7 Ekim 2009 Çarşamba

halk edebiyatıda şiir - âşık edebiyatı

1. Giriş
Âşık edebiyatı, bir yanıyla toplumsal işbölümünün arttığı, bir yanıyla da özellikle
XV. yüzyılın sonları ve XVI. yüzyılın başlarında Osmanlı toplumsal düzeninde belirginleşen
farklı kültür daireleri sonucunda oluşmuş bir edebiyat koludur.
Âşık edebiyatı, bireysel yaratmayla olur. Saz şairi ve âşık kavramları anlamdaş
kavramlardır. Bu bakımdan zaman zaman saz şairlerinin, âşıkların, halk edebiyatı
kapsamında değil de edebiyat tarihi içerisinde ele alınmaları yönünde yaklaşımlar
olmuşsa da genel eğilim bu edebiyat kolunun da halk edebiyatı kapsamı içerisinde
ele alınması yönündedir.
Âşık edebiyatı ürünlerinin en belirgin özelliği mani, ninni, ağıt, tekerleme gibi halk
edebiyatının diğer türlerine göre söyleyeninin belli oluşudur. Kuşkusuz mani, ninni,
ağıt gibi halk edebiyatı ürünlerinin de bir ilk yaratıcısı vardır. Ne var ki bu ürünler
özellikle söylendikleri mekanlar ve söyleniş biçimleri ilk söyleyenin adını kayda
geçirecek biçimde olmadığından, zamanla ortak bir yaratıya dönüşerek anonimleşmektedirler.
Âşık şiirlerinde ise "tapşırma" denilen son dörtlük ya da bentte söyleyenin
adı anılarak bu ürünün kime ait olduğu kayda geçirilmiş olur.
16. yüzyılda âşık tarzına dönüşen ozan şiiri, bu tarzdaki yetkin ürünlerini 17. yüzyılda
verir. Halk, divan ve tekke edebiyatındaki unsurları bünyesinde birleştiren
âşık tarzı, ozan şiir geleneğini kendine özgü bir kimlikle Cumhuriyet'e değin sürdürür.
19. yüzyıl başlarında büyük kentlerde eski önem ve etkinliğini yitiren âşık tarzı, varlığını
özellikle oba, köy ve kasaba gibi kentdışı mekanlarda sürdürür. Cumhuriyetle
birlikte, devletin halkçılık politikası paralelinde halk edebiyatına gösterdiği ilgi
yeni bir heyecanı yaratmış olsa da, Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet, Âşık Müdami gibi yer
yer gelenekle buluşan ama değişen şartlarla birlikte yeni bir içerik de kazanan temsilciler
bulmuştur.
2. Âşık Oluş
Dinin büyüden sıyrılmaya ve kurumlaşmaya başladığı süreçte siyasal otorite topluluklar
içinde birinci plana geçer. Artık büyücü şairler yalnız dinsel görevlerle sınırlı
ve onlardan sorumludur. Gelenekten getirdikleri sihirbazlık, halk hekimliği gibi
yetileri işlevini yitirmiş, sürdüregeldikleri toplumsal konum da önemini kaybetmiştir.
İslami çerçeve içerisinde güzel sanatlarla birlikte saza ve söze getirilen sınırlamalar,
siyasal otoriteyle eklemlenmiş dinsel otoritenin şaman geleneğinden gelen ozan şiirini
etkilemesi ve yeni sosyo kültürel koşulların dayatmasıyla âşık tarzı oluşmuş-
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 153
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
tur. Âşıkların, saz çalıp şiir söylemeyi bir mürşidin, pirin ya da Hızır Peygamber'in
görünmesi ile öğrendiklerini anlatan öyküler , eski büyücü ozanların topluluk üzerindeki
etkilerinden yararlanabilmek için yeğledikleri, topluluklara kendilerini sunuş
ve onlar tarafından algılanış biçimlerinin günümüze kalmış izleridir. Bu etkiyi
özellikle şehir merkezinde yetişmiş âşıklarda çok daha belirgin görürüz.
Âşık edebiyatı adı altında topladığımız edebiyat yaratılarını başlıca iki türe ayıran
Boratav (1942), bunları anlatı ve şiir türü olarak değerlendirmektedir. Anlatı türünde,
uzun birtakım kahramanlık romanlarıyla aşk romanları ya da daha kısa birtakım
türkülü hikayeler meydana gelmiştir; halk hikayeleri, ya da sadece hikaye adı
verilen bu yapıtlar da âşık yaratmalarıdır. Yine Boratav (1968), "Âşık Edebiyatı"
başlıklı incelemesinde âşık şiirini, kullanılan başlıca konuları göz önünde bulundurarak,
tür bakımından şöyle sıralamaktadır:
• Destanlar, uzunca parçalardır (dörder dizelik "hane"lerin sayısı sekseni yüzü bulabilir,
buna karşılık on "hane"yi aşmayan destanlar da vardır). Bu destanlar, askeri, siyasal,
toplumsal önem taşıyan bir olayı, örneğin bir komutanın kahramanlıklarını, başarılarını,
bir su baskınını, bir haydutun ettiklerini, bir hastalık salgınını, bir kıtlık olayını
vb. anlatır.
• Güzellemeler, genellikle güzelliğin ya da özellikle bir güzelin övgüsünü yapan şiirlerdir.
Bu lirik parçaların ana konusu sevgidir, aşktır. Ancak, duyulan iç yükümünden,
arkadaşlıktan ötürü insanlara yapılan her türlü övgü, kısacası, duygusal bir hava
taşıyan her türlü şiirsel yaratı bu ulama girer. Güzellemeler, âşıkların kullandıkları bütün
öbür şiir türleri gibi, destan dışında oldukça kısadır; hane sayısı en az 3 olur, 10'u
aştığı da pek seyrek görülür.
• Taşlamalar, toplumsal ya da bireysel yergi, eleştiri yapan parçalardır.
• Koçaklamalar, kahramanlık konulu türkülerdir ama destana göre daha kısa, daha
sınırlı, buna karşılık, daha şiirli, deyişli daha zengin imgeli bir tür meydana getirirler;
destan ise büyük bir anlatım yetkinliği aramadan olayları düzce bir deyişle dile getirmekle
yetinir.
• Ağıtlar, acıklı olaylar karşısında yakılır. Ağıt yakılmasına yol açan en önemli olay,
ölümdür; özellikle toplumsal anlam taşıyan ürkünç bir olayın ardından gelen ölümler...
Ancak, seferberlik, deprem gibi, ortaklaşa duyulan birtakım acılar, üzücü başka olaylar
da, ağıt adı yakıştırılan şiirler düzülmesine yol açmıştır.
• Muammalar ise, âşık geleneğinde, bilmecelere karşılık olan biçimlerdir.
Âşık edebiyatının en önemli temsilcileri arasında Köroğlu, Kuloğlu, Karacaoğlan, Öksüz
Dede, Kayıkçı Kul Mustafa, Dadaloğlu, Erzurumlu Emrah, Seyrani, Deliktaşlı Ruhsati,
Serdari, Şenlik, Celali, Hicrani, Kağızmanlı Hıfzı, Cemal Hoca, Âşık Veysel adları
anılabilir.
Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet ise yaşadıkları çevre ve işledikleri tema bakımından
bir yanıyla âşık şiiri içerisinde değerlendirilebilecekleri gibi, şiirlerinin tematik
özellikleri nedeniyle tekke şiiri içerisinde de değerlendirilebilecek nitelikte ozanla-
154 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
rımızdır. Ancak, tam bir çerçeve oluşturmak için, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Balım
Sultan gibi şahsiyetleri kendine özgü terimleri, duygu ve duyuş özelliklerini taşıdıkları
için Alevî-Bektaşî zümre edebiyatı kapsamında ele almak bize daha doğru
gelmektedir.
3. Köroğlu
Köroğlu adına ilişkin ilk bilgiler, Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sine dayanıyor. Seyahatname'sinin
üç yerinde Köroğlu'ndan söz eden Evliya Çelebi, birincisinde Köroğlu'nu
saz ve çöğür çalan ünlü ustalar arasında gösteriyor.
İkincisinde Köroğlu'nun adı ozanlar arasında anılıyor. 1569'da Osmanlı padişahı
IV. Mehmet, İznik yöresinde yakalanan uğruları idam ettirmektedir. Öldürüleceklerin
içinde Uşşaki adlı bir ozan da vardır. Tansık gösterdiğinden dolayı padişah
kendisini bağışlar. Evliya Çelebi bu ozanı şöyle tanıtır bize: ".. Acayip çöğür çalardı;
Kuroğlu, Kuloğlu, Köroğlu... ötekiler ne bunun gibi çöğür çalabiliyorlar, ne onun söylediği
türde coşku veren şiirler söyleyebiliyorlar.
Seyahatname'de, Köroğlu'nu uğru olarak gösteren küçük bir açıklama var ki, halk
öykülerinin ünlü yiğidini güçlü bir biçimde anımsatıyor. Bir gezisinde uğruların
saldırısıyla karşılaşıyor Evliya Çelebi. Onlara: "Ey gaziler, altında atı kalmış, (atından
başka bir şeyi olmayan ya da yorgunluktan yürüyemez duruma gelmiş) yorgun argın
bir adama saldırmak, yüklü (gebe) bir kadına el vurmak gibidir. Bu dağlarda sizin yaptığınızı
Köroğlu bile etmemiştir."
Bu bilgilerden anlaşılıyor ki, Yeniçeri Ocağında çöğür çalıp şiir söylemekle ün yapmış
Köroğlu adlı bir ozan var. Bir de, dağlarda yol kesmiş uğru Köroğlu. İkisi ayrı kişiler
mi, yoksa aynı kişi mi?
Sakaoğlu (1993), hikaye/destan kahramanı Köroğlu ile ozan Köroğlu'nun ayrı ayrı
kahramanlar olduklarını işaretler, ancak bu konuda etraflı bilgiler vermez.
Seçmen (1983) ise farklı görüşlerin karşılaştırmasını yaparak, özellikle Boratav'ın
destekleyici belge ve bilgilerinden hareketle, ozan Köroğlu ile uğru (eşkiya) Köroğlu'nun
aynı kişiler olduğunu vurgular. Seçmen, Köroğlu adlı çalışmasının "Köroğlu'nun
Tarihsel Kişiliği" bölümünde bu gerekçesini şu bulgulara dayandırıyor:
"Yeniçeri ozanı Köroğlu'nun XVI. yüzyıl sonlarında yaşamakta olduğu anlaşılıyor. Osmanlı-
İran savaşlarına katılmış bu ozan. Savaşların bir bölümünde başkomutanlık etmiş
olan Özdemiroğlu Osman Paşa için iki koşma söylemiş. Şiirlere yansıyan bilgiler tarih belgeleri
ile de doğrulanıyor.
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 155
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
"Osman Paşa eydür devletlü Hünkar
İnşallah sultanım Şirvan bizümdür
Sen himmet eyle inayet Allah'tan
Mürvet Ali'nindir meydan bizümdür"
"Şiirde konu edinilen olaylar, bundan sonra başlamaktadır: Özdemiroğlu, 1583 yılında
Gence Valisi İmam Kulu Han'la karşılaşmıştır. Askerleri ile Demirkapı denilen Derbent'ten
çıkıp Baştep denilen yerde savaşa girişmiştir. İmam Kutul yenilmiş, Şemah ve Bakû
geri alınmıştır.
"Tebriz'in alınması, Özdemiroğlu Osman Paşa'nın ikinci başkomutanlığında gerçekleşmiştir.
1585'te Tebriz'i alan Osman Paşa, aynı yıl içinde bu kentte ölmüştür. Köroğlu'nun
Osman Paşa ile ilgili ikinci koşması, onun ölümü üzerine söylenmiştir. Ozan, paşanın ölümünü
şu dizeleriyle dile getirmektedir:
"Osman Paşa Tebriz'de ölür olunca Köroğlu söyledi ise bu sözü
Malım teslim eylen Sultan Murat'a Felek toprağa düşürdü gül yüzü
Biri birin buldu arşın yüzünde Aldım Demirkapı ile Tebriz'i
Kulum teslim eylen Sultan Murat'a Şarım teslim eylen Sultan Murat'a"
Şiirde sözü edilen Murat, Osmanlı padişahı III.Murat (1574-1595)'tır. Bu bilgilerden
yararlanılarak Evliya Çelebi'nin sözünü ettiği yeniçeri ozanı Köroğlu'nun İran savaşlarına
katılmış olduğu düşünülebilir ve XVI. yüzyılın ortalarında doğmuş olduğu
sonucuna varılabilir. XVII. yüzyılda yaşamış Sunî'nin Şairnamesine şöyle yansıyor:
"Demircioğlu'nun ho idi avazı
Köroğlu perdesiz çalardı sazı
Sevdayi'nin sözü değil mecazi
Ebyat-ı eş'arında mahir idi Nigahi"
1707 yılında ölen Âşık Ömer, Köroğlu adlı ozandan şu dizesinde söz eder:
Köroğlu çalardı perdesizce saz
Bu dizelerden, Köroğlu'nun ününün halk ozanlarınca da bilindiği anlaşılıyor.
Gelelim uğru Köroğlu ile ilgili araştırma ve belgelere. Yıllarca bir destan, bir söylence
kişisi olarak düşünülmüştü bu kişi. Ancak, kendisi ve koçakları adına düzülmüş
halk öykülerindeki olayların tarihsel temellere dayandığı saptandıkça Köroğlu'nun
gerçek kişiliğini araştırma zorunluluğu doğdu. Özellikle, Köroğlu Ruşen adlı bir
uğrunun türediğini, bu kişinin evler basıp oğlan kaçırdığını belirten padişah buyruklarının
bulunması, bu alanda yapılan çalışmaların yönünü değiştirmiştir. Artık,
Köroğlu öykülerinin kaynağı uzak Asya'da değil, Anadolu'da aranır olmuştur.
156 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Boratav (1942), tarihi vesikalar ve tarihçilerin bulgularında her iki şahsiyetin de Celali
olarak değerlendirilmesinden hareketle, hikaye kahramanı Köroğlu ile şair Köroğlu'nun
aynı şahsiyetler olabileceğini ileri sürüyor. Brosset'nin, Collection d' Historiens
Arméniens külliyatının I. cildinde bulunan, XVII. asır tarihçilerinden Tebrizli
Arakel'in yazdığı Ermeni Tarihi'nde Köroğlu, Celaliler arasında gösteriliyor.
Köroğlu üzerine çalışmış olanların şimdiye kadar gözüne ilişmemiş olan bu kitabın
büyük bir kısmında Celali isyanları, bu isyanların bastırılması ve elebaşlarının cezalandırılması
sırasında halkın gördüğü zulüm, memleketin sefaleti vs. uzun uzun
anlatılmaktadır. Anadolu hareketlerine ayrılan bu sayfalardaki Celaliler listesinde
sadece Köroğlu değil, onun hikayelerinde adları geçen bazı arkadaşları da kaydedilmiştir.
Bunlardan Kiziroğlu Mustafa Bey ile Koca Bey'in Köroğlu Hikayeleri içinde
ayrı kolları - yani müstakil hikayeleri- vardır. Bunlara Kiziroğlu Mustafa Bey Kolu ve
Koca Bey Kolu derler. Kiziroğlu Musatafa Beyin, Köroğlu'nun arakadaşlarından olduğunu
Arakel de kaydediyor. Ermeni tarihçisi, Köroğlu ile ilgisini kaydetmeksizin,
Köse Sefer'le başka bir Mustafa Beyi de zikrediyor. Köse Sefer, Maraş rivayeti metinlerinde,
Köroğlu'nun binbaşıları arasındadır. Mustafa Bey ise, Kars rivayeti Koca
Bey Kolu'nda Koca Bey'in kayını olarak geçmektedir. Arakel'de bütün bu
Celâlilerden yalnız Köse Sefer'in isyan tarihi 1598 (h. 1006-1007) olarak kaydedilmiştir.
Ötekiler için hiç tarih verilmiyor. Bunlardan başka Arakel'de, Celaliler arasında
Yola-Sığmaz ve Tanrı-Tanımaz adları geçiyor. Maraş rivayeti metinlerinde Kabre
Sığmaz, Huluflu Azeri rivayeti metinlerinde Tanrı-Tanımaz, Köroğlu'nun arkadaşları
arasında yer alır. Arakel bir de, Köroğlu'nun adını yazarken, "türlü hile ve
düzenleriyle meşhur olan bu adamın maceralarını, âşıkların sazla çağırıp söylediklerini"
ilave ediyor.
Yine Boratav, İsmail Hakkı Uzunçarşılı kanalıyla, Başbakanlık Arşivlerinde ulaştığı
Mühimme defterindeki 988 tarihine ait kayıtta, Bolu Beyi ile Gerede Kadısına yazılmış
hükümde şunları gördüğünü belirtmektedir. "Sayık nam karyeden Köroğlu
adında biri evler basmış, iki kişiyi mecruh etmiş bir emred oğlan çekmiş... Bunun derhal tutulup
hakkında şer'-i şerife göre muamele edilmesi..." emrolunuyor.
Mustafa Akdağ kanalıyla elde ettiği 989 tarihlerinde yazılmış bir hükümde ise: "Gerede
Kazasından Köroğlu adında birinin Celali olup ahal-i vilayete rahat vermediği, Bolu Beylerinin,
buna yardım eden Kızılakoğullarını yakaladıkları halde para alıp serbest bırakacaklarını
söyledikleri" yazılıdır. 989-990 tarihli bir başka vesikada ise; eşkıyaya baş olmuş
Köroğlu Ruşen'den bahsedildiğini işaretliyor.
1011-1013 tarihli İçel Beyine yazılan bir hükümde, isyan eden Hasnıkef Sancak Beyinin
maiyetindeki Celâliler arasında Köroğlu'nun da adı geçiyor.
Öztelli (1984) ise şair Köroğlu ile hikaye kahramanı Köroğlu'nun farklı farklı kişiler
olduğu kanısındadır. Bu konuya başlıca dayanak noktası olarak da, 1858 yılında
İran seferi sırasında Tebriz'de ölen Özdemiroğlu Osman Paşa için ölümünden
önce ve sonra söylenilen şiirleri göstermektedir. Boratav'ın (1942) vurguladığı gibi,
bu konuda aydınlatıcı belgeler günyüzüne çıkmadan, söylenenler olasılıklardan
öteye geçmeyecektir.
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 157
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Özetlenecek olursa Köroğlu hikayesi şöyle bir eksene oturmaktadır: "Bolu Beyi, at
meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins at aramak üzere başka
yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur.
Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır bu kısrağa aşmış, tay da bu kısraktan olmuştur.
Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at
olur.
Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile.
Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu bilir. Sevinerek geri döner.
Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf'un
gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni
oğluna anlatır. Bolu Beyi'nden öç alacağını söyler.
Baba oğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur.
Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu
arada Kör Yusuf'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur. O da
her türlü şövalyelik oyunlarını öğrenmiş bir babayiğittir.
Bir gece Yusuf, düşünde Hızır'ı görür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır'ın önerisiyle baba
oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında bekler. Bu üç
sihirli köpükle Yusuf'un hem gözleri açılacak hem intikam almak için gereken kuvvet ve
gençliği elde edecektir. Bunu bilen Ruşen Ali, köpükler gelince babasına haber vermeden,
kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan da sevinir. Kendi yerine oğlu
öcünü alacak, bir bahadır olacaktır.Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama
gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra, Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet
ederek ölür.
Körün oğlu Ruşen Ali dağa çıkar. Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar. Kendisi gibi
kanun kaçaklarının yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin
karşısında, Çamlıbel'de bir kale yaptırır. Küçük bir odası vardır. Çamlıbel'den geçen
kervanlardan haraç alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna
uğratır.
Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı'sının oğlu Ayvaz'ı kaçırır, Çamlıbel'e getirir,
evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi'nin bacısı Döne Hanım'ı kaçırır, evlenirler. Aradan
yıllar geçer. Bolu'yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi'nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi
de, Köroğlu'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu'nu, başka bir defasında da
Ayvaz'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.
Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır,
büyük vurgunlar yapar. Bu arada başından küçük, fakat heyecanlı birçok olay da geçer.
Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı
kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur.
Daha önceden kır-at da sır olmuştur."
158 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler,
birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka söylentiye
göre de, Köroğlu dağda rastladığı bir çobanda tüfeği görür. Ne olduğunu sorar.
Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur ve yaralanarak
ölür. Sonra beyleri de dağılırlar.
Epik eserler sürekli değişen halk edebiyatı ürünleridir. Bu değişiklik, sadece içerikte
değil, biçimde de yeniliği getirir. Böyle olunca, Köroğlu her ne kadar bazı eski ögeleri
taşıyarak bugüne gelmişse de , tarihsel süreç içerisinde değişen koşullarla birlikte
yeni ögeler kazanarak zenginleşmiş, tazeliğini korumuştur. Bu durum halk yaratılarının
ve özellikle sözlü kültür ürünlerinin doğal özelliğidir.
Şiilerinden bir örnek:
Benden selam olsun Bolu Beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
At kişnemesinden kargı sesinden
Dağlar sedâ verip seslenmelidir
Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı.
Tüfek icad oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır
Köroğlu düşer mi eski şanından
Ayırır çoğunu er meydanından
Kırat köpüğünden düşman kanından
Çevre dolup, şalvar ıslanmalıdır
4. Öksüz Dede
Öksüz Dede'nin şahsiyeti hakkında kesin bilgilerden uzağız. XVI. yüzyılın ikinci
yarasında yaşadığı ve yeniçeri ocaklarına bağlı olduğu şiirlerinden çıkarılmaktadır.
Fuat Köprülü; Öksüz Âşık, Aksöz Dede mahlaslarını kullanan saz şairlerinin aynı kişi
olduğunu belirtip asıl adının da Ali olduğunu ileri sürer. Nihat Sami Banarlı,
biraz daha ileriye giderek "Öksüz, Öksüz Dede , Öksüz Âşık'ın asıl adı Ali'dir" demektedir.
Eren (1952) ise bu iki savı da doğrulayarak Öksüz Âşık ve Öksüz Ali mahlasları
taşıyan ürünleri Öksüz Dede'ye malediyor.
Onun nerede doğduğunu bilmiyoruz. Kullandığı hece şekline dayanarak Rumeli'de
veya Tuna boylarında yaşamış olabileceği yargısını taşıyan Köprülü'nün yargılarını
Banarlı da paylaşmaktadır.
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 159
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
"Sultan Murad'ın aslanı
Acem'i tuttun mu geldin
Kestin davanın arasın
Ahd aman ettin mi geldin?"
diye başlayan şiirinden III. Murat (1574-1595) zamanında yaşayıp 1577-1590 yıllarında
İranlılara karşı yapılan muharebelere katıldığını öğrenmekteyiz. Safevi Hükümdarı
Şah İsmail'in torununun torunu Haydar Mirza'nın, görüşmeler yapmak
üzere Hasankalesi'ne gelen (14 Ekim 1589) Osmanlı heyeti tarafından alınıp İstanbul'a
götürülüşünü, Mirza'nın babasının ağzından anlattığı şiir, hakkındaki en güvenilir
bilgidir:
Ferhat Paşa ilimize geldi hay Öksüz Dede durmaz söyler sözünü
Yenemedim yavrucağım aldı hay Hak'ka doğru tutup gider özünü
Hasretimiz kıyamete kaldı hay Bizim için öpün iki gözünü
İmirza'mı hoşça tutun ağalar İmirza'mı hoşça tutun ağalar
......
Öksüz Dede XVI. yüzyılda, âşık edebiyatının en önde gelen sanat adamlarındandır.
Dinsel görüşlerin çerçevesi dışına çıkmış ilk şairlerdendir. Dünyayı izler, bu izlenimlerini
iç dünyasıyla kaynaştırır ve yeni dünyasal güzellik özlemiyle şiirleştirir.
Bu bakımdan yenilikçidir ve ürettikleriyle yenidir. Sarıldığı her temde insancıl kişiselliğini
ifade eder, hayatın içselliğini duyurur.
Şiirlerine kuvvetli bir lirizm hakimdir. Dili akıcıdır. Şiirlerinde düşünsel derinlikten
çok, kişisel duyularını ifade etmeye eğilim gösterir. Dünya nimetlerine ve zevkine
düşkün, onların hasretiyle yanık, tam anlamıyla hayatın sunduğu bütün güzelliklerine
âşık bir şairdir.
Şiirlerinden bir örnek
TECNİS *
Bu garip gönlümün nesin sorarsın Bu kadar âşıklar gelür yareli
Her dem yar elinden yaralı sine Anlar da hep yar elinden yareli
Yar merhem etmezse unulmaz yaram Değmeyince unulamaz yar eli
Ölür de giderim yaralı sine Tatlı merhem sürsün yarelisine
Sinem şerha şerha yaraladığın Öksüz'ü kayd ü ben olmuş bendine
Yar kendi bilmez mi yaraladığın Bend olmuşum ben de senin bendine
Sarmayınca kendi yaraladığın N'ola sual etse bir de kendine
Kim karışır anın yaralısına Yaran nerde dese yâr Ali'sine
....
160 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
* Tecnis: Cinaslı şiir. Benzer
sesli, ayrı anlamlı sözcükleri
yan yana kullanma
sanatı. Halk edebiyatında
cinas yapılarak söylenen
şiir.
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
5. Karacaoğlan
Türk halk şiirinin büyük ustalarından biri olan Karacaoğlan'ın yaşamı üzerine bildiklerimiz,
bu geleneğin diğer birçok önde yaratıcısı için bildiklerimizden farklı değildir.
XVI, XVII, XVIII, XIX. yüzyıllarda yaşamış değişik Karacaoğlanların varlığını gösteren
araştırmalar var. Dili, coşkusu, doğaya ve güzellere bakışı, betimlemeleriyle
diğer Karacaoğlanlardan ayırt edebileceğimiz 17. yüzyılda yaşamış Çukurovalı Karacaoğlan'ın
nerede doğduğu, nerede öldüğü konusunda türlü söylenceler vardır.
İçel'in Mut ilçesinde, bugün ziyaretgah olan bir tepe üstünde yattığı söylenilmektedir.
Karaca Kız'ın mezarının da karşıki tepede bulunuşu bu söylentiyi güçlendirmektedir.
Bir söylentiye göre de Tarsus'taki Eshâb-ı Kehf mağarasında intihar etmiş,
oraya gömülmüştür. Ahmet Hamdi Efendi ise, Maraş civarında Cezel Yaylasında
96 yaşında öldüğünü, tenha bir pınar başına gömüldüğünü yazmaktadır. Gaziantep'te
Ferit Ginol'un yaptığı tespite göre Nizip'in Keklice Köyünde, sazını dalına astığı
bir ağacın dibinde yatmaktadır. A. Adnan Saygun ise, Oltu'nun Penek Köyünde
öldüğünü, Zemzem Dağındaki Yasamal Yaylasına gömüldüğünü yazmaktadır.
Bütün bu söylenip yazılanlar, tıpkı Yunus Emre gibi, Köroğlu gibi, Türk halkının
sevgilisi olmuş bir değere karşı beslediği içten duyguları yansıtmaktadır.
Şiirlerine bakılınca, Karacaoğlan'ın Maraş, Urfa, Aydın, Tokat, Ankara, Konya,
Niğde, Diyarbakır, Halep, Şam vs. gibi şehirleri gezdiği anlaşılır. Bu geniş coğrafyaya
karşın, onunla özdeşleşen ve adıyla birlikte anılan yer Çukurova'dır. Bu bakımdan
ona Çukurovalı Karacaoğlan da denilmektedir.
Bu gezgin hayatı dolayısıyla Karacaoğlan'ın etrafında oldukça zengin bir söylenti
çeşitliliği oluşmuştur. Bunlar, Karacaoğlanı çoğunlukla, serüvenci bir âşık tipi olarak
gösterir. Hatta onun aşk serüvenleriyle ilgili "Karacaoğlanla Benli kız" gibi halk
hikayeleri de yaratılmıştır. Bu gurbet şairi tarihi kişiliğini kaybederek söylenceleşmiştir.
Karacaoğlan Türk âşık edebiyatının yetiştirdiği en büyük lirik halk şairidir. Onun
zengin bir hazine oluşturan şiirlerini okuduğumuz zaman, bizi ilk yakalayan şey şairin
duyarlığıdır. Onun yaratıcılık natürelinde, özgün kişiliğinde bu vasıf her zaman
kendini gösterir.
Karacaoğlan hayata âşık, doğa güzelliği karşısında sarhoş biridir. Onun şiirlerinde
gezip dolaştığı yerlerin güzelliği bütün görkemiyle canlanır. Bu doğa "Ilgıt ılgıt
esen seher yelleri", "burcu burcu kokan bahçeleri, bağları", "kıvrım kıvrım yaylaları",
" yüce dumanlı dağları" ile hissedilerek, yaşanılarak dile getirilmiştir.
Karacaoğlan'ın şiirlerinde doğanın canlanması gençlik duygularının uyanışıyla içiçedir.
Bahar aşkın sembolüdür, aşk baharın. Onun bu gibi şiirlerinde, sanki eski
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 161
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Anadolu mitolojisinin bahar bayramlarından bir esinti vardır. Bu esinti, gelenekle
alabildiğine kaynaşmış ve köylüce duyulmuş bir tarzdadır:
"Bülbül ne yatarsın bahar erişti
Ulu sular bulandığı zamandır
Kat kat oldu gül yaprağı karıştı
Gene bülbül kul olduğu zamandır"
Karacaoğlan'ın etrafında oluşan bazı söylencelere göre, onun "Karacakız" adında
birisini sevdiği, ancak ölünceye kadar birbirlerine kavuşmadıkları ve en sonunda,
öldükleri zaman "Çukurova'da" karşı karşıya iki tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu
söylence gerçek midir, bilinmez. Ama, gerçekten şiirlerinin büyük bir kısmı sevgiye
ulaşamamanın, bu sevgiye doyamamanın hüznünden doğan isyanla karışık bir çaresizliğin
dile gelişidir:
Atıma binip gideyim mazamaz
Her yiğit de sevdiğiyle gezemez
Sıfat kocar amma gönül kocamaz
Şimdi gönlüm bir yosmaya vurgundur
Ördeksiz göllerin avın avlama
Vefasız dilbere gönül bağlama
Ben yolcuyum beni yoldan eğleme
Ver bana bir öğüt aklım şaşkındır
Karac'oğlan der ki ben de yanarım
Yar yitirdim yana yana ararım
Üç güne koydumdu kavl ü kararım
Bugün yardan ayrılalı beş gündür
Başgöz 'ün (1992) altını çizdiği gibi, Karacaoğlan bu kültürün ortak kalıtını ustalıkla
yoğurmuş, yeni bir şiir bileşimine ulaşmayı başarmış biridir. Türkçemizin kıvrak ve
renkli şiir yükünün en güzel örneklerini onun şiirinde buluyoruz. Güney illerimizde
doğup büyümüş ama, geniş soluklu gerçek sanatçı kişiliği sayesinde Karacaoğlan
dar bir çevreye sıkışıp kalmamıştır. Hepimizin, bütün Türk ulusunun ortak tellerine
dokunmanın, onlar tarafından sevilip benimsenmenin yollarını bulmuştur.
Bunun içindir ki bir Feke'de, bir Maraş'ta, bir Göksun Yaylasında, bir İçel'de, bir
Adana'da, Manisa'da Karacaoğlan sultan olup evliya donuna girmiş; Tuna boylarında
bir hikaye kahramanı olup aşka düşmüş; İstanbul'da notaya geçmiş; Mut'un
bir tepesinde yanına sevgilisini de alıp yatır olmuştur.
162 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Şiirlerinden örnek:
Üryan geldim ise üryan giderim Er isen erliğin meydana getir
Ölmemeye elde fermanım mı var Kadir Mevlam noksanımı sen yetir
Azrail gelmiş de can talep eyler Bana derler gam yükünü sen götür
Benim can vermeye dermanım mı var Benim yük götürür dermanım mı var
Dirilirler dirilirler gelirler Karac'oğlan der ki ismim överler
Huzur-ı mahşerde divan dururlar Ağı oldu bildiğimiz şekerler
Harami var diye korku verirler Güzel sever diye isnat ederler
Benim ipek yüklü kervanım mı var Benim Hak'tan özge sevdiğim mi var
6. Gevheri
Asıl adının Mehmet olduğu ve XVII. yüzyılın ikinci yarısı ile XVIII. yüzyıl başlarında
yaşadığı sanılmaktadır.
Oldukça iyi bir eğitim gördüğü; Anadolu, Suriye, Arabistan ile Rumeli sınır boylarını
dolaştığı şiirlerinden anlaşılmaktadır. Gevheri'nin bu dolaşmalarını, gelenekten
ileri gelen âşıkların sanatlarını sergilemek amacıyla gezmeleriyle karıştırmamak gerek.
Onun bu gezileri Hattat Bahri Paşa'nın divan katibi olması dolayısıyla, onunla
beraber gerçekleşmiştir.
Gevheri'nin ünü sadece halk ozanları arasında değil, saray çevresinde ve divan şairleri
arasında da yayılmıştır. Onun heceyle yazdığı şiirler kadar aruzla yazdıkları da
ünlüdür.
Doğumuyla ilgili bilgilerimizin sınırlı olduğu Gevheri'nin ölümüyle ilgili bilgilerimiz
de sınırlıdır. Ancak bir şiirinde 1715 yılından söz etmesi, onun bu yıllarda hayatta
olduğunu gösteriyor. Şair Mehmet Bahri Paşa'ya (1700 yılları) divan kâtipliği yaptığı
anlaşılan Gevheri'nin uzunca bir yaşam sürdüğü anlaşılmaktadır. Musikiyle de
ilgilenen Gevheri'nin gerek heceyle gerekse aruzla söylediği şiirlerinden bestelenmiş
olanları vardır. Ayrıca Türk müziğinde Gevheri adını taşıyan bir de makam
vardır.
Oldukça iyi bir öğrenim gördüğü şiirlerinden anlaşılan Gevheri, gerek bu öğreniminin
gerekse çevrenin etkisiyle heceyle söylediği şiirlerinde bile yabancı sözcükleri
kullanmaktan kendisini alamamıştır. Şiirlerinde belirgin olarak kendini gösteren
sevgilinin özlemiyle yanıp tutuşma ve çoğu kere de kavuşamama, divan şairlerinden
yansımış belirgin izleklerdir.
Kendinden önce yetişen halk ozanlarından özellike Kuloğlu'nun etkisi altında olduğu
görülen Gevheri, kendinden sonra yetişenlerin büyük bir çoğunluğunu da etkilemiştir.
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 163
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Şiirlerinden bir örnek:
Dedim dilber cemalin eyle ayan Dedim lebin sükker midir bal mıdır
Dedi âşık mısın ya ne sorarsın Dedi bana edeceğin al mıdır
Dedim kaküllerin olmuş perişan Dedim benden gayrı soran var mıdır
Dedi olmuş ise sen mi tararsın Dedi var mı yok mu sonra duyarsın
Dedim cana yeter çektim hicranın Dedim âşk ile yandı bu can ü ten
Dedi hiç göğsünde yok mu imanın Dedi seni vaslımla ederim şen
Dedim eller sarar ince miyanın Dedim Gevheri'ye hercayisin sen
Dedi elem çekme sen de sararsın Dedi bencileyin sen çok ararsın
7. Erzurumlu Emrah
Erzurumlu olduğu bilinen Emrah'ın, Ilaca ilçesine bağlı Tanbura Köyünde doğmuş
olduğu tahmin ediliyor. Doğum tarihi kimi kaynaklara göre 1771, kimi kaynaklara
göre 1784, kimilerinde ise 1814 olarak gösterilmektedir. Ölüm tarihi ise
1854'tür.
Erzurum'da bir süre medrese öğrenimi de görmüş olan Emrah'ta medrese eğitiminin
beğeni anlayışı görülür. Ayrıca, yaşadığı yüzyılda genel olarak saz şairlerinde
divan şairlerine özenme, medrese beğenisine yönelme eğilimi de görülmektedir.
Emrah'ın yaşantısı üzerine bütün bildiklerimiz, şiirlerinde söylediklerinden çıkarılan
sonuçlarla, halk söylentilerine dayanır. Bir ara İstanbul'a uğradığı ve Tavukpazarı'ndaki
âşıklar cemiyetine başkanlık ettiği de söylenenler arasındadır.
Erzurumlu Emrah Anadolu'nun değişik yerlerini gezmiş bir ozandır. Bir süre Kastamonu'da
bulunmuş ve orada evlenmiştir. Evliliğinin uzun sürmemesi üzerine
Kastamonu'yu terk edip köy köy, kent kent dolaşarak Sivas'a gelir. Sivas, derviş ve
âşık yatağıdır. Emrah, halk kültürü zengin olan bu yerde gönül coşkunluğunu buluverir.
Postunu Bengilerde Saatçıoğlu hanesine serip sazını da Havuzlu Kahve'ye
asar. Kente yeni bir âşığın geldiğini duyan gelir.
Emrah hem koşup gelenlerin kalbini hem de kendi kalbini açmakta beceriklidir. Kimi
zaman gerçek dilden, kimi zaman mecazi dilden (telden) söyler. Gelenleri duygulandırır.
Güçlü kişiliği ile geniş bir çevre yaratır. Emrah, Sivas'taki yaşantısından
şikayetçi değilken, bu kez gönlü zorlu bir aşkla çarpar:
"Ben de bir yavruya gönül düşürdüm
Yanağın benzettim nar danesine
Muhabbet sevdasın baştan aşırdım
Asıldım zülfünün her danesine"
164 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Yanağı nar tanesine benzeyen bu güzelin adı Mahi'dir. Emrah'ın tezgahında sitem
üzerine sitem dokutan bir cefanın haksızlık olacağını düşünen hatırı sayılır kişiler
araya girip Mahi ile evlenmesini sağlamışlardır. Ne var ki Emrah'ın Mahi ile evliliği
de uzun sürmemiştir.
Yaşamındaki bu dalgalanmalar şiirine de yansımış, onun sanatının ırasını bu izdüşümler
oluşturmuştur.
Yaşamının son yıllarını Niksar'da geçirmiş ve orada 1854 yılında ölmüştür. Mezarı
Tekke Bayırı denilen mezarlıktadır.
Şiirlerinden bir örnek:
El çek tabib el çek yaram üstünden
Sen benim derdime deva bilmezsin
Sen nasıl tabibsin yoktur ilacın
Yaram yürektedir sarabilmezsin
İçerim yanıyor kendim havayi
Çekmeyen ne bilir âşkı sevdayı
Yıktın viran oldu kalbim sarayı
Çünkü bir taşını koyabilmezsin
Emrah'ım dinledin benim sözlerim
Muhabbetin can evimde gizlerim
Ne duruyon ağlasana gözlerim
Bir daha yarini görebilmezsin
8. Seyrani
Öz adı Mehmet olan Seyrani, Kayseri'nin Everek (şimdiki adı Develi) ilçesinin Camiikebir
mahallesinin (şimdiki adı Seyrani olan) Uruza sokağında doğdu. Babası
Uruza camii imamı Cafer Efendi, annesi Emine Hanımdır. Sanihat-ı Seyrani'nin
yazarı Everekli öğretmen Ahmet Hazım'a göre, 1807'de doğmuş 1866'da ölmüştür.
Buna göre Seyrani 59 yıl yaşamıştır. Oysa bir şiirinde altmış beşini aştığı anlaşılıyor:
"Altmış beşte kemiklerim ezdirdim
Beni sübyanlara döndürdün felek"
Seyrani üzerine çalışmaları olan Haşim Nezihi Okay, Abdullah Rıza Ergüven, Âşık Ali
Çatak gibi araştırmacıların yargısı da bu yöndedir. Ölüm tarihi doğruysa , ozanın
doğum yılını 1800 olarak saptamak gerekir. 1976 yılında Develi'nin Cumhuriyet
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 165
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Meydanına dikilen Seyrani anıtında da doğum tarihi 1800, ölüm tarihi 1866 olarak
kaydedilmiştir.
On beş yaşına gelene değin Mehmet adıyla çağrılıyor. Gizemli bir yaşamı olduğunda
birleşiyor onu anlatanlar. Halk arasında dolaşan yaygın bir söylentiye göre: Bir
sabah namazı için babası camii açmaya gönderir küçük Seyrani'yi. Camii açmaya giden Seyrani
ortadan kaybolur. Kasabayı kuşatan bağlardan birinde uyuyakalır. Bir hafta sonra onu
Hak şarabı (=dolu) içmiş, Hak aşığı mertebesine erişmiş olarak bulurlar. Bu tarihten sonra şiir
söylemeye, "Seyrani" diye çağrılmaya, çağırmaya başlar.
Çağdaşı kimi saz şairleri gibi o da bir ara İstanbul'a gider. Abdülmecid devri (1839-
1861) İstanbul'unda yazdığı kimi yergilerle dikkatleri üzerine çekmeye başlar. Sürgün
edileceğini sezince hemşehrisi bir yetkilinin yardımıyla Kayseri'ye döner.
Yaşarken değeri bilinmemiş, güçlü soluğu duyulmamıştır bu yüzden. Ölümünde
kızının yaktığı ağıttaki "Bilmeyen ahmaklar divane sandı seni" dizesi bu açıdan ilginçtir.
"Seyrani" diyor, Köprülü, "Halkın melametine (kınamasına) hedef olmak için, şarab
şişesi koltuğunda sokak sokak dolaşır ve bazen garip kıyafetler giyermiş". Saz çalmaz
ya; sazı da elinden eksik etmezmiş. Pir elinden "dolu" içmişliği gündeme gelince de,
başının üzerinde gizemli bir ayla gibi, halk üretmesi bir mitosla gezinen halk şairlerinin
pırıltılı tahtına oturtuverir aynı halk onu. Şiiri gibi, günlük yaşamda da geniş
bir sezgi ve kavrayış gücü taşıdığı; nice toplumsal/insani sorunun üstesinden gelebilecek
geniş bir bilgi birikimi ve düşünsel yetkinlik taşıdığı şu öyküden de bellidir:
Gözleri göremez olmuş bir dostu, "Ah! Baba" der, "Artık bende dünyayı görecek göz kalmadı."
Yergisinde, sevgisinde oklarını şaşırmayan Seyrani, insanlığın içinde bulunduğu yanlışlığı
yanıtlamada da duraksamaz: "Üzülme" der, "Artık dünyada da görülecek yüz yok!".
İstanbul'a giderek saraydaki görkemi yakından görme olanağına kavuşması, Seyrani'deki
toplumsal duyarlığı daha bir artırmıştır. Anadolu halkının sıkıntılarını yakından
bilen Seyrani, büyümüş bu toplumsal çelişkiyi yaşamın eytişimi içinde şiirine
yansıtır:
"Balmumun yandırıp bezire kadar
Aradım beşirden nezire kadar
Yokladım kizirden vezire kadar
Bize zulmetmedik zalim kalmadı"
Şiirindeki lirik, coşkun ve ateşli anlatım, zulme, adaletsizliğe, soygun, talan ve terbiyesizliğe
gelince "isyankar"lığa dönüşür. Gözünü budaktan esirgemeyen bir kavga
adamının ödün vermez tavrı gelir oturur dizelerinin orta yerine.
Şiirlerinden bir örnek:
166 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Mahkeme meclisi icat olduğu Bülbülün âşkıdır dalda öttüğü
Çeşmi-i rüşvetin ahmaklığından Çobanın sütedir koyun güttüğü
Kaza bela ile âlem dolduğu Toprağın Habil'i kabul ettiği
Kazların kadıya uçmaklığından Şüphesiz yüzünün yumşaklığından
Selefin rüşvetle hüccet yazması Dünyadan ahrete gidip gelmemek
Halefin anlayıp hükmün bozması Olmasa iktiza eder ölmemek
Yıkılan binanın birden tozması Balık baştan kokar bunu bilmemek
Asıl sermayenin topraklığından Seyrani gafilin ahmaklığından.
Asıl sermaye-i niyabetleri
Emval-i eytamdır ticaretleri
Davet-i rüşvete icabetleri
Sıdk ile gönlünün alçaklığından
9. Dadaloğlu
Dadaloğlu'nun yaşamına ilişkin bilgilere açıklık getiren en önemli olay 1865 yılında
Derviş Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa'nın iskanlarıdır. Dadaloğlu bu tarihlerde hayattadır.
Bunu şiirlerinden anlıyoruz. Asıl adının Veli olduğu: "Veli'm eydur usul boyu dal
gibi /Altım heril, kesme kekil tel gibi" ya da "Veli'm der ki işimah ü zar m'ola/Aşk kemendi
boynumuza dar m'ola" dizelerinden kolaylıkla anlaşılmaktadır. Türkmenlerin Avşar
boyundandır. 1865 yılında görevlendirilen Fırk-i İslahhiye girişimini Dadaloğlu
bizzat görmüştür. Bunu Dadaloğlu'nun Fırka-i İslahiyye'nin birinci adamı Derviş
Paşa'ya çatmasından anlıyoruz.
Onun şiirlerinde temel konu kavga ve kahramanlıktır. Türk halk edebiyatında cenk
(savaş) ozanı denince Köroğlu ile birlikte Dadaloğlu'nun anılmasının önemi buradan
kaynaklanmaktadır. Dadaloğlu, göçebe bir toplumun içinden çıkmıştır. Dağlara,
yaylalara, soğuk pınarbaşlarına, kamalaklı, kara ardıçlı yurtlara vurgunluğu,
sürdüregeldiği bu toplamsal yaşamın gereklerinden kaynaklanmaktadır. İsyanı da
bu alışageldiği yaşam biçiminin dışına itilmek istenmesine tepkiden kaynaklanmaktadır.
Göçebe toplum içerisinde olması, onu, aydın/şehirli sanatçıların süslemeli dillerine
karşı özenti içerisinde olan çağdaşlarından ayırmış, halk şiiri geleneğinin güzel örneklerini
vermesine yaramıştır.
Şiirleri yanı sıra, Dadaloğlu adına anlatılan, "Dadaloğlu ile Kral Kızı", "Dadaloğlu
ile Emmim Kızı", "Hurşit ile Mahmihri", "Hasan Paşaoğlu Kozanoğlu Döğüşü"
ve "Avşarların Tecirliler'le ve Ceritliler'le Kavgası" halk hikayeleri de vardır.
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 167
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Şu yalan dünyaya geldim geleli Ne güzel yetmiş de dostumun bağı
Giyinip kuşanıp işlemek gerek El vurup gülleri dermenin çağı
Cahil yar sevenin uykusu gelmez Sıra sıra olmuş yanakta beni
Uyanıp sohbete başlamak gerek Öperken onları dişlemek gerek
Mürakipler var da burda duyarlar Dadaloğlu'm der de bahar yaz gelir
Duyarlar da birbirine koyarlar Bizim ele ördeğinen kaz gelir
Şöylesi güzele nasıl kıyarlar Bugün ayın yarın bahar yaz gelir
Güzeli gül gibi beslemek gerek Yiğit yar koynunda kışlamak gerek
10. Âşık Veysel
Veysel Şatıroğlu, 1894'te Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan Köyünde dünyaya
geldi. Veysel'in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde birçok çocuğun olağan
bir doğum biçimidir. Ama, bugün, özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır.
Annesi Gülizar, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya
giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiştir Veysel'i. Bebeğin göbeğini
kendisi kesmiş, sonra da bebeği bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.
Veysel'in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır.
Veysel'den önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir. Yedi yaşına
girdiği 1901'de Sivas'ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır, o da yakalanır bu hastalığa.
O günleri şöyle anlatıyor: "Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti.
Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeğe gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu
bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım...
Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan
olacak, perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan".
İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği'nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa
(Âşık Alâ) dan almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye
başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlarla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor
daha çok Veysel'i. Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dertli, Rühsati'nin dünyalarıyla
tanışıyor böylece.
1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer arkadaşlarıyla
"Halk Şairlerini Koruma Derneği"ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç
gün süren Hak Şairleri Bayramını düzenliyorlar. Denebilir ki, Veysel'in A. Kutsi Tecer'le
tanışması hayatında yeni bir başlangıçtır.
168 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
1933'e kadar usta ozanların şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde
A. Kutsi Tecer'in yönlendirmesiyle bütün halk ozanları Cumhuriyet ve
Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veysel'in
günışığına çıkan ilk şiiri böylece "Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası"... dizesiyle
başlayan şiir oluyor. Bu şiirin günyüzüne çıkışı, Veysel'in de köyünden dışarıya çıkması
demek oluyor.
Plağa okuduğu ilk türkü ise Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzetî'nin
"Mecnunum, Leyla'mı gördüm" dizesiyle başlayan şiiridir.
Köy enstitülerinin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer'in katkılarıyla
esntitülerde, sırasıyla, Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar
Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiye'nin kültür
yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini
iyiden iyiye geliştiriyor.
1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel'e, "Anadilimize
ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü", 500 lira aylık bağlamıştır.
21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30'da doğduğu köy olan Sivrialan'da, şimdi
adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.
Âşık Veysel'in yaşamını özetlemek gerekirse Alkan'ın (1991) şu betimlemesi en güzel
cümleleri oluşturur: "Kızılırmak soru işaretine benzer. Zara'dan doğar, Hafik ve Şarkışla'dan
sonra Sivas topraklarını terk eder. Bir yay çizip Kayseri'yi, Nevşehir'i, Kırşehir'i,
Ankara'yı ve Çorum'u sular, Samsun'un Bafra ilçesinde denize dökülür. Âşık Veysel'in yaşam
öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafra'dadır, bir ucu da Zara'da. Bafra'ya dek uzanan
acılı bir yaşam Zara'nın doğusundaki Kızıldağın gür sularıyla beslenip sona erer."
Şiirlerinden bir örnek:
Derdimi dökersem derin dereye Pervane ateşten sakınmaz canı
Doldurur dereyi düz olur gider. Uğruna koymuşum başı bedeni
Rakipler geldi de girdi araya Doldur tüfeğini hedef et beni
Korkarım yar benden yoz olur gider. Yaram doksan dokuz yüz olur gider
Ilgıt ılgıt yeller eser seherde Veysel der çıkayım bir yüce dağa
Dost beni düşürdü onulmaz derde Ağaçlar bezenmiş yeşil yaprağa
Yar ile buluşsak bir tehna yerde Zaman gelir tenim düşer toprağa
Duyarlar rakipler söz olur gider. Karışır toprağa toz olur gider.
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 169
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
Özet
İslamiyet sonrası söyleyeni belli olan halk edebiyatımızı genel olarak iki başlık altında toplamaktayız.
Bunlardan biri dindışı âşık edebiyatı, diğeri de tekke edebiyatı bir diğer deyimle
tekke şiiri.
Âşık edebiyatı, Orta Asya'dan Anadolu'ya şamanist geleneklerle taşıdığımız ozan tipinin,
özellikle kentleşmeyle birlikte başlayan yeni kültür dairesinde oluşmuş bir edebiyat koludur.
Bu edebiyat kolu, bir yandan geleneksel ozan şiirinden beslenirken, diğer taraftan bey konakları,
medrese, saray ve çevresinde oluşan seçkinci divan edebiyatından da etkilenmiştir. Bu
etkilenme yadsınamaz da. Değişik kaynaklardan besleniyor olsa da aynı coğrafya üzerinde
yaşayan toplulukların kültür alış verişleri ve doğal olarak biribirlerinden etkilenmeleri engellenemez.
15. yüzyılın sonlarında şekillenmeye başlayıp yetkin ürünlerini 16. yüzyılda veren aşık edebiyatı,
bu yüzyılda özellikle Köroğlu, Kul Çulha, Öksüz Dede, Kul Mehmed, gibi değerleri
yetiştirmiştir. 17. yüzyılın önemli adları arasında Karacaoğlan, Aşık Ömer, Ercişli Emrah,
Gevheri, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Kuloğlu sayılabilir.
Aşık edebiyatı bir diğer deyişle saz şiiri, 18. yüzyılda Âşık Ali, Âşık Deruni, Talibi, Nakdi,
Kıymeti gibi adlarla temsil edilse de, çok güçlü temsilciler yetiştirememiştir. 19. yüzyıl hem
yazılı kaynakların artması hem de yakın döneme denk gelmesi bakımından elimizde bu döneme
ait malzemeler de çoğalmıştır. Bu yüzyılın yetiştirdiği ünlü adlar arasında Dadaloğlu,
Seyrani Bayburtlu Zihni, Bayburtlu Celali, Âşık Şenlik, Deli Boran, Mesleki, Muhibbi,
Minhaci, Sümmani, Dertli, Erzurumlu Emrah ve Ruhsati anılabilir.
Kağızmanlı Hıfzı, Cemal Hoca, Âşık Mehmet Yakıcı, Bayburtlu Hicrani, Âşık Ali İzzet Özkan,
Âşık Veysel, Davut Sulari, Posoflu Müdami, Habib Karaaslan, Posoflu Zülali, Talibi
Coşkun, Mahzuni Şerif, Kaplani, Muharrem Yazıcıoğlu, İlhami Demir, Rüstem Alyansoğlu,
Gönüllü Coşkun da 20. yüzyıl Âşık edebiyatının temsilcileri arasında, adları bir çırpıda
akla gelenleridir.
20. yüzyılla birlikte âşık edebiyatı artık geleneksel işlevini yitirdiği gibi, özellikle Âşık Veysel,
Mahzuni Şerif, İhsani ve Kaplani gibi sanatçıların ürünleriyle geleneksel formunu da değiştirmeye
başlamıştır. İletişim araçlarından onlar da yararlanmış; dün sözlü kanallarla
ilettikleri mesajlarını artık günün sesli, görüntülü ve basılı iletişim kanallarıyla alıcılarına
ulaştırmaya başlamışlar; gereksinme duyulmadığı için de hikaye anlatma, çırak yetiştirme
gibi geleneğin içerisinde yer alan birçok önemli unsuru terk etmişlerdir.
170 B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I )
A Ç I K Ö Ğ R E T İ M F A K Ü L T E S İ
Değerlendirme Soruları
Aşağıdaki soruların yanıtlarını verilen seçenekler arasından bulunuz.
1. Aşık tipi sanatçıyla ilgili aşağıda belirtilenlerden hangileri doğrudur?
I. Aşık tipi sanatçı XV. yüzyılın sonları ile XVI. yüzyılın başlarında yetişmiş
bir sanatçı tipidir.
II. Aşık tipi sanatçı, Türkler'in İslamiyeti kabul etmeleri ve kentleşme süreciyle
birlikte beliren bir sanatçı tipidir.
III. Aşık tipi sanatçının en belirgin özelliklerinden biri ürünlerinde mahlasını
kullanmasıdır.
A. Sadece I ve II doğrudur.
B. Sadece I ve III doğrudur.
C. Hepsi doğrudur.
D. Sadece III doğrudur.
E. Sadece II ve III doğrudur.
2. Aşıkların yaşamıyla ilgili bilgileri aşağıdaki kaynaklardan hangilerinden
sağlamaktayız?
I. Şiirlerinde geçen tarihi kişi ve yer adlarından
II. Haklarında tutulmuş cönklerden
III. Şairnamelerden
A. Sadece I doğrudur.
B. Sadece I ve II doğrudur.
C. Sadece III doğrudur.
D. Hepsi doğrudur.
E. Sadece II ve III doğrudur.
3. Köroğlu'nun yaşamı konusunda bilgisine başvurabileceğimiz kaynaklar
hangileridir?
I. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi
II. Padişah fermanları
III. Köroğlu kol destanları
A. Hepsi doğrudur.
B. Sadece I ve II doğrudur.
C. Sadece II doğrudur.
D. Sadece II ve III doğrudur.
E. Hiçbiri doğru değildir.
B İ R E Y S E L H A L K E D E B İ Y A T I ( Â Ş I K E D E B İ Y A T I ) 171
A N A D O L U Ü N İ V E R S İ T E S İ
4. Köroğlu ve Dadaloğlu'nun şiirlerini karşılaştırdığımızda, biçem ve işledikleri
temalar bakımından aralarında aşağıdakilerden hangileriyle benzerlik kurulabilir?
I. Köroğlu ve Dadaloğlu arasında şiirlerinin isyancı içeriği bakımından bağ
kurulabilir.
II. Her ikisi de yerleştirme (iskan) politikasına karşı temaları işlemişlerdir.
III. Köroğlu gibi Dadaloğlu kişiliği etrafında oluşturulmuş halk hikayeleri
vardır.
A. Hepsi doğrudur.
B. Sadece I ve II doğrudur.
C. Sadece I ve III doğrudur.
D. Sadece II ve III doğrudur.
E. Sadece III doğrudur.
5. Cumhuriyetle birlikte beliren ve özellikle Âşık Veysel kişiliğinde örneklediğimiz
aşık edebiyatı temsilcilerinin, geleneksel özelliklerden ayrılan belirgin
yanları nelerdir?
I. Geleneksel tarzda usta-çırak ilişkisine girmemeleridir.
II. Aşık tipi sanatçının tanımlanmasında etken olan hikaye düzme ve hikaya
anlatma özelliklerinin olmamasıdır.
III. Büyük bir bölümünün okur-yazar olup geleneksel yöntemlerin dışında
(dergi, gazete, kitap, radyo, televizyon vb.) iletişim araçlarını kullanmalarıdır.
A. Sadece I ve II doğrudur.
B. Sadece II doğrudur.
C. Sadece III doğrudur.
D. Hepsi doğrudur.
E. Sadece II ve III dorudur.