı.
Sonra birden köyün ortasından sevinç çığlıkları gelmeye başladı.
Davul zurna başladı. Türküler başladı.
"Bizim İnce Memedimiz."
"Bizim İnce Memedimiz."
"Onun böyle bir adam olacağı çocukluğundan belliydi zaten."
"Belliydi."
"Öküzler de bizim."
"Herkes ektiği tarlayı, istediği gibi ekecek. Üçte ikisini vermek yok gayri."
"Aç kalmak yok gayri, kış ortasında."
325
"İt gibi yalvarmak yok."
"Bizim İnce Memedimiz."
"İnekleri satmak yok."
"Zulüm yok."
"Herkes istediği yere gider."
"Herkes evine misafir bile alır."
"Dilediği..."
"Herkes kendi başına buyruk."
"Bizim İnce Memedimiz."
"Çatır da çatır."
"Çukurova korkusundan tir tir titriyor."
"Bizim İnce Memedimiz."
"Çatır da çatır."
"Hatçe hapisten çıkacak."
"Beş köy bir düğün kuracak."
"Bizim İnce Memedimiz."
"Memedin düğününü beş köy yapacak."
İki gün, iki gece davullar zurnalar durmadan çaldı. Öteki dört köy şenlik içindeydi. Koygun koygun davul sesleri geliyordu oralardan da. Geceleri bütün Dikenlidüzü ışık içinde kalıyordu. Çılgın bir neşe taşa toprağa, suya, ağaca işliyordu.
Beş köyün ileri gelenleri Durmuş Alinin evinde, Memedin yanındaydı. Bazan şüpheyle, bazan korkuyla, bazan minnetle, bazan da sevgiyle Memede bakıyorlardı.
İkinci günün akşamı Memed onlara bir öneride bulundu:
"Ağalar," dedi, "emmiler, kiminiz çift koştu şimdi, kiminiz de koştu koşacak. Sizden bir dileğim var."
Hep bir ağızdan:
"Dileğin baş üstüne İnce Memedimiz," dediler. Memed, sözünü sürdürdü:
"Tarlayı sürmeden önce çakırdikenini yakmayı neden akıl etmediniz?"
Birkaç kişi: ^ *•
"Düşünmedik."
"Yaktıktan sonra sürmek daha iyi olmaz mı?" ,
"Olur," diye karşılık verdiler.
326
Memed, ağır ağır ayağa kalktı. Bütün başlar da onunla birlikte yukarı kalktı.
"Çakırdikenliğe ateş vereceğiz. Ondan sonradır ki çift koşulacak."
Tüfeğini, fişeklerini tekmil kuşanıp dışarıya çıktı. Arkasından köylüler de çıktılar.
Kel Mistik:
"Çakırdikenliğe," diye bağırdı. "Davul zurna çakırdikenli-ğe..."
Durmuş Ali:
"Öküzlerin ayaklarını, çiftçilerin ayaklarını çakırdikeni kapmayacak gayri."
Memed, ağır, temkinli, köyün dışına doğru yürüyordu. Başı dimdik, gözleri yarı kapalıydı. Arkasından Cabbar, onun arkasından da köylüler geliyordu. Kadınlar, çocuklar onu görmeye damların başına çıkmışlardı. Davul zurna da susmuştu. Ortalıkta çık yoktu.
Köyü çıktılar. Çakırdikenliğin içine daldılar. Güz yelleri efil efil dağlardan Dikenlidüzüne iniyordu. İnce Memed, ortada durdu. Öylece durdu kaldı. Köylüler onun küçük bir kımıldanışını bekliyorlardı. Memed başını arkaya çevirdi. Arkasındaki köylüler bir şey bekliyorlardı. Ondan bir kıpırtı.
Önünde, sütbeyaz olmuş çakırdikenlik uzanıyordu. Dikenlidüzüne kar yağmış gibi, sütbeyaz. Çıtırtılar geliyordu. Dikenlerin bedenlerine yapışmış, o küçücük sümüklüböcekler, dikenlerin dallarını, bedenlerini toprağa doğru eğiyorlardı.
"Cabbar!" diye çok hafif seslendi.
Cabbar çakırdikenleri yararak yanına geldi:
"Söyle kardaş."
Memed:
"Ben çift sürerken de, çakırdikenliğe ateş verip, öyle çift koşsalardı, ne olurdu yani?"
Cabbar gülümsedi.
Bu sırada, arkadaki kalabalık karıştı. Birkaç kişi çakırdikenleri biçip ortaya yığmaya başladı. Buna ötekiler de katıldılar. Az sonra, çakırdikeninden büyük bir öbek meydana geldi.
327
Küçük bir tepe kadar. Öbek gittikçe büyüyordu. Ortaya atılan Durmuş Ali:
"Yeterin," diye heyecanla bağırdı. Cebinden bir parça çıra çıkardı yaktı. Kurumuş çakırdikeni öbeğine soktu. Öbek yavaştan tutuştu. Sonra, bütün öbek yalımlar arasında kaldı. Yalımlar esen yelle savruluyordu. Köylüler yalımları savrulan öbeğin uzağına çekildiler, yarım halka oldular. Bakmaya başladılar. Ateş öbekten düzlüğe atladı. Türküler, bağrışmalar, coşkun bir sevinç düzlüğe yayıldı. Ateşle birlikte dolanmaya başladı. Halaylar çekiliyor, oyunlar oynanıyordu. Cabbar havaya ateş ediyordu.
Memed, gün batıncaya kadar susup çakırdikenliğin içinde bekledi.
Rüzgar büyük bir yığın halindeki ateşi önüne katmış doludizgin, ovada ha babam döndürüyordu. Ateş yığınının geçtiği yerler kapkara kömüre kesiyordu. Ateş güneşle birlikte günba-tıya doğru uçuyordu. Yanan çakırdikeninden çığlıklar geliyordu. Ateşin önünde kuş gibi ötüyordu dikenlik.
Gene aynı ağırlıkla Memed, köye doğru yürüdü. Yeşilli, kırmızılı, mavili, renk renk giyinmiş kadınlar, çocuklar, çakırdi-kenliğe toplanmış eğleniyorlardı. Onlar da Memedin arkasından köye yürüdüler.
O gece sabaha kadar, bütün gece ateş Dikenlidüzünde Kı-nalıtepeden Yıldıztepesine, suyun gözünden Kabaağaca, öteki köylere, ta aşağılara, Çürükçmara kadar dolandı durdu. Koca bir aydınlık düzlüğü yalıyordu. Sonra Alidağın tepesinde bir top ateş gözüktü. Kocaman bir top ateş. Kuyrukyıldızı gibi dönen, kıvılcımlar saçan bir top ateş... Alidağın tepesi gün vurmuş gibi ağarıverdi. Apaydınlık. Köylüler bu işe şaştılar. Memed de şaştı. Orada, Alidağın tepesinde ilk olarak bir ateş görüyorlardı.
Bu sırada, Hatçenin üstüne tanıklık edenlerin yedisi de gelip Memedin karşısında durdular. Konuşmadılar.
Memed: " *"
"Söylen," dedi.
"Biz ettik..." dediler.
Memed anladı:
328
"Oldu."
"Zorlan İnce Memedimiz."
Memed:
"Biliyorum."
Gözleri yaşarmış yedi kişi boyunları bükük, önünden sessizce çekildiler.
Gene sabaha kadar sevinçten, heyecandan, kederden, Memedin gözüne uyku girmedi. Keder Hatçenin kederiydi.
Değirmenoluk köyünün üstüne geniş, apaydınlık, taze, tertemiz, tüy gibi yeyni, ak bir gün açıldı. Değirmenoluk, pırıl pırıl bir düşün içindeydi. Ağaçlar, bir aydınlık içinde dönüyorlardı. Çakırdikeni daha yanıyordu. Ak ova, baştan ayağa karaya kesmişti.
"Yoldan Topal Ali geliyor," diye bir haber geldi. Memed, merakla bekledi. Topal Ali, topal ayağını yorgun yorgun sürükleyerek geldi, dikildi.
Memed gülümseyerek:
"Gel Ali Ağa, gel!" diye yanına yaklaştı, elini tuttu. Sevgiyle elinin üstünü okşadı.
Terlemişti. Kesik kesik soluyordu. Konuşmadı. Öyle yan yana kaldılar. Teri soğudu. Yüzü soluk, sapsarı, kırış kırıştı. Birkaç gün içinde belki on beş yıllık yaşlanmıştı.
Memed dayanamadı:
"Neden böylesin bre Ali Ağa?" diye sordu. "Çok durgunsun."
Topal Ali bitkin:
"Hiç sorma."
Memed, bu "hiç sorma" nın altında bir şeyler olduğunu sezdi. Öyle bezgin, öyle dertli, öyle içten içe bir öfkeyle söyledi ki...
Memedin kocaman gözleri biraz daha kocamanlaşarak:
"Bir kötü haber, bir şey mi var?" diye sordu.
Ali, biraz daha solarak, elleri titreyerek:
"Hiç sorma," dedi. "Hiç sorma."
Beni korkutma Ali Ağa!"
Ali:
"Olan oldu. Benim yüreğime iniyordu," diye inledi.
329
Memed, ona doğru uzanarak:
"Söyle!"
Ali:
"Gavur dinli..." dedi. "O..."
Memed:
"Eeee?"
Ali:
"Kurtulmuş!"
Memed:
"Neee!"
Yıldırım çarpmış gibi oldu. Sallandı. Gözleri karardı. Sonra kaskatı kesilip kaldı.
Ali:
"Ben onunla konuştum. Şimdi kasabada ev tuttu. Oraya yerleşecek. Beni de gönderdi."
Cabbar Memedin bu halini görünce korktu:
"Aldırma Memed kardaş," diye onu teselliye çalıştı. Elimizden kurtuluş yok. Kurtulamaz. Bugün değilse yarın..."
Durmuş Alinin karısı bir çığlık attı. Damın karanlığına gitti. Dövünmeye başladı:
"Vay dertli başım vay! Bu da mı geliciydi başıma! Vay vay! Vay vay vay!"
Cabbar:
"Ne dövünüp duruyorsun bre teyze? Nasıl olsa, o bir daha bu köye ayak basamayacak. Tarlalar sizin, öküzler de. Biz sağ oldukça..."
"Vay vay! Vay vay vay!"
Az sonra işi bütün köy duydu. Bunun üstüne köyün sokaklarında hiçbir insan kalmadı. Evlere çekildiler. Gürültü birdenbire durdu. Köy ıpıssız oldu. köpekler havlamayı, horozlar ötmeyi kestiler. Sanki köyde bir tek canlı bile yoktu. Biraz önceki büyük gürültü, büyük sevinçle birlikte sanki bütün köy, bütün canlısıyla başını almış başka bir diyara göç etmişti. Siniler sinek kalmamıştı.
Bu sessizlik aynı minval üzere, ta ikindine kadar sürdü. Durmuş Ali çökmüş, başını ihtiyar omuzlan arasına gömmüştü. Kadının da avurdu avurduna geçmiş, bir köşeciğe büzül-
330
müşrü. Memed başını tüfeğine dayayıp oturmuştu. Düşünüyordu. Alnı kırışık içinde kalmıştı.
İkindine doğru köyde hafif bir canlılık görüldü. Önce bir horoz gübreliğin üstüne çıktı, kanatlarını çırparak öttü. Horozun yeşil, kırmızı, mor tüyleri yağlı yağlı ışıldıyordu. Sonra köpekler havlamaya başladı. Arkasından insanlar da evlerinden çıktılar. Oraya buraya birikişmeye başladılar. Bir homurtu boydan boya köyü dolandı:
"Adam olmuş da..."
"Adam olmuş da dağın İnce Memedi."
"Sefil İbrahimin oğlu."
"Adam olmuş da Abdi Ağamızın tarlasını dağıtıyor."
"Boyuna bak, boyuna şunun."
"Gören yedi yaşında çocuk sanır."
"Sümsük."
"Tüfeği bile götüremiyor."
"Eşkıya olmuş da..."
"Eşkıya olmuş da köy yakıyor."
"Eşkıya olmuş da babasının malı gibi..."
"Babasının malı gibi bizim Ağamızın tarlasını, öküzlerini dağıtı veriyor."
"Adam olmuş da..."
"Ağamızın kapısında yallanırdı it gibi."
"Daha düne kadar."
"Sefil İbrahimin savsak oğlu..."
"Çalımından da yanından geçilmez."
"Savsak domuz."
"Elin kızı da onun yüzünden çürür."
"Çürür mapusanelerde..."
"Hatçe çürür."
"Bak hele bak!"
"Çakırdikenliği de yaktırdı! Çift sürenlerin ayaklarını diken yemesin!"
"İncinmesinler!"
"Bak hele bak!"
"Gelmiş köye, Abdiyi öldürdüm deyi kabanr."
"Ağamızı..."
331
"Ağamız onun gibi yüz tane iti bir kurşuna dizer."
"Bizim Ağamız."
Sonra büyük bir kalabalık halinde köylü, Abdi ağanın avlusuna doldu. Abdi Ağanın karılarını, çocuklarını kutladılar.
Homurtu, gece yarısına kadar sürdü. Köyün yarısından çoğu Memedi tutuyordu. Abdi Ağanın ölmemesine yanıyorlardı. Onlar, evlerinden dışarı çıkmamışlardı. Durmuş Ali ölü gibiydi. Durmuş Alinin karısı hastalanmış, yatağa düşmüştü. Ağzını bıçaklar açmıyordu. Memedin de ağzını bıçaklar açmıyordu. Yalnız Cabbar ortaya düşmüş, ha bire konuşuyordu, köylüleri kandırmaya çalışıyordu.
"Abdi Ağa bu köye bir daha ayak basamaz. Onun için korkmayın. Yakında nasıl olsa ölecek. Mutlak ölecek. Vallahi de ölecek, billahi de ölecek. Ölecek. Böyle olmayın. Ölecek dedim, ölecek."
Kimse dinlemiyordu.
Daha gün doğmadan Durmuş Alinin evinden çıktılar. Memed başını yerden kaldıramıyordu. Başı göğsüne, cansızcasına sarkmıştı. Düşecekmiş gibi. Cabbar da yanında aynı sessizlikle ağır ağır yürüyordu. Köyü çıkarken bir iki köpek onlara ürdü. Memed duymadı bile. Cabbar köpekleri taşladı.
Çakırdikenlik yanıp bitmişti. Yarılmış toprak kapkara küllerle örtülüydü. Memed, ovanın ortasında dikildi kaldı. Cabbar da ona bir şey söylemeye cesaret edemedi. Bekledi bekledi. Memed yürümedi. O da vardı bir taşın üstüne, tüfeğini kucağına alıp oturdu. Gün doğdu. Memed, daha dimdikti. Kıpırdamıyordu. Gölgesi köyün üstüne doğru uzamıştı. Gün kuşluk oldu, Memed gene kıpırdamadı. Cabbar artık dayanamadı, vardı Memedi dürttü:
"Ne oldun bre Memed kardaş," diye sordu. Memed birden ayıktı. Gözlerini uykudan uyanırcasına kırpıştırdı.
Cabbar:
"Aldırma Memed kardaşım," dedi. "İnsanoğlu çiğ süt em-miştir. Onu da nasıl olsa..." Memed, dişlerini sıkarak: "Nasıl olsa..." diye bıçak gibi keskin söyledi. Sonra, uçsuz bucaksız yanmış ovanın ötelerine baktı.
332
Mersinlerin koyu yeşilleri, insana koyu, sarhoş edici, ama delicesine sarhoş edici bir içkiyi anımsatır. Sülemiş tepesi sırtları yerde göceklenmiş, pençe pençe toprağa yapışmış mersinlerle doludur. Keçi yollarından geçenler keskin, ağır bir koku duyarlar. Koku ağırlık, tembellik verir.
Sülemiş tepesinin alt yanı düzlüktür. Bir tane ufacık taş bile bulunmaz. Kum gibi ince, yumuşak toprağı vardır. Buraya bir uçtan bir uca nar ekilmiştir. Kimse bilmez ne zaman ekilmiştir. Al çiçekler açarlar. Buraya Narlı Bahçe derler. Al çiçeklerden bir örtüyle örtünür. Çiçeklere arılar çokuşur.
Narlı bahçenin alt yanından Savrun çayı akar. Savrun çayı yukarılarda, yani Toroslarda, oluktan akarcasına fışkırır. Ufacıktır. Burada durgundur. Ovaya bir göl gibi yayılmıştır. Ayak bileklerine kadar bile çıkmaz. Cipil cipil... Yayılan su, ortasında birçok irili ufaklı adacıklar bırakmıştır. Milli, kumlu adacıklar... Bu adacıkların çoğu büklüktür... Bükler sıktır. Duvar gibi... Adacıkların bir kısmı da yarı çıplaktır. Üzerlerinde ılık ılık kokan hayıt, bir de iğneyapraklı, mor gövdeli ılgın bulunur. Yalnız yalnız salınır dururlar. Su kıyılarında ağın ağaçlan da kocaman, pembe çiçeklerini açarlar.
Yıllardan beridir, en büyük adalardan biri olan Bostancık adasına kavun karpuz ekilir. Burayı Kürt Memo büyük tarlaları olan bir ağadan kiraya almıştır. Çukurovanın en iri kavunları, karpuzları Memonun Bostancığmda yetişir.
Bostanın bekçisi Horalidir. Yıllardır Bostancık adasının ka-
333
vunlarını, karpuzlarını bekler. Çardağın dört bir yanı karpuz kabuklarıyla dolar. Kabukların üstü arı oğul verir gibidir. O kadar çoktur ki arılar, kabuklar üzerine konan arıdan gözükmez olur. Arılar da türlü türlüdür, balarıları, kara arılar, boncuklu arılar. Arıların rengi, parlayıp, güneşte yeşile döner. Çardağın yöresinin böyle kabuklarla dolu olması, Horalinin cömert gönüllü olduğunu gösterir. Çok cömert bir adamdı. Bostancığa kim gelse kavun, karpuz ikram ederdi. Bostancığa uğrayan kavun karpuz yemeden geri dönemezdi.
Bu Horali nereden gelmişti, belli değildi. Bostancığa yakışıyordu. Ilgınlar nasıl yadırgamadan Bostancıkta duruyorsa, Horali de öyle duruyordu.
Horali Bostancığı sever miydi sevmez miydi belli değildi. Hiç de belli etmezdi. Bostancıkta biten ılgın sever mi sevmez mi yerini, belli değildir. Horali de öyle.
Bostancıktan geçimini iyiden iyiye sağlardı. Geçimden gayri, hoş tarafları da vardı Bostancığm. Yaz geceleri sıcaktan terlerken, onun çadırının altından küçük çığıltılarla Savrun çayı akardı. Ay ışığında çakıltaşları parlardı.
Bir bahar günü de bostan dikmeye geldiler Bostancığa. Ne görsünler! Bostancık yerinde yok. Yerinden su akıyor. Seller almış götürmüş Bostancığı. Bundan sonra Horali bir iki yıl ortadan kayboldu... O zamanlar eşkıyalık moda gibi bir şeydi. Önüne gelen, karısına kızan, bir tüfek bulup dağa çıkıyordu. Sonra birdenbire duyuldu ki, Horali eşkıyalara karışmış! Duyanın parmağı ağzında kaldı. İşte bu Horali, o Horalidir.
Horali, İnce Memedi tuzağa düşürmek için fellik fellik arıyordu. Ama bir şeyden rahatsız. Yüreğinin gizlisinde bir sızı var. Sebebini bilmiyor.
Önce Değirmenoluklulardan sordu. "Mekanı Alidağı," dediler. Horali birkaç gün Alidağmda dolandı durdu. Bulamadı. Deliye döndü. Dikenliğin düzünden yukarılara, Mazılığın düzüne çıktı. Gene bulamadı. Kime, hangi köylüye sorduysa, önce alık alık yüzüne bakıyorlar, sonra:
"İnce Memed mi?" diye soruyorlardı. "İnce Memed mi? Biz onu ne gördük, ne de biliriz."
334
İnce Memedin adını duymadık, ona sevgi bağlamadık insan kalmamıştı dağ köylüklerinde. O sebepten yerini bilseler bile, kimse haber vermiyordu. Vermezler de. Bu, ta eskiden beri gelenekti. Sevilen eşkıyanın yerini hiçbir kimse kolay kolay bulamazdı.
Ama Horali umudunu kesmedi. O dağ senin, bu dağ benim. Ara babam ara! Sonraları bir de usul bulmuştu. Önüne gelene:
"Ben İnce Memedin çetesindenim," diyordu. "İnce Memedin... Köy yandıktan sonra yitirdim onları..."
Bu usul yavaş yavaş söktü. Horali Memedin asıl yerini öğrendi. Memed Savrun köyündeydi. Orayı yurt edinmişti.
Bazı bazı köyde kalıyor, orada geceliyordu. Bazı da Savrun gözünün çamlıklarında...
Savrun gözü küçük küçük eşkıyalar, soyguncularla doluydu. Onlara hiç karışmıyordu. Karışmadığı gibi, hiçbiriyle de konuşmuyordu. Böyle davranması, ona karşı eşkıyaların kinini, hasedini çoğaltıyordu. Gene bu yüzdendir ki, ondan korkuyorlardı. Savrun gözünde İnce Memed karanlık bir korku gibi dolanıyordu.
Köyde yatmadığı geceler, büyük çamlardan birinin dalını yatak etmişti. Orada yatardı. Cabbar aşağıda nöbet beklerdi. Nöbet sırası ona gelince, gene yerinden inmeden tüfeğini kucağına alır orada otururdu. Cabbarsa, bir türlü ağacın başına çıkmazdı. Memed, orasını ev gibi düzenler, içini yumuşacık yapardı. Cabbara, "gel gör," derdi. Cabbar gitmezdi. Gitmezdi ama, yukarısını da merak ederdi.
Horaliyi ulu çamın dibine, Memede yataklık eden bir köylü getirdi.
Cabbar onu görünce sevindi. Boynuna sarıldı:
"O yaradan kurtulduğuna bir sevindim ki Horali," dedi. "Bir sevindim ki... Şimdi neredesin?"
Memed de çamdan, alelacele aşağıya indi:
"Hoş geldin Horali kardaş," dedi, "seni çok merak ettik."
Bu kadar sevgi karşısında Horali afallayıp kalmıştı.
"Hiç," dedi, ne dediğini bilmeyerek. "Hiç!" Sonradan kendini toparlayabildi.
335
"Kalaycı çetesindeyim şimdi. Deli Durdu öldürüldükten sonra, oraya geçtim. Gezip duruyoruz işte. Nolacak. Öyle işte. Böyle yazmış yazan. Yazgı..."
Cabbar gülerek:
"Ne o bre Horali? Çok dertli görünüyorsun. Bu ne hal?"
Horali içini çekerek:
"Hiç sorma," dedi.
Ağaçlara bellerini verdiler, oturdular. Horali:
"Recep Çavuş nerde?" diye, gözleriyle dört bir yanı araştırarak sordu.
Cabbar:
"Sizlere ömür. Gitti," diye karşılık verdi. "O yara götürdü
onu."
Horali:
"Vaaaay Recep Çavuş," diye acındı. "İşte bu dünya böyle!"
Cabbar:
"Yalan dünya," dedi, kızdı. "Yalan dünya. Sonun kara toprak."
Memed dalgındı. Ayıktı:
"Deli Durdu işini duyduk ama, bir de sen anlatsana. Sen içindeydin."
Horali:
"Hiç sorma Memed kardaş. Onu hiç sorma," diye inledi. "Yazık oldu fidan gibi delikanlılara. Çok yazık."
Cabbar:
"De anlat şunu Horali," dedi. "Sabırsızlandırma adamı."
Horali:
"Sizden ayrıldıktan sonra, Deli Durdu işi azıttıkça azıttı. Bu sefer köylerden kadın da kaçırmaya başladık. Kaçırıp dağlarda oynatıyorduk."
Cabbar:
"Bir eşkıya ne zaman bunu yapmışsa boku yemiştir. Kurtuluş yok."
Horali:
"Bir bu olsa, al da çiçek diye başına sok. Bir bu olsa..."
Cabbar:
"Daha da ne?"
336
Cabbarın hayreti gittikçe artıyordu.
Horali:
"Köyleri vergiye bağladı. Her köyden, her ev az çok ona bir vergi verecek. Zenginliğine, fakirliğine göre..."
Cabbar:
"Daha da ne!"
Horali:
"Daha var," dedi.
Cabbar:
"Ne var?" diye gözleri kocaman kocaman açılarak sordu.
Horali:
"Deveboynunun geçidinin üst yanma otururdu, oradan ne kadar canlı geçerse hayvanların sağ ön bacağını, insanlann sağ kollarını vururdu."
Cabbar:
"Tam çıldırmış..."
Horali:
"Sağ kolundan vurup da çolak koyduğu insan sayısı yüzü geçti. Bir kısmı da öldü."
Cabbar:
"Çok kötü. Sonra?"
"Sonrası... kardaşıma söyleyim. Bir gün Aksöğüt köyüne girdik. Evlerden karıları çıkarttık. Getirttik meydanlığa. Hepsini. Kocakarıları bile. Kardaşıma söyleyim. Oynattık. Fıkaracık-lar, koyun gibi biribirlerine sokulmuşlar, titreşiyorlardı. Korkularından bazıları bir iki göbek atıp, sonra kalabalığa kaçıp yumuluyordu. Ondan sonra da Deli Durdu köylünün anasına avradına sövüyordu. Boyuna sövüyordu. Erkekler evlerine kapanmışlar dışarı bile çıkamıyorlardı. Bir baktık, nasıl oldu nasıl olmadı, şimdi bile toparlayamıyorum. Ortalığı bir toz duman örttü. Toz duman içinde kaldık. Deli Durdu da yitti gitti. Ben bir damın üstünde buldum kendimi... Tüfeğim de yoktu yanımda. Bir yarım saat, ortalık toz duman içinde kaldı. Sonra açıldı. Kalabalık kaynaşıyordu ortada. Yorgun, ölü gibi bir kalabalık... Ben damdan indim. Korkumdan tir tir titriyordum. Neden damdan indim? Ben de farkında değildim. Daha da farkında değilim. Neden indim ola? Orada durdum, seyrettim kala-
337
balığı. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Kimse beni görmedi. Belki gördüler de aldırmadılar. Mecalleri kalmamıştı. Meydana baktım, meydanda hiç kimse yoktu. Ölü mölü yoktu. Un ufak etmişlerdi Deli Durduyu, öteki eşkıyaları. Tozun içinde birkaç tüfek kundağı gördüm. Bir de Deli Durdunun çizmesinin tekini... Başka hiçbir şey görmedim... İşte böyle... Aklım başıma gelince kaçtım oradan."
Cabbar:
"Demek böyle ha?" dedi. "Demek?.. Hiç böyle anlatmamışlardı."
Memed:
"Olacağı buydu. O da bunu bekliyordu zaten. Biliyordu onu. Öyle olacağını, başına böyle bir işin geleceğini biliyordu. Kendisini o yüzden kapıp koyuvermişti."
Cabbar:
"Senin Kalaycı da onun bir başka türlüsü... O da..."
Horali:
"O Deli Durdu gibi değil," dedi. "Korkak, puşt, iki yüzlü bir adam. O kolay kolay yakayı ele vermez."
Cabbar:
"Sana kardaş öğüdü benden, o da eninde sonunda gidecek. Onun da akıbeti akıbet değil... Sen ondan ırak ol arkadaş. Çok beladan geri kalırsın. Sana yanarım."
Memed, hiç söze karışmıyor gibiydi. Onları dinlemiyor gibiydi de. Döndü:
"Horali! Sana yanarım," dedi.
Sonra Horalinin elini tuttu:
"Peki, neden? Ne için arayıp buldun bizi? Bir şey mi, bir haber mi var?"
"Sizi Kalaycı davet etti. Görüşmek istiyor. Çok merak etmiş İnce Memedi. Görmek istiyor. Benden sordu. Tanırım, dedim. Arkadaşımdır, dedim. Seni övdüm. Kardaşımdır, dedim. Giderim bulurum, alır gelirim, dedim. Sizi çok aradım."
Memedle Cabbar, "bunun altında bir şeyler var," der gibisine biribirlerini süzdüler.
"Yaa?" dedi Memed. "Demek böyle?" Horali:
338
"Böyle," dedi kekeleyerek.
Cabbar:
"Demek bizi çok aradın?"
Horali:
"Çoook."
Cabbar:
"Kalaycı bizi ne yapacakmış?"
Horali:
"Ben Memed kardaşı çok övdüm de... Git de bul getir, dedi. Madem bu kadar övdün."
Memed:
"Çok iyi ettin Horali kardaş," dedi. "Sağ ol."
Cabbar ona kızgın kızgın baktı.
Memed:
"Gidelim," dedi. "Ben de görmek istiyordum zaten onu. Hemen gidelim. Nerede bekleyecek bizi?"
Horali:
"Konurdağda..."
Memed:
"Olur. Onun davetini kabul etmeyeyim de kiminkini edeyim?"
Cabbar iyice şaşırdı.
Memed:
"Kalaycı davet eder de..."
Horali:
"Çok övdüm."
Cabbar, Horaliyi getiren adamı bir yana çekip sordu:
"Seni nasıl buldu, bu eşkıya?"
Adam:
"Önüne gelene soruyormuş. Bana getirdiler. Ben, dedi, İnce Memedin çetesindenim. Beni götür oraya. Ayrıldık, dedi. Bir daha da buluşamadık. Beni götür. Ben de aldım getirdim. Çok yalvardı."
Cabbar:
"Anlaşıldı," dedi. "Sen git gayri."
Konurdağı bulundukları yere çok uzaktı. Bir günlük yoldan bile fazla.
339
Adam giderken, geri dönüp dönüp bakıyordu.
Memed:
"Hüseyin kardaş," diye arkasından bağırdı. "Birkaç güne kadar geri döneriz. Sağlıcakla kal. Arkadaşı getirdiğin için sağ ol."
Adam:
"Güle güle," dedi.
Öğleye doğru Sıyrmgacı buldular. Karanlık kavuşurken de Keşiş suyunu tuttular. Orada bir köyden ekmek alıp yediler. Bir iki saat dinlendikten sonra, gene yola düştüler. Gün ışırken Ak-kaledeydiler. Yosunlu bir pınardan su içtiler. Her zaman Memed önde, Horali ortada, Cabbar arkada yürüyordu. Akkalenin üstündeki ak topraklı tepeye çıktılar. Orada uyuyacaklardı. Nedense tepeyi çıkarlarken Horali çok gerilerde kalmıştı. Cabbar bundan faydalandı:
"Memed," dedi, "Memed kardaş biliyor musun?"
Memed:
"Biliyorum," diyerek gülümsedi.
Cabbar kabına sığamayarak:
"Neden gidiyoruz öyleyse?"
Memed:
"Anlamadın mı, kardaş?" diye sordu. "Beni tuzağa düşürmek için arkamsıra adam çıkarmış. Beni tanıyan birini... Beni davet ediyor. Gitmesem olur mu? Korktu da gelemedi der. Aklınca bana tuzak kurmuş..."
Cabbar:
"Tuzağa bile bile düşüyoruz öyleyse. Onlar on kişi kadar varlar."
Memed: 'Yüz kişi olsalar da başka çare yok."
Cabbar:
"Horaliyi öldürelim öyleyse..."
Memed:
"Olmaz. Kalaycıyı görmeliyim. Ne çeşit bir adammış görmeliyim."
Cabbar:
"Görelim ama... Görelim haydi nolacaksa..."
340
Memed:
"Baksana Horalinin yüzüne. Dakkadan dakkaya değişiyor. Yüz, pişman bir adam yüzü... Ettiğinden pişman... Bana öyle geliyor ki birden boşanıverip her şeyi söyleyiverecek. Baksana, bir kerecik olsun, gözümüzün içine bakabiliyor mu? Kalaycının yanına gitmememiz için belki de yüreğinden boyuna dualar ediyordur. Gelsin de bak gözlerine..."
Bu sırada Horali yetişti. Onlar da sözü yarıda bıraktılar.
Memed:
"Eeee Horali," diye omuzunu okşadı. "Demek böyle?"
Horali dudakları titreyerek:
"Yaa, böyle," diye karşılık verdi.
Tepenin üstünde ulu birkaç ceviz ağacı vardı. Onların duldasına geldiler.
Cabbar:
"Siz yatın uyuyun," dedi. "Nöbeti ben beklerim."
Yattılar, uyudular.
Nöbetleşe uyudular, uyandılar. Uyandıklarında vakit akşama yaklaşıyordu. Akkaleden, Andırınm doğusuna saptılar. Kayalıktı. Sonra çamlık bir yere düştüler. Çamları kaplan yaramazdı. Ortalık çam, yaban nanesi, yarpuz kokuyordu. Su çağıltıları ortalığı dolduruyordu. Yusufçuk kuşu durup durup ötüyordu.
Cabbar:
"Şahinin kayasına geliyoruz herhalde," dedi.
Horali:
"Öyle," diye konuştu. "Yarın sabah Kalaycının ordayız. Konurdağmda, Göğcepınarm başında bekleyecekler bizi."
Memed, dişlerini sıkarak:
"Yaa?" dedi. Sonra kendisini tuttu.
Bir türlü, Kalaycının kendisine tuzak kuruşunun sebebini bulamıyordu. Kafası karmakarışıktı. Abdi Ağa geliyordu aklına. Abdi Ağayla da Kalaycıyı bir araya getiremiyordu.
Kayranlının tepesinde bir ala gün açıldı. Sisler topraktan, ağaçlardan yavaş yavaş kalkıyordu ki Konurdağma geldiler. Horali:
"Siz dinlenin. Ben önden gideyim de haber vereyim."
341
"Sen git," dediler, bir ağaca bellerini verip oturdular.
Memed:
"Çete bize yaylım ateşi mi açacak dersin Cabbar?"
Cabbar:
"Yok canım," dedi. "Bize kuzular yedirtmeden öldürmezler."
Memed:
"Doğrusun. Cesaret edemez Kalaycı bizimle bir müsademeye. Duyduğumuz, bildiğimiz Kalaycıysa o, tüfeğimizi alıp, bizi sofra başında öldürmek ister. Kolay. Ama bizi neden öldürmek istediğini anlamıyorum."
Cabbar:
"Kolay," dedi. "O Ali Safa Beyin adamıdır."
Memed:
"Eeeee?"
Cabbar:
"Ali Safa Bey de..."
Memed:
"Yok canım," dedi.
Cabbar:
"Senin de aklına şaşayım Memed," dedi. "Onlar biribirleri-
nin itidir. Anladın mı?"
Memed:
"Anladım. Demek Abdi, ha?"
Cabbar:
"Başka türlü olamaz."
Öğleden az önceydi ki vakit, Horali döndü geldi.
Kalktılar. Göğcepmara doğru yürüdüler.
Göğcepmarın alt yanma vardıklarında, uzaktan Kalaya göründü. Yaklaştı. Kendini kolladığı belliydi.
Memed, kendini yere attı. Yere atar atmaz da Kalaycıya doğru kurşunu döşendi.
Arkadan, "vay anam," diye bir ses geldi. Memed, bir ara döndü, baktı ki Cabbar Horaliyi vurmuş, Horali tepinip durur, kanlar içinde belenin
Cabbar:
"Eyi ettim," diye bağırdı. "Sonuna kadar bekledim. Söylesin de tatlı canını kurtarsın, diye."
342
Memed:
"Kalaycı yitti," diye hayıflandı. "Acele sıktım. Vuramadım gibime geliyor."
Sonra sesinin var gücüyle bağırdı:
"Kalaycı! Puştluk etme! Sende zerre kadar erkeklik varsa çık karşıma. Korkma. Ali Safanm iti. Kasap! Puşt kasap! Çık karşıma."
Cabbar da bağırıyordu:
"Kaçar mı sandın bizi? Çıksana erkeksen."
O taraftan hiç ses şada gelmiyordu.
Az sonra, dört yandan gelen bir kurşun yaylımı içinde kaldılar.
Memed gülerek:
"Yüreklendi Kalaycı," dedi. "Gösteririm ona."
Çarpışma, gece yarısına kadar sürdü.
343
20
Abdi Ağayla Ali Safa Beyin isteği üzerine Kalaycının İnce Memede kancıkçasına pusu kurduğu, İnce Memedin bu pusudan burnu kanamadan kurtulduğu, üstelik de Kalaycıyı yaralayarak, iki arkadaşını vurduğu, Kadirliden Kozana, Ceyhandan Adanaya, Osmaniyeye kadar bütün Çukurovada duyuldu.
Çokurovada, Toroslarda İnce Memedin macerası büyütülerek dilden dile dolaşıyordu. Herkes İnce Memedden yanaydı. Dağlar halkı, yayılan macerasından dolayı İnce Memedi bütün düşmanlarına karşı, her tehlikeyi göze alarak koruyabilirdi. Ama ne pahasına olursa olsun.
"İnce Memed mi?" diyordu. "İnce Memed dedikleri de bir sabi çocuk. Ama tepeden tırnağa yürek... Anasının kanını Abdi Ağada koymayacak. Ali Safa Beyde de Vayvay köyünün ahım koymayacak."
İnce Memedle Kalaycı kavgası daha çok etkisini Vayvay köyünde gösterdi. Haberin köye geldiği gün vakit akşamdı. Herkes işini gücünü bırakıp meydanlığa toplandı. Köylü seviniyordu. Köylü, bir arka bulmuştu artık. İnce Memed gibi bir arka... Köylü coşmuştu. Herkes İnce Memed üstüne bir şeyler uyduruyordu. Az zaman içinde İnce Memed destanlaşıverdi. Öyle çok kahramanlıklar, öyle çok olaylar uydurdular ki İnce Memed için, on insan ömrü bunları yapmaya yetmezdi. Ama, köylü bunları düşünecek halde değildi. Düşmanlarının, Kalaycının karşısında İnce Memed! İki yıldan beri Kalaycınm korkusundan köylerinden çıkamıyorlardı. Ali Safa Bey tarlalarını ha
344
bire ellerinden alıyordu. Kasabaya gidip haklarını koruyamı-yorlardı. Altı ay daha geçse bütün tarlaları Ali Safa Beyin olacaktı. Köle olacaklardı.
Koca Osman, alanın ortasındaki mermer taşın üstüne oturmuş:
"İnce Memed, şahinim. İnce Memed, şahinim," diyor boyuna. Başka hiçbir laf etmiyor. Durup durup, "İnce Memed, şahinim!" diyor.
Koca Osman incecik, kısa boylu, köse sakallı, çenesinde ancak on beş kadar ağarmış sakalı olan, yeşil, çekik gözlü, seksen yaşında bir aksakaldı. On tane yetişkin oğlu vardı.
Oğulları, köylüler dört bir yanını almıştı. Ne söyleyeceğini bekliyorlardı. Koca Osman, son bir kez daha, "İnce Memed, şahinim!" dedikten sonra ayağa kalktı:
"Şahinim soygunculuk da yapmazmış, öyle mi?" diye sordu.
"İnce Memed soygunculuk yapar mı hiç?" diye konuştu köylüler.
Koca Osman:
"Atımı çekin oğullarım. Köylüler, siz de aranızdan para toplayın. Ben, şahinime gideceğim. Şahinime dağlarda para gerek olur. Herkes ne kadar verebilirse, o kadar versin."
Gün ışır, Çukurova toprağından çiyler kalkar, buğulanırken, Koca Osman atını mavi dumana batmış Torosa doğru doldurdu.
"İnce Memed, şahinim!"
Değirmenoluk köyüne üç günde ancak gelebildi. Köyde attan indiğinde bayılacak kadar yorulmuştu. Atının başını çekerek, topal topal köyün içine yürüdü. Sonra, köyün orta yerinde kan tere batmış atıyla durdu.
Derin derin soluk aldı. Şaşkın bir hali vardı.
Köyün çocukları oyunlarını bırakıp, orta yerde kalakalmış, boyuna soluyan yaşlı adama şaşkınlıkla baktılar. Koca Osman başını kaldırdı:
"Çocuklar," dedi, "gelir misiniz buraya?"
Çocuklar koşuştular.
Yaşlı adamın boynu köpük içinde kalmış atı, sağ ayağını karnına doğru çekmişti. Geri indirdi.
"Gül Alinin evi nerede?"
345
Çocukların en dikçesi atıldı:
"O çoktan ölmüş. Ben yokmuşum daha..."
"Ya İnce Memedin?"
Dikçe çocuk:
"Ohhooo bre emmi sen de!.."
Koca Osman kızıp gürledi:
"Noolmuş, bre oğlum, bana?"
Çocuk:
"İnce Memed eşkıya oldu. Duymadın mı?"
Koca Osman:
"Ben, ne bileyim yavru! Ben Çukurovalıyım. İnce Memedin hiç akrabası, anası babası yok mu?"
Çocuk bir "cık" yaptı.
Koca Osman:
"Kime misafir iner köye indiğinde?"
Çocuk:
"Durmuş Ali Emmime."
Koca Osman:
"Demek eşkıya oldu İnce Memed?"
Çocuk:
"Eşkıya oldu ya. Ağamızı öldürdüm diye, geldi köye, babasının malını dağıtırmış gibi de Ağamızın tarlasını köylüye dağıttı. Yaa emmi! Çakırdikenliği de yaktırdı. Ağamız onu öl-dürtecek. Onu hiç kimse sevmez bu köyde. Bir Durmuş Ali Emminin avradı sever. Ağamız, onu da köyden kovacak."
"Durmuş Alinin evi nerede oğul?"
Çocuk başıyla işaret etti:
"İşte o!"
Koca Osman atının başını çekti, Durmuş Alinin evinin önüne gelince:
"Tanrı misafiri," diye bağırdı.
Don gömlek, yaka bağır açık Durmuş Ali, beli iki büklüm, dışarı çıktı. Sütbeyaz sakalı dizlerine değer gibiydi:
"Tanrı misafiri hoş geldi," dedi. "Başım üstünde yeri var."
Atının başını tuttu, ahıra çekti.
İçerde büyük bir ateş yanıyordu. İçerisi saman, hamur, ^ zek kokuyordu.
346
Durmuş Ali geldi, karşısına oturdu.
"Merhaba bakalım," diyerek kocaman, paslı tabakasını Koca Osmanın önüne attı.
Koca Osman eğilerek:
"Beri gel! Beri gel hele. Kulağını bana ver," diye Durmuş Aliye doğru uzandı. "İnce Memedden haberin var mı? Nerelerde olur o?" diye yavaşça korkarak sordu.
Durmuş Ali gürültüyle güldü:
"Ne diye korkarak sorarsın İnce Memedi? Yok bir şey."
Koca Osman:
"İnce Memed," dedi, "benim şahinim. Ben ne bileyim. Ben onu aramaya geldim."
Sonra, onu niçin aradığını, ne istediğini uzun uzun anlattı. Bu arada konuşmaya Durmuş Alinin karısı da kulak misafiri oluyordu.
Koca Osman sözünü:
"İnce Memed, şahinim," diye bitirdi gene. Diline pelesenk etmişti bunu.
Kadın:
"İnce Memed, şahinimiz," dedi. "Görürsünüz, yakında o kel Abdiyi öldürür. Gelir tarlasını da dağıtır. Bu namussuz köylü ne etti yavruma? Neler etti İnce Memedime kardaş! O günler gelsin, çıkacağım meydan yerine, ağzımı açıp, yumacağım gözümü. O namussuz köylüye, o yavrumu tedirgin eden eyilik bilmezlere ben bilirim söyleyeceğimi. Ben bilirim o zaman. Sen de git kardaş, git söyle İnce Memedime. Benden de selam söyle. Öldürsün o Ali Safa Beyi de. Öldürsün o gavuru da. Kalaycının da kellesini kessin, göndersin Çukurovaya. Teyzen böyle böyle söyledi de. Duydun mu kardaş?"
Durmuş Ali:
"Allasen avrat," dedi. "Dur azıcık, nolursun. Şu kardasın işini görelim."
Kadın sertçe:
"Sen de!.." dedi.
Durmuş Ali:
"Ne sen de?.." diye sordu.
Kadın:
347
"Topal Ali zaten Memedin yanına gidecek. Çiçekli deresin-deymiş Memed. Kardaşı da yanına katarız."
Koca Osman:
"Uzak mı ora?" diye korkuyla sordu.
Kadın:
"Uzakça," dedi.
Koca Osman:
"Ben öyleyse, bu gece burada kalayım da, öyle gideyim."
Kadın:
"Bu gece kal kardaş," dedi. "Ben de Topalı bulduruyum. O, Abdinin kahyası oldu ya... Topal gene bizim. Olsun varsın."
Durmuş Ali, gözlerini belerterek karısına baktı. Kadın sustu.
Bir de baktılar ki, Koca Osman sırtını duvara iyice dayanmış, başı da bir yana sarkmış uyuyup durur.
Durmuş Ali gülümsedi. Kadın da gülümsedi:
"Fıkara ne kadar da yaşlı," dedi kadın. "Kim bilir kaç gündür at üstünde!"
Durmuş Ali:
"Kim bilir!" dedi.
348
21
Çiçeklideresinin tepesine doğru incecik bir çiğirden çıkıyorlardı. Sabahtan beridir ki Koca Osman boyuna Topal Aliye soruyordu:
"Şahinim nasıl bir adam?"
Her soruşunda da Topal Ali anlatıyordu:
"Kocaman ala gözleri var. Saçları diken diken. Yüzü acı. Çenesi ince, rengi yanık, boyu orta, kurşunu iğnenin deliğinden geçirir, atik, yiğit. Korkmaz. Öleceğini bile bile yürür."
Koca Osman:
"Yaa?" diyor, sonra da düşüncelere dalıyordu.
"Peki," dedi, Koca Osman, "şahinim bu dağın tepesinde mi saklanır her zaman?"
Topal Ali:
"Yok," dedi. "Bu yıl burada kalacak herhalde. Kasabaya yakındır Çiçeklideresi..."
Koca Osman:
"Yaaa?"
Topal Ali:
"Hani Hatçe hapiste. Şahitler döndüler ya, hükümet gene bırakmadı Hatçeyi."
Koca Osman:
"Vay şahinim!"
Topal Ali:
"Öyle oldu işte."
Sonra yemyeşil bir alana geldiler. Alanı kırpılmış gibi kısa-
349
cık otlar sarmıştı. Gökte güz bulutları kaynıyordu. Aklı karalı bulutlar.
Koca Osman:
"Şahinime daha ne kadar var?"
Topal Ali, bir yamacı gösterdi. Yamaç kayalık, ormanlıktı.
"İşte orada."
Koca Osman:
"Dünya gözüyle şahinimi görüyüm de..."
Topal Ali:
"Gör," dedi.
Akşama doğruydu ki, ormanı yararak, bir yer damına geldiler. Topal Ali ay ıslığını çaldı. Cabbar, damın üstünde göründü.
Topal Ali:
"Cabbar!" diye bağırdı.
Cabbar içeriye seslendi:
"Memed kardaş, bak kim geliyor!"
Memed de damın üstüne çıktı.
"OhhoooL" Ali Ağa! Hoş geldin!"
Kucaklaştılar.
Ali:
"Kusuruma kalma Memedim," dedi. "Seni çok aradım. Verecek haberlerim vardı. Yetiştiremedim. Kalaycının pususundan iyi ki kurtuldunuz. Demek o kahpe dölü Horali!.. Hiç um-mazdım ondan. Onu bostan bekçiliğinden bilirdim."
Bunlar böyle konuşurlarken Koca Osman arkada öyle dikilmiş, yüzünde bir gülümseme, duruyordu. Atı arkasmdaydı. Her zamanki gibi sağ ayağını karnına çekmişti. Atm tüyleri domur domur olmuştu. Islanmıştı.
Memed usuldan Topala sordu:
"Bu da kim?"
Topal:
"Ta aşağıdan, Vay vay köyünden olurmuş... Sana şahinim deyip durur."
İnce Memed, ona doğru ağır ağır yürüdü, yanına vardı, elini uzattı:
"Hoş geldin emmi!"
350
Koca Osman:
"Hoş bulduk yavru. Yoksa şahinim sen misin?"
"Kim?"
"İnce Memed."
Memed hafiften utanarak gülümsedi:
"Benim."
Koca Osman hızla, kendinden beklenilmeyecek bir çeviklikle Memedin boynuna sarılıp öpmeye başladı.
"İnce Memed, şahinim!"
Hem öpüyor, hem ağlıyordu.
Cabbar geldi, ihtiyarı Memedden ayırdı. İhtiyar oracığa bir taşın üstüne oturdu, yüzünü elleri arasına aldı. "İnce Memed, benim şahinim!" Cabbar yeniden geldi, onu oradan kaldırdı, içeri götürdü. İçeriye boydan boya ayı postları serilmişti. Duvarlarda fişeklikler, bombalar, mavzerler asılıydı.
Oturduktan sonra yaşlı kişi_duruyor duruyor:
"İnanamıyorum yavrum. Gözlerime inanamıyorum. Gerçekten şahinim sen misin?"
Memed her söyleyişinde kızarıyor, bozarıyordu.
"Gerçekten sen misin?"
Memed.
"Kusura bakma emmi. Dağbaşı. Kahve yok," dedi.
Koca Osman:
"Şahinimin canı sağ olsun."
Memed, biraz dolmuş, yanaklarına hafif bir kızıllık gelmişti. Kara bıyıkları uzamıştı. İncecikti. Yüzü daha sertleşmiş, her dakika dövüşe hazır, atıldı atılacak bir hal almıştı. Daha yanmış, kararmış, kavrulmuştu. Boyu da eskisinden daha uzun görünüyordu.
Topal Ali:
"Ben görmeyeli..." dedi.
Cabbar:
"Allah Çiçeklideresi köyünün yokluğunu vermesin. Besleyip duruyorlar bizi. Memed, Çiçeklideresinin hem ağası, hem hakimi, hem hükümeti. Çiçeklidereliler hükümete gitmiyorlar gayri. Her işi Memed görüyor. Memed de bir adil ki... Sen görmeyeli işler böyle işte."
351
ORHAN KEMAL İL H4LK KÜTÜPHANESİ
Topal gülümsedi:
"İyi ki Kalaycıdan kurtuldunuz. Ben her şeyi öğrendim: Abdinin Ali Safa Beye gidip ayağına düştüğünü, Ali Safa Beyin seni öldürtmek için Kalaycıyı kasabaya çağırışını, her şeyi öğrendim. Sana geldim ki, sen ortalarda yoksun. Vay, dedim, kendi kendime, vaaay dedim, Kalaycı yedi Memedimi. Düştüm yollara. Akkalede duydum ki, Kalaycıyla karşılaşmışsın, sen Kalaycıyı yaralamışsın. Daha iki kişilerini de vurmuşsun. Şapkamı havaya atıp döndüm geldim köye. Bekle babam bekle! Bir ay sonra Çiçeklideresinden aldım haberini. Göde Duran söyledi onu da..."
Koca Osman:
"Şahinim," dedi, "ben Vay vay köylülerinin elçisiyim. Kalaycı, Ali Safanın iti. Bizde adam koymadı vurmadık. Ali Safa tarlalarımızı alır. Biz hakkımızı ararsak Kalaycıya vurdurur. Duyduk ki..."
Memed, Topal Aliye:
"Demek, bunlar hep Abdi Ağanın başının altından çıkıyor? Öyle ha? Bilmiştim böyle olduğunu zaten.
Koca Osman sabırsız:
"Duyduk ki şahinim, sen o gavuru yaralamışsın. Keski vu-raydm, öldüreydin kafiri. Ah keski..."
Memed, son derece durgun, telaşsız:
"Dün bir haber geldi. Aldığı yaradan iflah olmamış, birkaç gün önce cehennemi boylamış."
Koca Osman yerinden kalkıp, Memedin üstüne atıldı, ellerini öpmeye başladı:
"Doğru mu bu? Doğru mu, şahinim! Tarlalarımız bizim olacak gayri. Tarlalar bizim... Doğru mu, şahinim?"
Memed:
"Doğru," dedi. "Ben de nasıl oldu da Kalaycıyı öldürmedi o kurşun diyordum. Nişan alıp da sıkmıştım."
Koca Osman:
"Allah ne muradın varsa versin. Amin..." dedi. *¦
Sonra gitti, heybesini açtı. İçinden büyücek bir çıkın çıkardı. Memede verdi:
"Bunu köylü gönderdi, şahinim. Çok şükür yarabbi! Bana
352
müsaade. Ben yola düşeyim. Müjde vereyim köylüye... Düğün bayram yapsınlar."
O hızla çıktı, ağaçta bağlı atını çözdü. Üstüne bindi. Kapıya geldi.
"Sağlıcakla kal, şahinim. Şu haberi bir an önce yetiştireyim de... Seni arar Osman Emmin sonra. Eyvallah, şahinim!"
Atı üzengiledi.
Memed, azıcık şaşırdı Koca Osmana.
"Acayip," dedi.
Cabbar:
"Acayip."
Topal:
"Bre çocuklar, merak ettim. Nerden buldunuz bu Çiçekli-deresini Allahaşkma?"
Memed gülümsedi:
"Buluruz."
Cabbar:
"Buluruz."
Topal:
"Bizim köy nere? Burası nere?"
Cabbar:
"Burası bura," dedi.
Topal:
"Söyleyin, nasıl düştünüz buraya?"
Memed duvarı gösterdi. Gösterdiği yerde bir saz asılıydı.
Topal:
"Eeee?" dedi, "bundan ne çıkar?"
Cabbar:
"Türlü türlü ses çıkar."
Topal:
"Adama öykünme Cabbar!" diye çıkıştı.
Memed:
"Ali Ağa," dedi. "Bu sazın sahibi Sefil Alidir. Aşık Sefil Ali. Mazgaçta karşılaştık. Bir kayanın üstüne oturmuş saz çalıyordu. Tüfeğini de bir yanına yatırmış. Bize karıştı. Çoktan beri eş-kıyaymış."
Topal:
353
"Elde de neler var!" Cabbar:
"Sefil Ali iyi aşık amma! Herifte bir ses var. Deme gitsin."
Topal:
"Anladık. Sefil Ali eşkıya... İyi de aşık... Burası neden?"
Memed:
"Burası da Sefil Alinin köyü. Sefil Alinin dayıları da bu köyün en yiğit adamları. Anladın mı?"
Topal:
"Anladım," dedi.
Cabbar:
"Neredeyse gelir Sefil Ali. Şimdi tepenin sivrisindedir. Türkü yakıyor. Kim bilir ne üstüne? Dağdan gelir gelmez, soluk soluğa sazı çeker kucağına yumulur üstüne. İşte böyle bizimkisi. Düğün şenlik."
Memede döndü:
"Bre Memed," dedi, "şu aksakalın getirdiği çıkını aç da, ne kadar para göndermiş bize Vayvaylar görelim."
Memed:
"Görelim."
Ağır ağır çıkını açtı. Paralar deste desteydi.
Cabbar:
"Hepsi para mı?"
Memed:
"Hepsi..."
Cabbar:
"Zengin olduk," dedi.
Memed:
"Öyle."
Cabbar:
"Yaşa bre ihtiyar!"
Topal:
"Bununla kalsa iyi," dedi. "Bak göreceksin. O ihtiyar sizin yakanızı bırakmaz. İki aya bir, köylüden toplar toplar getirir size. Yaman bir adam o." Memed:
354
"Bağrı yanmış adamın. Kim bilir ne kadar zulmetti onlara Ali Safa, Kalaycı."
Topal:
"Siz paradan yana korkmayın. Arkanızda dağ gibi bir Vay-vay köyü var."
Cabbar:
"Dağ gibi," dedi.
Topal:
"Sen Koca Osmanm hoşuna gittin. Kalaycı o kadar zulüm bile yapmasaydı, gene getirirdi parayı... Bunlar böyledir. Sana şahinim dedi bir kere. Git evine çocuğunu al, kes, öldür gözünün önünde, sana hiçbir şey söylemez. Bunlar böyledir."
Cabbar:
"Bu gidişle kıyamete dek eşkıyalık yap. Burnun kanamaz."
Topal:
"Öyle deme Cabbar," dedi. "Ali Safa Bey boş durur mu? Kalaycı onun canıydı. Siz canını elinden aldınız. Bunu size koymaz."
Memed:
"Koymamaya çalışır."
Cabbar:
"Elinden gelirse..."
Memed:
"Siktir et bre Cabbar kardaş," dedi. "Sefil Alinin dediği gibi... Hangi günü gördük akşam olmamış."
Bu sırada tüfeğini çaprazlama boynuna takmış, sallanarak Sefil Ali içeri girdi. Doğru saza gitti. Duvardan aldı. Olduğu yere oturup saza düzen vermeye başladı. Birden bir türkü tutturdu. Kalın gür bir sesi vardı. Ses, Sefil Aliden çıkmıyor gibiydi. Türkü bin yıl öteden geliyor... Uzaktan dağlardan, Çukurovadan, denizden geliyor. Denizin tuzu, çamın sakızı, yarpuzun kokusu bulaşmış. Öyle bir türkü. "Gel benim derdime," diyor, "bir derman eyle. Alemler derdine derman olansın."
Bir an duruyor, bu sefer saz büyüyor. Saz tekrar ediyor: "Derman olansın." Sonra gene başlıyor Sefil Ali:
355
Her nere baktıysam yarimi gördüm.
Elleri duruyor. Sazın üstüne yumulmuştur. Uyumuş kalmış gibi. Birden başını kaldırıyor. Eli sazın üstünde uçuyor.
Dağlar taşlar uçan kuşlar.
Bir fırtına gibi çalıyor, söylüyor.
Adımı dersen de Sefil Aliyim Bir gün akıllıysam yüz gün deliyim Üstü köpüklenmiş bahar seliyim Başı pare karlı dağdan gelirim
diyor, susuyor.
Sefil Ali olduğu yerde küçülmüş, tükenmiştir. Olduğu yerde, öylecene bir taş gibi kalakalmıştır. Donmuştur. Sazını usuldan, bir yana koydu.
Memed de donmuş kalmıştı. Bir ara gözüne ö çelik pırıltı gene geldi kondu. Sonra da kafasında bir top sarı ışık gene söndü, kıvılcımlandı. Bol ışıklı Çukurova düzü dalgalandı. Topal Aliye usuldan sokuldu: "Ali ağam!.." dedi. Ali:
"Ne?" diye sordu.
Memed ona "dışarı çık" diye bir işaret yaptı. Topal ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Arkasından Memed de kalktı. Onlar dışarı çıktıktan sonra, Cabbar Sefil Aliye yaklaştı, dürttü. Sefil Ali kendine geldi:
"Bak, Ali," dedi Cabbar. "Bana bak..."
Ali:
"Noldu?"
Cabbar:
"Topalı dışarı götürdü Memed. Anladın mı?" "^ *"
Ali güldü:
"Anladım."
Cabbar.
356
"Bu adam delirmiş. Aklı başından gitmiş bunun. Şimdi Topala ne söylüyordur biliyor musun? Ondan kasabaya gitmelerini istiyordur."
"Başka ne olacak? Her önüne gelene söylüyor. Bütün Çi-çeklideresi köyüne yayılmış. Köylünün ağzında: Memed Hat-çemi dünya gözüyle bir daha görüyüm diyormuş. Allah o zaman canımı alsın, gidip mapusanede göreceğim, kasaba ateş olsa gene içine gireceğim, diyormuş. Köylünün dilinde hep bu!"
Cabbar:
"Bu adam kanına susamış. Ben önüne geçmeye çalışıyorum, bana da kötü kötü, sanki düşmanıymışım gibi bakıyor."
Sefil Ali:
"Bırak sarhoşu yıkılana kadar gitsin."
Cabbar:
"Bırak sarhoşu ama, Memed yiğit adam, iyi adam. Bu dağlar Memed gibisini görmemiştir. Bir daha göremez de. Nur parçası adam. Evliya..."
Poyraz savuruyordu dışarda. Deli Poyraz... Neredeyse kar yağacak. Dağların üstünden bir turna katarı geçti az önce. Kış geldi demektir. Havada kış kokusu...
Çamın dalları poyrazda dökülüyordu. Memed, Topalı çamın yanında tutup dibine doğru çekti.
"Otur şuraya."
Topal, Memedin yüzüne bakınca hayretler içinde kaldı. Dudakları titriyordu. Merakla bekledi.
Memed geldi yanına çöktü.
"Ali Ağam," diye başladı, "sen akıllı bir adamsın. Bütün bu başıma gelenler senin yüzünden. -Sen de biliyorsun bunları. Ama anladım ki bunda senin suçun yok. Sen iyi adamsın."
Topal Ali:
"Aman Memedim..." dedi.
Memed:
"Amanı mamanı yok Ali Ağa."
Topal Ali:
"De bakalım öyleyse..."
Memed, bir an durdu düşündü. Yüzü gerildi. Büyük bir acı içinde kıvranır gibiydi:
357
"Ben," dedi. "Hatçeyi görmeye gideceğim yarın."
Topal şaşkına döndü:
"Nasıl, nasıl?" diye söylendi.
Memed, tok, sert bir sesle:
"Ben yarın Hatçeyi görmeye gideceğim." '
Topal:
"Eeee?"
Memed:
"Eeeesi mesi yok. Gideceğim."
Topal elini çenesine verip duraksadı. Epeyi düşündükten sonradır ki:
"Zor," dedi içini çekerek. "Çok zor. Düpedüz ölüm demektir."
"Ölümü alnıma aldım," dedi Memed, yüzü kırışarak, yüzü büyük bir acıyla gerilerek. "Ölümü alnıma aldım! Şurada tam yüreğimin ortasında bir yangın var. Oyuyorlar gibi yüreğimi. Gitmeliyim. Dayanamam gayri. Yarın şafaktan kalkıp yollara düşeceğim. Ben kasabaya..."
Topal sözünü kesti:
"Ya seni yakalarlarsa? Bütün umudum, bir köyün umudu sende."
Memed, köy lafını duyunca kapkara kesildi.
"Bir köyün bütün umudu mu? Bir köyün... Hangi köyün?"
Toprağa hışımla kocaman bir tükrük attı.
Topal Ali çok dingin:
"Celallenme kardaşım. İçi beni, dışı eli yakar. Sen köylüye gücenme. Korkularından ağayı tutar görünüyorlar. Yoksa yürekleri seninle bile... Bütün köyün, beş köyün umudu sende..."
Memed:
"Ben gideceğim," dedi, kestirdi attı. Topalın yanından kalktı. Dağa yukarı sarhoş gibi sallanarak yürüdü. Poyraz kokuyordu, kuru çam kokuyordu dağlar.
Topal, serseme dönmüş yerinden kalktı ve içeriye geldi.
Cabbar merakla, heyecanla Topala sordu: " *~
"Ne dedi sana Memed? Söyle Ali kardaş!"
Ali:
"Yarın şafaktan önce kasabaya gidiyor."
358
Cabbar:
"Bu adam delirmiş," diye bağırdı. "Bağlamak onu. Tutacaklar öldürecekler onu. Bağlamak. Şimdi nereye gitti o?"
Topal Ali:
"Dağa doğru yürüdü gitti. Sallanıyordu..."
Cabbar arkasından dağa doğru koştu. Poyraz, ormanın ağaçlarının dallarını kırıyordu. Kar yağacak gibi bir koku vardı havada. Bulutlar kararmış, kaynaşıyordu çökte. Birden ortalık karardı. İri taneli, sıcak damlalar düşmeye başladı.
Memedi ulu dallan yolunmuş bir çamın altında, çürümüş bir kütüğe oturmuş buldu. Yanına sokuldu. Dalgındı. Onun yanma geldiğinin farkında bile olmadı.
Usuldan yanına oturdu:
"Kardaş," dedi, "etme! Herkese de söyledin. Çiçeklideresi köyünde duymayan kalmamış. Kasabada da duyulmuştur. Yakalarlar seni. Etme bunu!"
Memed başını kaldırdı, dik dik yüzüne baktı:
"Doğrusun. Haklısın Cabbar. Ama gel bana sor. İçerime sor. Yüreğimi iki el tutmuş sık babam sık ediyor. Edemem. Hatçeyi görmeden edemem. Görmezsem ölürüm. Öyle öleceğime, böyle ölüyüm... Sen bana son bir kardaşlık yapar mısın?"
Cabbar:
"Senin için yapmayacağım iş yok Memed! Biribirimize kardaş dedik. Can dedik."
"Öyleyse bana eski püskü bir elbise... Senden istediğim bu."
Cabbar sustu, başı önüne düştü.
359
22
Koca Osman bir kuşluk vakti kasabaya doludizgin girdi. Atının kantarması köpük içindeydi. Çarşının ortasında attan indi. Atının dizginini koluna doladı. Çarşının bir başından öteki başına kadar çekti. Önüne kim gelirse gülümseyerek, "Merhaba!" diyordu yüksek sesle." Merhaba!"
Kasaba Kalaycının ölümünü duymuştu. Koca Osmanın böyle kubara kubara dolaşmasının sebebini anlıyorlardı.
Sonra çarşıyı bir uçtan öteki uca birkaç sefer gitti geldi. Gözleri birini arıyordu. Bulamadı. Çarşıyı bırakıp aşağı çaya doğru döndü. Tevfiğin kahvesi önüne geldi. Atının önünde kızarmış yüzüyle, titreyen elleriyle öylecene, bir heykel gibi dimdik durdu. Sonra kahvenin camlarına alnını dayayıp içeri uzun uzun baktı. Köşede gözüne Abdi Ağa ilişti. Buna sevindi. Atı meydandaki akasya ağacına bağladı içeri girdi. Vardı Abdi Ağanın başında durdu. Abdi Ağa başını kaldırınca Osmanı, kızarmış yüzüyle, titreyen elleriyle gördü. Göz göze gelince Koca Osman gülümsedi. Abdi Ağanın rengi attı. Koca Osman yüksek sesle bir, "Merhaba," dedi.
Abdi Ağa merhaba demeye kalmadan, arkasını döndü yürüdü. Abdi Ağa ağzı açık arkasından bakakaldı.
Koca Osman, atını akasyadan çözdü, üstüne atladı. Vayvay köyüne doğru doludizgin sürdü. Vayvay köyü kasabaya iki saat çekerdi.
Koca Osman kahveden çıkınca, Abdi Ağayı bir telaştır .aldı. Korkuyordu. Korkusundan hiçbir yerde duramıyordu. Beyaz
360
saplı nagant tabancası, sağ yanında kuşağının içine sokuluydu. Sağ eli her zaman üstünde dururdu. Tavla oynar, para sayar, yemek yerken her zaman üstünde. Görünmez bir düşmanla her an karşılaşmak üzereydi. Öyle sayıyordu.
O hızla kalktı, doğru arzuhalci Siyasetçi Ahmede gitti. Siyasetçi Ahmet bir tuhaf adamdı. Bir hoş, sanki ağzına bir çuval cevizi doldurmuşlar da çalkalıyorlar gibi konuşuyordu. Siyasetçi, Deli Fahrinin can düşmanıydı. Ali Safa Beyin de has adamıydı. O da kasabada Kalaycının yüzü suyu hürmetine icrai sanat ediyordu. Kalaycı namına türlü türlü dolaplar çeviriyordu. Habere, o da çok yanmıştı.
Abdi Ağa o hızla dükkana girdi:
"Yaz," dedi, "Ahmet Efendi. Eğer hükümet hükümetse, hükümetliğini göstersin. Tam böyle yaz. Dağları belleri eşkıya almış. Her çalının dibi bir hükümet. İşte böyle yaz. On beş yaşında çocuklar bile dağda. Böyle yaz! Yaz! Köyleri yakıyorlar. Kasabayı bile basıyorlar. Malımızdan canımızdan emin değiliz. Böyle yaz! Karılar bile silahlandı. İsyan var. Kasaba hükümetliğini ilan etti. Kanun kağıtlarda kaldı. Böyle yaz. İşte böyle yaz! Gelsin de kara asker, köklerini kazısın bunların."
Siyasetçi Ahmet Efendinin karanlık yüzü bir daha karan-lıklaştı. Başındaki siyah tüylü fötrünü çıkarıp masanın üstüne koydu. Cebinden çıkardığı mendiliyle alnını kurulamaya başladı.
"Bu dediklerini mi yazacağım?" diye sordu.
Abdi Ağa:
"Tamı tamına, harfi harfine yaz dediklerimi. Bu candarma-lar baş edemezler bunlarla. Baş edemezler. Anladın mı? Baş edemezler. Bu candarmaların bir alayı İnce Memedle başa çıkamaz. Ya gerisi!.. Yaz. Yaz da kara asker göndersin hükümet. Yaz ki isyan var. Bir eşkıya, yirmisinde bir çocuk. Benim kapımın yanaşması... İnce Memed adında... İşte böyle, söylediğim gibi yaz... İnce Memed tarlalarımı köylüye dağıtır. Beni köyden kovar, tarlalarımı köylüye, benim yanaşmalarıma dağıtır. Beş köyümü... Ben korkumdan kasabada bile gezemem. Candarma dairesinin önünde ev tuttum. Pencerelerine kum torbalan koydum. Kurşundan dolayı. Bacasını ördürdüm. Bombadan dola-
361
yi. Beni candarma dairesinin önündeki evimin içinde vurmaya gelmiş geçen gün. Haberlenmeseydik, nöbetçi olmasaydı, evi dinamitle uçuruyormuş. Kasabayı, diyormuş İnce Memed, tüm dinamitleyeceğim. Tüm. İşte, böyle tam yaz!
Siyasetçi:
"Ben," dedi ağlar gibi, "ben nasıl yazarım bunları? Elini keserler adamın. Haydi yazdık diyelim, şerefi var kasabanın. Gül adını pis etmeyelim kasabanın. Sonra da Kalaycı gittiyse, canı sağ olsun Ali Safa Beyin. Bir çete daha kurar. Ali Safa Bey, hükümete böyle yazdığına razı gelmez."
Abdi Ağa köpürdü:
"Sen dediğimi yaz," dedi.
Siyasetçi:
"Yazamam."
"Sana yaz diyorum kardaş, yaz!"
"Yazamam."
Hışımla ayağa kalktı:
"Ben de Fahri Efendiye yazdırırım," dedi.
Siyasetçi:
"Nereye istersen yazdır ya, hakkında hayırlı olmaz.."
Abdi Ağa doğru Deli Fahriye gitti. Deli Fahri onun ayak sesini çok uzaktan duydu, masadan başını ağır ağır kaldırdı.
362
Çiçeklideresinin beri yanı Şahinin kayası... Şahinin kayası sarp, yüce, dümdüz, göğe ağmış yosunlu bir kayadır. Şahinin kayası efsanelere karışmıştır. Destanlarda söylenir. Kayanın yüzünden aşağılara doğru bir pınar kaynar. Şahinkaya pınarı... Dört bir yanını yeşil, küçük ağaçlar, kokulu yarpuzlar sarmıştır. Üç kavak boyu yukardan, sarptan kokular gelir. Köpüklü su iner, kayanın duvar dibi yüzünden.
Şahin meraklısı bir genç varmış eskiden. Kayanın yüzündeki delikler, şahin yuvası. Şahinlerin civciv çıkarma zamanı bir şahin yavrusu almak ister. Şahin yuvası duvar gibi düz kayalığın orta yerinde. Ne alttan çıkılır, ne üstten inilir. Delikanlı uzun, kalın bir ip bulur, tepedeki en kalın ağaca bağlar. Şahin yuvasına doğru sarkar. Yavruyu alır koynuna koyar. Bu sırada ana şahin işten haberdar olur. Hışımla gelir, kanadıyla ipe çarpar, ipi kılıç gibi keser. Delikanlı, koynunda şahin yavrusu, aşağı düşer, parça parça olur.
Kaya bu yüzden Şahinin kayası olmuştur.
Geceden yola çıkan Memed, Şahinin kayasının dibinde durup dinlenirken, arkasından bir çıtırtı duyup baktı ki, ne baksın, Cabbar, kendisine bakıp durur. Göğsünün kılları arasından oluk misali ter sızıyor.
Uzun zaman Cabbar olduğu yerde durdu. Memed de önüne, toprağa baktı kaldı.
Sonra Cabbar geldi Memedin yanına oturdu. Elini usul usul uzatıp elini tuttu. Birkaç kere sıktı. Memed aldırmadı. Önüne bakmayı sürdürdü.
363
Cabbar, sesi karıncalanarak, titreyerek: "Kardaş!" dedi.
Öyle candan, öyle dostça söyledi ki Memed başını ondan yana döndürmek zorunda kaldı.
Cabbar, ellerini elleri arasına aldı: "Kardaş etme!"
"Sen de anlamazsan dedimi Cabbar kardaş," dedi, "ben ölsem daha iyi." Cabbar:
"Memedim," diye inledi. "Ben senin derdini anlıyorum. Ama sırası değil bu işin. Dert ikimizin." Memed:
"Öyleyse Cabbar kardaş, durma yoluma. Ben Hatçeye gideyim. Yakalanırsam kadere. Yakalanmazsam..." Kızdı. Yüzü başkalaştı: "Kimse beni yakalayamaz," dedi. Cabbar:
"Bu senin yaptığın düpedüz ellerini kelepçeye uzatmaktır. Ya seni biri görür de tanırsa? Ya Abdi Ağa? Kasabanın içinde ne yaparsın?" Memed:
"Kadere," dedi. Gözlerindeki pırıltı büyüdü. "Yakalanmam."
Cabbar:
"Var git git kardaş. Yolun açık olsun öyleyse." Memed: "Sağ ol." Cabbar:
"Seni burada üç gün beklerim. Kürt Temirin evinde. Üç gün içinde dönmezsen bilelim ki yakalandın." Memed:
"Bilin ki yakalandım." Kalktı yürüdü.
Cabbar arkasından, kendi kendine, gözden kayboluncaya kadar "Seni de yitirdik İnce Memed, seni de," dedi. "Bu dağlar bir İnce Memed daha göremez. Vay!"
İnce Memed Çiçeklideresi köyünden yırtık bir çarık, bir de
364
on beş yaşında bir çocuk elbisesi buldurmuştu. Elbise el doku-masıydı. Pamuktan, tırtıklı. Ceketi nar kabuğuna boyanmıştı. Şalvar beyazdı, kirliydi. Yırtıktı da. Elbise çok dar geliyordu. Olduğundan bir misli küçülmüştü. Eline de kalın bir çoban değneği almıştı. Başına siperliği yırtılmış, yağlı bir kasket geçirmişti. Tabancasını, tabancasının fişeklerini, içerden bacağına bağlamış, ipleri beline sarmıştı.
Yolda uçarcasına yürüyordu. Yanını yönünü gözleri görmüyordu. Başı dönüyordu. Sanki bir boşlukta yuvarlanıyordu. Dünya silinmişti.
Gece yarısına doğru kasabanın kıyısına vardı. Kenar mahallelerde köpekler ürüşüyorlardı. Ne yapmalıydı? Bu vakitte kasabaya gitse, kasabada han bulamazdı. Belki yakalarlardı da. Aşağıdan bir değirmenin şıkırtısı geliyordu. Döndü, değirmene doğru yürüdü. Değirmenin gürültüsü adamın kulaklarını sağır edecek kadar çoktu. Çok ötelerden sıcak un kokusunu aldı.
Yarın Cumaydı. Hapisanenin ziyaret günüydü. Büyük bir bela vardı: Hatçenin anası... Abdi Ağa kasabaya yerleşti yerle-şeli, her Cuma Hatçeyi ziyarete geliyor, güya Memedden haberler getiriyordu. Memed hakkında akla hayale gelmez hikayeler uyduruyordu ona. Bu sefer Memedin kötülüğüne değil, iyiliğine. Tarla dağıtma, çakırdikenliği yakma işini de bire beş katarak anlatmıştı. "Memed," diyordu, "bir büyümüş, bir uzamış kalınlaşmış. Aynen minare gibi olmuş." Hatçe sevinçten uçuyordu. Hapisane hapisane değildi artık. Cennete dönmüştü. Saatte bir Irazın boynuna sarılıp öpüyordu. Irazda da aynı sevinç!
Çiçeklideresine yerleşti yerleşeli de Memedden iki güne bir haber, para geliyordu.
Tozlu un çuvalları sıra sıraydı. Dört ağır taş, bir yanlarına unları fışkırtarak dönüyorlardı. Serpilen suyun, serpilircesine sesi geliyordu. Değirmenci kırçıl sakallı, gözü bozlu birisiydi. Tepeden tırnağa una batmıştı. On beş kadar köylü değirmenin orta yerine bir ateş yakmışlar, yöresine halka olmuşlardı. Memed vardı, bir "selamünaleyküm" çaktı, ötekiler yer açtılar. Halkaya girdi. Sonra gene konuşmalarına daldılar. Bir zaman sonra Memedin farkında bile olmadılar. Tarladan, üründen,
365
yokluktan, ölümden konuştular. Deve boynunda bir tüccarın soyulduğundan söz açtılar. Birkaç tanesi bunu İnce Memedin yaptığını söyledi. İnce Memed lafı geçince, arkasından toprak dağıtma meselesi akla geliyordu. Burada da öyle oldu. Yaşlıca bir köylü, "Toprağı dağıtmış dağıtmaya ya, çakırdikenliği ne diye yaktırmış köylüye, bu deli köppoğlusu?" diye merakla sordu. Ötekiler çakırdikenliğin yakılması üstüne akla hayale gelmedik laflar ettiler. Memed hırsından kudurdu. İçinden küfretti. Esas meseleyi, sebebi hiçbirisi de söylemedi. Akıllarına gelmedi. Siniri geçince içinden güldü. Çukurova köylüsü çakırdikenliği ne bilsin? Ne mene bir beladır, ne bilsin!
Sonra adamlar oldukları yere kıvrılıverdiler. Memed de kıvrıldı. Uyandığı zaman gün kuşluktu. Bir köylü başucuna durmuş, "Bre çocuk," diyordu, "gün kuşluk oldu. Yekin gayri. Atların, eşeklerin ayakları altında kaldın. Kalk gayri."
Şaşkın şaşkın uyanan Memed hızla kalktı, kasabaya doğru koşarcasına yola düştü. O hızla kasabaya girdi. Çarşının ortasından geçti. Çarşı eski gördüğü gibiydi. Sarı güğümlü şerbetçi ortada dolanıyordu. Kör Hacı nal dövüyordu aşkla şevkle. Nala Kozanoğlu türküsü söyletiyordu Memed yanından geçerken. Kebap dumanlan dükkanlardan dışarı fırlıyordu. Kara şalvarlı köylü kadınlar dükkandan dükkana girip çıkıyorlardı.
Memed korkarak, büzülerek, belediye bahçesinin yanında, yukarı doğru giden bir köylüyü durdurdu:
"Hapisaneye nereden gidilir?" diye sordu.
Köylü:
"Şu sokağı doğru çık, şu karşıdaki taş kapıdan içeri gir," dedi, yürüdü.
Memed kapıdan girdi. Bir bölük candarma dizilmiş, hazı-rol durumunda çavuşu bekliyordu. Bir hoş oldu bu kadar can-darmayı bir arada görünce. Dönüp dağlara doğru kaçmak geçti içinden. Hiçbir zaman, hiçbir yerde bu kadar sıkılmamış, yüreği daralmamıştı. Candarmalarm ilerisinde, sağında basık, pen-ceresiz bir dam gözüküyordu. Damın duvarları yosun bağlamıştı. Önünde, iki üç köylü kadın bekleşip duruyorlardı.
Memed, belini iyice kamburlaştırdı. Büzüldü. Küçücük kaldı. Damın hapisane olduğunu, üstünde dolaşan nöbetçiden an-
366
ladı. Çok hapisane hikayesi dinlemişti. Bu da tıpıtıpına benziyordu. Ağır ağır dama doğru yürüdü.
O sinirli, Allahm belası gardiyan karşısına dikildi, sertçe sordu:
"Ne istiyorsun çocuk?"
Memed ağlamsı ağlamsı:
"Benim bacım burada mapus da..."
Gardiyan:
"Kim? Hatçe mi?" diye sertçe sordu.
Memed boynunu bükerek:
"Heye..."
Gardiyan içeri bağırdı:
"Hatçe! Hatçe, kardeşin gelmiş."
Kardeş lafını duyunca Hatçe şaşırdı. Şaşkın şaşkın dışarı çıktı. Memede doğdu geldi. Memedin yüzü bembeyaz olmuştu. Duvarın da dibine çökmüştü.
Gardiyan:
"İşte burada!"
Hatçe Memedi görür görmez, olduğu yerde kalakaldı. Dondu kaldı. Ağzından çıt çıkmadı. Sendeleyerek geldi, duvara sırtını dayayıp oturdu. Bitmişti. Uzun zaman böyle yan yana kaldılar. Dilsizmişler gibi. Öylecene biribirlerinin gözlerine baktılar. Iraz da geldi. Hatçenin bitkinliğine şaştı. Konuşmadıklarına da bir anlam veremedi. Memede yaklaştı:
"Hoş geldin oğul."
Memed belli belirsiz ağzında bir şeyler geveledi. Iraz bundan hiçbir şey anlamıyordu.
Öğleye doğru gardiyan geldi:
"Yeter artık. Haydin yerlerinize," diye bağırdı.
Memed yine öyle ağır ağır büzülerek ayağa kalktı, cebinden para çıkınını çıkardı. Hatçenin kucağına attı. Arkasını döndü yürüdü. Büyük taş kapıyı çıkıncaya kadar Hatçe de durdu orada, arkasından baktı.
Iraz:
"Bu ne kız?" dedi. "Bu da kim?"
Hatçe:
"Gel içeri Iraz teyze," diye inledi. "Gel de içeri..."
367
İçeri girdiler, Hatçe kendini yatağın üstüne halsiz attı. Iraz meraklandı: "Noldu sana?" Hatçe:
"İnce Memed," dedi. Iraz:
"Ne?" diye hayretle bağırdı. Hatçe:
"İşte o çocuk İnce Memeddi." Iraz:
"Vay gözlerim kör olsun," diye dövündü. "Vay gözlerim... İyice bakmadım da aslanımın yüzüne. Vaay gözlerim önüme
aksın."
Sustular. Sonra iki kadın gözleri yaşararak, birden biribirle-rine sarılıp, sallanmaya başladılar.
"Bizim İnce Memedimiz."
Sonra yatağın üstüne yan yana oturdular. Biribirlerine gülümseyip duruyorlardı.
Hatçe:
"Yüreğir ovası..." dedi.
Iraz:
"Evimiz."
"Kınalı toprak çalacağım duvarlarına. Otuz dönüm de... Iraz teyzemin elini ılıktan soğuğa vurdurmayacağım."
Iraz karşı koydu:
"Ev, hepimizin evi. Hepimiz dört elle çalışacağız."
Şimdi yeni bir umut kapısı açılmıştı. Günlerden beri hapisa-nede af konuşuluyordu. Bilmem hangi mebus gelmiş de Ankara-dan, af çıkacağını söylemiş. Bu aylarda çıkacakmış. Hapisanede türküler çıkarılmıştı af üstüne. Gece gündüz hapisane af türküleri ile inliyordu. İçerde bir yaşlı Mustafa Ağa vardı. Herkese akıl verirdi. Akıllı, bilgili adamdı. Hatçe her Allahm günü ona:
"Mustafa Emmi, hapisaneler boşalınca, Memed de affa uğrar mı?" diye soruyordu.
"Değil Memed, dağdaki kurt kuş bile affa uğrar."
Hatçe buna seviniyor, sevinci bütün gün, bütün gece sürüp gidiyordu.
368
Yüreğir ovasının toprağı sıcak, verimlidir.
Hatçe içerdeki Yüreğiri bilenlerden köy köy, bucak bucak öğrenmişti. "Biz," diyordu, "Karataşa yerleşiriz. Değil mi Iraz teyze?" Iraz: "Yaa oraya," diyordu. "Karataşa..."
Dışarı çıktı, erkekler hapisanesinin kapısına vardı bağırdı:
"Mustafa Emmi!"
Mustafa Ağa okşar gibi:
"Ne diyorsun deli kız?" diye kapıya doğru yürüdü. Hatçe-nin ne diyeceğini bildiği halde, gene de sorardı.
"Memed de?" dedi.
"Dağların kurdu kuşu bile... Af çıkarsa, öyle çıkar. Çıkacak da... Hükümetin şerefine çıkacak."
Hatçe:
"Ellerini öperim Mustafa Emmi."
Mustafa Ağa, her zaman:
"Deli kız," der gülümser, koğuşuna çekilirdi. Öyle yaptı.
Iraz:
"Çıkacak," dedi. "Bizi de Çarşamba günü Kozana götürecekler. Burası bize ceza kesemezmiş. Öyle karar vermiş mahkeme. Keski af çıksa da Kozana hiç gitmesek. Bir canım sıkılıyor ki."
Hatçe buna çok üzüldü:
"Keski..." dedi. "Memed de gelemez Kozana. Keski konuş-saydım Memedlen. Nutkum tutuldu da konuşamadım."
Iraz:
"Ben bilseydim Memed olduğunu onun..."
Hatçe:
"Af yakında."
Iraz:
"Mustafa Ağa akıllı adam. O bilir. Ankarada adamı var."
Hatçe:
"Bugün Cuma. Çarşambaya ne eder?" Parmaklarını saymaya başladı. "Cumartesi, Pazar... Çarşambaya kadar beş gün var. Gideceğimizi Memede söyleseydim. Keski... Keski söyleseydim."
Iraz:
"Ben onun İnce Memedimiz olduğunu bilseydim, hemen söylerdim."
369
Hatçe:
"Af çıkacak mı teyze?"
Iraz:
"Mustafa Ağa akıllı adam. Ankarada da adamı var. Çıkacak. O bilmezse kimse bilmez."
Hatçe:
"Evimizin önündeki salkım söğüdün dallan toprağa değer."
Iraz:
"Değer."
Hatçe:
"Buzağılarımız olur, mor mor."
Hapisaneden ayrıldığında Memed uçar gibiydi. Başı dönüyordu. Yere düşecekmiş gibi gözleri kararıyordu. Pazaryerine geldi. Kendisini ortadaki beyaz taşın üstüne zor attı. Az sonra kendine geldi. Pazaryerinde portakallar öbek öbekti. Lahanalar ortaya yığılmıştı. Küçücük tepeler gibi. Taştan kalktı, pazaryeri-nin ortasına doğru yürüdü. Bir sürü adam gördü Tevfiğin kahvesinin orada. Adamların üstlerinde aba, omuzlarında bel vardı. Kısa boylu, boğazı ipek ipli bir adam onlara boyuna küfrediyordu. Buna şaştı. İçinden "burda da Abdi Ağa var" geçti. Orada bekledi. Kısa boylu sövdü sövdü. Adamlardan hiç ses çıkmadı. Başlarını yere dikmişler, kıpırdamıyorlardı. Sonra, küfreden adam birden yumuşadı, "Kardeşler" demeye başladı. "Sizler benim canımdan azizsiniz." Buna haddinden ziyade şaşırdı. Bir anlam çıkaramadı. Omuzu belli adamlar, başlan yerde, ağır ağır kımıldadılar, çaya aşağı yürüdüler. Birkaç kişi, "Çeltik tarlalarına gidiyorlar," dedi. Memed buna daha çok şaşırdı. Oradan çarşının ortasına vurdu. İlk geldiğinde kebap yediği dükkanın kapısından dumanlar fışkırıyordu dışarı. İçeri girdi. Kebap kokusu içini bayılttı. "Yelle!" Memed:
"Çabuk kardaş!" dedi garsona. "Yelle!" dedi öteki, kebapçıya. - *¦
Arkasına dönünce gözlerine inanamadı. Korktu. Gözlerini kırpıştırdı. Gördüğü, tam arkasında oturan Topal Aliydi. Hayal değil. Topal Ali ona hain hain gülümsedi. Memed hiçbir şey
370
söylemedi. Bir anda kafasından yüzlerce kötü ihtimal geçti. Topal Ali durmuş, konuşmuyor, boyuna gülümsüyordu. Sonra yerinden kalktı, geldi Memedin yanındaki boş sandalyaya oturdu. Kulağına eğildi:
"Merak etme kardaş, hiçbir şey yok. Konuşuruz."
Kebaplar geldi. Yediler, dükkandan çıktılar. Sarı güğümlü şerbetçi bir uçtan bir uca çarşıyı dolanıyordu.
Memed:
"Şerbetçi, bir şerbet," dedi.
Şerbetçi doldururken, o güğüme elini dokundurdu.
Şerbetçi buna güldü:
"Altından yapılmıştır oğul, altından," dedi.
Topal Ali:
"Senin kasabaya indiğini Cabbar söyledi. Bindim ata, sürdüm. Başına bir iş gelmesin diye... Seni hapisane kapısında çok bekledim. Hatçe nasıl, eyi mi? JJlan deli, adam atsız hiç kasabaya iner mi? Başına bir iş gelecek olsa, kaçmak zorunda kalsan seni yakalayıverirler. Onun için, at elimde peşinde dolaşıyorum. Bir tanıyan olur. Bir şey olur. Binersin ata, sürersin dağlara..."
Memedin gözleri yaş ile doldu:
"Sağ ol Ali Ağa," dedi. "Sağ ol!"
Ali:
"Sen İnce Memedsin. Sen sağ ol kardaş!"
Memed:
"Sana bir şey söyleyeyim mi Ali Ağa?"
Ali:
"Söyle."
"Hatçeyle karşı karşıya oturduk. İkimizin de nutku tutuldu. Bir laf bile edemedik. Onu orada görmeyi hiç içim götürmüyor. Ben bir daha gidemem. Gitsem de nutkum tutulur gene... Sen varıver yanına... Ne diyor Hatçe, sor."
Ali:
"Olur," dedi. "Sen beni pazaryerindeki kahvede bekle. At pazaryerinin öte ucundaki dutun altında bağlı. Bir şey olursa... Atlarsın üstüne." Memed:
371
"Atlarım."
Bir tuhaf, bir anlaşılmaz, bir ürperti vardı içinde. Sırtında soğuk soğuk bir şeyler dolaşıyordu. Rahat değildi. Bir yerlere sığmıyor gibi bir hali vardı. Kaçmak, bir şeyler kırmak, parçalamak istiyordu. Kedere, korkuya benzer bir duygu içinde. Bir
çırpınma.
Atın yanma kadar hızla yürüyerek geldi. Görenler, sersem sersem yürüyen köylü çocuğuna acayip acayip bakıyorlardı. Atın burnuna samanlar yapışmıştı. Yerden yeşil ot kopardı, atın burnunu sildi. At demirkır bir attı. Lekeleri maviye çalan büyücek lekelerdi. Sağrıya doğru kınalanıyordu. Atın başını okşadı, kahveye geldi. Bir çay söyledi. Çayı getirdiler. Hatçe geldi gözünün önüne. Hatçe çok değişmiş, yüzü sapsarı olmuştu. Gözlerinin altı çürümüştü. Yüzü şişmanla-mıştı ama, halsizliği, bitkinliği belliydi. Yüreği parça parça oldu. Gözlerinden masanın üstüne damlalar düşmeye başladı. Eğreti oturuyordu zaten. Çekinerek. Çayını içti, bitirdi. Merakla Aliyi beklemeye başladı. Gözleri Alinin geleceği yola dikildi.
Sokağın ucundan Ali göründü. Yüzü asılmıştı. Memed onu karşıladı. Atın olduğu yana döndüler. "Ne söyledi?" "Sorma." "Kötü mü?" "İyi de değil." Memed yüreği taşarak:
"Söyle söyle! Biliyordum zaten. İçimde bir dert vardı. Durdurmuyordu beni. Söyle!"
"Hatçeyi Kozan mahpusanesine götürüyorlar bu Çarşamba. Hatçe hakkını helal etsin, dedi. Ağır cezalıymış Hatçe. Bura mahkemesi kararı öyle vermiş. Irazı da götürüyorlar beraber."
Bunu duyunca, ilkin yıldırımla vurulmuşa döndü. Az zaman sonra kendisine geldi. Aliyi unutmuştu. Kendi kendine gülümsedi. Bütün Çukurova, ağacıyla, otuyla, taşıyla, toprağıyla kasabasıyla sarı pırıltılara kesti. O, gülmesini sürdürüyordu. Sonra birden ata atladı. Bir an içinde değişip, bambaşka bir İnce Memed olmuştu.
372
"Düş önüme Ali Ağa. Oldu."
Ali atın önüne düştü. Kasabayı hızla çıktılar. Binboğayı geçtiler. Dikirlinin üst başında şimdi Karaçalı Osmanın portakal bahçesi bulunan yere geldiler.
Ali atın başını tutup durdu. Memedin gözlerinin içine bakarak:
"Ne var? Ne oldu? Bana da söyle!"
Memed attan indi. Gülümseyerek Alinin elini tuttu:
"Yolu bekleyeceğim. Hatçeyi candarmaların elinden alacağım."
Ali:
"Sen deli misin?" diye kızdı. "Çukurovanın ortasında, gündüz gözüne candarmaların elinden kız almak!.. Sen deli misin?"
373
Kapıdan içeri bir top sevinç halinde girdi. Cabbar Memedi tanıdı tanıyalı hiç böyle görmemişti. Sefil Ali de görmemişti. Memedi böyle sevinçten kanatlanmış görmek bir hoşlarına gitti. Memed oynak türküler söylüyordu damın içinde dolaşarak:
Armut dalda beşimiş Tan yerleri ışımış Anası yorgan vermemiş de Ak memeler üşümüş.
Böyle bir türküyü Memedin ağzından duyacaklarını az önce birisi söyleseydi, imkanı yok inanmazlardı.
"Sefil Ali," diye gürledi. Her zaman çok durgun, ölçülü konuşurdu. "Al sazı da oynak havalardan çal!"
Sefil Ali hiçbir şey söylemeden vardı, duvardan sazı indirdi, çok oynak bir hava çalmaya başladı. Hem çalıyor, hem söylüyordu. "Vardım baktım demir kapı sürgülü- Siyah saçlar sır-mayılan örgülü..."
Memed de karışıyordu Sefil Aliye.
Bir ara kapıda durakalmış Topal Aliyi gördü, koluna girdi. Sefil Aliye de, "Bir halay havası çal," dedi. Sefil başladı çalmaya, ötekiler başladılar ortada dönmeye. Sonra Memed soluk soluğa, halayı bıraktı, arkasını duvara verip oturdu. Duramaz bir hali vardı. Parmakları oynayıp duruyordu. , - -
"Cabbar!" dedi.
374
Cabbar:
"Buyur Ağa,"
"Gün bugündür, kardaş."
"Nen var? Bir şey mi oldu?"
"Gün bugündür. Yiğitlik gösterecek gün..."
"Şaşırtma adamı, allasen."
Memed ayağa kalktı. Üstündeki çocuk giyitlerini çıkardı, damın bir köşesine attı, kendininkileri giydi.
Ayağındaki ayakkabının yüzü kalın Maraş derisindendi. Kırışık, koyu kırmızıydı. Tabanı da otomobil lastiğindendi. Şalvarı şayaktı. Kahverengi. Soydukları bir tüccardan almışlardı. Memedle Cabbar Kalaycı dövüşünden dönerlerken birkaç hafta Maraş yolunu beklemişler, adam soymuşlardı. Paralan, giyitleri, cephaneleri ondandı. Soygunculuklarından çok memnundular. Maraş yolunu tutmaya gene gideceklerdi. Kemerleri, tüfeğin kayışları gümüş işlemeliydi. Çok güzel işlenmişti. Başından fesi atmış, yerine mavi bir ipek yağlık sarmıştı. Şayak şalvarı benek benek karaydı. Tabancasını kabıyla birlikte, o yörük beyi göndermişti. Son derece güzel, kılaptan işlemeydi.
Fişeklikleri göğsüne, çaprazlama, çift sıra üstüne bağlardı. Onlar da kılaptan işlemeydi. Yörük beyinin hediyesiydi.
Cabbar merakla sordu:
"Ne var Memed? Söylesene!"
Memed:
"Gün bugündür."
Topal Ali kapının ağzında, belini duvara dayamış gülümseyerek duruyordu.
Cabbar:
"Topal, sen söyle!" dedi.
Topal:
"Çarşamba günü kasabadan Kozana götürüyorlar Hatçeyi. Candarmaların elinden alacak oluyor yolda. Ona seviniyor işte."
Cabbarın ağzından çıt çıkmadı. Yüzü asıldı. Sefil Ali de konuşmadı. Zaten karışmazdı bu işlere.
Memed işi çaktı. Oralı olmadı. Cabbarın yüzü aşılırsa asılsın. O kimseden yardım beklemiyordu. Ya herro, ya merro demişti.
375
İlk tanıştıkları günlerde, Sefil Ali bir Köroğlu hikayesi söylemişti. Köroğlunun zuhuru. Günlerdir, Memedin kafasında o Köroğlu dönüyordu.
Şöyle rivayet ederlerkim: Vaktiyle Bolu şehrinde... der başlardı. Sokakta bir küçücük köpek görmüş Köroğlu. Köpek küçücük, el kadar. Dört beş kocaman kocaman köpek, araya almışlar küçük köpeği. Saldırırlar. Küçük köpek kaçmaz, kendini savunur. Savunduğu gibi, onları yener de... Her birini bir yana dağıtır, yoluna gider. İşte Köroğlu bunu görür. Bu dövüşü seyreder.
Demek, der Köroğlu, bir küçük köpek!.. Yürekli olunca... Ondan sonradır ki Köroğlu, Köroğlu olur. Korkmaz. Babasının başına da o iş gelince çıkar dağa.
Köroğlu, duydu duyalı, Memedi çok çekiyordu. Köroğlunu dinledikten sonra, bir daha yemin etmişti Ağayı öldüreceğine.
"Ne yüzünü ekşitiyorsun Cabbar kardaş?"
Cabbar:
"Hiç!"
Memed:
"Korkma, sana işim düşmeyecek."
Cabbar:
"Hiç!"
Memed:
"Ne hiçi?"
Cabbar:
"Hiç!"
Memed:
"Yaaa!"
Cabbar:
"Yanarım sana."
Memed:
"Bre Cabbar," diye öfkelendi. "Bana hep yanarsın sen zaten.'
Cabbar:
"Babayiğitsin. Yanarım."
Memed:
"Neden ola?"
Cabbar:
376
"Yanarım işte."
"Sebebini söyle!"
Cabbar bu sefer iyice öfkelendi, bağırmaya başladı:
"Çukurovanın ortasında, düzlüğünde, gündüz gözüne, o kadar köyün arasından candarmaların elinden insan alacaksın, öyle mi? Çukurova kapan demektir. Eşkıya kapanı. Kim düşmüşse Çukurovaya çıkamamıştır dışarı. Yanarım sana. Üstelik sen Çukurovanın yolunu da bilmezsin. Yanında Recep Çavuş gibi biri olsa gene neysen ne! El yordamıyla Çukurovaya inilir mi?"
Memed kasıldı. Dimdik, bir kaya parçası gibi durdu:
"Sen şimdi benimle gitmeyecek misin? Onu söyle."
Cabbar:
"Ben gidip de kendi elimle kapana giremem."
"Açık söyle, kapanı mapanı bırak da. Gidecek misin, gitmeyecek misin?"
Cabbar:
"Gidemem."
Memed:
"İyi. Sen söyle Sefil Ali, benimle gelecek misin?"
Sefil Ali:
"Ben Çukurovayı bilmem ki kardaş, ben Çukurovadan korkarım. Benim sana bir faydam olmaz ki... Zararım olur. İstersen gelirim de. Arkadaş için değil mi?"
Cabbar Sefil Aliye öldürürcesine bir bakış fırlattı.
Memed:
"Demek böyle!" dedi sustu.
O gece birlikte yemek yemediler. Her biri bir yana çekildi somurttu.
İçlerinde, en sevinçlisi Topal Aliydi.
Uyku zamanı Cabbar:
"Siz uyuyun. Ben nöbetçi kalırım," dedi.
Ötekiler, Memed uyudu.
Gece yarısı, Cabbar Memede yaklaştı, dürttü. Memed öfkeyle kalktı oturdu. Uyumuyordu. Sert sert:
"Ne istiyorsun benden Cabbar? Arkadaşlığını yaptın işte! Daha ne istiyorsun benden?"
377
Cabbar:
"Kardaş!" dedi.
Memedin elini iki eli arasına aldı:
"Kardaş!"
"Yaptın arkadaşlığını," diye güldü öteki.
"Vazgeç bu işten. Hatçeyi nasıl olsa bırakacaklar. Şahitler hep ifadelerinden dönmediler mi? Hep Hatçenin tarafını tutmuyorlar mı? Hakime, Veliyi Memed vurdu demiyorlar mı? Bırakacaklar."
Memed:
"Döndüler ya, para etmiyor. Para etse Ağır Mahkemeye gönderirler mi Hatçeyi? Ağıra gönderiyorlar, Kozana. Anladın mı? Benim yüzümden sürüm sürüm sürünüyor mapuslarda. Ya ölürüm, ya kurtarırım. Sana gel, demem. Gelmesen daha iyi olur. Bu, yüzde doksan ölüm demektir. Aklı başında bir adam kendini ölüme atmaz."
Cabbar:
"Senin için her şeyi yaparım Memed ama, bu düpedüz delilik. Göre göre kendini ateşe atmak demek. Yazık bize. Yazık sana. Senin için kardaş... Gel sözümü tut. Kırma beni. Nolursun Memed, kırma beni. Sen böyle bok yoluna gidersen yüreğime dert olur. Gel, etme bunu kardaş!"
Memed:
"Hiç söyleme Cabbar kardaş. Nefesine yazık değil mi? Söyleme. Yüzde yüz öleceğimi bilsem, gene gideceğim. Ben böyle yaşayıp da nolacak yani! Hiç söyleyip de nefesini tüketme."
Cabbar:
"Sen bilirsin," dedi. "Kendi düşen ağlamaz."
Elini bıraktı, köşeye çekildi.
Cumartesi, Pazar, Pazartesi Memedle Cabbar biribirlerinin yüzlerine bakamadılar. Biribirlerinden kaçıyorlardı. Memed, çok erkenden kalkıp dağa çekiliyor, karanlık kavuştuktan sonra dama geliyordu.
Salı sabahı, daha gün doğmadan, Memed kalktr Topal Aliyi uyandırdı:
"Ben gidiyorum Ali Ağa." ,
Ali yataktan sıçradı:
378
"Bu iş yalnız olmaz," dedi. "Üstelik sen Çukurovayı bilmezsin. Ben de seninle geleceğim." Güldü. "Kurşun sıkacak sanma beni ha! Sen sıkarsın, ben uzaktan seyrederim. Saklanırım bir yere, seyrederim. Sana iyi bir at bulacağım. Çiçeklidere-si köyünden. Ben de bineceğim bir ata. Sana haber ulaştıracağım. Dağa yakın bir yerde pusu kuracaksın candarmalara... Sı-tırın kamışlığında. Sen dur, ben Çiçeklideresine gideyim. Olur mu?"
Memedin sevinçten gözleri parladı. Topal Alinin boynuna sarıldı, öptü:
"Senin," dedi, "bu iyilikleriyin altından nasıl kalkarım Ali Ağa?"
Ali:
"Ne iyiliği bre kardaş," diye kederli kederli başını salladı. "Kırdığımı bitiştirmeye çalışıyorum ben."
Hızla yürüdü gitti.
Bir iki saat sonra, gün değerken, damın kapısında bir patırtı oldu. Bir atın hızla, gürültüyle soluk alışı duyuldu. Memed dışarı çıktı:
"Ali Ağa," dedi gülerek, "yaşasın."
Ali:
"Düğün atı bu at. Süsledim."
Atın boynuna mavi boncuklar, renk renk kordelalar asılmıştı. Eyeri, dizgini sırma işlemeliydi.
"Düğün atı."
Topal Ali:
"Bir de yamçı getirdim. Büyük yağmur var. Hem yağmur için, daha çok da..."
Cabbar:
"Eeee?"
"Silahını kimse görmez. Çekersin üstüne, yalnız başın görünür. Haydi vakit geçirmeyelim."
Memed ata atladı. Topal Ali de arkasından...
Cabbar kapının eşikliğinde durmuş, onlara kıpırdamadan bakıyordu. Sefil Ali de öyle. Cabbarm yüzü, ölü yüzü gibi sararmıştı. Orada bir Hitit heykeli gibi donmuştu.
Memed atı kapıya sürdü. Cabbarın yüzüne bakmadan:
379
"Hakkını helal eyle Cabbar kardaş," dedi sesi bozularak, "Sen de hakkını helal eyle Sefil Ali!"
Cabbar hiç durumunu bozmadı. Gerçekten bir Hitit heykeli gibi, orada öylece kıpırdamadan kaldı.
Sefil Ali:
"Helal olsun kardaş," dedi.
Atları, bayırdan aşağı hızla sürdüler.
Cabbar uzun zaman olduğu yerde kıpırdamadan öyle kaldı.
380
Yağmur çiseliyordu. Güneşli bir yağmur. Bir zaman açıyor, sonra gene usul usul çiseliyordu. Kamışlar ıslanmışlardı. Üstlerinden sular süzülüyordu. Sular yapraklarda kabarcıklanıyor, güneşte parlıyordu.
O zamanlar Sihrin alt yanında büyük bir kamışlık vardı. Yol kamışlığın üst başından, mersinle örtülü dağın eteklerinden geçerdi.
Kamışlığa Küçük Çınar köyü üstünden indiler. Gün batarken yağmur da dindi.
Topal Ali:
"Yamçıyı aldığıma iyi etmemiş miyim?" diye sordu.
Memed:
"İyi," dedi.
"Yağmur da durdu."
"Gene başlar."
"Çukurovada pusu kurmak için bu kamışlıktan iyi yer yok."
Memed:
"Bre Ali Ağa," dedi, "sen bu kadar çok şeyi nasıl belledin? Çukurovayı taş taş biliyorsun."
Topal Ali:
"Gençliğimde Çukurovadan at çalar, dağlara götürürdüm. Anladın mı şimdi Çukurovayı neden iyi bildiğimi?"
"Anladım. Bu yoldan geçecekleri muhakkak mı?"
Topal:
381
"Kozana iki yoldan gidilir. Biri Çukurköprünün yolu, biri de burası. Yağmur yağdığı iyi oldu. Çukurköprü yolundan çamurdan çıkamazlar, gömülürler. Bu yüzden, muhakkak buradan gelirler. Burası çok iyi. Buradan daha iyi pusu yeri bulunmaz. Yapacağını yapar, hemen atarsın kendini dağa. Cabbar böyle olduğunu bileydi gelirdi."
Cabbar lafını duyunca Memedin yüzü gerildi.
Topal Ali:
"Vallahi de gelirdi," dedi. "O korktu. Dal gündüz, ovanın ortasında sarılacağımızdan korktu."
Memed gene sustu.
"Korktu," dedi. "Bir korktu ki... O ne hin oğlu hin o! Ne kadar eşkıya ovaya inmiş, ovada gezmişse, hepsinin öldürüldüğünü, bir tekinin bile dağa dönmediğini bilir."
Memed merakla sordu:
"Bir teki bile dönmedi mi?"
Topal:
"Bir teki bile."
Azık çıkınını açıp, yemek yemeye başladılar. Ağır ağır çiğneyerek yemeklerini yediler.
Topal:
"Ben gideyim de kasaba yoluna, onların arkasmca geleyim. Sen dağa çekil de uyu. Şafaklaym kamışlığa gir. Atı orta bir yere bağla. Görünmesin. Sen de yolun ağzına gel! Ben gidiyorum. Yarın ikindiüstü onlar buradalar."
Topal ata bindi, doludizgin kasabaya sürdü.
Topal gözden yiter yitmez, Memed de ata bindi, dağa çekildi. Bir taşocağına indi. Taşocağma sular toplanmıştı ama, taşocağı siperliydi. Yağmur yağsa bile insanın üstüne düşmezdi, mağara gibiydi. Ocağın çukuru su doluydu. Çukura taş yığmaya başladı. Atı tam üstteki büyük meşe ağacına bağladı. Yamçıya sarılıp, yığdığı taşların üstüne yumuldu. Bir zaman kendinden geçiyor, sonra hop diye ayıkıyordu. Şafağı böyle etti.
Şafaklaym ata atlayıp, kamışlığa geldi, atı, ta kamışlığın ortalarına sürdü, bir kamış köküne iyice bağladı.
Akşamdan beri bir hoştu. Bedeninin her yeri sızlıyordu. Büyük bir kamış kümesine sırtını dayadı, oturdu. Kamış küme-
382
sine sarıca arılar petek üstüne petek yapmışlardı. Örümcekler kamışlardan kamışlara ağlarını germişlerdi. Kamışlar pürçük-lenmişti. Pürçükler tozakıyordu. Kamışların pürçüklerine gün vurdu derken.
Beklemek kadar zor bir şey yok. Bekledi. Ne zaman?.. Öğle oldu. Bir ıslak sıcaklık çöktü ovaya. İkindi oldu. Karşı dağların gölgeleri doğuya doğru uzadı. Bu sırada Memed, bir kamış köküne dayalı tüfeğini aldı, yol kıyısına yakın büyük bir kamış kökünün yanındaki çukura gitti. İkide birde yolun ortasına çıkıp kasabadan yana bakıyordu. Görünürlerde kimsecikler yoktu. Dişi dişini yiyordu. Döşen kurşunu yazıya yabana... Nereye olursa olsun. Döşen! Kamışlığa, yola... Hırsından tepiniyordu. Her dakika bir yıl oluyordu artık.
Sonra hançerini çıkardı, çukuru kazmaya başladı. Bütün gücüyle kazıyor, toprağı avuçlarıyla dışarı taşıyordu. Soluk soluğa yola koştu, bir şey yok. Elleri yanlarına düştü. Öyle kalakaldı. Ne gelen var, ne giden. Umudu kesti. Gitti çukurdan tüfeğini aldı, geldi yolun ortasına dikildi. Gün neredeyse batacaktı. Ta yolun ötesinden kımıldanan bir top karartı göründü. Karartı gittikçe yaklaşıyordu. Yüreği hop etti. Buna karşın kamışlığa gene girmedi. Az daha yaklaşınca karartı, dört candarmanın önünde iki kadın olduğunu fark etti. Ağır ağır kamışlığa çekildi. Karşı dağın üstündeki güneşin yarısı kalmıştı. Candarmalardan en arkadaki uzun boylusunun bacağını nişan alıp tetiği çekti. Candarma bağırarak döndü, yere kapaklandı. Memed makinalı gibi tarıyordu, sağı solu. Candarmalar afallamışlardı.
Memed:
"Ulan karşınızda İnce Memed var. Bırakın o kadınları gidin."
Bir candarma daha düştü çığlık atarak. Öteki iki candarma da yolun kıyısındaki su dolu hendeğe attılar kendilerini. Memede karşılık vermeye çalıştılar. Karanlık kavuştu, yağmur da yeniden ufak ufak sepelemeye başladı. Kadınlar ortada öylece kalmışlardı. İkisini de korkunç bir titremedir almıştı. Yolun ortasına, çamurların içine oturuverdiler sonra da.
"Ulan candarmalar varın işinize gidin. Uğraşmayın bizim-len. Bir tabur bile olsanız vız gelirsiniz."
383
Vurulanların bağırtısı, iniltisi göğü tutuyordu.
"Alın da arkadaşlarınızı gidin. Alın da..."
Candarmalar bir ara ateşi kestiler. Kadınların da azıcık akılları başlarına geldi.
"Gözü kör olası haydi," dedi, "yavaş yavaş Memede gidelim."
Hatçe:
"Bu da mı gelecekti garip başıma?" diye inledi. "Gidelim."
Yol boyunca sessiz sessiz süründüler.
Hatçe:
"Memed!" dedi.
Memed:
"Geldiniz mi?"
Göz gözü görmüyordu karanlıktan. Memed çukurdan yola atladı, karanlıkta gölge gibi sallanan kadınlara doğru geldi. Ellerinden tuttu, kamışlığa, atın yanına çekti. Candarmalar oraya buraya daha kurşun sıkıyorlardı. At ayak seslerini işitince uzun uzun bir kişnedi. Memed atı çözdü:
"Binin," dedi. "Binin de arkamdan sürün."
Kamışlığı çıktıklarında, candarmalar kurşunu kesmişlerdi. Yaralı arkadaşlarıyla konuşuyorlardı.
Eteğe doğru, nalları kıvılcımlanan bir atlı, taşları biribirine katarak, son hızla önlerinden geçti gitti. Biraz sonra da geri döndü. Topal Ali olsa gerek diye Memedin içinden geçti.
Bir ses geldi usuldan:
"İnce Memed! İnce Memed!"
"Buradayız Ali, gel!" diye bağırdı Memed.
Ali geldi yanlarında soluk soluğa durdu. Attan aşağı indi:
"Memed kardaş, al atı, bin. Sonra Çiçeklideresine teslim et. Bu eteklerde durma. Akçadağa çekil. Asım Çavuş ne kadar can-darma varsa çeker üstüne yarın. Yakayı ele verme. Ben sana ulaşırım. Bu gece ne yap yap Çiçeklideresini tut. Oradan da Akçadağı... Durma, doluduzgin. Allah selamet versin."
Arkasını döndü karanlığa karıştı. ^ *¦
Memed:
"Bu iyiliğini unutmayacağım Ali Ağa." , . -
Topal Alinin bıraktığı ata atladı.
384
"Hatçe öteki attan indi, geldi terkisine bindi.
Karanlıkta, dağlara yukarı, doludizgin atı doldurdu.
Birkaç kere yolu şaşırdı. Sonra buldu. Gün doğmadan Çiçeklideresine yetiştiler. Doğru köyün içine sürdüler. Ortadaki herhangi bir evin önünde durdular.
Memed bağırdı:
"Dışarı çıkın hele!"
On sekiz yaşında gösteren bir delikanlı açtı kapıyı. Onları görünce gülümsedi, sevindi. Geldi atların başını tuttu. Ahıra çekti. Atlar köpük içinde kalmıştı.
Hatçeyle Iraz iki büklümdü. Titrer gibi bir halleri vardı. Yüzleri alacakaranlıkta kararsız, karmakarışık, şaşkın görünüyordu.
içeri girdiler. Evin kadınları ocağı yakmışlar, ocağın başına da döşekler sermişlerdi. Döşeklere yorgun oturdular.
Memed:
"Ev sahipleri," diye konuştu, "ben iki günlük acım."
"Şimdi, şimdi İnce Memedimiz," dediler.
385
26
Abdi çökmüştü. Zayıflamıştı. Avurdu avurduna geçmişti. Kahvede akşamlara dek kulağının dibinde İnce Memed lafı ediliyordu. Buna ifrit oluyordu ama, ne gelirdi elden. Elin ağzı torba değil ki çeke bağlayasm.
Öfkesinden çarşıya sığmıyor, Maraşlı Mustafa Efendinin dükkanından Tevfiğin kahvesine, Tevfiğin kahvesinden Horoz Remzinin manav dükkanına, oradan arzuhalci Siyasetçi Ahme-de mekik dokuyordu. Her oturduğu yerde kimsenin ağzını açtırmadan saatlarca konuşuyordu.
"Görün işte! Görün işte malınızı. Çocuk diyordunuz. Ben bilmez miyim onu? O ne yezid oğlu yezid. Şurayı iyi belleyin. Abdi demedi demeyin. O dağlarda hükümetini kuracak. Mutlak kuracak. Benim tarlalarımı, babamdan kalma tapulu tarlalarımı köylüye, düğün şenlik dağıtan adam, hükümet değil de nedir ya?.. Hükümetlik ilan edecek. Tel çektim Ankaraya belki bin tane. Ne cevap veren var, ne hal soran... Bir acayip iştir kar-daşlar, bu hükümet işi. Bu kadar vatandaşını Torosun dağında bir eşkıyanın eline bırakmış. Gönder bir alay asker, kessin kökünü şunların. Haşa, sümme haşa! Hükümetimize dil uzatmıyorum. Uzatamam efendim. Amma neden kul eder bizleri birkaç eşkıyaya? Yazık değil mi? Günah değil mi?"
İkinci günü sabahleyin, yaralı candarmalar getirildi kasabaya... Mesele dilden dile dolaşıyordu. Herkes Memedden yanaydı.
Abdi Ağa da çarşının ortasına düşmüş, dört dönüyordu. Etekleri tutuşmuş. Konuşmuyordu. Yalnız önüne gelene:
386
"Ben size demedim mi?" diyordu.
Kimi görse, tanıdık, tanımadık:
"Demedim mi?" diyor, geçiyordu.
Sonra vardı Tevfiğin kahvesine, başını bir masanın üstüne koydu, orada hareketsiz, öylece kaldı. Öğle yemeğini unutmuştu. O öyle uyuklarken bir yanaşma geldi.
"Ağam seni istiyor," dedi.
Abdi Ağa ağır ağır başını kaldırdı.
"Nee?" diye bezgin bezgin sordu.
"Ağam, bize buyursun, diyor."
Kalktı. Başı çatlayacakmış gibi ağrıyordu.
Ali Safa Bey onu kapıda karşıladı, koluna girdi:
"Gel Ağam, gel bakalım. Bizi unuttun gitti."
Başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Uzun uzun Ali Safa Beyin gözlerinin içine baktı, sonunda:
"Demedim mi?" dedj.
Ali Safa Bey gülümsedi:
"Gir hele içeri gir! Konuşuruz."
"Demedim miydi?"
Merdivenleri dura dura, soluk ala ala çıktılar. Abdi Ağa "of, off!" çekerek, bitmişçesine kendisini sedire attı.
"Demedim mi?"
Kahve geldi. Fincan elinden düşüp kırılacakmış gibiydi. Kahve dudaklarından dökülür gibi...
Ali Safa Bey geldi yanına oturdu. Sakalını okşadı:
"Aman Abdi Ağam sen bu kasabayı yaktıracaksın. O arzuhaller ne öyle? Hükümet bir ordu gönderecek. Günah değil mi bizim kasabamıza? Yazık değil mi? İki sütsüz dağa çıkmış diye adı kötüye mi çıksın?"
Abdi Ağa derinden derinden içini çekerek inledi, başını salladı:
"Abdi ne yaptığını biliyor mu Ali Safa Bey oğlum? Ne yaptığını biliyor mu? O beni öldürecek. Yaşatmaz beni o! Ne yapacağımı şaşırdım. Elim ayağım tutmuyor. Zoruma giden ölümüm değil. Zoruma giden, bir el kadar çocuğa kocaman hükümetin gücü yetmiyor. Zoruma giden bu da değil. Sorma derdimi Ali Safa Bey! Sorma halimi. Zoruma giden bunlann hiçbirisi değil. Gitmiş kö-
387
ye, tarlalarımı köylüye dağıtmış. Öldürdüm Abdiyi, yaktım Abdi Ağayı diye. İşte bu kahrediyor beni, bu öldürüyor. Bu korkutuyor. Ölümüme yaranıyorum Ali Safa Bey. Bir ayağım çukurda. Bugün değilse yarın. Dünyaya direk kakacak değilim. Yarın bir tane daha çıkar, o da senin tarlanı dağıtır. Öbür gün bir tane daha... Daha da daha... Daha!.. Ben bundan korkuyorum işte..."
Ali Safa Bey omuzuna vurdu:
"Yok, Abdi Ağa, yok. Müsterih ol sen. Onlar belalarını bulacaklar. Müsterih ol."
Abdi Ağanın gözleri parlayıp, sakalı gerildi. Yüzüne kan geldi:
"Bugün banaysa, yarın sana. Beni bu korkutuyor işte. Dağda eşkıya mı var, istediği kadar olsun. Eşkıya da nedir ki... Ama bu! Bu korkutuyor beni. Toprak meselesi... Bir aklına düşerse köylünün, önüne geçilmez. Öldürüleceğimden değil, bundan korkuyorum. Siz bilirsiniz Ali Safa Bey. Bana kalırsa, hemen, gün geçirilmeden ölmeli bu oğlan. Bu oğlan eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürdü. Gün geçirip fırsat verme zamana. Aman oğlum. Karpuz meselesini aklından çıkarma. Vayvaylılar bile ona sığınıyorlar."
Ali Safa Bey aldırmıyor, gülüyordu:
"Anlıyorum Ağam," dedi. "Anlıyorum ama, korkma. Bugün değilse yarın, onun kellesini getirip senin kapının önüne atarlar. Korkma! Bir bölük candarmayla Asım Çavuş, elli gönüllüyle de Kara İbrahim onun takibine gönderildi. Candarma-lar neyse ne ya, Kara İbrahim eski eşkıyadır. Eşkıyalığın yolunu yordamını, o dağları çok iyi bilir. Onlara dedim ki, kesin kellesini İnce Memedin, takın bir sırığa, getirin Abdi Ağanın evinin önüne dikin. Öyle yapacaklar."
Abdi Ağa:
"O bir gün daha yaşamamalı. Bir gün daha. İnşallah öyle olur. Dediğin çıkar."
Ali Safa Bey:
"İnşallahı da var mı? Mutlak öyle olacak. Sen Kara İbrahi-mi bilir misin?"
"Bilirim." , - -
"İşte o!"
388
Abdi Ağa az kendine geldi. Umut kapıları açılıyordu "Kara ibrahim onun hakkından gelir," dedi. "Güveniyorum ona. Sen Vayvay işini..."
Ali Safa Bey sözünü yarıda bıraktı:
"Kalaya öldü öleli işler kötü. Korkmuyorlar. Böyle giderse " Abdi Ağa: '
"Şu ortadan kalksın bir kere hele " "Kalkacak."
389
Köylüler candarmaların elinden zar ağlıyorlardı. Memedin takibine çıkan candarmalar kesin emir almışlardı. "İnce Meme-di diri, ölü mutlak getireceksiniz. Yoksa!.." Yoksası da vardı. Böyle emir alanlar hangi dağ köyüne girmişlerse, orasını bir anababa gününe döndürüyorlardı. Sopadan geçirmedikleri kimse kalmıyordu. Çoluk çocuk, tam dağ köylüklerinden ah vah geliyordu. Amansız. Kimse İnce Memedin yerini bilmiyordu. Kimse onu aramaya çıkmıyordu. Yol gösterenler de yanlış yol gösteriyorlardı. Memedin suçsuz kızı hapisten kurtarışı dağ köylüklerinde, Değirmenolukta destan üstüne destan olmuştu. Herkes işini gücünü bırakmış, her yerde İnce Memed lafı... Hatçenin candarmaların elinden alınışı üstüne, bir günde belki on tane türkü çıkarılmıştı.
Kamışlık olayından iki gün sonraydı ki Değirmenoluğa candarmalar girdiler. Yüzlerine konan sinek kırk parça oluyordu. Öylesine asıktı yüzleri. Doğru Durmuş Alinin evine gittiler. İhtiyarı kapının önünde yakalayıp sigaya çektiler. Ağzından bir laf alamadılar. Sordular soruşturdular, gözdağı verdiler, olmadı. Dipçiklerle dövmeye başladılar. Karısı Hürü dövülen ihtiyarın başında kuş gibi çığrışarak dönüyor, ağzına geleni söylüyordu. Bir candarma dipçiği onu da susturuverdi.
İki ihtiyarı damın avlusunda, ala kan içinde bıraktılar, başka evlere gittiler. Akşama kadar bir sürü insana sıra dayağı attılar. Gece Abdi Ağanın evinde misafir kaldılar. Sabahleyin- erkenden kalkıp gene dayağa başlayacaklardı. Dayak atmaktan
390
bıkmış usanmışlardı. Hiçbirinde hal kalmamıştı. Her şeyin çaresi bulunur, köylüleri biribirine dövdürüyorlardı.
Böyle böyle, İnce Memed yüzünden dağ köylüklerinin üstünden bir işkence, bir candarma silindiri geçiyor, doruklara doğru yükseliyordu.
İnce Memed Alidağına çekilmişti. Alidağı korkunç sarp kayalıklıydı. Uzun boynuzlu, mor geyiklerin yatağıydı. Kayaları bıçak gibi sivriydi. Üstünde gezilmezdi, keserdi. Çakmaktaşından bir dağ derler ya, işte öyle bir dağdı. Doruklara doğru ağaç azalıyor, doruğun çok aşağısında bitiyordu. Doruk çırılçıplak kayalıklardı. Yılın dört mevsimi, kar eksilmezdi. "Ala karlı Ali-dağm yücesi - Soğuk oldu yatılmıyor gecesi."
Memed bu Alidağmı, geyik avladığı zamanlardan taş taş, kaya kaya, mağara mağara bilirdi.
Tam dorukta bir mağara vardı. Ama mağaraya yol yoktu. Beş yüz metre bir kayanın yüzüne tırmanarak, yapışarak yürümek gerekti.
Çiçeklideresinden çıktıktan sonra sıkıştılar. Dört bir yandan candarma kuşatıyordu. Kara İbrahimin takip ettiği haberini de getirdiler. Çobanı, çiftçisi, ağaççısı, herkes haber ulaştırıyordu Memede. Memed günü gününe olan biteni öğreniyordu. Irazla Hatçe çok yorulmuşlardı. Ayaklan şişmişti. Bu yüzden Çiçeklide-resi dağında kalmışlardı. Kara İbrahim ve candarmalar Çiçeklide-resi dağını tarayarak yukanlara doğru geliyorlardı. Sefil Alinin dayısının çobanı Memede, 'Tam sarıldınız, kaçın, yoksa öldürülürsünüz," diye haber getirdi. Kaçamadılar. Bir şafak vakti çarpışma başladı. Dört bir yandan saldınyorlardı. Memed kurşunlannı çok ölçülü kullanıyordu. Ancak, ilerlemeye çalışanları nişan alıp sıkıyordu. Asım Çavuş boyuna, 'Teslim ol!" diye bağınyordu. Memed, "Olur," diyor, arkasından da kurşunu yapıştınyordu.
Dağın yamacına kum gibi candarma yapışmıştı. Yerlerinden kıpırdayamıyorlardı. Memedin tüfeği ateşe kesti ve ağzında kurşun kaldı. Tüfeği açılsın diye toprağa soktular. Tabancayla ateşi sürdürdü. Hatçe korkusundan tir tir titriyordu. Memed gülüyordu buna. Kapkara kesilmiş, kan tere batmıştı. Terler koltuklarından, kulunçlarından fışkırmış köpürmüştü. Beyaz bir tuz bırakmıştı sırtında, kuruyan yerlerde.
391
Iraz Memede yardım ediyordu. Az zaman içinde tüfeğini soğutup, içindeki kurşunu çıkardı. Memed tüfeğini yeniden eline alınca sevindi. Akşama doğru nedense, ötekiler ateşi kestiler. Bu, Kara İbrahimin bir taktiğiydi. Onlar çekildi olacaklar, çarpışmadan vazgeçmiş gibi yapacaklar, sarılan da yerini terk edip kaçmaya çalışacak, onlar arkasından yükleneceklerdi. Memed bunu çaktı.
Onlar çekiliyorlardı. Sürünerek aşağı aktıkları belli oluyordu. Bozguna uğratmak gerekti onları. Çekilirken yüklenmek, karşı tarafın bozguna uğraması için birebirdi. Memed bağırarak olduğu yerden fırladı aralarına doğru. Hatçe arkasından feryadı bastı. Aldırmadı. Memedin arkasından geldiğini, kurşun yağdırdığını görenler tam bozguna uğradılar. Aşağı kaçışmaya başladılar. Gün batmcaya kadar Memed arkalarından gitti. Geri döndüğünde gece yarıyı buluyordu. Memed gelir gelmez, Hatçe ağlayarak boynuna sarıldı. Ha bire ağlıyor, durmuyordu.
Iraz onu tuttu hızla çekti:
"Ne derdin, kör olası? Kıyamet mi koptu? Ne var? Eşkıyalık bu! Eşkıya karısı her şeye katlanacak. Kes sesini. Kör olası seni. Çocuk kurtardı da seni başına bela mı aldı?"
Memed soluk soluğaydı:
"Size bir şey diyeceğim," dedi, dura dura.
Iraz:
"De!"
Memed:
"Burada kalırsak işimiz duman. Kaçmak, izimizi yitirmeli-yiz. Canınızı dişinize takın. Alidağına kadar yüreyeceğiz. Dört bir yanımız candarma dolu. Çare yok. Bir haftalık yiyeceğimiz var. İki günde Alidağmı tutarız. Bir evimiz olur. Ben bir yer biliyorum. Kimse de bilmez orayı. Geyik avlarken bir yaralı geyik düşmüştü de, ben de oradan biliyorum. Orada yaşarız. Ömrümüzün sonuna kadar yaşarız."
Hatçe:
"Ömrümüzün sonuna kadar değil, affa kadar Af çıkacakmış önümüzdeki yıl. Hükümetimizin kurulduğu gün. Affa kadar." , . ¦
Memed:
392
"Af mı?" dedi. "Yüreğir toprağı... Amma o işi görmeden olmaz ki..."
Durdu. Gecede çıt yoktu:
"O işi görürüm affa kadar."
Hatçe:
"Görürsün. Görmeden olmaz. Sıçanın deliğine girse de..."
"Olmaz," dedi Memed. "Kalkın yola düşelim."
Yola düştüler. Soğuktan üşüyorlardı. Gökyüzü aydınlıktı. Gökyüzü, yıldızlar buz tutmuş, cilalanmış gibiydi. Ormanın dalları ıslaktı. Süründükçe ıslanıyorlardı. Hatçe bir kere "of" dedi, sonra kendine geldi vazgeçti. Bir eşkıyanın karısı dişini sıkmalıydı. Ağır ağır, çıtırtı çıkarmadan, yere sakınarak basıyorlardı. Dallar yüzlerini yırtıyordu. Memed önde, onun arkasında Iraz, arkada da Hatçe... Çiçeklidağını indiler. Gün doğuyordu. Memedin yüzü yarı aydınlık, yarı karanlıktı. Hatçeyle göz göze geldiler. Iraz onları oldukları yerde bıraktı, hızla aşağı doğru uzaklaştı, kayalarıffarkasında yitti.
393
i
28
Alidağınm doruğuna çıkmak zor oldu. Zımpara taşı gibi kayalar, ellerini ayaklarını yedi bitirdi. Başları dönüyordu. Aşağılar, Dikenlidüzü bulutlar arasında, küçücük el kadar kalıyordu. Dikenlidüzündeki beş köy küçücük birer nokta gibi kalmıştı.
Mağaraya varacakları uçurumun dibindelerdi. Memed on defa bile gidip gelebilirdi. Ama bu kadınlar, nasıl gideceklerdi? Zor.
Memed:
"Siz burada dinlenin. Ben sırtımızdaki öteberileri götürüp mağaraya yerleştireyim, sonra da gelir sizi alırım."
Gitti. Duvar gibi düz kayanın yüzünden yürüyüşüne hayran kaldılar onun.
Yarım saat kadar sonra geri geldi. Gözleri gülüyordu:
"Bir evden daha iyi. Daha sağlam. Yanında da kartalların yuvaları var. Kartallarla komşuyuz."
Hatçenin elinden tuttu kaldırdı:
"Sen gel, Iraz teyze beni burada beklesin. Seni kartallara yem diye götürüyorum."
Hatçe:
"Bu duvarı mı çıkacağım?" diye korkuyla sordu.
Memed:
"Sen duvardan değil, benden tutarsın. Yürü!"
Tırmandılar. Hatçe, gözleri kararıp bir iki kere çığlık attı. Memed tersledi. Çıktılar.
394
Iraz da Memedi beklemeden kalktı, kayaya tırmandı. Korktu. Elleri düşecekmiş kadar yoruldu ama Memed geri döndüğünde onu kayanın başında buldu.
"Sen ezelden eşkıyaymışsın Iraz teyze!"
"Ezelden."
Mağaranın ağzı büyük değildi o kadar. Üç insan gövdesi girecek büyüklükteydi. Mağara derindi. Uzundu. Tabanı un gibi yumuşak, kömür tozu gibi kara bir topraktı. Toprağın üstü kuş gübreleriyle doluydu. Duvarlar, damar damar ak çizgilerle örtülüydü.
Memed:
"Buraya insan ayağı basmamıştır," dedi.
Iraz:
"Daha iyi."
Hatçe:
"Bizim köyümüz."
Iraz:
"Bizim evimiz."
Hatçenin sevinçten, gözleri ıslak ıslaktı:
"Haydi evimizi temizleyelim."
Iraz:
"Ya," dedi.
Memed:
"Ben köye gidiyorum. Alın şu tabancayı! Evinize ne gerek?"
Hatçe:
"Bir ayna," dedi.
Iraz güldü:
"Hey gidi gençlik hey!"
"İki minder, iki yorgan. Bir çam bardak, bir tencere, bir sac, un, başka da can sağlığı, gerisini sen düşün."
Memed:
"Sağlıcakla kalın."
Gece yarısı Durmuş Alinin evine geldi. Kapıyı kadın açtı. Memed olduğunu anlayınca:
"Susss! dedi. "Susss!"
Memed içeri girdi usuldan.
395
"Ne var Hürü Ana? Noldu?"
Hürü:
"Susss!"
Memed bir daha ağzını açmadı.
Kadın çıralığı yaktı, pencereleri sıkı sıkıya kapadı, dışarıya çıktı. Damın arkasını dolandı. Kimsecikleri göremedi.
"Yavrum," dedi, "sen nasıl oldu da geldin? Köyün içi can-darma dolu. Durmuş Ali Emmini döve döve bir hal ettiler. Sakalından tuttular da sürüm sürüm sürüdüler fıkarayı. Köylüyü de hep değnekten geçirdiler. Bunu hep o keçi sakallı ediyor. Öldürmedin gitti. Durmuş Ali Emmine senin yerini sordular. Bilmem deyince, fıkarayı bir ettiler, bir ettiler ki, daha yatıyor. O günden beri yataktan çıkamadı. Beni de dövdüler. Her yerlerim kara kara. Öldürsene şu gavuru."
Memed:
"Topal Aliden ne haber?"
Kadın kızdı. Sesini yükseltti:
"Sen yok musun sen! Ah! Sana ne deyim? Seni kör bıçakla boğazlamalı. Eline düştüğünde, onu öldür demedim mi sana? Onu öldür. Şimdi Ağanın adamı oldu. Sizin damı da Abdi Ağa ona vermiş. Ya, sözümü tutsaydın da gebertseydin onu. Aaah! Seni. Şimdi candarmalarm önüne düşmüş dolaştırıyor. Senin izini sürüyor. Abdi Ağanın alacaklarını o topluyor. Köylüyü dövdür babam dövdür ediyor candarmalara. Çok suçun var Memed, çok!"
"Şimdi nerede yatıyor, o Topal?"
Kadın gürledi:
"Nerede yatacak? Sizin evde. Dün evini getirdi yerleştirdi. Benim güzel Dönemin evine pis Topalın pasaklı karısı yerleşti. Ben de oturdum seyreyledim. Yüreğimden kan gitti. Öldüm. Kurudum kaldım."
Memed:
"Ben oraya gidiyorum."
Kalktı.
Kadın:
"Orası candarma dolu. Şöyle usturuplu var, öldür kafiri kaç."
396
Memed dışarı çıktı. Kendi evlerine vardı. Burnuna koyu bir süt, buzağı kokusu geldi. Bahar otları kokusu geldi. Avucunun orta yeriyle yumuşacık yumuşacık bir şeyler okşadı.
"Ali Ağa, Ali Ağa!"
Sesi duyunca Ali yataktan hopladı. "Bu adam delirmiş," dedi, içinden. "Mutlaka delirmiş." Telaşla dışarı çıktı. Eliyle ağzını kapadı. Yüksek sesle:
"İyi ki geldin. Sağ ol. İyi ettin kardaş. İnce Memed mi? Ak-çadağa mı gitmiş? İyi ki geldin. Biz Akkaleye kadar yorulacaktık. Yaşasın."
Kulağına eğildi:
"Sen git Durmuş Ali Emminin evine. Ben şimdi gelirim."
İçeri girdi, candarmalara:
"Arkadaşlar, herif almış başını Akçadağa çekmiş. Orada onu keklik gibi avlarsınız. Şimdi bir adamım geldi. İşler kolaylaştı. İzini doğrulttuk İnce Memedin. O melunun. Onu Akça-dağda kıskıvrak sararsınız. Öldü bitti. Ben şimdi gidip de haberi Abdi Ağanın karısına müjdeleyeceğim."
Çıktı. Gece karanlıktı. Memedin yürekliliğine hayran kaldı.
Topal içeri girince Hürü şaşırdı. Memede ters ters baktı. Sende iş yokmuş dercesine baktı.
Memed:
"Hürü Ana konuşacaklarımız var," dedi.
Hürü:
"Konuşun," dedi. "Zaten o Topal domuzun pis yüzüne hasret değilim. Konuşun."
Topal güldü:
"Bu Hürü Hatun da nedense bana düşman. Ben ne yaptım ona?"
Hürü başını salladı. Dişlerini sıktı:
"Ben bilirim senin ne yaptığını. Ben bilirim senin... Topal domuz. Şimdi de candarmalarla bir oldun. Öyle mi? Şu Meme-dim olmasaydı burada... Ben seni sokar mıydım bu eve. Senin o topal kafanı parça parça ederdim. Bir taş alır, parça parça..."
Çekildi.
Topal:
"Yahu Memed," dedi, "nasıl geldin bu kıyamette. Öyle mi?"
397
Memed:
"Geldik işte."
"Takibinde eşkıya Kara İbrahim var. Abdi gönderdi onu da. Abdi, Ali Safa Bey... Kara İbrahim gelir onun hakkından diyorlar. Çok güveniyorlar Kara İbrahime. Çok da para vermişler. Ama Kara İbrahim, eski Kara İbrahim değil! Tömtömüleşmiş! Bunamış. Bir yol tutmuş, başındaki adamlarla birlikte, İnce Memed geçecek de, tang diye vuracaklar. Sakın ha, o yoldan geçme! Kara İbrahim vurur seni. Sonra kardaşıma deyim, ben Abdi Ağanın gözdesiyim. Varsa da Topal Ali, yoksa da Topal Ali. Her şeyi benden soruyor. Ölmedi melun. Keski o kadını sokma-saydınız içeri, ev yanarken."
Memed:
"Ne bilirdik! Telaş. Keski..." diye hayıflandı.
"Senin kelleni getirip, Abdi Ağanın kasabadaki evinin önüne dikeceklermiş. Ali Safa Bey ona söz vermiş. Evi candarma kumandanlığıyla yan yana..."
Memed:
"Aldırma. Şimdi bana iki minder, iki yorgan, bir ayna, bir çam bardak, bir külek un gerek. Bunları bir ata yükle, ver elime. Tuz, biber, yağ..."
Ali:
"Kolay," dedi. "Ağamın canı sağ olsun. Evi emrimde. Ne istersen buluruz."
398
Asım Çavuşun emrindeki bir bölük candarma, Kara İbrahim ve avenesi, bir güz, bir kış dağlarda kaldılar. Dağ köylüleri ellerinden zar ağladı. Her köylü bir yer haber veriyordu. Akçadağ, Göğsün dağları, Beritdağ, Binboğalar, Aladağ, Kayranlı-dağ, Konurdağ, Meryemçil beli ara ha ara ettiler. Ne üstlerinde üst ne başlarında baş kaldı. Sıçanın deliğine bile baktılar. İnce Memed yok oğlu yok. Kayıplara karışmış. Kışın yarısını Değir-menolukta geçirdiler. Alidağmda, aramadık delik bırakmadılar. Alidağma geyik avına gittiler. Mağaranın yanı başına kadar çıktılar. Olmadı.
Topal Ali candarmalarm önüne düşüyor, "Onu mutlak bulacağız," diye savuruyordu. Alıp Binboğalara götürüyordu... Güya iz sürüyordu. "Hani? Nerde kaldı senin meşhur izciliğin Ali?" diye soruyorlar, Ali, "İhtiyarlık, artık seçemiyorum," diye içini çekerek karşılık veriyordu. "İhtiyarladık artık. Geçti."
Topal Ali kocamamış, gençleşmişti. Rüzgar gibiydi. İçinde bir umut ateşi yanıyordu.
Bütün güz, bütün kış ayları dağlarda perperişan İnce Me-medin ardında ora senin, bura benim dolaştıktan sonra, yorgun, bitkin kasabaya döndüler. Dağlarda iki tane büyük çeteyi de, bu arada, ortadan kaldırmışlardı ama, İnce Memed yoktu. Kasaba yas içindeydi.
Kara İbrahim on yaş daha ihtiyarlamıştı. "Ben böylesini görmedim," diyordu. "Bu adamda bir sır, bir hikmet var.
399
Kayboldu gitti. Ben böylesine rastlamadım. Ama onu bulacağım. Onunla karşı karşıya geleceğim. Buna çare yok. Onunla bir hesabım var. Göreceğim. Çiçeklideresinde tutuştuğumuzda, kafasıdır dedim, belki yüz kurşun sıktım. Bir şey olmadı ona. Ona kurşun geçmiyor. Yoksa onu bir kurşunda haklardım. Neyse!"
Bir an içinde, bütün kasabada, "İnce Memede kurşun geç-miyormuş," lafı yayıldı. Dillere düştü. Abdi Ağanın kulağına kadar geldi. Abdi Ağa eriyordu zaten. Bir deri bir kemik kalmıştı. İnce Memedin ölüm haberini bekleye bekleye bir hal olmuştu. İkide bir Ali Safa Beye gidiyordu, "Hani oğlum Ali? Gözleye gözleye gözüm dört oldu," diyordu. "Dört de oldu, sekiz de. Hani, noldu?" Ali Safa Beyse, "Sabreyle emmi," diyordu, "sabreyle. Sabırla koruk helva olmuş. Sabreyle. Ben sana söz verdim. Onun kellesini getirip senin evinin avlusuna diktireceğim. Sabreyle."
Kurşun geçmez haberini de duyunca Abdi Ağa çılgına döndü. Bir koşu, soluğu Siyasetçinin dükkanında aldı. Meseleyi söyledi. Hemen, Ankaraya bir tel yazmasını istedi. Siyasetçinin aptal yüzü biraz daha aptallaştı, biraz daha dili ağzında büyüdü. Konuşamaz oldu.
Abdi Ağa:
"Yaz," dedi. "Yaz hükümete ki, bir şaki türedi dağlarda, kan içen... Çocukları öldürüyor. Genç taze kızları dağa kaldırıyor, ırzlarına geçiyor. Dağlarda hükümet kurmuş. Gittikçe nüfuzu büyüyor. Toprak dağıtıyor. Toprak dağıtmayı köylünün aklına düşürüyor. İşte bunu iyi yaz. Kafalarına iyi çak! Altına da bir çizgi çek buranın. Kaçırdığı kızların ırzına geçtiği gibi parça parça ediyor, ağaçlara asıyor her parçasını. Ma-raş-Adana yolunu çeteleri tutmuş, kimseyi geçirmiyorlar. Yaz! Siyasetçi Efendi, yaz kardaşım. Ne kadar kudretin varsa, hepsini dök ortaya. Ankarada okuyanın parmağı ağzında kalsın. Ordu göndersin. Ben pul almaya gidiyorum," dedi çıktı.
Kasaba, biribirine girmişti. "Bir İnce Memed ha! Parmak kadar çocuk ha! Bu işleri yapsın da... Ele geçmesin!"
Abdi Ağanın önüne gelene yanıp yakılmaları, Ali Safa Be-
400
yin entrikaları da buna eklenince iş büyüyordu. Ağlayan çocukları, "İnce Memed geliyor!" diye avutuyorlardı.
Bunun üstüne candarma bölüğü kasabaya geldiğinin haftasında, takviyeli olarak, gene Asım Çavuş kumandasında İnce Memedin takibine çıkmak zorunda kaldı. Kara İbrahim de ave-nesiyle bunca, İnce Memedi yakalayacağına dair, Abdi Ağaya yemin üstüne yemin ederek dağa çıktı.
401
Sarı çiğdem çiçeklerinin sapları, yok denecek kadar kısacıktır. Toprağa yapışmıştır. Kayaların aralarına, sapsarı bir halı serilmiş gibi olur. Güneş rengi. Mor sümbüller diz boyudur. Menekşeler ıslak, göz gözdür. Parıldar. Kırmızı çiçekler açar. Kırmızıları hiçbir kırmızıya benzemez. Billur kırmızısı... Tatlı, sıcak.
Yerden fışkırırcasına bir yeşil türer. Bir hoştur. Alidağından aşağılara bakınca yeşilin yağmur gibi yağdığı sanılır. Bulanık. Kayalar, benek benek, türlü renkle nakışlanmıştır. Hava burcu burcu çiçek kokar.
Eteklere doğru Alidağınm kayalıkları kırmızılaşır, mora çalar. Ak bulutlar değip geçer, Alidağı nennilenir.
Yamaçta, Binboğalara bakan yönden, seyrek çamların içinde bir pınar kaynar. Yeşil. Memed sularını oradan getirir.
Ortalık günlük güneşlik. Dikenlidüzü ışığa boğulmuş. Her şey, ağaçlar, çakırdikenler, taşlar, kayalar ışığa kesmiş. Erimişler. Bazı çiçekler de...
Hatçe mağaranın kapısında başını Irazm dizlerine koymuş. Iraz da başının bitlerini kırıyor. Bitler fazla.
Bütün kışı mağarada geçirdiler. Mağarayı ev gibi donattılar. Evleri zengin bir köylü ağasının evinden daha da hoştu. Tabana peryavşan döşemişler, üstüne nakışlı yörük kilimleri sermişlerdi. Bahar gibi tüten kilimler. Kilimleri de Saçıkaralı aşireti ağası Kerimoğlu çeyiz olarak vermişti. Mağaranın duvarları geyik postlarıyla kaplanmıştı. İri boynuzlu geyikler. Boynuzlar ci-
402
lalanmış gibi. Duvarlardan sarkıyorlar. Tüyleri altın yaldız gibi. Işıltılı.
Kış zor olmuştu. Alidağın tepesinde boran savururken, tipi göz açtırmazken, mağarada sabaha kadar akeş yakmalarına karşın her gece donma tehlikesi atlatmışlardı. Memed, bir buçuk ay kadar çalışarak üstten kayayı delmiş, mağaraya bir duman deliği açmıştı ama, para etmiyordu. Duman içeriyi dolduruyor, karda boranda, tipide mağaranın kapısını açıp dışarıya çıkıp soluk almak zorunda kalıyorlardı. Üşüyorlardı. Donuyorlar, elleri ayakları düşecekmiş gibi oluyor, kendilerini dumana, mağaranın içine yeniden atıyorlardı.
Üstlerine ne kadar geyik postu, yorgan, kilim varsa hepsini örtüyorlar, biribirlerine sarılıyorlardı. Sıkı sıkıya, biribirlerine yapışıyorlardı. Gün doğunca biribirlerinden ayrılıyorlar, Memed geyik avına gidiyor, kadınlar ekmek pişiriyorlar, çorap örüyorlardı. Duvardaki postlar Memedin vurduğu geyiklerin postuydu. Etlerini yiyor, derilerini kurutuyorlardı. Bütün kış, bir gün bile etsiz kalmamışlardı.
Unlarını, yağlarını, tuzlarını Topal Ali getirip, etekte bir mağaraya koyuyor, Memed oradan yukarıya taşıyordu. Yerlerini Topal Ali bile bilmiyordu. Karda iz kalmasın diye de, mağaradan her çıktıklarında arkalarından büyük bir top kara çalı sürüklüyorlardı. Kara çalı, karda iz kalmasın diye başvurulan en iyi çaredir. İz ne kadar derin olursa olsun, kara çalı, üstünden bir silindir gibi geçer, izi yitirir. Kendi izi de yarım saat içinde yiter. Ne kadar arandıysa Alidağı, bu yüzden onların burnu kanamadı. Candarmalar nasıl şüphelensinler? Her bir yan lekesiz, dümdüz, el değmemiş kar...
Irazın dizindeki Hatçe:
"Hani ya teyze?" diye sordu. "Af çıkacaktı, Mustafa Ağa yalancı çıktı."
Iraz:
"Çıkacak," diye karşılık verdi. "Sabreyle kızım, sabreyle. Her tepeden bir gün doğar."
Zayıflamışlar, kapkara kesilmişlerdi. Derileri kemiklerine yapışmıştı. Gözleri büyümüş, bir gözün iki misli olmuştu. Gözleri sağlam, ışıltılıydı.
403
Hatçe:
"Güzel teyzem," dedi, "bir tepeden bir gün doğsun yeter. Bir tek gün doğsun... Başka istediğim yok."
Iraz:
"Sabreyle."
Hatçe:
"Dağbaşı," dedi. "Şu bizim de başımıza gelenler... Düş içinde dolanıyorum. Düş içinde. Bir türlü benim, ben olduğuma inanamıyorum. Memedin de Memed olduğuna..."
Boş kaldıkları günlerde, Memed bütün gün onlara nişan talimi yaptırmıştı. Irazm eli yatmış, iyice bir nişancı olmuştu. Hatçeyse bir türlü beceremiyordu. Tüfekten, kurşundan nefret ediyordu. Tüfeklere bakınca kusacağı geliyordu.
"Şundan bir kurtulsak..."
Iraz:
"Yeşil ekinler dizboyudur şimdi Çukurovada. Başaklar çıktı çıkacak. Karıncalar yuvalarından dışarılara, yollara dökülmüşlerdir şimdi. Güneşin altına serilmişlerdir."
Çukurova toprağı bu mevsim boydan boya güneş kokar. Irazm gözleri yaşardı.
"Adacanm toprağı..." dedi. "Şu af çıkmadan Memed öldürsün oğlumu öldüreni. Onu ben kendim elimlen öldürmeliyim... Sonra gider Çukurovanm toprağına yerleşiriz. Adacadaki toprağımızı eker biçeriz. Rızanın babası o toprakla bizi gül gibi ge-çindirirdi."
Hatçe:
"Adacadaki toprak..." dedi. Gözlerini yumdu. "Adacada kayalıkların arasında top top nergis biter, öyle mi?"
Iraz:
"Öyle."
"Adacadaki toprak bire kırk verir... Bir yılda, ev kurar insan. İnersek zaten ev kuracak paramız da var."
Iraz:
"Tapusunu da Memedimizin üstüne çıkarırız. Adacanm toprağı Memedimizin olur. Af çıkacak. Çıkmazsa da, biz başımızı alıp, bilinmeyen bir yere gideriz. Şu Abdiden bir vazgeçi-rebilsek Memedi. Şimdi gideriz. Adımızı değiştiririz. Bir gün
404
gelir Memed, Aliyi öldürüp kaçar. Yok yok, Aliyi ben elimle öldürmeliyim. Kurşun sıkmasını onun için belledim."
Hatçe:
"Bu işler," dedi, "ne de karışık!"
Iraz:
"Çok karışık. Bazı oluyor rahatlıyorum. Rızanın yerine Memed gibi bir oğul buldum, diyorum, vazgeçiyorum her şeyden. Bazı da oluyor ki kızım! Deli divane oluyorum. Rızanın süt emdiği memelerim sızlıyor. Gönül diyor ki, kap tüfeğini, in köye, öldür Aliyi, o zaman ne yaparlarsa yapsınlar. Dur hele kızım! O Aliyi kıyma gibi... Kör olası Ali! Fidanıma nasıl kıydın?"
Hatçe:
Her tepeden bir gün doğar, sabreyle teyze, sabreyle... Ben korkuyorum şimdi. Doğar ama..."
Iraz:
"Gene mi?" diye çıkıştı. Gözlerini belertti. "Gene mi? Sen oğlanı sağ sağ yiyeceksin. Sağ sağ öldüreceksin."
Hatçe boynunu büktü.
"Gideli tam bir hafta oldu. O üç günden çok hiçbir yerde kalmazdı. Tam bir hafta... Ah şu eşkıyalık... Ah bu dağlar... Bir korku... Korkuyorum, teyzeciğim. Korkuyorum. Korkuyorum işte. Yüreğim daralıyor. Üç günden fazla kaldı mı dışarıda? Bir iş var başında Memedin. Ben varayım da köye gideyim. Yollara düşeyim. Yollara bakayım. Başında bir iş olmasa Memedin, çoktan gelirdi."
Hüngür hüngür ağlıyordu.
"Ben gideyim teyzeciğim."
Iraz kaşlarını çattı:
"Otur oturduğun yerde orospu," diye bağırdı. "Buradan bir adım atarsan seni vururum. Kımıldama. Başına bela olma oğlanın. Senin yüzünden vurulacak oğlan. Ona hiçbir şey olmaz."
Hatçe kalktı, koşa koşa mağaranın içine girdi, kendini ağzı aşağı yere attı. Sırtı inip inip kalkıyordu. Uzun zaman böyle ağladı. Az duruyor, sonra sırtı gene inip kalkıyordu.
Iraz vardı başucuna oturdu.
"Kızım kızım, güzel Hatçe kızım, neden kendini böyle yi-
405
yip bitiriyorsun? Kendini harap ediyorsun. Yazık sana. Memede hiçbir şey olmaz. Memed, yüz adamlan baş eder. Sen neden böyle ediyorsun?"
Hatçe gözyaşlarını kurularken:
"Ah teyze, keski dediğin gibi olsa..."
Aşağıda Dikenlidüzün sisi kalkıyordu. Gökyüzünde bir parça kara bulut dönüyordu ki, Memed, eli yüzü kan içinde kalmış, terlemiş, soluyarak kendisini mağaranın içine attı. Bunu gören Hatçe Memedin boynuna atıldı, tekrar ağlamaya başladı. Ağlıyor, ağlıyor durmuyordu.
Memed:
"Dur hele Hatçe," diyordu. "Dur hele, sana neler anlatacağım! Dur hele azıcık..."
Saçlarını okşuyordu.
Iraz kızdı. Kolundan tuttu, hızla çekti:
"Hiç mi görmedik," diye bağırdı. "Senin gibisini de... Oğlanın başını yiyeceksin sen bu gidişle..."
Memed:
"Durun hele," diye gülümsedi. "Neler geldi başıma. Keri-moğlundan gelirken beni Sarıcadüzde pusuya düşürdü Kara İbrahim. Yaman adam şu Kara İbrahim. Hem yürekli, hem bilgili. Beni dağın tepesine kadar kovaladılar. Belki burayı da bulurlar. Tam üç gündür saklambaç oynuyorduk. Kaçıyor, kaçıyor önlerinden geri dönüyordum. Kovalıyordum Sarıcadüze kadar, geri dönüyordum. Bu sefer de onlar benim peşime düşüyorlardı. Bir oyun oynadık sormayın. Derdim, onlar Alidağını öğrenmesinler. Sonra Cabbarın yardımıyla şaşırttım etekte onları. Geldim. Bir hafta buradan çıkmayacağız. Yaramı sarın."
İki kadın el ele verip Memedi soydular. Omuzundan yaralanmıştı. Kurşunu yaradan çıkarırlarken, Memedi bir ateş bastı. Dizlerini karnına dayayarak titremeye başladı. Hatçenin aklı başından gitti. Divaneye döndü. Ne yaptığını bilmiyordu.
Memed, böyle ateş içinde bir hafta yandı. Yarası azmış, şişmiş, bir insan bedeni kadar büyümüştü. Ancak bir hafta sonradır ki, kendisine gelebildi. Olayı bütünüyle anlatmaya başladı.
"Sarıcadüze varmadan candarmalarla karşılaştık. Candar-' ma on kadardı. Başlarında da Asım Çavuş vardı. Çarpışmaya
406
tutuştuk. Allah bilir ya, bu Asım Çavuşun ölümü benim elimden olacak. Öyle apaçık üstüme üstüme geliyordu. Asım Çavuş, dedim, bu ne? Sen canından mı vazgeçtin? Tüfeği doğrulttum. Beni yanı başında böyle görünce, bağırarak kendini yere attı. Korkma Asım Çavuş dedim. Senin bir suçun yok. Ben, isteseydim eğer, seni on defa vururdum. Var git yoluna, dedim. Hemen yattığı yerden kalktı, bana gülümsedi, candarmalarım aldı gitti. Bir tek laf etmedi. Sonra, Sarıcadüzde biri bana cephane verecekti. Kararlaştırdığımız yere vardığımda bir ateşle karşılaştım ki! Sormayın. Kara İbrahim yağmur gibi yağdırıyordu. İlk elde yaralandım. Dağa kadar iki gün, peşimden geldiler. Cabbarın sesine benzer bir ses duydum bir ara... Sonra anladım ki, nereden gelmişse gelmiş, beni kurtarmak için Cabbar onlara hücum ediyor. Onları geri sürdük. Geri ardımdan geldiler. Sonunda Cabbar üstüne çekti onları. Ben kurtuldum. Cabbarın ne yüzünü gördüm, ne bir şey... Cabbar gelir onların hakkından. Her neyse, biz buradan gitmeliyiz. Çok üstümüze düştüler. Şu Ali Safa Bey yok mu. Bu işler hep onun başının altından çıkıyor."
Bir hafta daha yattı. Dağın eteklerinden, iki güne bir, bir çarpışma sesi geliyordu.
Memedin yarası yavaş yavaş iyileşiyordu.
407
Güz geldi. Dikenlidüzünün insanları aşkla şevkle çalışıyordu. Bu toprağın verimi de iyi. Başaklar dolu dolu, ağır.
Hürü Ana bir rüzgar gibi Dikenlidüzünü dolanıyor. Bir dilim yalım gibi. Ha bire konuşuyor, küfrediyor. Söylüyor. Can-darmalarm dayağından sonra sağ kaburgaları incinmiş. Kırık gibi. Sakız vurmuş kaburgalarının üstüne. Soluk alırken yüzü buruşuyor, acılaşıyor.
"Gözleri çıkasıcalar, ne istersiniz benim gibi bir kocakarıdan?"
Bundan sonra bütün acılığıyla başlıyor:
"Ey köylüler, Abdi Ağa köye gelmiyor. Gelemediğine göre de siz malın üçte ikisini ona vermeyeceksiniz. Verirseniz eşeklik etmiş olursunuz. Eşekliğin büyüğünü... Bu yıl ekin iyi olmadı dersiniz. Öyle değil mi? Olmadı. Hiç olmadı. Biz acımızdan ölecek değiliz. Olmadı. Yok. Canımızı mı alacaksın? Yok işte. Yok canım. Ekinler yandı. Kavruldu işte."
Değirmenoluktan öteki köye, oradan ötekine gidip geliyordu. Yolda kendi kendine söyleniyordu. Bir döven süren, bir ekin biçen görmesin, alıyordu karşısına:
"Dua edin İnce Memedime. Yatın kalkın dua edin. Anladınız mı? Dua edin işte. O olmasaydı Abdi Ağa tepenizde karakuş gibi dönerdi. Çok şükür köyde yok. Bir tane bile vermeyeceksiniz Abdi Ağaya. Vermeyeceksiniz. Taş attı da kolu mu yoruldu? Yan gelip yatıyor kasabada."
Adamlar düşünüyorlar, başlarını sallıyorlar, kasketlerini çıkarıp başlarını kaşıyorlar.
408
"Sonu neye varacak bunun bakalım?" diyorlar. "Sonu neye varacak bakalım?"
Hasat bitti, ürün evlere çekildi. Abdi Ağaya kimse bir tane buğday bile vermedi. Topal Aliyle Ağanın öteki kahyaları köyün içinde dört dönüyorlardı. Hangi köylüye gittilerse:
"Ağamıza canımız kurban. Ağamız gibi yok. Biz onu elin kasabasında öyle sersefil kor muyuz? Ama velakin... Bir tek tohum bile kaldıramadık topraktan. Yok. Yoktan ne çıkar? Gelecek yıl, inşallah... Allah bize verir, biz de Ağamıza... Ağamız gibi var mı bizim! O gavur İnce Memed, tedirgin etti gül Ağamızı köyden, Ağamız ona kor mu bunu? İnşallah gelecek yıl bir ekin olur, o zaman hepsi de Ağamızın olsun. Biz aç kalalım. Ağamızın olsun. Dikenlidüzünde beş köy var. Ağamıza kurban olsun beşi de..."
"Dikenlidüzü, Dikenlidüzü oldu olalı böyle ekin olmadı onda. Ne yalan söylersiniz? Düpedüz, biz hak mak tanımayız densene. Biz Ağaya zırnık bile veremeyiz densene."
Köylüler:
"Aaah!" diyorlar, "bizim gözümüz çıksın. Ağamız elin kasabalarında öyle sürünsün de biz ona hakkını vermeyelim, olur mu bu! Ağamıza can kurban. İnce Memed gebersin."
Hürü sevinçten uçuyordu. Bütün yaz yeldiği, çene çaldığı boşa gitmemişti. Hiçbir köylü Abdi Ağaya bir zırnık vermemişti. Vermiyordu.
Hürü ak saçlarını kınalamıştı. Başından yazmasını atmış, yerine genç kızların düğünde bayramda bağladığı al yeşil ipekliler bağlamıştı. Fistanı da ipektendi. Boğazına üç tane altın da takmıştı. Genç kızlığında taktığı boncuklan da çıkardı sandığından. Taktı. Beline ipekli Trabulus kuşak bağladı. Yüzü hep gülüyordu. Evden eve türküler söylüyordu. "Hürü toy oldu," dediler. Açık saçık türküler... Türküleri duyan her genç kız kı-zarıyordu.
Köylülerin hakkını vermediğini duyan Abdi küplere bindi. Siyasetçiye gitti. Çok dokunaklı bir tel daha yazdırdı Ankaraya. Ağlaya ağlaya söyledi derdini. Ondan sonra düştü kasabanın içine... Kimi gördüyse olanı biteni anlattı. Kaymakama gitti. Candarma kumandanına gitti. Ağladı sızladı. Kaymakam, can-
409
darma kumandanı köylülerin bu hareketlerine çok kızdılar. De-ğirmenoluğa candarma üstüne candarma gönderdiler. Candar-malar köylüleri sıkıştırdılar. Hürü Anayı bir dama hapsettiler. Hürü Anayla köylülerin ağzından bir sözcük bile çıkmıyordu. Dayak yediler, küfür işittiler, koyunlar gibi top top oradan oraya sürüklendiler, ağızlarından çıt çıkmadı. Beş koca köy çoluk çocuk dilsiz kesilmişti.
İş o kerteye geldi ki bucak müdürü Dikenlidüzüne gelmek zorunda kaldı. Ne yaptı, ne söylediyse kimse konuşmadı. Boş gözlerle aval aval yüzüne baktılar durdular.
İlk olarak Topal Ali konuştu. Topal Alinin böyle konuşmasına cümle alem şaştı:
"Bizim Ağamıza canımız feda. O eşkıya, bir karış boylu İnce Memed de kim oluyormuş! Kim oluyormuş da biz onun dediğini yapacağız. Topraktan bir tane bile kaldırsaydık Ağamıza verirdik. O İnce Memed iti de kim oluyormuş. Bu yıl kıtlık gitti. Biz hepimiz acımızdan ölmesek çok iyi... Beni sorarsanız, ben Ağanın kahyasıyım. Ben de aç kalacağım. Bir tek tohum bile alsaydık topraktan, onu da Ağamıza verirdik."
Topal durdu, gözlerini koyun sürüsü gibi biribirlerine sokulmuş kalabalığın üstünde gezdirdi.
"Söyleyin," dedi, "topraktan bir tek tane bile kaldırsaydık, gül Ağamıza vermez miydik?"
Kalabalık usuldan kımıldandı, dili çözüldü:
"Verirdik."
Topal:
"Canımızı istese..."
Kalabalık:
"Verirdik."
Topal:
"İnce Memed köye gelirse..."
"Gelemez."
"Gelirse..."
"Öldürürdük..."
Bucak Müdürü buna inanmadı, köyü ev ev araştırmaya başladı. Hiçbir evde bir tek buğday tanesi bile bulamadı. Köylüler o kadar ürünü nereye saklamışlar, ne yapmışlardı? Şaşılacak işti.
410
Kasabada Dikenlidüzünün olayları günü gününe duyuluyordu. Dikenlidüzü kapısını dünyaya açmıştı artık.
Abdi Ağa divaneye dönmüştü. Saçını başını yoluyordu.
Bütün bu işlerin İnce Memedin başının altından çıktığı besbelliydi. O mutlak ölmeliydi. Bir de tam bu günlerde Aktozlu-dan Hüseyin Ağanın gece, yatağında vuruluşu, işlerin üstüne tuz biber ekti. Hüseyin Ağayı kim öldürmüş olabilirdi? İnce Memed.
Asım Çavuş yiğit adam, iyi adam, dağların kurdu ama, bütün yürekliliği İnce Memedi yakalamaya yetmiyor.
Kumandandan azar üstüne azar işitiyordu. Asım Çavuş o hale gelmişti ki başını kaldırıp da çarşının içinden yürüyemi-yordu. Utanıyordu. Aleyhinde, öyle çok dedikodu oluyordu ki, bunların çoğunu kulaklarıyla duyuyordu.
"İnce Memed dedikleri de," diyorlardı, "el kadar çocuk. Parmağına takmış koca Asım Çavuşu, oyum oyum oynatıyor."
Asım Çavuş hırsından patlıyordu.
411
Kayası, ağacı, otu, çiçeği, toprağıyla bütün Alidağmı kar örtmüştü. Gökyüzü bile, alabildiğine sütbeyazdı. Sonsuz bir beyazlık. Alidağından Dikenlidüzüne, oradan Akçadağa, Çi-çeklideresine, Çukurovaya kadar uzanıyordu. Bu arada bir leke, bir nokta bile yoktu beyazlığı bozan.
Uçsuz bucaksız beyazlığa gün vuruyordu. Bazan bir bulut gölgesi bu sonsuz, bu bozulmamış beyazlığı gölgeleyip geçiyordu. Beyazlığa güneş vurunca milyonlarca ipilti göğe doğru sıçrayıp insanın gözünü alıyordu.
Mağaranın durumu kötüydü. Ne un, ne odun, ne yiyecek kalmıştı.
Memedin saçı sakalına karışmıştı. Iraz süzülmüş, kararmıştı. Hatçeyse, karnı burnunda: Gebe. Nerdeyse doğuracak. Iraz, bugün değilse yarın, diyor. Hatçe sararmış, boynu incelmişti. Kara, ışıltılı saçları ot gibi karışık, soluk...
Asım Çavuş göz açtırmıyor, güzden beri Değirmenoluk köyünün yörelerinde, Alidağınm eteklerinde dönüp duruyor.
Iraz Memedi dışarı çekti.
"Tipi yok bugün oğul," dedi. "Ne yapacaksan yapalım. Bu kız doğurdu doğuracak. Bir köye mi ineceğiz, yok burada tedarikini mi yapacağız, ne yapacaksak yapalım."
Memed küçücük kalmış, sakala gömülmüş yüzünü buruşturarak:
"Bir köye götüremeyiz. Ev ev geziyorlar. Ne yapacaksak" burada yapacağız."
412
Iraz:
"Hemen," dedi. "Çocuk geldi gelecek. Ne yapacaksak yapalım."
Memed bazı bazı dağdan köye iniyordu. Ama arkasından da kocaman, bir top kara çalı sürüklüyordu.
İçeri girdiler. Hatçe oturmuş, sırtını mağaranın duvarına vermiş, gözlerini ilerde bir yere dikmiş, kırpmadan bakıyordu. Gözleri donmuş gibi.
Memed:
"Hatçe, biz Iraz Hatunla köye iniyoruz. Sen tüfeğe kurşunu ver, bekle. Biz geceye geliriz."
Hatçe:
"Ben yalnız kalamam," dedi.
Memed:
"Ne yapalım öyleyse Hatçe?"
"Ben de gelirim."
Memed:
"Etme eyleme Hatçe!"
Hatçe:
"Öldüm burada."
Memed:
"Iraz Hatun da kalsın."
Hatçe:
"Olmaz."
Memed:
"Bu ne aksilik?"
"İşte böyle."
Iraz:
"Kal kızım."
"Kalamam."
Iraz:
"Sen dağa çıktm çıkalı aksileştin."
Hatçe:
"Öyle."
Memed:
"Allah belanı versin."
Sustular. Memed vardı mağaranın taşma oturdu. Yüzünü
413
iki avucu içine alıp kötü kötü düşünmeye başladı. Üstlerinde bir kartal dönüyordu. Kanatlarını germiş...
Memed öfkeliydi:
"Siz kalın," dedi, mağaradan aşağı inmeye başladı. Deli gibi, koşarak iniyordu.
Iraz Hatçeye çıkışıyordu:
"Kör olası," diyordu, "ne istiyorsun oğlandan? Oğlan zaten başı kayısı olmuş. Bir de senin derdin. Candarmalar aman vermez. Bir de senin derdin..."
Hatçe ağzını açmıyordu.
Öğle sonu Iraz dışarı çıktı. Çıktı ki, ne görsün! Memedin bir top kara çalısı dışarda durup durur. Delicesine aşağılara, karlı ovaya, avazı çıktığı kadar bağırdı. Memed çoktan gitmişti. Bağırdı bağırdı, Iraz içeri girdi, kendisini yere attı.
"Bir felaket," dedi, "bir felaket geliyor. Korkuyorum ki bir felaket geliyor. Çalıyı unutmuş. Tipi de yok ki izini örtsün. Hava dupduru. Tipi de yok. Gideyim desem, izini kapatayım desem, ben onun geçtiği yerlerden geçemem ki..."
İkinci günün gecesi Memed geri geldi. Renk menk kalmamıştı. Getirdiği yükün altında ezilmişti.
"Çok korktum," dedi. "Çalıyı unutmuşum, bir aşağı indim ki... Geri dönüp izin üstünden çalı çeksem, karanlık kavuştu kavuşacak... Sizi merak ettim, hemen döndüm. Topal Alinin yakasını candarmalar bir türlü bırakmıyorlar, iz sürdürüyorlarmış, benim izimi. Bundan korkuyorum. Bir iz görürse dayanamaz. Alır getirir. Bana, aman kardaş çalı çek, dedi. Anladım ki dayanamayacak. Korkuyorum. Hele şu zamanda... İş kötü."
Iraz:
"Bu gavurluğu yapmaz gayri Topal Ali. Korkma canım. Topal senin için canını verir."
Memed:
"Biliyorum verir ama, gene de iz görürse dayanamaz. Bu Topalı daha ilk günden vurmahymışım ama..."
414
33
Asım Çavuş canından usanmıştı. "Şu İnce Memed yezidi de başıma bela kesildi. Savuşsa gitse de başka yerlere, elinden kurtulsam," diyordu. "Şunun elinden bir kurtulsam..."
Candarmalar da yorulmuş bitmişlerdi. "Kış kıyamet her Allahm günü Torosun yamacında dolaş dolaş ne olacak böyle?" Nerde insan izine benzer bir iz görseler, nerde karı bozulmuş görseler, peşinden günlerce gidiyorlardı. İnce Memed yüzünden başka birkaç çete daha yakalamışlardı.
Bir aydır da Alidağının yöresinde dört dönüyorlardı. Çünkü dağda yakalayıp dayak attıkları bir çoban çocuk, İnce Me-medi Alidağında gördüğünü ağzından kaçırmıştı.
Alidağı dört bir yanına nöbetçi konmuş gibiydi.
Bu kış kıyamette İnce Memedin Alidağında yaşayacağını Asım Çavuşun aklı bir türlü almıyordu ama, çobanın ağzından alınan laftan sonra da Alidağından vazgeçemiyordu.
Dikenlidüzünden karı yara yara gelen atlı candarma soluk soluğaydı:
"Çavuşum gördük," dedi. "İzinin üstüne çalı çekiyordu. Dağa yukarı çekiyordu. Bizi görünce kaçtı. Hiç kurşun sıkmadı. Ama izi yitmez. Çalı çekse de yitmez. Karın yüzünü buz bağlamıştır. Çalı çekmek para etmez. İze baktık, iz eski iz."
Asım Çavuş sevindi. Memede ilk kez doğru dürüst rasgeli-yorlardı.
Topal Aliyi çağırmak için Abdi Ağanın evine candarma gönderdi.
415
Topal geldi:
"Buyur Çavuşum."
Çavuş:
"İz var."
Topal:
"Karda gözüm almaz. Bana toprak gerek."
Oradaki köylüler hep bir ağızdan:
"Topalın karda gözü almaz. Karda iz süremez," dediler. "Sizi yanlış yere götürür," dediler.
Asım Çavuş gene de Topalın yakasını bırakmadı:
"Süremese de bizimle gelmeli," dedi.
Topal bunu duyunca yaprak gibi titremeye başladı.
"Tabanlarını öpeyim Çavuşum, beni götürme bu soğukta."
Çavuş:
"Olmaz," dedi, kesti attı.
Topal boynu bükülü, sırtını bir duvara dayadı, öylecene kaldı.
Çavuş başındaki candarmasını Alidağına doğru çekti.
Bir anda bütün köy çalkalandı: "İnce Memedin izi bulunmuş. İzi bulunmuş!"
Bütün köy, kadın erkek, çoluk çocuk, Alidağın eteğine kadar candarmalann arkasınca yürüdüler. Orada, etekte, izin başında yığılıştılar. Gözlerini ize dikip, baktılar kaldılar.
Topal Ali izi görünce yüreği parça parça oldu. Şaşırdı. Konuştu. Konuştu ama ne konuştuğunu kendisi de bilmiyor. "Neden çalı çekmemiş bu it oğlu?" diyordu usuldan. "Neden ola? Bulurlar. Apaşikar iz."
Asım Çavuş Topalı kolundan tuttu, izin başına götürdü:
"Ne ağzın kıpır kıpır ediyor öyle? Ne kıpır kıpır? Söyle, bu iz o mu?"
Topal:
"Yok," dedi. "Çoban izi bu. Üstelik de bir aylık."
Asım Çavuş kızdı, Topalı kolundan tutup, şiddetle karın içine fırlattı:
'Teres," diye bağırdı. "Topal teres. Hem Ağanın kahyalığını yapar, ekmeğini yersin, hem de İnce Memedi iltizam edersin. Sizin hepiniz birer İnce Memedsiniz. Allah size fırsat vermesin."
416
Candarmalara emir verdi:
"İzi takip edin."
Karda donarak, elleri düşerek, iki günde izi süre süre doruğa çıkardılar. Doruğu sardılar.
Köy yas içindeydi.
Topal boynunu büküp ağlamsı ağlamsı, "Buldular," diyordu. "Buldular İnce Memedimizi." Bütün ihtiyatı elden bırakmıştı.
Hürü Ana kükrüyordu:
"Bulsunlar," diyordu. "Bulsunlar da, görsünler göreceklerini... İsterse bin candarma olsun. Deler geçer İnce Memedim."
Akşama doğru ilk çatışma oldu. Candarmalar mağaraya giden yolu bulmuşlar, mağaranın ağzını da görmüşlerdi. Ha bire bomba sallıyorlardı yukardan, mağaranın ağzına. Memed onları mağaranın ağzına yaklaştırmamak için ilk karşılığı verdi. Asım Çavuşu bir ateş çemberine aldı.
Kaçıp kurtulabilirlerdi. Kaçamadılar. Hatçe sancılanmış, doğuruyordu. Dışarda tüfek seslerini duyunca ağlamaya başladı.
Iraz:
"Demedim mi ben size?" dedi. "Çalının yüzünden."
"Çalının yüzünden ama, gene bulamazlardı. Topal dayanamadı bence, gene izi sürdü. Onu öldürmeliydim. Bir tipi çıksa, bunlar burada bir dakika kalamazlar, gidince de bir haftada zor geri dönerler. Ah! Topal."
Asım Çavuş tatlılıkla söylüyordu:
"Oğlum Memed," diyordu, "teslim ol! Kapandasın bugüne bugün. Dört bir yan sarılı. Çıkamazsın. Yakında af çıkacak. Gel teslim ol! Senin ölmeni istemem."
Memed hiç karşılık vermedi. Bir kurşun Asım Çavuşun önündeki taşı parçaladı.
Bundan sonra çarpışma kızıştı. Her iki yan da kurşun yağdırıyordu.
Asım Çavuş:
"Bir hafta, bir ay burada bekleyeceğim. Nasıl olsa kurşunun bitecek."
Memed, dişini sıkarak, karşılık verdi en sonunda:
417
"Biliyorum Çavuş, biliyorum," diye bağırdı. "Öyle olacak sonu. O zamana kadar da sizden bir kişi bile bırakmam. Hepinizi vururum. Biliyorum Çavuş. Ben teslim olmam. En sonunda benim ölümü çıkarırsınız bu mağaradan. Anladın mı çavuş?"
"Yazık sana. Yazık senin gibi bir adama. Hepimizi vursan bile yeniden candarma yetişir. Ne kazanırsın? Af çıkacak bu yıl. Gel teslim ol, İnce Memed!" Memed:
"Söyleme Çavuş," diye bağırdı. "Bunca seni vuracağım. Şimdiye kadar vurmadım. Bunca vuracağım. Bırakmadın peşimi."
Kurşun o kadar çoğaldı ki sesler konuşmalar duyulmaz oldu. Sustular.
Memedin yanı mermi kabuklarıyla dolmuştu. İki torba mermisi daha vardı ama, korkuyordu. Çok çabuk yakmak zorunda kalıyordu.
Iraz Hatçeyle uğraşıyordu. Hatçe durup durup çığlıklar atıyordu. Iraz da:
"Ne kötü günde, ne kötü günde," diyordu. Hatçeyi bir an bırakıp, tüfeği kapıyor, Memede yardıma koşuyordu. Hatçe çığlık atıncaya kadar sıkıyordu. Sonra Hatçenin yanına varıyordu.
Hatçenin alnından damla damla terler süzülüyordu. Hatçe kıvranıyordu yerde. "Ah anam," diyordu. "Ah anam, beni doğurmaz olaydın anam."
Memedle Iraz da kapkara kesilmişlerdi. Mağaranın içi ekşi ter kokuyordu. Islak ıslak. Bir an Memed:
"Yandım anam," dedi, sonra pişman oldu. Dudaklarını ka-natmcaya kadar ısırdı.
Bu "yandım" üstüne yerde kıvranmakta olan Hatçe ok gibi yerinden fırladı, Memedin yanında yeniden yere düştü.
"Memedim," diyordu. "Vuruldun mu? Ben öldürürüm kendimi." ,
Iraz vardı Memedi açtı:
418
"Omuzundan yaralanmışsın," dedi. Sarmaya başladı yaraya
Memed yaralı yaralı durmadan sıkıyordu.
Asım Çavuş bir adamda bu kadar çok kurşun olmasına şaşıyordu. Arkadaşlarından birkaç tanesi kurşunu yemişti. Yavaş yavaş umudunu kesiyordu.
Hatçe bir uzun çığlık daha attı. Iraz onu tuttu, yerden doğrulttu:
"Sık kendini sık!" dedi.
Hatçenin yüzü kırışıktan acıdandı.
Birden bir çocuk viyaklaması duyuldu. Memed arkasına döndü. Kan içinde bir bebek gördü. Hatçenin yüzü kağıt gibi olmuştu. Başını geri çevirdi.
Memedin elleri titriyordu. Elleri tutmadı. Tüfek elinden düştü. Iraz vardı tüfeği yerden aldı sıkmaya başladı. Hatçe ölü gibi yatıyordu. Memed az sonra kendisine geldi. Hafif bir sesle:
"Ver teyze," dedi, elini tüfeğe uzattı. Iraz verdi.
Iraz vardı, çocuğu sildi tuzladı.
"Oğlan," dedi.
Memedin yüzünde zehir gibi acı bir gülümseme dolaştı.
"Oğlan."
İkindiye kadar çarpışma sürdü. Memed tek elle idare ediyordu artık. Iraz dolduruyor, o bir taşı destek olarak alıyor, tek eliyle sıkıyordu.
İkindiüstü Iraz boynunu bükerek, bitkin:
"Kalmadı," dedi.
Memed kurşunu unutmuştu. Boğazlıyorlarmış gibi boğazından bir hırıltı çıktı. Tüfeğin üstüne düşüverdi. Geri kalktı sonra da. Gözleri yuvalarından fırlamıştı. Orada öyle şaşkın, kendinden geçmiş, durdu. Sağa sola sallanıyordu. Sonra salla-na sallana çocuğa vardı. Yüzünü açtı. Şaşkınlıkla uzun uzun baktı. Mağaranın kapısına geri döndü. Gülümsüyordu.
Yerden tüfeği aldı. Cebinden mendilini çıkardı, bayrak gibi ucuna astı.
Iraza döndü. Iraz, büyük, sarkan bir kayanın altına oturmuş, için için ağlıyordu. Kurumuş kalmıştı.
"Iraz teyze," dedi.
419
Iraz başını kaldırdı, Memede baktı:
"Hatçe!" dedi. Hatçe kendinde değildi.
"Beni dinleyin. Bunlar beni sağ komazlar. Oğlumun adını Memed koyun."
Dışarı çıktı. Tüfeği havaya kaldırdı:
"Teslim," diye bağırdı. "Teslim oldum, Asım Çavuş!"
Asım Çavuş, iri yarı, palabıyıklı, büyük gözlü, babacan tavırlı, kalın dudaklı, yakışıklı bir adamdı.
Memedin teslim deyişine şaştı. İnanmadı.
"Teslim mi İnce Memed?" diye bağırdı.
Öteki ölü bir sesle:
"Teslim, teslim Çavuş," dedi. "Muradına erdin."
Çavuş candarmalara döndü:
"Siperlerinizden çıkmayın. Ben gideyim. Belki yalandır."
Az sonra, Çavuş mağaranın kapısındaydı.
Vardı Memedi elinden tuttu. Gülerek:
"Geçmiş olsun İnce Memed!" dedi.
İnce Memed:
"Sağ ol."
Iraz köşede büzülmüş, küçülmüştü.
"Hala inanmıyorum senin teslim oluşuna İnce Memed!"
Memed sustu. Kelepçeye ellerini uzattıı.
Iraz yerinden ok gibi fırladı.
"Çavuş, Çavuş," dedi. "Sen de İnce Memedi teslim mi aldım diyorsun?"
Köşeye gitti. Bebeğin üstündeki kilimi çekti. Bebek ortaya çıktı. Gözleri yumuktu.
"İşte bu teslim aldı İnce Memedi. Siz de erkeğim diye övünüyorsunuz."
Asım Çavuş bunu beklemiyordu. Bir Hatçeye, bir Iraza, bir Memede baktı. Gülümsemesi dudaklarında dondu kaldı. Elini Memede uzattı, kelepçeyi aldı.
"İnce Memed!" dedi, sustu.
Göz göze, öylece sustular kaldılar. " *-
"İnce Memed, ben de bu durumda seni teslim alacak adam değilim."
Belinden beş tarak fişek çıkarıp yere attı:
420
"Ben gidiyorum. Arkamdan ateş et," dedi.
Kendisini, bağırarak dışarı attı.
Memed arkasından ateş ediyordu.
Arkadaşlarının yanma gelen Asım Çavuş:
"O namussuz teslim olur mu hiç? Beni vurmak için yapmış o oyunu. Kendimi yere atmasam kurşunu yiyordum. İyi ki ihtiyatlı yürüyordum. Fırtına geliyor. Aşağı inelim. Hepimiz donar ölürüz."
Candarmalar, yorgun bitkin, Memedin mağarasına dönüp baka baka aşağıya inmeye başladılar.
Kara bulutlar Alidağının tepesinde kayıyordu. Tipi neredeyse başlayacak. İlk kar sepelemeye başladı. Sonra çoğaldı. • Sonra da delice bir rüzgar savurmaya başladı.
Akşama doğru Alidağında kıyametler kopuyordu. Korkunç bir tipi kayadan kayaya savuruyordu.
Alidağı, Alidağının yöreleri ve gökyüzü sütbeyaz olmuştu. Bir beyazlık içinde dönüyordu.
421
34
Haber köye, köyden kasabaya bir anda yayıldı. "İnce Me-med vurulmuş. Alidağında tipi dinince ölüsü aşağı indirilecek."
Değirmenolukluların gözü Alidağmın boranlı doruğuna dikilmişti. Alidağı dağların dağı... Alidağı gayetle heybetli. Ali-dağı yedi İnce Memedi.
Herkes evine kapanmıştı. Abdi Ağayı bekliyorlardı. Haber aldıysa nerdeyse gelecekti.
Vayvay köylüleri Ali Safa Beyden tarlalarını parça parça geri alıyorlardı. Koca Osman on beş yaşında gibi gencelmişti. Ali Safaya meydan okuyordu.
"İnce Memed, şahinim."
Vurulma haberi Vayvaya da geldi. Koca Osman haberi duyunca yerinden kalkamadı. Kurudu kaldı. Ağzını bıçaklar açmadı bir zaman. Gözlerinden iplik iplik yaşlar süzülüyordu.
Sonra konuştu:
"Vay şahinim vay! Ne de babayiğitti şahinim. Bir gözleri vardı, kocaman. Kaşlar dersen... Kalem parmaklar... Boy dersen öyle... Selvi gibi. Vay şahinim vay! Bana diyordu ki, Osman Emmi, bir gün senin evine geleceğim, misafir kalacağım diyordu. Olmadı. Vay şahinim vay! Karısı da yanındaydı. Ne yapar ola fıkaracık şimdi? Bana bakın köylüler, şahinim bizi kurtardı bu gavurların elinden, karısını köye getirip tarla verelim, besleyelim. Hapise düşerse orada da besleyelim. Olur mu?" .
Köylüler:
422
"Münasip," dediler.
Ali Safa korkusu geldi gene yüreklerine oturdu.
Abdi Ağa önce Ali Safa Beye koştu. Safa Beyi evde bulamadı. Safa Beyin karısı:
"Gördün mü Abdi Ağam, eden bulur. Gözlerin aydın."
Abdi Ağa:
"Aydınlık içinde kal kızım," dedi yürüdü.
Kaymakama gitti ve etek öptü.
"Allah hükümetin devletin zevalini vermesin Kaymakam Bey. Asım Çavuş bir kahraman adam. Yiğit adam. Can kurban öylesine."
Kaymakam:
"Gözlerin aydın Abdi Ağa. Hükümetten bu kadar şikayet ediyordun. Ali Safa Bey olmasa kasabanın adını rezil edecektin. Bereket Ali Safa Bey telgraflarını çektirmemiş."
Abdi Ağanın gözleri faltaşı gibi açıldı, yuvalarından fırladı.
Kaymakam güldü:
"Yaaa, göndermemiş."
"Hiç mi? Bir tane bile gitmemiş mi?"
Kaymakam:
"Yaaa, gitmemiş. Gitseydi o telgraflar seni de asarlardı, beni de... Sen delirdin mi? Ankaraya telgraf çekilir mi?"
Abdi Ağa düşündü. Sonra kahkahayla gülmeye başladı:
"İyi ki gitmemiş Kaymakam Bey. Asabiyet. Kasabamızın gül adı beş paralık olurdu. İyi ki... İnsanın gözü kızınca her şeyi unutuyor. Zoruma gidiyordu, koca bir hükümetin kel, parmak kadar bir çocukla başa çıkamaması... İnan, çok ağrıma gidiyordu. Ne etmişim de öyle telgraflar çekmişim. Delilik. Kusura kalma Kaymakam Bey. Afedersin."
Kaymakamdan, Candarma Kumandanına gitti. Ona da sevincini anlattı, teşekkürlerini bildirdi. Asım Çavuşa bir hediye yapıp yapamayacağını sordu. İnce Memedin başının buradaki evin değil de, köydeki evin kapısına dikilmesini rica etti. Kumandan da kabul eyledi.
Kasabaya haberi Topal Ali getirmişti.
Abdi ağaya gelmiş: . "Düşmanının ömrü bu kadar, Ağa," demişti. "Tamam.
423
Dağdan çoban indi. Ölüsünü gözüyle görmüş. Asım Çavuş kellesini kesiyormuş. Ağama haberi çabuk getireyim diye, bekle-yemedim koştum."
Abdi Ağa önce inanamamış, sonra sevincinden deliye dönmüştü. Topal Aliden sonra, üç gün içinde dağlardan kim indiy-se haberi doğrulamıştı.
Kumandandan sonra eve gelen Abdi Ağa, Topal Aliyi karşısına aldı:
"Asım Çavuş sana biraz kötülük ettiyse de aldırma canım. O kahraman, o yiğit bir adamdır. Bak, düşmanımızı temizledi."
Sonra coştu:
"O köylü," dedi hınçla, "o köylü. O ekmeksiz, o nankör köylü. Ben bir yıl başlarından eksik olunca bana bir tek tane bile vermediler. Yarın bir gün varacağım köye, ulan namussuz, ekmeksiz, geçen yıl kıtlık mı oldu? Söyleyin kıtlık mı oldu da benim hakkımı vermediniz? İnce Memede güvendiniz öyle mi? Alın İnce Memedinizi. Alın da ne yaparsanız yapın başını. Gördünüz ya İnce Memedinizi! Şimdi ben size gösteririm kıtlık nasıl olur! Gösteririm."
Topalı elinden tuttu:
"Ali!"
"Buyur Ağam."
"Bu yıl ekin her yılkinden daha iyi olduydu, öyle mi?"
Topal Ali:
"Her yılkinden iki misli!"
"Ali!"
"Buyur Ağam."
"Ben bu köylüye ne ceza vereyim?"
"Ağa canın bilir."
Abdi en yeni giyitlerini giydi. Tespihine koku sürdü. Gitti berbere, tıraş oldu. İçi içine sığmıyordu. Maraşlı Mustafa Efendiye gitti. Gülerek dükkana girdi.
Maraşlı Mustafa:
"Düşman dahi olsa ölüme sevinilmez Abdi Ağa," dedi. "Ne olup ne olmayacağı belli olmaz."
Bütün çarşıyı dükkan dükkan dolaşıp sevincini gösterip,-onlardan birer "gözün aydın" aldıktan sonra ata binmiş köye
424
geliyordu ki olan oldu. Kötü haber geldi. "İnce Memed, yaralı yaralı Asım Çavuşun elinden kaçmış kurtulmuş."
"Kim dedi?"
"Asım Çavuş dedi."
"Asım Çavuş nerde?"
"Geliyor. Şabaplınm orada gördüm."
Abdi Ağa atın başını gerisin geriye çevirdi.
Asım Çavuş candarmalarıyla yorgun bitkin, kasabaya girdi.
Abdi, evinin avlusunda düşercesine attan indi. Cansız gibi yürüyerek doğru arzuhalci Deli Fahriye gitti.
"Yaz kardaş," dedi. "Doğrudan doğruya İsmet Paşaya yaz. Kaymakam, telgrafçı, Ali Safa Bey, Candarma Kumandanı, İnce Memed eşkıyası hep birlik olmuşlar. Yaz, Paşam sana ne kadar tel çektimse hiçbirini ulaştırmadılar de, yaz!"
425
35
Koca Osman:
"Şahinim, belini büktü ağaların. Ali Safa Bey daha dağa adam çıkarmaya çalışıyor. Çıkarsın çıkarabildiği kadar, şahinim hepsini yer."
Köyün orta yerindeki büyük dut ağacının altında toplanmışlardı. Güz yaprakları sararmış gibi. Nerdeyse dökülecek.
"Tarlalarımızın hepsini hak ettik. Tamam mı?"
"Tamam," dediler.
"Bu kimin yüzünden."
"İnce Memedin."
Koca Osman ayağa kalktı:
"Ankaradan Ali Saip Bey geldi," dedi.
Köylüler kulak kesildiler.
"İsmet Paşaylan konuşmuş. Bu güz bayramda... Yani hükümet bayramında büyük af çıkacakmış. Yani on beş gün, bir ay sonra... İnce Memed de affa uğrayacak. Çocuğu da olmuş. Ona tarla verelim. Bizim köye yerleşsin. Ne dersiniz?"
Köylüler hep bir ağızdan:
"Yerleşsin," dediler. "Başımız üstünde yeri var. Tarlamız da onun, canımız da... Öylesine yiğide!.."
Koca Osman köyün en verimli tarlalarından yüz dönümünü İnce Memede ayırdı. Bu yüz dönüm dul Eşenindi. Aralarında para topladılar. Eşeden tarlayı satın aldılar. Köylü hep birden, çift koşup bu yüz dönümlük tarlaya buğday ekti.
Koca Osman sürülmüş yumuşak toprağı karıştırdı. Parmaklarından su gibi topraklar süzüldü:
426
"Ölürsem gözüm açık gitmez," dedi. "Ali Saip Bey yalan söylemez. Dediği mutlaka çıkacak. İsmet Paşanın has adamı."
İşte bu sıralar kasabada gene kıyametler kopuyordu. Ali Safa Bey, İnce Memedin yakalanmamasından dolayı Kaymakama, Candarma Kumandanına yapmadığını bırakmıyordu. Onları, eşkıyaları himayeyle itham ediyordu. Ankaraya tel üstüne tel yağdırıyordu. Ankara, Kaymakama eşkıyaları yakalaması için şiddetli emirler veriyordu.
Yüzbaşı bizzat candarmalarm başındaydı. Toros köylüklerine gma gelmişti artık. Eşkıyadan değil candarmadan.
İnce Memed hiçbir köyde barınamıyor, günlerce aç susuz, bir de çocukla dağlarda kalıyordu. Birkaç kere Yüzbaşı Faru-kun pususuna düşmüşler kurtulmuşlardı. Bugünlerde eğer Ke-rimoğlu olmamış olsaydı, İnce Memedin hali dumandı. Nerede olursa olsun mermi, ekmek, para yetiştiriyordu. Vayvay köyünden gelen paralar da Kerimoğlu yoluyla ulaşıyordu.
Bayramı Koca Osman kadar Kerimoğlu da dört gözle bekliyordu. Şunun şurasında ne kaldı.
Değirmenoluk, cümle Dikenlidüzü köylüleri af haberinden memnun değildiler. Memed dağdan inince Abdi Ağa köye geri gelecekti. Ödleri kopuyordu.
"Af dediğin de neymiş yani. Eşkıya eşkıyaysa dağda gezer. Memedin yerinde olsam inmem. Bizim gibi köylü olup da ne sürünecek. Alem ondan korkuyor."
427
Topal Ali:
"Duydun mu İnce Memed," dedi.
Memed gözleri apaydınlık güldü.
"Yoook."
"Ne yok? Sen de..."
"Vallahi yok."
Ali:
"Dur öyleyse..."
"Söyle."
"Demedim miydi sana Çiçeklideresinde Koca Osmanı? Ali Saip Bey Ankaradan gelmiş, büyük bayramda af çıkacakmış. Bunun üstüne Koca Osman köylüyü toplamış başına, böyle böyle demiş. İnce Memed bizim şahinimiz. Gelsin köye yerleşsin. Köylüler, başımız üstünde yeri var demişler. Sana yüz dönümlük bir tarla satın almışlar. Koca Osman kendisi seçmiş. Bir de ev yapıyorlar. Koca Osman dedi ki Ali Saip Bey yalan söylemez. Aman kendisini iyi korusun. Böyle söyle dedi. Af haberini ben ulaştıracağım şahinime dedi. Eeee, işler nasıl?"
Memed:
"Şu yüzbaşıdan dur durak yok. Öteki eşkıyaları bırakmış, kanlı katilleri, hep benim peşimde. Belki on kezdir çarpışıyoruz. Ne olursa olsun bir daha karşılaşırsam vuracağım."
Topal:
"Af var, boş ver," dedi.
Memed:
428
"Çok geliyor üstüme. Vuracağım."
"Etme. Bekle az daha. Oyala."
Topal gitti.
Affı duydu duyalı Hatçenin gözüne uyku girmiyordu, sevinçten.
Alayarın kan gibi kırmızı toprağı vardır. Hani çok kırmızı bir karpuzu ortadan yarar, güneşe korsun. İşte öyle kırmızı.
Üç günden beri Alayarın kırmızı topraklarına sığınmışlardı. Yüzbaşı Faruk başlarında alıcı kuş gibi dönüyordu ya, gene de mutluydular.
Hatçe, Iraz türküler söylüyorlardı. Oğullarının adı Memed kalmıştı. Memed tombul tombul büyümüştü. Bugünlerde de en güzel ninniyi dinledi. Hatçe Memedini havaya atıp atıp tutuyordu.
"Iraz teyze," diyordu, "bak hele şu Allahm işine. Biz otuz dönüm diyorduk. Allah bize yüz dönüm verdi. Bir de ev üstelik."
Öyle şakalar, öyle çocukluklar, öyle aptallıklar yapıyordu ki, on iki yaşında kız çocuğu yapmaz.
Memede ikide birde:
"Aman Memed," diyordu, "af çıkıyor. Evimiz, tarlamız var. Neden yüzün gülmüyor? Gülsene azıcık."
Memed buna acı acı gülümsüyordu.
Gün doğmadan Alayarda Yüzbaşı Faruk tarafından sarıldılar.
Yüzbaşı:
"İnce Memed, ben Asım Çavuş değilim. Hizaya gel," diye bağırıyordu. Memed karşılık vermiyordu. Candarmanın elinden nasıl kurtulunur, öğrenmişti. Aldırmıyordu bu yüzden.
Oyalama kurşunlan sıkıyordu. Gece olsun, aralarından süzülüp çıkacaklardı. Iraz en namlı eşkıyadan daha atik, daha nişancı, daha yürekliydi. Tek başına üç gün bu candarmaları oyalayabilirdi. Yüzbaşı Faruk deli divane oluyordu. Bir tek adam, bir tek kadm! Üstelik de çocuk!
"İnce Memed, kurtulamazsın elimden."
İnce Memed niyeti arıtmıştı. Yüzbaşıyı öldürmeye sıkıyordu. Onun için ta içlerine sokulmuştu. Böyle bir ihtiyatsızlığı ilk kez yapıyordu.
429
Arkadan:
"Yandım," diye Hatçenin sesi geldi. Memed olduğu yerde donakaldı, ama geri dönmedi. Yüzbaşının bulunduğu yeri ateş çemberine aldı. Bunu da içi götürmedi, oraya bomba üstüne bomba attı. Hışımla geride döndü, geldi Hatçenin yanma. Hat-çe upuzun uzanmış cansızdı. Çocuk da yanındaydı. Hatçe güler gibi yatıyordu.
Memed deliye dönmüştü, makinalı gibi taratıyor, ha bire el bombalarını savuruyordu. Iraz da bir taraftan.
Yüzbaşı yara içinde kaldı. Candarmalar dayanamadılar.
Iraz Hatçenin ölüsüne kapanmış ağlıyordu. Yüzü hapisa-neye ilk geldiği günkü gibi olmuştu.
Memed tüfeğini kucağına çekip oturmuş, başını eğmiş ağlıyordu.
Iraz ölüden başını kaldırdı. Göğe baktı. Ta yücelerden bir katar turna geçiyordu.
Hatçenin kanı, Alayarm kırmızı toprağına karışmıştı.
Sonra çocuk bir ağlama tutturdu. Memed, çocuğu kucağına aldı. Bağrına bastırdı. Avutmak için dolanarak ninni söylemeye başladı.
"Şu köye haber verelim de," dedi Iraz, "gömsünler Hatçeyi."
Iraz haber vermeye gitti. Memed, kucağında çocuk, yüz etleri korkunçlaşmış, gerilmiş, ölüye gözlerini dikmiş, taş gibi kıpırtısız kaldı.
Haberi alan köylüler, kadın erkek, çoluk çocuk ölünün yanına geldiler.
"Vaaay," dediler, "vaaay İnce Memedin talihsiz Hatçesi."
Memed muhtarı çağırdı. Eline para verdi:
"Şanlı şöhretli defnedin Hatçemi," dedi. Hatçeye uzun uzun baktı. Hatçe gülümsüyordu. Çocuğu kucağına aldı.
"Yürü Iraz teyze," dedi.
Iraz arkada, o önde dağa yukarı çıktılar.
Dorukta bir mağara buldular. Kapısının taşına oturdular. Yandaki ağaçlardan yapraklar dökülüyordu. Bir kuş ötüyordu. Karşıki kayadan bir top ak güvercin kalktı. Bir kertenkele bir kütüğün üstüne çıktı. Bu sırada Memedin kucağında uyumuş kalmış çocuk uyandı. Sonra da bastı çığlığı...
430
Iraz geldi. Memedin sırça parmağından tuttu, gözlerinin içine baktı:
"Kardaş!" dedi. "Kardaş! Sana bir şey diyeceğim İnce Me-medim."
Memed kımıldamadan bekliyordu.
"Kardaş, şu çocuğu ver bana da başımı alıp Antep köylüklerine gideyim. Ölecek bu dağlarda. Açlıktan ölecek... Rızamın kanından vazgeçtim. Rızamın yerine işte bu! Ver de gideyim. Büyütüyüm sabiyi."
Memed kucağındaki çocuğu ağır ağır uzattı. Iraz aldı, bağrında sıktı.
"Rızam!" dedi. "Benim Rızam."
Bir eliyle de üstündeki fişeklikleri soyuyordu. Soydu. Hepsini bir yere yığdı.
"Sağlıcakla kal İnce Memed," dedi.
Memed vardı Irazı kolundan tuttu. Çocuk ağlamasını kesmişti. Uzun uzun çocuğun yüzüne gözlerini dikti baktı:
"Uğurola."
431
37 ¦
Sağrısı toparlak değil, uzun olacak. Yumurta gibi. Kulakları kalem, alnı akıtma sakar, bacakları belinin uzunluğuna bakarak kısa, rengi ne al, ne doru, ne kula, ne de kır olacak, rengi pare pare benekli demirkır olacak.
At, Koca Osmanın evinin önünde bekliyordu. Kişniyor, eşiniyordu. Beli incecikti. Gözleri kız gözleri gibiydi. Işıltılı, kederli. Kuyruğu topuklarına kadar sarkıyordu. Süzülüyordu. Yalısı sağa yatmıştı. Koştuğu zaman dürülür, kaval gibi olurdu.
Büyük bayramla birlikte af da çıkmıştı. Dağdaki eşkıyaların çoğu, birkaçı hariç, hemen hepsi inip tüfeklerini teslim etmişlerdi. Candarma dairesinin avlusunda türlü türlü eşkıya... Bekleşip duruyorlardı.
Koca Osman atın yalısını okşayıp:
"İnce Memedime, şahinime de layık," dedi. "Oğluma da layık bu at."
Köylüler:
"Layık," dediler.
Koca Osman atın sırtına atladı:
"Ben şahinimle iki güne kalmaz gelirim. Gidin Endelin köy yerinden davulcuları çağırın. Çifte, davullar dövülsün. Kasabada, Vayvay köyü İnce Memedi böyle karşılamalı. Herkesin eşkıyaları yaya gelir, bizim İnce Memedimiz Arap atlan..."
Koca Osman atın dizginlerine asıldı, doldurdu. Toroslar tüm maviye batmıştı. Morarıyordu.
432
Af haberini İnce Memede Cabbar getirdi. İki eski arkadaş uzun uzun kucaklaşıp konuşmadan yan yana oturdular.
Cabbar ayrılırken:
"Ben gidip teslim oluyorum," dedi.
Memed ağzını açmadı.
Değirmenoluğa bir öğleüstü girdi. Yüzü kararmış, gözleri çukura kaçmış, alnı kırış kırış olmuştu. Bir kaya parçası gibiydi. Küçücük kalmış gözleri bir inatçı pırıltıydı. Böyle dal-gündüz ilk kezdir ki köye giriyordu. Sarhoşlar gibi yalpa vuruyordu. Kendinden geçmiş gibiydi. Kapılardan kadınlar başlarını uzatmışlar şaşkınlıkla, korkuyla bakıyorlardı. Çocuklar, arkasında, uzağından sessiz, korka korka onunla birlikte yürüyorlardı.
İnce Memedin köye girdiğini Hürüye haber verdiler. Hürü koşa koşa geldi onu alanda karşıladı.
Hışımla yakasından tuttu:
"Memed! Memed!" diye bağırdı bütün sesiyle. "Hatçeyi yedirdin onlara da şimdi teslim olmaya mı gidiyorsun? Abdi Ağa gelecek gene köyde paşa gibi oturacak. Sen teslim olmaya mı gidiyorsun? Avrat yürekli. Dikenlidüzü bir bu yıl aç kalmadı. Bir bu yıl, bol bolamadı ekmek yedi. Gene Abdi Ağayı başımıza bela mı edeceksin? Nereye avrat yürekli İnce Memed? Teslim olmaya mı gideceksin?"
Bu sırada bütün köy halkı alana toplanmış, ölü gibi, sessiz, kımıldamadan öylecene duruyorlardı.
"Avrat yürekli Memed! Bak şu kadar köylü, bak şu kadar insan senin gözüyün içine bakıyor. Teslim mi olacaksın? Abdiyi gene başımıza mı getirteceksin? Güzel Dönemin kemikleri sızlar mezarda. Güzel Hatçemin kemikleri..."
Memed sapsarı olmuş titriyor, toprağa bakıyordu.
Hürü yakasını hızla bıraktı:
"Git de teslim ol avrat yürekli herif," dedi. "Af çıkmış."
Bu sırada, Koca Osman doludizgin kalabalığa girdi.
"İnce Memed, şahinim," dedi. Kalabalığı yararak, Memedin yanma geldi boynuna atıldı:
"Şahinim," dedi. "Evin yapıldı bitti. Tarlanı da ektirdim. Bu atı da köylü senin için aldı. Öteki eşkıyalar gibi değil. Vay-
433
vay köyü şahinimi davul zurnayla karşılayacak. Çatlasın Ali Safa, Abdi Ağa... Bin ata, yürü!"
Alandaki kalabalık tepeden tırnağa homurdandı. Ortalık homurtuya kesti:
"Kör olası ihtiyar. Kör olası... Kör olası..."
Memed Koca Osmanın elinden atın dizginini aldı. Üstüne atladı. Kalabalığın öteki ucunda Topal Ali duruyordu, ona doğru sürdü. Bütün başlar o tarafa doğru çevrildi. Memed Topala başıyla, "düş önüme," diye bir işaret yaptı. Topal yürüdü. Memed atı doldurdu, bir top toz içinde köyden çıktı. Homurtulu kalabalık arkasından bakakaldı. Donup kaldı. Tutup kesseydi-niz, hiçbirisinden bir damla kan akmazdı.
Atın başını Şahininkayasmda çekti. Attan indi. Atı götürdü bir çınara bağladı. Çınar yaprağını dökmüş, yarı beline kadar altın sarısı, kırmızı damarlı yaprak içinde kalmıştı.
Şahininkayası pınarının dört bir yanı yemyeşil olmuştu. Billur yeşili... Bir taşın üstüne oturdu. Başını da elleri arasına aldı.
Neden sonradır ki Topal Ali gelebildi. Soluk soluğaydı. Telaşlıydı. Yanına oturdu. Alnının terini şahadet parmağıyla aldı, silkti:
"Ah kardaş yorgunluktan öldüm. Soluğum çıkmıyor."
Soluğunu toplamak için bir süre sustu.
Memed başını ağır ağır kaldırdı. Gözleri gene öyle ışığa kesmişti. Kafasından sarı parıltı aktı, kaynadı.
"Ali kardaş! Gece yarısı evinde olur mola? Bulabilir miyim?"
"Bulursun. Elinle koymuş gibi. Korkusundan dışarı bir adım atamaz gece."
"Evi bir daha, iyice söyle hele."
"Hapisane var ya, var. Sen orayı bilirsin. Haa, işte onun sağında Candarma Dayırası var. Candarma Dayırasmı az geçince, sokağın öteki ucunda çivit boyalı bir tek ev var. Sen gece gideceğine göre, boyası gözükmez. Yalnız, bir tek ev. Uzun, minare gibi bir bacası var. Oradan doğrultursun. Belli olur. Gözüne hemen çarpar. Uzun. İki katlı. Oradaki evler hep bir katlı. Abdi Ağa günbatıdaki odada yatar, tek başına. Alttaki büyük kapı
434
arkadan sürgülüdür. Bir yarık vardır. O yarıktan hançerini sokar, yukarı kaldırırsın. Açılır."
Memed, hiçbir şey söylemeden kalktı, ata doğru gitti çözdü, atladı. Doludizgin... Rüzgar gibi süzülüyordu at. Yalısı kaval gibi duruluyordu.
Kulağına aşağıdaki değirmenin şakırtısı gelince kendine geldi. Atın başını çekti. Azıak bir süre durdu. Kulak verdi. Sonra, atı ağır ağır sürdü. Tüfeğinin ağzına kurşun verdi. Tabancasına da... Tekereklerin evinin orada at ürker gibi yaptı. Burada atı mah-muzladı. Çarşının ortasından geçti. Kahvelerin lüks lambaları daha yanıyordu. Birkaç adam ona tuhaf tuhaf baktı. Bugünlerde silahlı adamlara o kadar şaşmıyorlardı. Olağandı. Boş verdiler. O, adamları görmedi bile. Caminin yanındaki sokaktan yukarı sürdü. Uzun bacalı ev sola düşüyordu. Evin önünde attan indi. Atı avludaki büyük, karanlık dut ağacının yatık bir dalma bağladı. Hançerini soktu, evin kapısını açtı. Yukarda ışık yanıyordu. Merdivenleri üçer üçer çıkü. Kadınlar, çocuklar Memedi görünce bir kıyamettir kopardılar. Doğru günbatıdaki odaya gitti. Abdi Ağa, uykulu uykulu kollarını açmış geriniyordu. "Ne var? Noluyor?" diye soruyor, geriniyordu. Vardı, kolundan tuttu, salladı:
"Ağa Ağa! Ben geldim Ağa!" dedi.
Abdi Ağa gözlerini açtı. Önce inanamadı. Sonra gözleri açık öyle kalakaldı. Gözlerinin karası bile apak kesildi.
Dışarda bir kıyamettir kopuyordu.
Memed elindeki tüfeği doğrulttu. Abdi Ağanın göğsüne üç el ateş etti. Kurşunların rüzgarından odadaki lamba söndü.
Yıldırım gibi merdivenlerden aşağı indi, ata bindi. Bu sırada candarmalann haberi olmuş, evi boyuna kurşunluyorlardı. Atı doludizgin Torosa sürdü. Arkasından kum gibi kurşun kaynıyordu. O hızla kasabayı çıktı.
Gün doğuyordu ki köye girdi. Orta yerde atın başını çekti. At terden kapkara olmuş, göğsü körük gibi inip inip kalkıyordu. Boynu, sağrısı köpüğe batmıştı. Memed de çok terlemişti. Ter, kulunçlarmdan fışkırmıştı. Yüzü, perçemi ıpıslaktı.
Gün bir adam boyu yekindi. Gölgeler uçsuz bucaksız batıya doğru uzadı. Islak at tepeden tırnağa ışığa boğuldu. Her yanı pırıl pırıl. Öyle dimdik.
435
Köylüler, onu öyle orta yerde, at üstünde dimdik, kaya gibi gördüler. Yavaş yavaş, sessizce, çoluk çocuk, genç yaşlı dört bir yanını aldılar. Kocaman bir halka oldular. Ortalıkta çıt yoktu. Soluk alışları bile duyuluyordu. Gözlerini ona dikmişlerdi. Yüzlerce göz üstündeydi. Susmakta inat ediyorlardı.
Orta yerdeki dimdik, kaya kesilmiş atlı azıcık kımıldadı. At bir iki adım attı sonra durdu. Atlı başını kaldırdı. Gözlerini kalabalığın üstünde gezdirdi. Hürü Ana sapsarı kesilmiş, kurumuş, kanı çekilmiş, gözlerini kocaman kocaman açıp üstüne dikmiş ondan bir söz, bir devinme bekliyordu.
Sonra at gene kımıldadı. Memed atı Hürü Anaya doğru sürdü. Önüne gelince atın başını çekti.
"Hürü Ana! Hürü Ana!" dedi. "Oldu. Hakkınızı helal edin."
Alidağı tarafına doğruldu. Bir kara bulut gibi köyün içinden süzüldü, çıktı. Gözden yitti.
Çift koşma zamanıydı. Dikenlidüzünün beş köyü bir araya geldi. Genç kızlar en güzel giyitlerini giydiler. Yaşlı kadınlar sütbeyaz, sakız gibi beyaz başörtü bağladılar. Davullar çalındı... Büyük bir toy düğün oldu. Durmuş Ali bile hasta haline bakmadan oyun oynadı. Sonra bir sabah erkenden toptan ça-kırdikenliğe gidip ateş verdiler.
İnce Memedden bir daha haber alınmadı. İmi timi bellisiz oldu.
O gün bu. gündür, Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmazdan önce, çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler. Ateş, üç gün üç gece düzde, doludizgin yuvarlanır. Çakırdi-kenliği delicesine yalar. Yanan dikenlikten çığlıklar gelir. Bu ateşle birlikte de Alidağın doruğunda bir top ışık patlar. Dağın başı üç gece ağarır, gündüz gibi olur.
436
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
Sait Faik Abasıyanık Ömer Asım Aksoy
Semaver Türkçe Bir Hayat
Sarnıç Hulki Aktunç
Şahmerdan Bir Çağ Yangını
Lüzumsuz Adam Son iki Eylül
Birtakım insanlar Erotologya? - Bir Türk Erotologya'sına
Kayıp Aranıyor Giriş için Denemeler
Havada Bulut Toplu Öyküler 1
Havuz Başı Toplu Öyküler II
Kumpanya Sabahattin Ali
Mahalle Kahvesi Değirmen
Son Kuşlar Sırça Köşk
Alemdağ'da Var Bir Yılan Yeni Dünya
Karganı Bağışla Kağnı, Ses, Esirler (Oyun)
Mahkeme Kapısı Kürk Mantolu Madonna
Peter Ackroyd içimizdeki Şeytan
Chatterton Markopaşa Yazıları ve Ötekiler
ingiliz Müziği Kuyucaklı Yusuf
Doktor Dee'nin Evi Çakıcı'nın ilk Kurşunu
Gilbert Adair Bütün Romanları
Kapalı Kitap Mahkemelerde
Kulenin Anahtarı (haz. Nüket Esen - Nezihe Seyhan)
Yazarın Ölümü Çetin Altan
Adonis Şeytanın Gör Dediği
Arap Poetikası Kalem Bahçelerinden Yedi Hayat
Adalet Ağaojjlu Kadın, Işık ve Ateş
Yazsonu Kavak Yelleri ve Kasırgalar
Ölmeye Yatmak Şavkar Altınel
Bir Düğün Gecesi Kvangvamun Kavşağı
Hayır Metin Altıok
Geçerken Şiirin ilk Atlası
TopluOyunlarl.il, III Selçuk Altun
Karşılaşmalar "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"
Başka Karşılaşmalar "Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca"
"Fikrimin ince Gülü" Nurullah Ataç
Üç Beş Kişi Günlerin Getirdiği - Sözden Söze
Ruh Üşümesi Karalama Defteri - Ararken
Gece Hayatım Diyelim - Söz Arasında
SametAğaoglu Okuruma Mektuplar - Prospero
Bütün Öyküleri Günce (2 cilt)
Sergun Ağar Söyleşiler
Aşkın iade-i itibarı Dergilerde
Gülten Akın Yusuf Atılgan
Toplu Oyunlar Aylak Adam
Sabahattin Kudret Aksal Anayurt Oteli
Öyküler Canistan
Oyunlar Bütün Öyküleri
Denemeler, Konuşmalar
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
Ece Ayhan
Morötesi Requiem
Başıbozuk Günceler
Aynalı Denemeler
Dipyazılar
Sivil Denemeler Kara
Hay Hak! Söyleşiler
Bir Şiirin Bakır Çağı
Hoşça Kal - Ece Ayhan'dan ilhan Berk'e
Mektuplar Ingeborg Bachmann
Otuz Yaş - Bütün Öyküler ¦
Malina Semih Balcıoğlu
Önce Çizdim, Sonra Yazdım Tuna Baltacıorjlu
Yeni Adam Günleri
Savaş içinde Barış Selçuk Baran
Güz Gelmeden Roland Barthes
s/z Enis Batur
E/Babil Yazıları
Yazının Ucu
Bu Kalem Melun®
Bu Kalem Bukalemun
Aciz Çağ - Faltaşları
Issız Dönme Dolap
Acı Bilgi
Smokinli Berduş
Kum Saatından Harfler
Başka Yollar Ümit Bayazojjlu
Sefirden Sefile, 37 Portre Taner Baybars
Uzak Ülke:
Bir Kıbrıs Çocukluğu VOs'at 0. Bener
Dost - Yaşamasız
Bay Muannit Sahtegi'nin Notlan
Siyah - Beyaz
Mızıkalı Yürüyüş-Kara Tren
Buzul Çağının Virüsü
Ihlamur Ağacı-ipin Ucu
Kapan
Manzumeler YAPI KREDİ YAYI
Yiğit Bener
Eksik Taşlar
Kırılma Noktası VValter Benjamin
Tek Yön
Bin Dokuz Yüzlerin Başında
Berlin'de Çocukluk İlhan Berk
El Yazılarına Vuruyor Güneş
Uzun Bir Adam
Kanatlı At
Logos
Poetika
Şifalı Otlar Kitabı Niyazi Berkes
Asya Mektupları Thomas Bernhard
Odun Kesmek
Bitik Adam
Eski Ustalar
Ses Taklitçisi Louis De Bernieres
Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini Yahya Kemal Beyatlı
Eğil Dağlar-istiklâl Harbi Yazıları
Aziz istanbul Yves Bonnefoy
Olasılık Dışındaki Aydın Boysan
Yüzler ve Yürekler
istanbul'un Kuytu Köşeleri
Nereye Gitti istanbul? Louis Breger
Freud - Görüntünün Ortasındaki Karanlık Cihat Burak
Cardonlar
Yakutiler
Zenci Kalınız! Sevim Burak
FordMachl " ~
Yanık Saraylar
Sahibinin Sesi Michel Butor ' -
Michel Butor Üstüne Doğaçlamalar
Dereceler NLARI / EDEBİYAT
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
A.S. Byattf
Çeşm-i Bülbülün içindeki Cin Halûk Cansın
Unutmaya Kıyamadıklarım Julio Baquero Cruz
Mezbahanın Mimarisi Italo Calvino
Görünmez Kentler
Palomar
Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler
Paris'te Münzevi - Özyaşamöyküsel Notlar Anton Çehov
Yeni Bulunmuş Hikâyeler Evliya Çelebi
Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: istanbul (2 cilt) Asaf HSlet Çelebi
Bütün Yazıları Ayşegül Çelik
Korku ve Arkadaşı Burçak Çerezcioğlu . -
Mavi Saçlı Kız Osamu Dazai
Batan Güneş
Mor Bir Serserinin Gezi Notları Gilles Deleuze - F6lix Guattari
Kafka - Minör Bir Edebiyat için Rosie Pinhas-Delpuech
Bizans Süiti Osman Deniz
Parola Harbiyeli Aldanmaz Oğuz Demiralp
Okuma Defteri
Kutup Noktası
Kör Okur Mehmet H. Doğan
Şiir ve Eleştiri
Tekrarın Tekrarı
Şiir, Bugün
Alçak Uçuş Ahmet Muhip Dranas
Yazılar Sezer Duru - Orhan Duru (haz.)
O Pera'daki Hayalet İlhan Durusel
Karakalem Requiem Ferit Edgü
Doğu Öyküleri
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
Yazmak Eylemi
Seyir Sözcükleri
Kimse
O / Hakkari'de Bir Mevsim
Av
Çığlık
Tüm Ders Notları
Bir Gemide
Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı
işte Deniz, Maria
ilk Öyküler Kaçkınlar / Bozgun / Devam
Şimdi Saat Kaç Paul Eluard
Gala'ya Mektuplar Azad Ziya Eren
Sakızköy Günceleri Tuncer Erdem
Hayalifener Ebubekir Eroğlu
Modern Türk Şiirinin Doğası Moris Farhi
Yabanda Yolculuk VVİlliam Faulkner
Abşalom, Abşalom!
Kurtar Halkımı Musa
Köy
Ses ve Öfke Max Frisch
Stiller Beşir Fuad
Şiir ve Hakikat Memet Fuat
Duyumsanmayan Karanlık FOruzan
Berlin'in Nar Çiçeği
Gül Mevsimidir
Parasız Yatılı
Balkan Yolcusu
Gecenin Öteki Yüzü
Kırkyedi'liler
Benim Sinemalarım
Kuşatma
Redife'ye Güzelleme
Yeni Konuklar
Ev Sahipleri
Sevda Dolu Bir Yaz
Toplu Öyküler
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
Adele Geras
Troya'da Aşk Seyit Göktepe
ilkyazların Anısıyla Akşit Göktürk
Çeviri: Dillerin Dili
Ada
Okuma Uğraşı
Sözün Ötesi Alain Robbe-Grillet
Silgiler Eser Gürson
Edebiyattan Yana Ahmet HSşim
Frankfurt Seyahatnamesi
Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları Hermann Hesse
Narziss ve Goldmund
Boncuk Oyunu
Bozkırkurdu
Gertrud
Rosshalde
Knulp Doflan Hızlan
Saklı Su
Güncelin Çağrısı
Mavi Bereli
Şiir Çilingiri
Düzyazı Ayracı
Yalnızlık Kahvesi
Edebiyat Dönencesi SSdık Hidâyet
Aylak Köpek
Diri Gömülen
Vejetaryenliğin Yararları
Hacı Aga
Üç Damla Kan
Kör Baykuş
Alacakaranlık Kurt Hotmann
Thomas Bernhard'la Konuşmalar Park Honan
Shakespeare: Bir Yaşam Vecihl Hürkuş
Bir Tayyarecinin Anıları Emin Nedret İşli (haz.)
Şevket Rado'ya Mektuplar Melda Kaptana
Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm
Seyfi Karabaş
Dede Korkut'ta Renkler Güneş Karabuda
indim Zaman Bahçesine
Zaman Bahçesinden Portreler
Zoraki Randevular Parkı Şadan Karadeniz
Ölümsüz Adagio'lar
Fındıkfaresiyle Bilgisayar Faresi Anna Kavan
Buz Hamdi Koç
Çocuk Ölümü Şarkıları
Melekler Erkek Olur
Çiçeklerin Tanrısı Uğur Kökden
Geçmişe Açılan Pencere
Düşlerin Günbatımı
Uzun Gecenin Tutsakları - Barış Derneği Cezaevi Günlüğü (1982)
Kuğular, Kanallar, Salkımsöğütler Onat Kutlar
ishak Claude Lanzmann
Shoah D.H. Lavvrence
Lady Chatterley'in Sevgilisi Jean Leproux
Renee Vivien'den Kerime'ye Mektuplar Norman Lock
Göçmenler - Joseph Cornell'in Operaları Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler
Semerkant
Afrikalı Leo
Tanios Kayası
Yüzüncü Ad
Doğunun Limanları
Uzaktan Aşk
Işık Bahçeleri
Yolların Başlangıcı
Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl Jamal Mahjoub
Raşid'in Dürbünü
Cinlerle Yolculuk *' NasuhMahruki
Bir Hayalin Peşinde- Yedi Zirveler
Bir Dağcının Güncesi
Everest'te ilk Türk
Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi
YAPI KREDİ- YAYINLARI / EDEBİYAT
YAPI KREDİ YAYINLARI
/ EDEBİYAT
Giorgio Manganelli
Düzyazının ince Sesi Alberto Manguel
Okumanın Tarihi
, Palmiyelerin Altında Stevenson Nezihe Meriç
Korsan Çıkmazı Yandırma Toplu Öyküler 1 Toplu Öyküler 2 Alacaceren Toplu Oyunlar Cavlanın içinde Sessizce Gustav Meyrink Golem İlhan Mimaroğlu
New York Kapı Dışı Sanatı Karen Mulhallen
49. Paralelin Ötesinde - Kanadalı Yazarlardan Öyküler Robert Musil
Yaşarken Açılan Miras • ' Mustafa Sait Bey
Avrupa Seyahatnamesi (1898) RaufMutluay
Sebiller Su Vermiyor BendeYaşayanlar Fethi Naci
Türk Romanında Ölçüt Sorunu
Eleştiri Günlüğü-I (1980-1986) Gücünü Yitiren Edebiyat
Eleştiri Günlüğü-I! (1986-1990) Roman ve Yaşam-Eleştiri Günlüğü-lll
(1991-1992) "Dünya Bir Gölgeliktir" Reşat Nuri'nin Romancılığı Sait Faik'in Hikâyeciliği Yaşar Kemal'in Romancılığı Nâzım Hikmet Oyunlar -1
Ocak Başında Kafatası Bir Ölü Evi Unutulan Adam Bu Bir Rüyadır Oyunlar - 2 Yolcu
Ferhao1 ile Şirin Sabahat Enayi
Oyunlar - 3
insanlık Ölmedi Ya
Allah Rahatlık Versin
Evler Yıkılınca
Yusuf ile Menofis
ivan ivanoviç Var mıydı Yok muydu? Oyunlar - 4
istasyon
inek
Demokles'in Kılıcı
Tartüf-59 Oyunlar - 5
Kadınların isyanı
Yalancı Tanık
Kör Padişah
Her Şeye Rağmen
Yazılar-1
Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil Yazılar - 2
(1924-1934) Yazılar - 3
(1935) Yazılar - 4
(1936) Yazılar - 5
(1937-1962) Yazılar - 6
Konuşmalar
Romanlar -1
Kan Konuşmaz Romanlar - 2
Yeşil Elmalar
Yaşamak Hakkı Romanlar - 3
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
Masallar, Hikâyeler -1
Hikâyeler Masallar, Hikâyeler - 2
Çeviri Hikâyeler Masallar, Hikâyeler - 3
Orman Cücelerinin Sergüzeşti
Sevdalı Bulut
Sevda Masalları
Öbür Masallar
YAPI K R E D
YAYINLARI / EDEBİYAT
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
Behçet Necatigil
Ertuğrul Faciası
Bütün Radyo Oyunları
Serin Mavi
Düzyazılar 1 - 2
Mektuplar Avni Okar
Türkiye'de Tayyarecilik Ahmet Oktay Gece Defteri
Şairin Kanı / Yazınsal Eleştiriler 1 -1954/2000 Anlatıların Aynası Haluk Oral - M. Şeref Özsoy
Erol Güney'in Ke(n)disi Canip Orhun
Cranvvell Hatıraları - Bir Havacı Teğmenin
Anıları Emin ûzdemir
Dilin Öte Yakası Tezer Özlü
Eski Bahçe Eski Sevgi
Yaşamın Ucuna Yolculuk
Çocukluğun Soğuk Geceleri
Kalanlar
Zaman Dışı Yaşam Mahir öztaş
Ruh ikizini Arar
Soğuma
Korku Oyunu
Ay Gözetleme Komitesi
Bir Arzuyu Beslemek Orhan Pamuk
İstanbul - Hatıralar ve Şehir Georges Perec
Yaşam Kullanma Kılavuzu
Doğdum Robert Pinget
Fantoine ile Agapa Arasında
Sorgulama
Mösyö Songe
Libera Jan Potocki
Hafız'ın Yolculuğu Marcel Proust
Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
Guermantes Tarafı
Mahpus
Sodom ve Gomorra
Svvann'ların Tarafı
Albertine Kayıp
Yakalanan Zaman Şevket Rado
Sözün Gelişi Alain Ouella-VİII6ger
Pierre Loti: Gezegen Seyyahı Ol iver Sacks
Karısını Şapka Sanan Adam
Sesleri Görmek
Renkkörleri Adası
Uyanışlar
Tungsten Dayı - Kimyasal Bir Çocukluğun
Anıları J.D. Salinger
Franny ve Zooey
Çavdar Tarlasında Çocuklar
Dokuz Öykü
Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar... Ayşe Sarısayın
Çok Şey Yarım Hâlâ Bruno Schulz
Tarçın Dükkânları Isaac Bashevis Singer
Toplu Öyküler
Meşuga Philippe Sollers
Stüdyo
Sabit Tutku Luan Starova
Keçiler Dönemi
Babamın Kitapları Mine Söğüt
Adalet Cimcoz -
BirYaşamöyküsü Denemesi
Beş Sevim Apartmanı
Kırmızı Zaman Cemal Süreya
Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar
Günler
"Güvercin Curnatası" Konuşmalar, Soruşturma Yanıtları
Onüç Günün Mektuplarım
99 Yüz Ferhan Şensoy
FerhAntoloji Levent Şentürk
Yerdeğiştirmeler Seçkisi
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
Viktor Şklovski
Hayvanat Bahçesi Ülkü Tamer
Yaşamak Hatırlamaktır
Alleben Öyküleri Saffet Tanman
Batnas Tepeleri'nde Zaman Ahmet Hamdi Tanpınar
Mahur Beste
Beş Şehir
Huzur
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Yahya Kemal
Mücevherlerin Sırrı
Edebiyat Dersleri
Bütün Öyküleri Elçin Tapan
Ben Mutlu Bir Down Annesiyim
Devam Eden Hikâyemiz Ali Teoman . ^ •
Pervaneler
Uykuda Çocuk Ölümleri Semih Tezcan
Dede Korkut Oğuznameleri Üzerine Notlar Aslı Tohumcu
Abis Meral Ataç Tolluoğlu
Babam Nurullah Ataç
Küçük Hanım Meralika Mahmud Nedim bin Tosun
Aşçıbaşı Vedat Nedim Tör
Yıllar Böyle Geçti Ahmet Nedim Servet Tör
Nevhîz'in Günlüğü Bedirhan Toprak
Fanfa Ibn Tufeyl - ibn Sina
Hay Bin Yakzan Bedrettin Tuncel
Seçme Yazılar Ayfer Tunç
Aziz Bey Hadisesi
Mağara Arkadaşları
Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek
Taş-Kâğıt-Makas
Güven Turan
Yazıyla Yaşamak
Düş Günler
Üçlü Hesabali Turan
Bir Eğitimcinin Öyküsü Serdar Turgut
Şahsi Bir New York Biyografisi Orçun Türkay
Peri Masalları Cahit Uçuk
Bir imparatorluk Çökerken... Anılar
Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar -Silsilename I
Yıllar Sadece Sayı - Silsilename II Faruk Ulay
Amber
Beldeler Kitabı
Tuhaf insanlar Zamanı Kemal Uluer
Başucumda Hayat -
Mutlu Bir Ölümün Güncesi MTna Urgan
Virginia VVoolf
D.H. Lawrence
Bir Dinozorun Anıları
Bir Dinozorun Gezileri
ingiliz Edebiyatı Tarihi Tomris Uyar
ipek ve Bakır
Güzel Yazı Defteri
Gündökümü I - Bir Uyumsuzun Notları
Gündökümü II - Bir Uyumsuzun Notları
Ödeşmeler ve Şahmeran Hikâyesi
Yürekteki Bukağı
Dizboyu Papatyalar
Gecegezen Kızlar
Yaz Düşleri Düş Kışları Artun Unsal
Benim Lokantalarım
Kâmil ile Meryem'e Dair Fikret Ürgüp
Dosdoğru Günlük Orhan Veli
Şairin işi - Yazılar, Öyküler, Konuşmalar Bern VVitte
VValter Benjamin
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
I
Hüseyin Cahit Yalçın
Tanıdıklarım Murat Yalçın
Aşkımumya
Hafif Metro Günleri
ima Kılavuzu Sadık Yalsızuçanlar
Sırlı Tuğlalar
Hiç Doğan Yarıcı
Gece Kelebekleri -
Küçük Küçük Hikâyeler Yaşar Kemal
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana -Bir Ada Hikayesii
Karıncanın Su içtiği - Bir Ada Hikayesi 2
Tanyeri Horozları - Bir Ada Hikayesi 3
ince Memed 1
ince Memed 2
ince Memed 3
ince Memed 4
Ortadirek - Dağın Öte Yüzü 1
Yer Demir Gök Bakır - Dağın Öte Yüzü 2
Ölmez Otu - Dağın Öte Yüzü 3
Demirciler Çarşısı Cinayeti -Akçasazın Ağalan 1
Yusufçuk Yusuf - Akçasazın Ağalan 2
Yağmurcuk Kuşu - Kimsecik 1
Kale Kapısı -Kimsecik 2
Kanın Sesi -Kimsecik 3
Teneke
Binboğalar Efsanesi
Ağrıdağı Efsanesi
Hüyükteki Nar Ağacı
Yılanı Öldürseler
Deniz Küstü
Al Gözüm Seyreyle Salih
Kuşlar da Gitti
Filler Sultanı
Sarı Sıcak
Üç Anadolu Efsanesi
Çakırcalı Efe
Nuhun Gemisi - Bu Diyar Baştanbaşa 1
Yanan Ormanlarda Elli Gün -Bu Diyar Baştanbaşa 2
Peri Bacaları - Bu Diyar Baştanbaşa 3
Bir Bulut Kaynıyor - Bu Diyar Baştanbaşa 4
Allanın Askerleri
Baldaki Tuz
Ağacın Çürüğü ' Ustadır Arı
Zulmün Artsın
Ağıtlar
Gökyüzü Mavi Kaldı (S. Eyuboglu ile)
Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor -Alain Bosquet ile Görüşmeler
Ayışığı Kuyumcuları / Albert Vidalie -
Çevirenler: Thilda Kemal - Yaşar Kemal Mehmet Yaşın
Kozmopoetika - Yazılar, Söyleşiler,
Değiniler (1978 -2001) Stefanos Yerasimos
Sultan Sofraları -15. ve 16. Yüzyılda
Osmanlı Saray Mutfağı Şiir Erkök Yılmaz
Abdullah'ın Ablası
Enayi Bir Aşk
Hop Eden Şey ibrahim Yıldırım
Bıçkın ve Orta Halli - Cinayet, Ülke, Cinnet
Kuşevi'nin Efendisi
Yaralı Kalmak Tahsin Yücel
Alıntılar
insanlık Güldürüsünde Yüzler ve Bildiriler
Salaklık Üstüne Deneme
Yüz ve Söz
Binbir Gece Masalları (8 cilt)
YAPI KREDİ YAYINLARI / EDEBİYAT
ORHAN KEMAL İL HALK KÜTÜPHANESİ
Konu No: Kayıt No:
KİTAP CEBİ
Otuz iki yıllık bir zaman diliminde yazılan İnce Memed dörtlüsü, düzene başkaldıran Memed'in ve insan ilişkileri, doğası ve renkleriyle Çukurova'nın öyküsüdür. Yaşar Kemal'in söyleyişiyle "içinde başkaldırma kurduyla doğmuş" bir insanın, "mecbur adam" in romanı.
Abdi Ağa'nın zulmüyle köyünü terk etmek zorunda kalan Memed, Ağa'nın yeğeniyle evlendirilmek üzere olan Hatçe'yi kaçırır. Abdi Ağa'yı yaralayan, yeğenini de öldüren Memed eşkıya Deli Durdu'ya katılır, ancak kıyıcılığına katlanamadığı Deli Durdu'dan iki arkadaşıyla birlikte ayrılır. Memed, sıradan bir köy çocuğuyken, zulmedenler için eşkıyaya, köylüler içinse bir kurtarıcıya dönüşür.
"Bir yaşam biçimini bir halkın portresi olarak böylesine veren bu romandan daha iyisi yazılamazdı."
The New York Times Book Revieıv, (A.B.D.)
"Şaşırtıcı, orijinal bir kitap."
Sunday Times, (İngiltere)
"Epik boyutlara ulaşan ve muhteşem bir sona ulaşmak için hız kazanan öyküye kendinizi kaptırıyorsunuz."
Sunday Times, (İngiltere)
"Yaşar Kemal, şaşılacak ölçüde yaratıcı."
The Bookseller, (İngiltere)
"Yaşar Kemal, karakterlerini unutulmaz, seçkin ve gerçek hayattan daha da gerçekçi kılan detay zenginliği ile Rus edebiyatının kalitesine ulaşıyor."
Sunday Telegraph, (ingiltere)
Kapaktaki Resim: Avni Arbaş
Takım ISBN 975-08-0698-0 ISBN 975-08-0714-6
789750 807145
17YTL 17.000.000 TL
Yaşar Kemal _ İnce Memed 1
www.kitapsevenler.com
Merhabalar
Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden
Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır
Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz
Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir
Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından
Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda
Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler
Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem
Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz
Bilgi Paylaştıkça Çoğalır
Yaşar Mutlu
Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim
ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü
bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill
alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde
satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması
ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.
T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara
Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak
Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin
Tarayan Yaşar Mutlu
web sitesi
www.yasarmutlu.com
www.kitapsevenler.com
e-posta
yasarmutlu@kitapsevenler.com yasarmutlu@yasarmutlu.com
mutlukitap@hotmail.com kitapsevenler@gmail.com
Yaşar Kemal _ İnce Memed 1